İSRA SURESİ

61. Ve o zamanı hatırla ki, Âdem’e secde ediniz diye meleklere emrettik, onlar da hemen secde ettiler. Ancak iblis secde etmedi dedi ki: Ben çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?

61. Bu mubarek âyetler, insanları küfr ve şirke düşürmeğe çalışan şeytanın nasıl lânete uğramış olduğunu bildiriyor. Allah’ın emrine uymak için Hazreti Adem’e secde ile emrolunduğu halde ne kadar kibirli bir vaziyet alarak o secdeden kaçındığını ve o yüzden ebedî ziyana uğradığını, kibir ve gururun, Peygamberlere karşı düşmanlığın ne büyük felâketlere sebep olduğunu gösteriyor. Şeytanın insanlara karşı yapacağıvesveselerin ehemmiyetsizliğine işaret ediyor, din kuvveti olan müslümanların Allah’ın koruması altında olup onların üzerinde şeytanın bir hâkimiyeti bulunmadığını beyan buyuruyor, şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Hatırla ki,) Ceddin Adem’i yarattığım ve kendisine büyük bir üstünlük verdiğim zaman (Adem’e secde ediniz diye meleklere emrettik) onlar da bu emre uyarak (hemen secde ettiler) Hazreti Adem’in üstünlüklerini takdirde ve kendisine karşı bir saygı selâmında bulundular. (Ancak) meleklerin arasında bulunan (Iblis) kendisine de yönelik olan bu ilâhî emre muhalefet ederek secdede bulunmadı ilâhî emirdeki hikmeti takdir edemedi, şahsî bir gururun tesirinden kurtulamadı (ve) inkârcı ve kibirli bir eda ile (dedi ki: Ben bir çamur halinde yarattığına secde eder miyim?.) ona karşı öyle mütevazi bir vaziyet alır mıyım?.

62. Dedi ki: Bana haber ver, şunu ki, benim üzerime üstün kıldın yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar tehir eder isen elbette onun neslini, birazı müstesnâ olmak üzere mutlaka hâkimiyetimin altına alırım.

62. O pis şeytan (dedi ki: Bana haber ver) kendisine secde edilmesini emrettiğin (şunu ki:) şu Adem’i ki, onu (benim üzerime üstün kıldın) ne sebepten dolayı onu benim üzerine tercih ettin ve üstün kılmış oldun?. Ben ışıklı bir cevher olan ateşten yaratılmış olduğum halde neden sudan, topraktan yaratılmış bir kimseye secde edeyim?. Lânetli İblis düşünmüyordu ki: Bütün kâinat cüzleri, bir cevher mahiyetinde demektir, hepsini de yaratmış olan, Allah Teâlâdır, hepsinin de çeşit çeşit faideleri vardır. Maamafih mahlûkatın vazifesi, Allah’ın emrine uymaktır. Her ilâhî emrin bir nice hikmetleri vardır, mahlûkatın o hikmetleri tamamen bilmesi icabetmez. Mükellef olan kimselere lâzımdır ki, hiçbir ilâhî emrin boş yere olmayacağını “bilip ona riayetedilmesini bir kulluk vazifesi bilsin. Şeytan ise bunu takdir edemedi, nefsine mağlûp oldu ve şöyle dedi: (yemin ederim ki: eğer beni) Ey Yüce Yaratıcı!. (kıyamet gününe kadar tehir eder) de yaşatır (isen onun) Adem’in (zürriyetini, birazı) ilâhî koruma altında olan evliya zü.mresi (müstesna olmak üzere mutlaka) ayartmak, vesvese vermek sureti ile (hâkimiyetimin altına alırım) onları kuşatırım, onları dilediğim tarafa götürürüm.

63. Cenabı Hak da buyurdu ki: Çok git, imdi onlardan her kim sana tâbi olursa artık şüphe yok ki, sizin cezanız cehennemdir. Tam mükemmel bir ceza.

63. Cenab-ı Hak da Adem Aleyhisselâm’a ve onun evlât ve torunlarına karşı o kadar düşmanlıkta bulunan şeytana hitaben (buyurdu ki,) Ey iblis!, (çık git) sen kovulmuşsun, dilediğini yapmaya çalış, şûra üfrülünceye kadar yaşatılacaksın (İmdi onlardan) Adem’in zürriyetinden (her kim sana tâbî olursa) senin vesveselerine kapılırsa (artık şüphe yok ki, sizin cezanız cehennemdir) öyle bir ateş tabakasıdır. O ise (tam, mükemmel bir ceza) dır. Kendi kötü amellerinizden dolayı onu hak etmiş olursunuz.

64. Ve onlardan kime gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onları süvarilerinle, piyadelerinle yaygaraya boğ ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol ve onlara vâdler yap, onlara şeytanın vâdedeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir.

64. (Ve onlardan) âdem oğullarından (kime gücün yeterse) hangisini aldatabilirsen (onu sesin ile oynat) rahatsız et, isyana davet eyle onu oyun ve eğlence ile, boş nağmeler, gayrı meşru hareketler ile yoldan çıkarmaya çalış (ve onları) o aldatacağın âdem oğullarını (süvarilerinle, piyadelerinle) yani: Bütün yardımcılarınla, sana tabi olan insanlar ve cinler ile veya bütün oyun ve eğlence ile(yaygaraya böğ) kendilerini isyana davet et. (Ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol) meselâ: Onları helâl şeyleri haram saymaya ve haram şeyleri yapmaya şevket, ibadetlerin kimseye bir fâide vermeyeceğini telkinde bulun. Onları zinaya, gayrı meşru şekilde evlât sahibi olmaya teşvik eyle, onlara Abdi Şems, Abdi Uzza gibi adlar verdir, onları bâtıl dinleri kabule yönlendir, böyle bütün düşmanlığını göster, elbette ki, bu pek haince, kâfirce telkinlerin pek büyük cezasını göreceksindir. (Ve) Ey lânetli İblis (onlara) adem oğullarına (va’dler yap) bâtıl va’dlarda bulun. Fakat (onlara) âdem oğullarına (şeytanın va’d edeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir) bütün bunlar, onun bütün va’dları, bâtıl, sabit olmayan şeylerdir, asılsız şeyleri süslemek ve teklif etmekten ibarettir. Meselâ: Şeytan, ahiret azabını inkâr eder, putların birer şefaatçi olduğunu iddiada bulunur, dünya varlığını ahiret varlığına tercih ettirmeğe çalışır, bir takım zararlı şeyleri faideli göstererek bir nice kimseleri saptırmaya çalışır durur. İşte akıl sahiplerine lâzımdır ki, şeytanın öyle aldatmalarına kapılmasınlar, şeytan tabiatlı kimselerin dine muhalif, yaldızlı aldatıcı sözlerine kıymet vermesinler.

65. Şüphesiz benim kullarım var ya, senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur. Vekil olarak da Rabbin kâfidir.

65. Fakat ey Şeytan!. Ey şeytanın yardımcıları!. Şunu da biliniz ki: (Şüphesiz benim kullarım var ya) onlar ki, kulluk vazifelerini takva ile, güzel ameller ile yerine getirmeye çalışıp dururlar, onlar ki hakikî müminlerdir (senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur) sen onları tamamen ayartmaya güç yetiremezsin. Onları bağışlanmayacak bir günahı işlemeye sevkedemezsin. Onlar, Allah’ın korumasına, ilâhî yardımına kavuşmuş, seçkin kullardır, (ve)onları senin şerrinden, vesveselerinden korumak için (vekil olarak da Rabbin) seni yaratmış olan Yüce Yaratıcı (kâfidir) onları her şekilde ilâhî korumasına kavuşturur. Onlar, Cenabı Hak’ka tevekkül ederler, şeytanî vesveselerden kurtulmak için O Kerem sahibi Rab’den yardım isterler, onun verdiği nimetlere karşı şükran borçlu olduklarını itiraf ederek dindarca ve faziletli bir halde yaşarlar. Ey lânetli Şeytan. Sen isen yine zarar ve ziyanda kalırsın, Yüce Yaratıcının ebedî azaplarına tutalarak cehennemde sonsuz olarak kalırsın, kendisiyle iftihar ettiğin ateş ile sürekli azap görür durursun. İşte Allah’ın emrini hafife almanın insanlar hakkında kötü muamelede bulunmanın müthiş ve sonsuz cezası!.

§ Bu dünya bir imtihan âlemi olduğundan şeytanın bu kadar ömür sürmesine, vesvesede bulunabilmesine hikmet gereği müsaade verilmiştir, şeytana ait bu kıssa, Kur’an-ı Kerim’in yedi sûresinde, Bakara, Araf, Hicr, İsrâ, Kehf, Tâhâ, Sat sûrelerinde zikredilmiştir. Bunun aynen ve mânâ olarak tekrar beyan buyurulmasındaki hikmet ise şeytanın ne kadar insaniyet düşmanı olduğunu tekrar tekrar zikrederek insanları gafletten uyandırmaktır, onun vesveselerine kapılmaktan men etmektir, onun şerrinden kurtulmaya vesile olan din ve fazilet yoluna sevkeylemektir. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi şeytanların şerrinden, vesveselerinden emin buyursun Âmin..

66. Rabbiniz, o kerem sahibi zat dir ki, sizin için denizde gemileri yüzdürür, ta ki, onun lütfundan talepte bulunasınız. Şüphe yok ki, o sizin için pek fazla merhametlidir.

66. Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ’nın kudretini, hikmetini, rahmetini gösteren bir kısım delilleri bildiriyor. Denizlerdeki gemilerini yüzüp gitmelerini ve temin ettikleri faideleri veara sıra uğradıkları tehlikeli vaziyetleri hatırlatıyor. Tehlikeli vaziyetlerde Cenab-ı Hak’ka niyaza başlayan bir takım kimselerin selâmet sahiline çıkınca yine nankörlükte bulunduklarını ve böyle bir hareketin helâk edici bir sonla neticelenebileceğini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Sizin (Rabbiniz) sizi yaratıp besleyen yaratıcınız (o) kerem sahibi zat (dir ki, sizin için denizde gemileri yüzdürür) menfaatinizi temin için istediğiniz taraflara gemileri vakit vakit sevkeyler. Nitekim sizin ecdadınızı da Nuh Aleyhisselâm ile beraber bir gemi vasıtasiyle bir kurtuluş sahiline erdirmiştir. Evet.. O Kerem sahibi Yaratıcı, gemileri sizin emrinize vermiştir (tâ ki, onun lütfundan) sizin için takdir edilmiş olan rızkından (talepte bulunasınız) ihtiyacınızı bertaraf edecek, ekonominize ferahlık verecek malları tedarik edebilesiniz (şüphe yok ki, o) kerim Yaratîcınız (sizin için pek fazla merhametlidir.) Bunun içindir ki, muhtaç olduğunuz şeyleri meydana getirmiş, onları elde edebilme sebeplerini kolaylaştırmıştır. Görülüyor ki, bu âyeti celile, bizlere sosyal ihtiyaçları gidermek, meşru şekilde servet ve mal sahibi olmak yolunu gösteriyor, bizleri iktisadî faaliyetlere teşvik etmiş bulunuyor. Bütün bunlar, İslâmiyetin yükselmeye engel değil, bilakis yükselme sebebi olduğunu gösteren birer parlak delildir. Bunu takdir etmelidir, bunu inkâr ederek nankörlükte bulunmamalıdır.

67. Ve size denizde bir şiddet isabet ettiği zaman, ondan başka bütün ibadet ettikleriniz kaybolurlar. Sonra sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankör olmuştur.

67. (Ve) Ey inkarcılar, müşrikler!, (size denizde bir şiddet isabet ettiği zaman) deryada dalgalar ortaya çıkarak boğulacağınızdan korktuğunuz vakit (ondan) oYüce Yaratıcıdan (başka) kendilerine (ibadet eder) yalvarır, yakarır (olduklarınız) kendilerini o Kerem sahibi Yaratıcıya ortak sandıkiannız (kaybolurlar) onları unutursunuz, onlardan bir yardım beklemezsiniz, yalnız Allah Teâlâ’ya yalvarırsınız, sizi ondan başkasının kurtaramıyacağını anlarsınız. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi kurtarıp karaya çıkarınca da) Allah’ın dininden (yüz çevirirsiniz.) Yine küfr ve şirke düşersiniz. Gerçekte bu nevi (insan, çok nankör olmuştur.) Selâmete erdimi, kendisini kurtarmış olan Kerim Yaratıcısını birlemeye, ona şükretmeye devam etmez, yine başkalarını o benzersiz mabuda ortak koşmaktan geri durmaz.

68. O’nun sizi kara tarafında yerin dibine batırmasından veya sizin üzerinize taşlı bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil bulamazsınız.

68. Ey bu gibi bir tehlikeden kurtulmuş olan gafil insanlar!. Hiç istikbalinizi düşünmez misiniz?. Tekrar tekrar felâketlere uğrayabileceğinizi hiç aklınıza getirmez misiniz?. O Yüce Yaratıcının (Sizî kara tarafında yerin dibine batırmasından) emin olabilir misiniz?. Sizi denizde de boğmaya kâdir olan o Yüce Yaratıcı, sizi yer yüzünün herhangi bir parçasında da mahvetmeğe, yerlerin altına geçirmeğe de kadirdir. (Veya sizin üzerinize taşlı bir kasırga gönderme” sinden emin mi oldunuz?.) dilerse başınız üzerine gök tarafından taşları yağdırır, o suretle sizi helâk eder. Nitekim Lût kavmi üzerine böyle bir helâk yağmuru yağdırmıştır. (Sonra kendiniz için) Ey insanlar! (bir vekil bulamazsınız) ki, sizi o felâketten kurtarabilsin. Artık nasıl oluyor da öyle küfr ve şirke düşüp duruyorsunuz?.

69. Yoksa sizi tekrar oraya iade etmesinden, sonra da üzerinize şiddetli bir rüzgâr gönderip de sizi küfrettiğinizden dolayı boğmayacağından emin mi oldunuz. Sonrakendiniz için bize karşı intikam alacak da bulamazsınız.

69. (Yoksa sizî oraya) deniz seferine (tekrar iade etmesinden) kendinizi emin mi görüyorsunuz?. Tekrar herhangi bir sebep, bir ihtiyaç vesilesiyle deniz seyahatine çıkarak yine korkuç bir felâkete uğramayacağsnıza hükmedebilir misiniz?. Evet.. Yine öyle bir sefer esnasında (üzerinize şiddetli bir rüzgâr gönderip de sizi küfrettiğinizden) o Kerem sahibi Yaratıcıya mahlûkatmı ortak koştuğunuzdan (dolayı) bir ceza olarak denizde (bogacağından emin mi oldunuz?.) ki, öyle küfür ve şirke cür’et edip duruyorsunuz?. Şunu da bilmelisiniz ki, sizi boğduktan ve helâk ettikten (sonra kendiniz için bize karşı intikam alacak) size yaptığımızı bizden sorup isteyecek bir kimse de, bir koruyucu da (bulamazsınız) o taptığınız mahlûkat, size yardımcı olamazlar. Artık nedir bu cehalet?. Bu kadar inkârcı cesaret, böyle bir durum, insanlığın şanına yakışır mı?.

70. Andolsun ki, biz insanoğlunu üstün kıldık ve onları karada ve denizde nakil vasıtalarına yükledik ve onları lezzetli, temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasıyla üstün kıldık.

70. Bu mübarek âyetler, insanların haddızatında şerefli ve yaratıkların bir çoğundan üstün ve nice nimetlere kavuşmuş olduklarını bildiriyor. Ahirette de dünyadaki amellerine göre muameleye tâbi olacaklarını beyan buyruyor. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı, insanlara ihsan buyurmuş olduğu nimetlerden dört çeşidini hatırlatıyor, (andolsun ki,) yani: Muhakkaktır ki: (Bîz adem oğullarını üstün kıldık) hepsine de güzel bir sûret, orta bir boy, faideli organ verdik. Bunlar birinci nevi bir ilâhî lütuftur. (Ve onları karada ve denizde) nakil vasıtalarına (yükledik) onlar karalarda atlar, develer gibi şeyler ile, denizlerde de gemiler vesaire ile diledikleriyerlere giderler. Özellikle insanlar şimdi uçaklar, trenler gibi daha nice mükemmel nakil vasıtalarına kavuşmuşlardır. Bunlar da ikinci nevi bir rabbanî lütuftur. (Ve onları) âdem oğullarını (leziz ve temiz şeylerden) nefis, tatlı meyvelerden, yiyeceklerden (rızıklandındık) onlar bitkisel ve hayvansal gıdaların en güzellerinden, hoş olanlarından yararlanırlar. Bunlar da haklarında üçüncü nevi bir ilâhî ihsandır. (Ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasiyle üstün kıldık) kendilerine konuşma yeteneği ve akıl kuvveti verdik, İlim ve irfan tahsil etmek kabiliyeti verdik, dünya ve ahiret saadetini kazanmaya vesile olacak bir yetenek ihsan buyurduk. Bunlar da dördüncü nevi bir ilâhî bağıştır. Artık insanlar, kavuştukları bu nimetlerin kadrini bilmelidir, akıllarını güzelce kullanarak bu nimetleri kendilerine ihsan buyurmuş olan kâinatın yaratıcısının birliğini, yüceliğini tasdik, kendisine hamd ve şükr etmelidir. Bunun aksine hareket, bir takım mahlukata tapmak, en büyük bir nankörlüktür. İşte Cenab-ı Hak, insanlığa lütfen vermiş olduğu bu nimetleri beyan ile onları uyanmaya davet etmiş oluyor.

§ İnsanlık, güzelce dindar oldukça bu şerefi muhafaza etmiş, Allah katında üstün bulunmuş olur. Böyle bir insanlık, genel görünüşü itibariyle diğer yaratıklardan, hattâ meleklerden bile üstündür. Hazreti Adem’e meleklerin secde ile emredilmiş olmaları da bu üstünlüğü göstermektedir. Çünkü insanlık, bir takım müşkil engellere, alâkalara mâruz bulunduğu halde yine Allah’ın yolunu takibederek nefsine hâkim olunca büyük bir nefis mücadelesinde bulunmuş, bu yüzden büyük bir sevap kazanmış olur. Melekler ise zaten günahsız yaratılmış, öyle bir takım engellere mâruz, kalmamışlar, nefis mücadelesine muhtaç bir halde bulunmamışlardır. Maamafih topluluklar itibariyle elbette insanlar ile melekler arasındafark vardır, şöyle ki: Bağavî merhum gibi bazı müfessirlerin beyanına göre meleklerin seçkin olmayanı müminlerin seçkin olmayanından üstündür. Müminlerin seçkin olanı da meleklerin seçkin olanından üstündür. Özellikle Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün mahlûkatın üstünde bir şeref ve fazilete sahip olduğu bilinmektedir. İman dairesinden çıkmış olan bir takım insanlar ise aslî üstünlüklerini kaybetmiş, hayvanlardan bile aşağı bir vaziyette bulunmuşlardır. Velhâsıl insanî faziletleri ilâhî din çerçevesinde muhafaza lâzımdır. Aksi takdirde netice pek korkunçtur.

71. Bir gün her insan topluluğunu önderleriyle çağıracağız, artık onlardan her kimin kitabı sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını okurlar ve onlar en küçük bir haksızlığa bile uğramazlar.

71. Hatırla ki, (birgün) kıyamet kopunca (her insan topluluğunu önderleriyle) dünyada iken kimlere uymuşlar, kimleri rehber edinmişler ise onlar. ile (çağıracağız) meselâ: Müslümanların asıl imamları Resûl-i Ekrem efendimizdir, Kur’an’ı Kerîm’dir. Kıyamette onun ümmeti, Ey Muhammed Ümmeti gibi bir nida ile hesap vermeye davet edilecektir. Diğer ümmetlere de: Ey İbrahim ümmeti ey Musa ümmeti gibi bir nida ile davet vaki olacaktır. Nemrud gibi Firavun gibi kâfirlere tabi olanlara da Nemrut ümmeti vesaire diye ceza yerine sevkedileceklerdir. (Artık onlardan) o çağırılanlardan (her kimin kitabı) amel defterleri (sağ eline verilirse) onlar, mutlu ve sağduyu sahibi müminlerdir (işte onlar kitaplarını okurlar) o kitaplarda güzel amellerinin yazılmış olduğunu görerek büyük bir sevinç ve ferahlık içinde kalırlar (ve onlar en küçük bir haksızlığa uğramazlar) Âyetteki fetil, hurma çekirdeğinin yarığı içindeki pek küçük iplik veya kir demektir ki, perk cüzî şeyden kinayedir. Yani: o kitapları sağ taraflarından verilen müminler kıl kadar bilezulüm görmeyeceklerdir, bilâkis amellerinin sevabı kat kat arttırılmış olacaktır. İşte imanın, güzel amellerin mükâfatı!.

72. Ve her kim burada hakikatları görmeyip kalben kör oldu ise işte o, ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.

72. (Ve her kim) insanlardan (burada) bu dünya âleminde sağ duyusunu kaybetmiş, hakikatları göremeyip kalben (kör oldu ise) güzel şeyler ile çirkin şeylerin aralarını ayırmaya, faideli şeyleri elde etmeğe zararlı şeylerden kaçınmaya güç yetiremediyse (işte o) öyle manen kör olan, din nurundan mahrum bulunan herhangi bir şahıs (ahirette de kördür) orada da doğru bir yolu takibe muvaffak olamaz, kendisini kurtaracak bir şeyi elde etmeyi başaramaz. Ve böye bir kimse, (yolca da) kordon (daha sapıktır) işte bu da amel defteri sol tarafından verilen kimsedir. Bu, kendisini kurtaracak, cennete kavuşturacak bir yolu bulup asla takibedemez. Çünkü artık onun için ahiret yurdunda kaybedileni kazanmaya, kurtuluş sebeplerini elde etmeğe imkân kalmamıştır. Binaenaleyh, insan daha dünyada iken uyanmalı, Allah’ın dinine sarılmak, kendisini öyle ebedî felâketlere maruz bırakan basiretsiz kimselerden sakınmalıdır, onların saptırmasına kapılmak tehlikesinden korunmalıdır.

73. Ve onlar az kalsın sana vahyettiğimiz şeyden başkasını bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni elbette dost edineceklerdi.

73. Bu mübarek âyetler, kâfirlerin Resûl-i Ekrem hakkında ne kadar haince bir arzuda bulunmuş olduklarını gösteriyor, onların arzularına meyletmenin ise ne kadar dünyevî ve uhrevî cezaya sebep olacağını ihtar diyor. Resûl-i Ekrem’i yurdundan çıkarmak için çalışmak isteyenlerin ondan sonra kendilerinin de orada ka-lamıyacaklarını, bütün Peygamberler hakkında değiştirilmesi mümkünolmayacak bir şekilde ilâhî sünnetin böyle cereyan ettiğini beyan etmekte ve öyle sapıkların vesve-selerine mutlu müminlerin aldanmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resûlüm! (Az kalsın) o bir takım müşrikler (sana vahyettiğimiz şeyden) emirlerimize, yasaklarımıza, va’d ve tehdidimize ait husustan (başkasını bize iftira edesin) demediğimizi demiş gibi gösteresin (diye seni fitneye) kendilerinin batıl maksatlarını destekleme durumuna (düşüreceklerdî) eğer sen onların öyle arzularına, aldatmalarına kapılacak olsa idin (o zaman) onlar (seni elbette dost edineceklerdi) seni kendilerinden sayacak, onların küfr ve şirkine rıza gösterdiğini etrafa yayacaklardı. O halde sen, Allah’ın değil, onların dostu olacaktın. Fakat Cenabı Hak, seni korumuş, günahsızlığa kavuşturmuş olduğundan onların o aldatmalarına eğilim göstermiş bulunmadın.

74. Ve eğer biz seni tesbit etmemiş olsa idik az kaldı onlara biraz meyil edecek idin.

74. Evet.. (Ve eğer bîz seni tesbit etmemiş olsa idik) seni takibettiğin hak ve hakikat yolunda koruma ve desteğimizle kararlı kılmamış olsa idik, sen insanlık icabı (az kaldı onlara biraz meyledecek idin) onların hidayetini çok arzu ettiğin için bazı arzularına karşı eğilimli gibi görünecek idin. Fakat seni günahsızlığa ulaştırmış olduğumuz için onların arzularını kabul değil, o tarafa biraz eğilim göstermekten bile kaçınmış bulundun.

75. O takdirde sana hayatın da kat kat azabını, ölümün kat kat azabını tattırmış olurduk. Sonra kendin için bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.

75. Evet.. Eğer sen onların arzularına rıza gösterseydin (o takdirde sana hayatın kat kat azabını, ölümün de kat kat azabını tattırmış olurduk) seni dünya hayatında da ahiret hayatında da birçok cezaya maruz bırakırdık.Çünkü peygamberlik ve risalet gibi en büyük bir nimet ve makama sahip olan bir zat, faraza öyle bir günahta bulunursa elbette ki, onun cezasının da öyle büyük olması gerekir. Evet.. O takdirde öyle azap görürdün (sonra) da Ey Resûlüm (kendin için bize karşı, bir yardımcı da bulamazdın) ki, seni bizim azabımızdan kurtarabilsin. Fakat günahsız olma nimetine, ilâhî korumaya mazhar olduğun için o aldatıcıların arzularına rıza göstermekten, meyletmekten uzak bulundun.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olarak deniliyor ki: Sakif kabilesinin elçileri peygamberin huzuruna gelmişler “bizim sana biatta bulunabilmemiz için bize üç hususa dair ayrıcalık ver” demişler. Şöyle ki: Biz namazlarda eğilmeyelim = secdeye kapanmayalım ve putlarımızı başkaları değil, biz kendi ellerimizle kıralım ve biz kendilerine tapmaksızın bir sene lât ve uzzadan men edilmeyelim. İşte Resûl-i Ekrem bunların bu arzularına meyletmemişti. Ancak putlarını kendi elleriyle kırmalarını onlara havale buyurmuştu.

§ Bu âyeti celile, bizlere de bir ibret dersi vermektedir, öyle dünyevî bir maksat için dinin hükümlerine muhâlefete cüret edenlerin, bu hususa eğilim gösterenlerin korkunç âkibetlerine nazarı dikkati çekmektedir.

76. Ve az kaldı seni yurttan çıkarmak için rahatsız edeceklerdi. O halde onlar da senden sonra pek az kalacaklardır.

76. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Az kaldı) o Mekke ahalisinden olan düşmanların (seni yurttan) ikametgâhın olan Mekke-i Mükerreme’den (çıkarmak için) seni (rahatsız edeceklerdi) düşmanlıklarını gösterip duracaklardı. Fakat Resûl-i Ekrem, Allah tarafından Medine’i Münevvereye hicretine emir verilinceye kadar Mekke’de kaldı. Sonra Allah’ın izin vermesinden dolayı bizzat hicret buyurdu. (O halde) Ey Yüce Resûl!. Sen Mekke’den çıkıpbaşka yere gidince (onlar da) o senin Mekke’den çıkarılmam isteyen kâfirler de (senden sonra) Mekke’de (pek az kalacaklardı) Nitekim de öyle olmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye hicret etmiş, o düşmanları da Bedir gazvesinde helâk olmuş, Mekke-i Mükerreme de İslâm ordusu tarafından fethedilmiştir. Kur’an’ı Kerim’in bu haberi de, bir mucize olarak böyle az bir zaman sonra gerçekleşmiştir.

77. Senden evvel göndermiş olduğumuz Peygamberlerin sünneti de böyle idi ve bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.

77. Ey Son Peygamber! (Senden evvel) geçmiş zamanlarda (göndermiş olduğumuz Peygamberlerin sünneti) de böyle idi. Yani: Onlar hakkında cereyan eden ilâhî kanun, Allah’ın takdiri böylece ortaya çıkardı. Herhangi bir ümmet, Peygamberini kabul etmemiş, onu kendi aralarından çıkarmış ise o ümmeti Allah Teâlâ helâk etmiştir: (ve bizim sünnetimiz için bir tebdil) bir değişiklik ve başkalaşma (bulamazsın) bu kâinatın idaresinde, yokluk ve varlık hususunda Allah’ın kanunu ne ise o cereyan eder durur, hiçbir kimse onu değiştirmeye kâdir olamaz. Buna inandık. Bizim asıl vazifemiz ise ilâhî kanun ve hükümleri tasdik etmek ve yüceltmekten ve üzerimize düşen namaz gibi en şerefli ibadetleri yerine getirmeye çalışmaktan ibaretir. Başarı Allah’tandır.

78. Namazı, güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını da. Şüphe yok ki, sabah namazı şahitlidir.

78.. Bu mübarek âyetler, beş vakit namazın farziyetine ve Resûl-i Ekrem’in ayrıca da teheccüt namazı ile mükellef ve pek yüce bir makama aday bulunduğuna işaret ediyor. Ve Yüce Peygamberimizin nasıl bir dua ve niyazda bulunmasını ve ümmetine İslâmiyetin gelmesini ve yücelmesini nasıl müjdelemesini telkin buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm YaMuhammed! Aleyhisselâm (namazı güneşin dönmesinden) dönmesini takibeden vakitten yani: Öğle zamanından itibaren (gecenin karanlığına kadar) gece vaktinin karanlığının toplandığı yatsı vaktine kadar (güzelce kıl) şartlarına, rükünlerine riayet ederek eda et (sabah namazını da) güzelce kıl (şüphe yok ki, sabah namazı) fecir zamanında fazlaca Kur’an kıraatiyle eda edilen o mübarek namaz (müşahede olunmuş bulunmaktadır) o namazı gece melekleri ile gündüz melekleri görürler. Bir kısmı sabahleyin gökten yere inerler, bir kısmı da gece böyle nihayete erince göğe yükselir giderler. Hepsi de müslümanların sabah namazını kıldıklarını görmüş olurlar. Tefsiri kebirde beyan olunduğu üzere: Gece melekleri göğe yükselince: Yarabbi!. Biz senin kullarını sana namaz kılar bir halde bıraktık, derler. Gündüz melekleri de göğe gidince: Yarabbi!. Biz kullarının yanlarına gittik, onları namaz kılar bir halde bulduk. Derler. Allah Teâlâ da meleklerine hitaben: “Şahit olunuz, şüphe yok ki, ben onları bağışladım” diye buyurur. “Bu âyeti kerime, beş vakit namazı içine almaktadır. Çünkü güneşin dönme vaktini müteakiben gece karanlığına kadar buyurulmakta öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarına işaret olunmaktadır. Sabah namazı da ehemmiyetinden dolayı ayrıca ifade edilmiştir.

§ Sabah namazına “Kur’anülfecr” denilmiştir. Çünkü bu namazda daha fazla Kur’an okunması mendubtur, âdet haline gelmiştir. Ve bu fecr zamanında meleklerin zikredildiği gibi birbirleriyle görüştükleri rivayet edilmektedir.

§ Bu âyeti kerimedeki namaz ile emir, Rasûlullah’a yönelik olduğu gibi onun şahsında ümmetine de yöneliktir. Her gün yirmi dört saat içinde meydana gelen kâinattaki değişiklikler, cidden hayret vericidir. Gecelerin birer istirahat zamanı olarak meydana gelmesi, sonra güneşin doğmasiyle bütünufukları ışık içinde bırakması, insanlık âleminde yeniden büyük bir hayat faaliyetinin yüz göstermesi, ne kadar büyük birer kudret eseridir. Bunlar ne kadar yüce düşüncelere sebebiyet verir, bütün bu devam eden değişiklikler, mütefekkir kimseleri pek fazla düşündürür, aydın ruhları ferahlık içinde bırakır. Artık bu müddet içindeki geçici vakitlerde kâinatın yaratıcısına saygı ve şükür sunmak için secdelere kapanmak, ne feyizli bir kulluk görevidir, İşte beş vakit namaz ile bu yüce vazife yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Bunu başarmak da ayrıca bir ilâhî lütuftur.

79. Ve geceleyin kalk, sana mahsus bir nafile olmak üzere gece namazı kıl. Ümitli ol ki, Rabbin seni övgüye değer bir makama gönderecektir.

79. (Ve) Resûlüm!. Sen (geceleyin halk) bir aralık uyan, uykuyu bırak (sana mahsus bir nafile) beş vakit namazdan başka, derecelerini artırmaya vesile olan (gece namazı kıl) ki, buna teheccüt namazı denir. Bir rivayete göre bu namaz, başlangıçta Resûl-i Ekrem hakkında farz iken sonra bu farziyeti kaldırılarak mendub olmuştur. Faidesi pek çoktur. Ve Ey Yüce Peygamber!. (Ümitli ol ki) yani: Muhakkaktır ki, (Rabbin seni bir makamı mahmuda) büyük bir şefaat makamına (gönderecektir) senin dereceni bütün mahlûkların üstüne yükseltecektir.

§ Müfessirlerin ittifakı vardır ki: Cenab-ı Hak tarafından buyurulan “Esa = umulur ki” gibi tabirler kesinlik ifade eder, vukuu, vacip olur. Çünkü bu tabirler, insanı ümide düşürür. Bir kimseyi ümide düşürüp de sonra onu yerine getirmemek bir utanma vesilesidir. Allah’ın şanı ise kullarını böyle bir ümide düşürüp de sonra onları bundan mahrum bırakmaktan yücedir.

80. Ve de ki, Yarabbi! Beni gireceğim yere dürüstlükle girdir ve beni çıkacağım yerden dürüstlükle çıkar ve benim için kenditarafından bir yardımcı kuvvet nasip kıl.

80. (Ve) Yüce Resûlüm!, (de ki:) dua ve niyazda bulun ki, (Yarabbi!) Ey ihsan ve ikram eden mâbudum!. (Beni gireceğini yere sıdk ile girdir) beni kabire ilâhî rızana kavuşmuş bir halde girdir. (ve beni çıkacağım yerden sıdk ile çıkar) beni kabrimden kıyamet günü bir hoşnutluk ile çıkar, lûtf ve keremine kavuştur. Yahut Yarabbi! Beni Medine-i Münevvere’ye bir hoşnutluk ile girdir ve beni Mekke’den bir güzel suretle çıkar, o temiz beldeyi fethetmeğe beni muvaffak kıl. (ve) Ey Kerim Mâbudum!. (benim için kendi tarafından) bir ilâhî ihsan olarak (bir yardımcı, kuvvet) nasip (kıl) bir açık delil ihsan buyur da, onunla bana muhalefet edenlerin üzerlerine beni galip buyur. Allah Teâlâ da o mübarek Peygamberinin bu niyazını kabul etmiş, onu düşmanlarından korumuş, onun dinini doğuya ve batıya yaymış. “Allah seni insanlardan korur elbetteki, galip olanlar, Allah taraftarı olan müminlerdir” diye müjdelemiştir.

81. Ve de ki: Hak geldi ve bâtıl yıkılıp gitti. Şüphe yok ki, bâtıl yıkılmaya mahkumdur.

81. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Dostlarına, düşmanlarına (de ki:) Onlara hitâbederek ihtar eyle ki: (hak geldi) ilâhî vahy tecelli etti, İslâm dininin hükümleri bildirildi (ve bâtıl yıkılıp gitti) küfr ve şirk gibi, şeytanî vesveseler gibi hakka aykırı olan şeylerin mahiyetleri belirlenerek hepsi de çıkıp gitti, hiç birinin hakikat ve İslâmın nuru karşısında kabule lâyık bir mahiyeti kalmadı, hepsinin de batıl olduğu gözler önüne serildi. (Şüphe yok ki, bâtıl) bir şey geçici olarak ne kadar yükselse de, parlasa da haddızatında, mahiyeti itibriyle, İslâm dininin yüceliği karşısında (yıkılıp gitmiştir) o devam edemiyecektir. Nihayet mahvolup gidecektir, Allah’ın takdiri bu şekilde tecelli edecektir, Nitekim Resûl-i Ekrem de Mekke-i Mükerreme’yi fethetmiş, oradaki küfr ve şirke nihayet vermiş, Kabe’de bulunanüçyüz altmış putu kırıp atmış, “Hak geldi, bâtıl gitti” diye buyurmuştur, İşte her bâtıl, gayrı meşru şeyin akibeti boy ir bir yok olup gitmekten başka birşey değildir. İşte mucize Kur’an’ı, bu hakikatları bize haber veriyor, bizim maddî ve manevî hayatımızı, selâmet ve saadetimizi temin edecek hükümleri bizlere tebliğ buyurmuş oluyor.

82. Ve Kur’ân’dan müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz. Zalimler için ise ziyandan başka bir şey arttırmaz.

82. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in müminler için bir şifa kaynağı bir ilâhî rahmet olduğunu, inkarcılar için de bir helâk sebebi bulunduğunu bildiriyor. İnsanların nimetlere kavuştukları zaman şükrünü yerine getirmekten kaçınır olduklarını, bir musibete uğrayınca da büyük bir ümitsizliğe düşüp durduklarını gösteriyor ve herkesin kendi ruhî durumuna göre amelde bulunacağını ve kimlerin doğru bir yolu tâkibeder oIduklarını Cenab-ı Hakkın tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı kerim, ilâhiyata, Peygamberliğe, ibadetlere, ahiret hallerine vesaireye dair nice hükümleri içermektedir. (Ve) yine (Kur’ân’dan) onun kutsî âyetleri olmak üzere (müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz) Evet.. Kur’an’ın tamamı, ruhî hastalkılar için bir şifadır, insanlar o sayede bâtıl inançlardan, kötü huylarından kurtularak manevî sıhhatlerini temin edebilirler. Kur’an-ı Kerim ile teberrükte bulunmak, fatihai şerife gibi sûrelerini iyi niyetle okumak da bir nice beden hastalıkları için bir şifa vesilesi bulunmaktadır. Ve Kur’an-ı Kerim insanlığa bütün olgunluk sebeplerini, takib edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve manevî helâke sebep olacak şeylerden alıkoymuş, kendilerine dünyada da, ahirette de tam bir selâmetle yaşayacaklarına vasıta olan pek faideli şeyleri emreylemiş, bu bakımdan da büyük bir ilâhî rahmetten ibaretbulunmuştur. Fakat Kur’an-ı Kerim, (zalimler için ise) yani: Kur’an’ı inkâr eden, onun hükümlerine muhalefet eyleyen kimseler hakkında ise ziyandan başka bir şey arttırmaz) çünkü öyle kimseler, Kur’an’ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı yapar, manevî felâkete tutulmuş olur. Elbette ki, tedaviye muhtaç olan bir şahıs, kendisine verilen en faideli ilâcı terkeder de midesini zehirli şeyler ile doldurursa kendi hayatına kastetmiş, kendisini helâke götürmüş olur.

83. İnsana nimet verdiğimiz zaman kaçınır, yan çizer ve ona bir şer isabet edince de pek karamsarlığa düşer.

83. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (İnsana) yani: Bazı fertleri itibariyle insan nevine (nimet verdiğimiz zaman) onu sıhhate, nimete, hasta halinde afiyet vesilesi olacak faydalı şeylere kavuşturduğumuz vakit (kaçınır) kendisine böyle ihsanda bulunmuş olan Kerem sahibi Yaratıcısını zikretmekten, ona şükr ederek beyanlarına riayette bulunmaktan uzaklaşır, kulluk görevini yapmaktan gafil bulunur. (Ve ona) fakirlik gibi, hastalık gibi (bir şer) bir belâ (isabet edince de) isterse, küçük bir şey olsun (iyice karamsar olur) Allah’ın rahmetinden ümidini keser, hakka yönelerek dua ve niyazda bulunmaz, kendisini tamamen mahrumiyete, kötü âkibete uğratmış olur.

84. De ki: Herkes kendi kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yola takibedenleri en iyi bilendir.

84. Yüce Resûlüm!, (de ki: Herkes kendi kabiliyetine) şakilesine yani: tabiatına, âdetine, dinine (göre amelde bulunur) temiz yaratılışını muhafaza etmiş, hidayet yolunu takibetmekte bulunmuş, zatlar ile ruhunun cevherin! bozmuş, bir takım nefsanî arzulara tabi olmuş, sapıklık yolunu takibe başlamış kimseler, kendilerinin bu kabiliyetlerine, mizaç durumlarına göre harekette bulunurlar, hayırve şerri tercih ederler (Rabbin ise) sizden (doğru yolu takibedenleri) herkesten elbetteki (daha iyi bilendir) öyle İslâmiyet, hidayet, yolunu takibedenleri şüphe yok ki, sevaplara, mükâfatlara kavuşturacaktır. Bilakis sapıklık yoluna gidenleri de lâyık oldukları cezaya kavuşturacaktır. O kâinatın yaratıcısı, elbetteki, mahlûklarının bütün ruhî durumlarını, bütün doğal kabiliyetlerini, bütün fiil düşüncelerini tamamen bilmektedir. İnanıyoruz.

85. Sana ruhtan sual ederler. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak az bir şey verilmiştir.

85. Bu mübarek âyetler, ruh hakkındaki soruya Resûl-i Ekrem’in ne şekilde cevap vermekle mükellef olduğunu ve Allah’ın ilmine göre insanlığa ait ilmin pek az olduğunu bildiriyor. Ve pek çok ilâhî lütfa kavuşan Yüce Peygamber’in ulaştığı vahyin Rabbanî bir rahmetten ibaret olduğunu ve böyle vahyedilen şeyleri Cenab-ı Hak giderecek olsa bunları iadeye kimsenin kâdir olamayacağını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl! Bir takım kimseler sırf bir imtihan, bir inatlaşma maksadiyle (sana ruhtan sual ederler) hayatın başlangıcı olan, bedenleri idare eden ruhun hakikatı, hususî mahiyetinden ibarettir diye senden bilgi almak isterler. Onlara cevaben (de ki Ruh Rabbimin emrindendir) Cenab-ı Hak’kın emriyle, fiiliyle, yaratmasiyle meydana gelmiştir. Aslında o da sonradandır, yaratılmıştır, ezelî değildir. Fakat onun mahiyetini insanlar tamamen bilemezler. Ruh, bir takım gizli sırlar kabilindendir ki, onun mahiyetini tamamen bilmeği Hak Teâlâ Hazretleri mukaddes zatına tahsis buyurmuştur. Ruhun mahiyetini insan aklı tamamen bilip tayin edemez. (Size ise) ey insan nev’i, veya ey bu suali soranlar!. (İlimden ancak az bir şey verilmiştir.) Öyle her şeyin mahiyetini, geçmişini, geleceğinitamamen idrâk edemezsiniz. Evet.. Resûl-i Ekrem Hazretleri birçok İlim ve hakikati bir çok şeylerin mahiyetlerini, varlık hikmetlerini ilâhî bir lütuf olarak biliyordu. Fakat sonsuz olan ilâhî ilme göre Resûl-i Ekrem’in de diğer bütün insanların da bilgileri, pek az bir miktarda bulunmaktadır.

§ Bu ilâhî beyandan şunu da çıkarabiliriz ki: İnsanlar, ne kadar bilgi sahibi olsalar da yine birçok bilmedikleri şeyler de vardır. Ruhun mahiyeti de bu cümledendir. Maamafih ruhun varlığı, gösterdiği eserlerden dolayı açık bir şekilde belli demektir. Onun varlığına, faaliyetine, bir kısım özelliklere sahip olduğuna kesin şekilde hükmederiz. Çünkü onun eserleri, varlığına birer mükemmel şahittir, İşte bütün kâinatı var eden, yüce kudretine nihayet bulunmayan Allah Teâlâ’nın mahiyetini de elbette ki, biz bilip tayin edemeyiz, İlâhî varlığının nasıl olduğunu düşünmekten menedilmiş bulunmaktayız. Bununla beraber bütün kâinat, onun varlığına en açık birer delildir, bütün mahlûkat, O’nun yaratıcılığına lisanı hal ile birer şahittir. Artık o Yüce Yaratıcıyı, gözlerimizle görüp ilâhî varlığını tefekkür edemediğimizden dolayı nasıl inkâr edebiliriz. Bütün varlıklar, ve kısacası bizim ruhlarımız da O Yüce Mabûdun varlığına, birliğine, büyüklük ve kudretine ait birer parlak, kesin delilden ibaret bulunmaktadır.

§ Rivâyete göre Yahudi topluluğu, Kureyş kabilesine demişler ki: O’na -Hazreti Muhammed’e- ashabı kehf ile zülkarneyinden ve ruhtan sorunuz. Eğer hepsine cevap verir veya hepsine de sükût ederse artık o bir peygamber değildir. Fakat bazılarına cevap verir, bazılarından sükût ederse o peygamberdir. Gelmiş sormuşlar, Resûl-i Ekrem ise onlara ashab-ı kehf ile zülkarneyinin kıssasını bildirmiş, ruhun durumunu ise açıklamamıştır. Zaten bu ruh konusu, Tevrat’ta da izah edilmemiştir.

§ Tefsirlerde yazıldığı üzere bazı rivayetlere göre bu ruhtan maksat, Cibril Aleyhisselamdır, veya meleklerden daha büyük, ruhanî bir varlıktır veyahut Kur’an’ı Kerim’dir ki, o Cenab-ı Hak’kın emrinden, yani ezelî sözünden, vahyinden ibarettir, insan sözünden ibaret değildir.

86. Kutsal varlığıma andolsun ki, eğer dilesek sana vahyetmiş olduğumuzu elbette gideririz, sonra kendin için bize karşı onunla o giderileni iade için bir vekil bulamazsın.

86.. (Mukaddes zatına andolsun ki) ilâhî kudretin büyüklüğüne göre muhakkaktır ki (eğer dilesek) ilâhî iradem teallûk etse, Habibim!, (sana vahyetmiş olduğumuzu) öyle ilimlerin kaynağı olup kalplere bir şifa, müminlere bir rahmet bulunan Kur’an’ı Kerim’i (elbette gideririz) kalplerden ezberini, kitaplardan yazılarını siler ve yok ederiz. Bu Allah’ın sünnetine aykırı olsa da Allah’ın kudretine göre mümkündür. (Sonra) öyle yok etme ve gidermenin ardından (senin için bize karşı onunla) o Kur’an ile, o giderilen âyetleri öyle yazılmış, korunmuş bir halde iade için (bir vekil bulamazsın) buna kimse kâdir olamaz, bu hususta hiçbir kimseye tevekkül edilemez ve dayanılamaz.

87. Ancak Rabbinden bir rahmettir ki, o vahy ettiğini gidermiyor şüphe yok ki, onun lütfu senin üzerinde pek büyüktür.

87. (Ancak Rabbinden bir rahmetir ki) o Kur’an’ı Kerim, nâzil olduğu günden beri olduğu gibi aynen korunmuştur, o kutsî kitap, kıyamete kadar da korunacaktır. (Şüphe yok ki, onun yardımı) o Yüce Yaratıcının lûtf ve ihsanı, ey Yüce Peygamber!, (senin üzerinde pek büyüktür) onun içindir ki, Kur’an’ı Kerim’i de baki kılmaktadır. Sana bir nice ilimleri ve hakikatleri öğretmektedir, seni kâinatın efendisi kılarak seninle peygamberlik silsilesine son vermiştir ve sana övülmüş makamı ihsan buyurmuştur. Ve ruh hakkındave diğer meseleler hakkında verilecek cevapları da sana lûtfen bildirmiştir.

§ Ruhun mahiyetini tamamen bilmek Cenab’ı Hak’ka mahsustur. Fakat ona dair bazı bilgilere sahib olmak, İnsanlık için de mümkündür. İşte âyeti kerime de insanların ilminin azlığını bildirmekle buna işaret buyurmaktadır. Bu hususa dair şu mütalâayı da kaydedelim:

(1) “Ruh, Rabbin emrindendir” buyuruluyor. Bunun mânası, Ruh, Allah’ın emrinden ibarettir, demek değildir. Çünkü ilâhî emir başka, o emir ile meydana gelen şey de başkadır. Ruh, mahluktur, Allah’ın emri ise kendi zâtıyla kaim olduğundan mahlûk olmakla nitelenmiş değildir. Tefsiri kebirde deniliyor ki: Emr lâfzı, bazen fiil mânâsına gelir. “Ruh, Rabbimin emrindendir” demek, Rabbin fiilinden demektir. Bu, müşriklerin ruh, ezelî midir sonradan mıdır diye vuku bulan suallerine bir cevap teşkil ediyor. Buyurulmuş oluyor ki: Ruh sonradan yaratılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’nın f-iiliyle, icadiyle meydana gelmiştir. Binaenaleyh ruhlar, birer mahluktur. Hâşâ ezelî ve Cenab-ı Hak’tan bir parça değildirler. Belki ilâhî kudret ile meydana gelmiş alemlerden bir parçadırlar.

(2) Akaidi nesefiyye haşiyesinde de deniliyor ki: Allah Teâlâ’dan başka olan aynı cins varlıklardan her guruba “âlem” denilir. Tabiat âlemi, nefs âlemi, akl âlemi, İnsanlık âlemi gibi. Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler veya cevherdirler veya arazdırlar. Ruhlar bizzat mevcut bir varlığa sahip bulunduklarından onlara araz denilemez. O halde ruhlar ya cisimdirler veya cevherdirler, bu iki durumdan uzak olamazlar. Fakat biz bunlardan birini kesin olarak tayin edemeyiz.

(3) Ruhlar, âlemden birer parça olduğundan yaratılmış şeylerden sayılır, bu açıdan insanlarca mümkün mertebe bilinmektedir.Nitekim kelâm ilminde: “eşyanın hakikatları sabit, onları bilmek ise gerçekleşmektedir” denilmiştir. Bununla beraber ruhun hakikatini, mahiyetini hakkıyla bilmek insanlık için mümkün değildir. Bunu yalnız Cenab’ı Hak bilir, insanların bilgileri ise sınırlıdır ve bu husûsda kesin değildir.

(4) Tefsiri kebirde ve diğer bir kısım tefsirlerde deniliyor ki: Ruhlar, nuranî, semavî, cevherî latîf, güneş ışığı gibi yaratılmış, dağılmayı kabul etmez cisimlerden ibarettir. Ruhlar, değişmeyi, ayrışmayı kabul etmez. Diğer bir kısım zatlara göre de ruhlar, cisim nevinden olmayan birer cevherdir. Ancak onlar birer kutsî mücerret cevherdir. Bir çok arif, keşf ve müşahede sahibi bu kanaatte bulunmuşlardır. Bununla beraber eğer ruhun bilinmesi asla mümkün olmasa idi ümmet içinde birçok büyük âlim, ruh hakkında birçok açıklamada bulunmazlardır. Ruh bilimi psikoloji adıyla bir İlim yazılmış olmazdı.

(5) Ruhların mücerret birer cevher olmaları mümkündür. Bilinmektedir ki, cevherden maksat, bölünmesi mümkün olmayan, “öz” dür ki, ona “bölünmeyen parça” da denir. Cevherlerin bir kısmı, mütehayyizdir, (yer işgal eder), bir kısmı da gayrı mütehayyizdir, yani: Bir mevki tutup işğâl etmiş bulunmaz. Ruhun bir mütehayyiz cevher olduğu ise bâtıldır. O halde onun gayrı mütehayyiz bir cevher olması ortaya çıkmış olur. Bedenden ayrıldıktan sonra yine varlığı korunacaktır. Fahri Razî gibi büyük bir din âlimi bunu kabul etmektedir.

(6). Buharii şerif şarihlerinden açıklayıcılarından “Zebidi” merhum diyor ki: İnsan nefsi hakkında bir çok görüş vardır. Bu görüşlerden doğruya yakın olan, tahkik ehli âlimlerin söyledikleri gibi nefislerin soyut varlıklardan veyahut kelâmcıların çoğunluğunun dediği gibi bedenlere geçen birer lâtif cisim olmalarıdır, İmamı Matüridî, İmamı Gazâlî, İmamül Haremeyn, Razî, Ragıb-iİsfehanî gibi âlimler ise soyut varlıkların mevcut olduğuna inanmaktadırlar. Ruhların birer nuranî ve yüce cisim olup, cisimlere geçmiş olduğunu da “İbni Kayyum” “elruh” adındaki kitabında yüzbeş kadar aklî ve naklî deliller ile isbata çalışmıştır. Bugün elektrik cereyanları, sesleri nakleden radyolar, sesleri kaydeden bir kısım demir parçalan soyut varlıkların mevcudiyetine birer örnek mahiyetinde bulunmaktadırlar.

(7) “Keşşâfü istilâhatilfünun” da yazılı olduğu üzere nefs ile ruh, hakkında ihtilâf vardır. Bir görüşe göre bunlar aynı şeyden ibarettir. Muteber olan görüşte budur. Diğer bir görüşe göre de bunlar başka başkadırlar. Bunlara göre nefs, latîf bir cisimdir, karanlık bir varlıktır, bedenin hücrelerinde yayılmıştır. Diğer bir görüşe göre de nefs, bir yoğun cisimdir. Ruh ise manevî bir nurdur, nefs için bir âlettir, bedende hayatın durması, ruhun nefiste durmasına bağlıdır. Ruh bir mânadır ki, ceset onunla hayata ermiş olur. Akl ise ruhta bulunan nuranî bir cevherdir.

(8) İbni Kemâl merhum, “Risâili İbni Kemâl” adlı eserinin dokuzuncu risâlesinde ruhun latif bir cisim olduğunu ehli sünnetin görüşü olarak açıklamşıtır. Ezher üniversitesi âlimlerinden Muhammed Mahlûf da “Elmetalibül kuddusiyye fi ahkâmir ruhi ve asarihil kevnîyye” isimli eserinde diyor ki: Ruh, bir ruhanî cevherdir, bedenin dışındadır veya bedene geçmiştir, bizzat diğer cisimlere muhaliftir. Ruhun mânâsında âlimlerin ihtilâfı vardır. Filesoflara ve müslümanların âlimlerinden İmamı Gazaliye, Rağibi İsfihanîye ve Sofiyeden bir cemaate göre ruh, cisim ve araz değildir, belki soyut bir cevherdir, kendi kendine kaimdir, insan bedeniyle bir nevi ilgisi vardır, beden ruhun ilgisine uygun bulundukça bu ilgi bedenden kesilmez. Şerhi mevakıfta ise ruhun, insan ruhunun soyut halde olmasına inananlar da, bunu inkâr edenlerde gösterilmiştir. Ruhun,kelâmcıların çoğunluğuna göre hususî bir heykelden ibaret olduğu da kaydedilmiştir.

(9) Ruhların soyut varlıklardan olmaları, ezelî olmalarını gerektirmez. Bir kısım filozoflar soyut varlıkların ezelî olduğunu kabul etmiş olabilirler. Fakat biz müslümanlar Allah Teâlâ’dan başka ezelî varlık bulunmadığına kesin olarak inanmaktayız. Ruhlar, ezelî olmadıkları halde soyut varlıklardan olabilirler, kâinatın yaratıcısı soyut varlık denilen şeyleri ezelî olmamak üzere yaratmaya kadirdir inanıyoruz. Binaenaleyh ruhların soyut varlıklardan olduğuna inanmakta dînen bir sakınca yoktur. Nitekim birçok mütefekkir İslâm âlimleri bunu söylemişlerdir. Fakat buna inanmakla ruhun bütün mahiyetini bildiklerini elbette ki iddia etmiş değildirler.

(10) Ruhların cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olmaları kabul edilmektedir. Buna dair Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde işaretler vardır. Bu yaratılış ta Allah’ın kudreti ile mümkündür, bunu imkânsız görmeye lüzum yoktur. Melekler de birer kutsal ruhtur, insanlardan evvel yaratılmışlardır. Bununla beraber onlar da yine sonradan yaratılmıştır, hiç birisi ezelî değildir. 2 o ¢ ¤ Ûa ¡ 2£¡ á ¤6 Ø ¢ Ben sizin Rabbiniz değil miyim?. (Araf, 6/172.) Emrinin ruhlara yönelik olduğu da bir çok müfessirlerce kabul edilmektedir. Kısacası bir hadisi şerifte “Allah Teâlâ’nın ruhları cesetlerden iki bin sene evvel yaratmış olduğu” bildirilmiştir. Bu hadisi şerifi, İmamı Buhari ile İmamı Müslim, Hazreti Âişe valdemizden vasıta ile nakletmiş ve bu bununla ruhların bedenlerden önce yaratlımış olduğuna delil getirilmiştir. Diğer bir hadisi şerifte de “Ben Peygamberlerin yaratılış itibariyle evveliyim” buyurulmuştur. Bu da Peygamberimizin mübarek ruhunun diğer ruhlardan evvel yaratılmış olduğunugöstermektedir. Çünkü mübarek bedenlerinin diğer bütün Peygamberlerden sonra yaratılmış olduğu bilinmektedir, İlâhî ilmin bütün mahlukata teallûku ise ezelîdir, Allah’ın ilminde gecikme ve öne geçme olamaz. Binaenaleyh bu öncelikten maksat, ruhen yaradılış itibariyle olan bir öncelikten ibarettir. Velhâsıl: Ruhların cesetlerden önce yaratılmış olduğuna hemen hemen bütün din âlimleri inanmaktadırlar. “İbni Hazm” bu hususta icmanın mevcut olduğunu da zikretmiştir. Fakat ruhların böyle önce yaratılışı, onların ezelî olmalarını gerektirmez. Ruhların ezelî olduğuna inanan bir müslüman yoktur.

(11). Ruhülbeyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş durumu vardır.

Birinci durum: Yokluktur.

İnsanın üzerinden uzun bir süre geçmedi mi (İnsan, 76/1) âyeti bunu bildirmektedir.

Ikinci durum: Ruhlar alemindeki varlığıdır.

(  Ruhlar, Cesetlerden önce yaratıldı) kutsî hadisi bunu göstermektedir.

Üçüncü durum: Ruhların cesetlere girmesidir.

Ona ruhumdan üfflediğim zaman… .(Hicr, 15/29)

âyeti kerimesi bunu ifade eder.

Dördüncü durum: Ruhların cesetlerden ayrılmasıdır.

Her canlı ölümü tadar (Enbiyâ, 21/35) âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır.

Beşinci durum da:Ruhların tekrar cesetlere iade edilmesidir.

Biz onu şimdi ilk haline sokacağız (Tâhâ, 20/21) âyeti kerimesi de bunu haber vermektedir.

Bununla beraber ruhların mahiyetini vasıflarını her yönüyle bilmek insanlar için nasip olmadığından biz bu hususu Allah’ın ilmine havale ederiz, İşte mucize Kur’an’da bizlere bunu tenbih buyurmaktadır.

88. De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplanacak olsalar, elbette onun bir benzerini getiremeyeceklerdir. İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun.

88. Bu mübarek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in asla benzerinin getirilmesi mümkün olmayan bir mucize kitap olduğunu bildirmektedir. Ve insanlığın uyanmasına vesile olacak nice emirleri, kıssaları, nasihatları içerdiği halde yine bir çok kimselerin bunu kabulden kaçındıklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. Kur’an-ı kerim’in yüceliğini takdir edemeyen, ona benzetme yapılabileceğini iddia eden kâfirlere (de ki: Andolsun) Allah Teâlâya yemin ederim ki, (eğer insanlar) bilgili, belâ-gate, hikmete âşina olduklarını bildiğiniz bütün fertleri (ve cinler) sizin kâhinlerinize, sihirbazlarınıza bazı ğaybî hususları öğretmekle olduklarını iddia ettiğiniz cin topluluğu (bu Kur’an’ın bir mislini) meydana (getirmek üzere toplanacak olsalar) birlikte çalışsalar bütün kuvvetlerini sarfetseler (elbette onun) o Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir) bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kâdir olamayacaklardır.

89. Kutsal varlığım hakkı için ki, bu Kur’an’da insanlar için her bir misâlden çeşitli şekillerbeyan ettik halbuki, insanların çoğu inkarcılar olarak kaçındılar.

89. (Kutsal varlığım hakkı için ki, bu Kur’an’da) bu mukaddes semavî kitapta (İnsanlar için) bütün insanlığın istifadeleri için, düşünüp hakkı kabul edebilmeleri için (her bir misalden) gariplik ve güzellik itibariyle birer güzel misal mahiyetinde olan mânadan veya ibretlere, hikmetlere, kıssalara, va’d ve tehdide vesaireye ait her türlü meselelerden, gerekli mevzulardan (çeşitil şekiller beyan ettik) ruhlar üzerinde fazla tesir edebilecek usul ve üslup ile takdir ve lebliğde bulunduk. (halbuki, insanların çoğu) küfrü tercih eden cahil, dinî hakikatları düşünme ve onlara akıl erdirmeden mahrum kimseler, (inkarcılar olarak kaçındılar) o kutsal kitabın ilâhî bir kitab olduğunu inkâra cür’et gösterdiler, onun tebiiğlerini kabulden kaçınıp durdular, karşılarında tecelli eden o hakikat nurundan yarananalnayıp karanlıklar içinde kaldılar, böyle apaçık bir mucize karşılarında parlayıp dururken başka hârikalar meydana getiriîmesini istemekten geri durmadılar.

§ Deniliyor ki; Yahudilerden veya Mekke müşriklerinden bir gurup, Kur’an’ın ilâhî kitab bir olduğunu inkâr ve onun benzerini vücude oeth’ebileceklerini iddia ettikleri için onları reddeden bu mübarek âyetler nâzil olmuştur. Evet.. Kur’an-ı Kerim bir ebedî mucizedir.

Şöyle ki:

(1) Kur’an-ı Kerim, mahiyeti itibariyle ilâhî bir kelâmdır. ezelde, Levh-i Mahfuzda kayıtlıdır. Geçmişe, geleceğe dair birçok bilgi vermektedir ki, bunları mahlûkatın bizzat bilmesi mümkün değildir.

(2) Kur’an-ı Kerim, lafızları itibariyle de muazzam bir mucizedir. Baştan başa ilmî ve hukukî mes’eleler!, hikmetli mevzuları içerdiği halde hepsini de fevkalâde bir intizam ile, bir beyan ahengi ile bir edebî üslûb ile beyanbuyurmaktadır. Halbuki, en güçlü edîpler de bu gibi mevzularda bu kadar belâgat gösteremezler.

(3) Kur’an’ı Kerim, mânâları itibariyle de pek büyük bir mucizedir. Çünkü bir nice hakikatları, hikmetlere, ilâhîyata ait meseleleri ve en mükemmel bir medeniyet esaslarını içermektedir. Halbuki, Resûl-i Ekrem İlim ve mârifetten mahrum bir muhitte yetişmişti. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bir kısım âyetler bilahara keşfedilen şeylere vaktiyle işarette bulunmuştur. Onun açıklamalarına aykırı bir şey meydana gelmemiştir.

(4) Mucize Kur’an, geleceye ait bir takım hadiseleri haber vermiş ve hâdiseler öylece vücude gelmiştir. Mekke-i Mükerreme’nin fethine, Rumların iranlılara galip geleceğine dair olan haberler bu cümledendir.

(5) Cenab-ı Hak, Kur’an’ın okunması ve ezberlenmesi hususunda kolaylık ihsan buyuracağını va’d etmiş ve bu ilâhî va’di gerçekleşmiştir. Nitekim az bir zaman içinde çocuklar bile Kur’an’ı güzelce öğrenip okuyabiliyorlar ve her asırda yüzbinlerce Kur’an haf izi yetişmektedir ve Kur’an-ı Kerim’in okunması, okuyanlara da, dinleyenlere de mhanî bir zevk vermektedir.

(6) Kur’an’ı Kerim, bütün insanlığa, dünyada da, ahirette de refah içinde ve mes’ut bir halde yaşayabilmeleri için en lüzumlu, faideli hükümleri, vazifeleri tebliğ ve teklif buyurmaktadır. Artık onun ebedî bir mucize olduğu her şekilde görülüp durmaktadır. Binaenaleyh o ilâhî kitabın bir benzerini meydana getirmeğe elbetteki, mahlûkat kâdir olamaz. Kur’an’ı Kerim’in bu beyanları gerçekleşmiş, asırlar geçtiği halde onun büyük düşmanları onun bir sûresine bile bir benzetme yapamamışlardır. O kutsal kitabın ebedî bir mucize olduğu bu suretle de tecelli etmiş bulunmaktadır. Bakara sûresindeki (23) üncü âyeti kerimenin izahına ve “muvazzahilmi kelâm” isimli esere de bakınız!.

90. Ve dediler ki: Biz sana imân etmeyiz. Bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça.

90. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı kerim gibi sonsuz bir muize karşılarında pırıldayıp dururken inkârcıların altı çeşit plan, başka başka şekilde gösterilmeleri hikmete aykırı bulunan taleplerin devamını gerektiren mucizeleri istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyiş müşriklerinden ileri gelen bir topluluk, güneşin batışını müteakip Kâbe yanında toplanmışlar, Resûl-i Ekrem’i de yanlarına davet etmişler, Peygamber Efendimiz de onların imana gelmelerini çok arzu buyurduğu için bu ümit ile yanlarını gelmişti. Hazreti Peygamber’in kendilerini İslâmiyete davet etmesiyle aralarına tefrika düşmüş olduğunu ve kendi putlarına hakarette bulunduğunu söylediler. Meydanda Kur’an’ı Kerim gibi, ayın yarılması gibi, peygamberin parmaklarından suların akması gibi mucizeler görülmekte olduğu halde bunları dikkate almadılar, ayrıca altı çeşit mucize talebine cür’et gösterdiler. (Ve) birinci mucize olmak üzere (dediler ki: Biz sana imân etmeyiz) senin hakikaten bir Peygamber olduğunu tasdik eylemeyiz (bize yerden) Mekke sahasından (suyu çok bir çeşme akıtıncaya kadar) böyle bir mucize gösterir isen o zaman bir Peygamber olduğuna inanırız.

Yorum Bırakın