MÜRSELAT SURESİ

17. Sonra arkadakilerini onlara tâbi kılarız.

17. (Sonra arkadakilerini) Onlardan sonra dünyaya gelen, onlar gibi küfür ve yalanlama içinde yaşamakta bulunan kimseleri de (onlara) o vaktîle helâke uğratılmış olanlara (tâbi kılarız.) bu sonrakileri de öyle müthiş dünyevî felâketlere uğratırız. Bu sonrakiler de kendi inkârlarının, kötü hareketlerinin cezalarına daha dünyada iken uğramış olurlar, onlar, hiç böyle bir âkıbeti düşünmezler mi?.
Bu âyet-i kerîme: Peygamberimizi inkâr eden, Kur’an âyetlerini yalan sayan kâfirler için pek şiddetli bir tehdidi içermektedir.

18. İşte günahkârlara böyle yaparız.

18. (İşte günahkârlara böyle yaparız.) Bu hususta Allah’ın sünneti böyle cereyan etmektedir. Eskiler hakkında da, sonrakiler hakkında da hikmetin gereğine göre Allah’ın takdiri tecellî eder. Hiç bir inkârcı azabın pençesinden yakasını kurtaramaz. Er geç lâyık olduğu cezaya kavuşur.

19. O gün vay hâline yalanlayanların.

19. (O gün) O kendilerinin helâk olacakları zaman (vay hâline yalanlayanların.) Allâh-ü Teâlâ’nın âyetlerini, Peygamberlerini yalanlayanların artık ne kadar helâke, azaba uğrayacakları muhakkaktır. Onlar, böyle bir âkıbeti hiç düşünmezler mi?.
Bu sûre-i Celîle’de “Veyl” âyeti, tekrar etmektedir. Bundaki hikmet ise inkârcıların şahısları, kötü kuruntuları, fenâ hareketleri çeşitli ve fazla olduğu için haklarındaki dünyevî ve uhrevî azapların da çeşitli ve hak ettiklerine göre başka başka olacağına işâretten vesâireden ibarettir. Ve o inkârcıların tekrar tekrar tehdîd ile ibret dairesine dâvet faydasını da içermektedir.

20. Sizi bir değersiz sudan yaratmadık mı?

20. Bu mübârek âyetler de Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın insanları ne kadar üstün; eşsiz bir şekilde yaratmış, kendilerini nasıl kıymetli uzuvlara nâil buyurmuş olduğunu bildiriyor. Ve Cenab-ı Hak’kın insanları barındırmak için yer sahasını yaratmış, orada yüksek dağları ve lezzetli suları vücuda getirmiş olduğunu beyan ve bu gibi nîmetleri inkâr edenleri helâk ile tehdîd ve tekdîr buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey kıyameti inkâr edenler, ey insanlığın yeni bir hayata erdirilerek mahşere sevk edileceğini yalan sanan gâfiller!. (Sizi bir değersiz sudan) bir. damla meniden, öyle kıymetsiz bir nutfeden (yaratmadık mı?) artık sizi öyle bir damla sudan yaratmaya kaadir olan bir Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra, tekrar hayata kavuşturamaz mı?. Elbette ki, fazlasıyla kavuşturabilir. Siz bunu neden anlayamıyorsunuz.
“Mehîn” hakîr, zayıf, az, kıymetsiz şey demektir.

21. İmdi onu bir sağlam yerde bulunur kıldık.

21. O Kudret Sâhibi Yaratıcı, şöyle de buyuruyor: (İmdi) Bir kere düşünün (onu) o su damlasını (bir sağlam karargâhta) ana rahminde bulunur (kıldık.) orada kıldı, büyüyüp gelişti.

22. Belli bir müddete kadar.

22. (Belli bir müddete kadar.) Doğum zamanına kadar o ana rahminde kalıverdiniz, o müddet ise dokuz ay veya daha az veya daha çok bulunmaktadır.

23. İşte biz kadir olduk, artık ne güzel kadir olanlar!

23. (Belli biz kaadir olduk.) Öyle bir damla sudan bir insan olmak üzere sizi yaratıp hayata kavuşturduk. Buna başkaları kaadir olamaz.
Yâhut: Sizin öyle meydana gelmenizi, yüce zatını takdîr etmiştir. Bunu başkası takdîr edemez. (Artık) Biz, yâni kudret ve azamet sâhibi olan Yüce Zatını ehadiyetini (Ne güzel kaadir olanlar.) bulunmaktayız.

24. O gün vay hâline yalanlayanların.

24. (O gün) O âhirete varacakları zaman (vay hâline yalanlayanların.) böyle eşsiz bir şekilde yaratmayı ve onların âhirette yeniden hayata kavuşturulacaklarını inkâr eden, yalanlamaya cür’et gösteren kâfirler, elbette, helâke mâruz kalacaklardır. O âkıbeti beklesinler.

25. Biz yeri bir toplantı yeri yapmadık mı?

25. O inkârcılar, şunu da düşünmezler mi ki: (Biz) Yüce Zatını, kudret ve azametle (yeryüzünü bir toplantı yeri yapmadık mı?.) yer sahasını insanların ve daha bir nice hayat sâhibi mahlûkların bir ikâmetgâhları hâlinde bulundurmadık mı?
“Kifat” toplanan ve ilâve olunan ve süratle yürüyüp uçuşan şey demektir.

26. Dirilere ve ölülere.

26. Evet.. O yer sahasını (Dirilere ve ölülere..) bir toplantı yeri kılmış olduk, hayatta olanlar, o yer yüzünde, kendi evlerinde yaşarlar, ölüler de o yerin içine defnedilirler, oralarda ölülerin birer ikâmetgâhı mesabesindedir. Bunun içindir ki: Mezara tecâvüz edilmesi, câiz değildir. Çünkü herkesin ikâmetgâhı tecâvüzden korunmuştur.

27. Ve orada, yüksek, sâbit dağlar kıldık ve size bir tatlı su içirdik.

27. (Ve) Ey insanlar!. Şuna da bakınız ki: (orada) Yeryüzünde (yüksek, sâbit dağlar kıldık.) Bu dağlar, arz tabakalarının üst kısmından en derin olan tabakalarına kadar rabtedilmiş bulunmaktadır, (ve) Ey insanlar!, (size bir tatlı su içirdik.) Bu sular, kısmen bulutlardan gelerek dağların içerlerinde toplanan sulardır. Kısmen de yeryüzünde eriyerek içersinde nüfuz eden kar sularıdır. Büyük bir kısmı da yer tabakaları içinde bulunup onlardan dışarı fışkıran sulardır. Velhâsıl bu suların hepsi de birer hayat kaynağı, birer ilâhî lütuftur.. Su bulunmadığı takdirde hayatın devamı mümkün olamaz. Bunların şükrünü, yerine getirmek bunları bize ihsân buyurmuş olan Yaratıcımızın varlığını, kudret ve azametini tasdik etmek icâbetmez mi?. Elbette ki, icabeder.
“Revâsi” sâbit dağlar demektir. “Şamihât” büyük, yüksek yerler mânâsınadır. “Fürat” da tatlı su demektir. Ve Kufe’de bir ırmak adıdır.

28. O gün vay hâline yalanlayanların.

28. Artık (O gün) o kıyamet zamanında (vay hâline yalanlayanların.) evet.. Bu kadar ilâhî nîmetlerin kadrini takdîr, şükrünü edâ etmeyen, Allah’ın birliğini, âhiret gününü inkâr eyleyen dinsizlerin vay hâllerine, elbette ki, onlar helâke, Allah’ın kahrına lâyık olmuşlardır.

29. Kendisini yalanladığınız şeye gidiniz.

29. Bu mübârek âyetler de inkârcıların âhirette nasıl bir kınama hitabına uğrayacaklarını gösteriyor. Dünyada iken yalan sandıkları Cehennemin müthiş azabına sevk edileceklerini bildiriyor. Artık bir kurtuluş çaresi bulamayıp pek muazzam, ebedî bir helâke uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Âhirette, Cehennem muhafızları, kâfirlere derler ki: Ey inkârcılar!. (Kendisini yalanladığınız şeye) cehennem azabına (gidiniz.) İnkârınızın cezasına kavuşunuz, bakınız ki: Yalanladığınız azap, ne kadar bir hakikat imiş.

30. Üç kola ayrılmış olan bir gölgeye gidiniz.

30. Haydi ey inkârcılar!. (Üç kola ayrılmış olan) Cehennem dumanına ait (bir gölgeye gidiniz.) yâni: Sizi her tarafınızdan kuşatacak olan bir cehennem dumanına can atınız, o müthiş dumana sığınınız!.

31. Ne gölgelendiricidir ve ne de alevden koruyabilir.

31. Fakat şunu da biliniz ki: O cehennem dumanı sizi (Ne gölgelendiricidir) o sizi günün müthiş sıcağından kurtaracak bir hâlde değildir, (ve ne
de alevden koruyabilir.) Sizden müthiş sıcaklığını bertaraf edemez. Bu ilâhî beyan, o inkârcılara karşı alay yoluyla olan bir hitabdır. Onların aslâ rahat yüzü görmeyeceklerini ihtardan ibarettir.

32. Şüphe yok ki, o köşk gibi kıvılcımlar atar.

32. (Şüphe yok ki, o) Cehennem ateşi, büyüklüğü ve yüksekliği bakımından (köşk gibi) pek muazzam bir kâl’a gibi (kıvılcımlar atar.) onun etrafında saçılan kıvılcımları bilen o kadar müthiştir.

33. Sanki o birer sarı erkek develerdir.

33. (Sani o) ateş, renk, sür’at, yükseklik ve birbirini takip itibarîle (birer sarı erkek develerdir.) O cehennem ateşi, o kadar garîb bir vaziyette bulunmaktadır.