HADİD SURESİ

15. Artık bu gün ne sizden ey münafıklar ne de kâfir olan kimselerden kurtuluş fidyesi kabul edilmez. Sizlerin sığınacağınız yer, cehennemdir. Sizin için evlâ olan odur. Ve o ne kötü gidiş mahallidir!

15. (Artık) Ey Münâfıklar!, (bu gün ne sizden, ne de kâfir olan kimselerden) küfürlerini izhar eden dinsizlerden (kurtuluş kabul edilmez) azaptan kurtulabilmeniz için sizlerden hiçbir bedel, hiçbir karşılık alınmaz, isterse içinizden biri diyelim dünyalar dolusu gümüş ve altın fedâ edecek olsun, (sizlerin sığınacağınız yer, cehennemdir) oradan ebediyyen kurtulamayacaksınızdır. (sizin için daha lâyık olan odur) Size lâyık olan ceza yeri, o cehennemden ibarettir, (ve) o cehennem (ne kötü gidiş yeridir!.) Kısacası: Artık sizin için bu ateşin mahâlden kurtulmaya bir çare yoktur. İşte küfür ve nifakın cezası, böyle ebedidir.

16. İman edenler için hâlâ zamanı gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikri için ve Hak’tan inen için korku ve saygı içinde bulunsun? Ve evvelce kendilerine kitap verilmiş kimseler gibi olmasınlar ki, üzerlerine uzun zaman geçmişte artık kalpleri katılaşmıştır ve onlardan birçoğu fâsıklardır.

16. Bu mübârek âyetler de gaflet içinde yaşayan mü’minleri uyanmaya dâvet ediyor. Allah’ı zikir ile, Kur’an-ı Kerim ile kalplerinde Allah korkusunun tecellî etmesini tavsiye buyuruyor. Zamanın geçmesi ile kalpleri katılık içinde kalmış olan ehl-i kitap gibi olmamalarını emrediyor. Ölmüş yerleri yeniden hayata kavuşturan Allâh-ü Teâlâ’nın akıllıca düşünecek kimseleri de kalp katılığından kurtararak manevî bir hayata erdireceğine işarette bulunuyor. Allah yolunda sadaka verenlerin, güzel ödünç verenlerin kat kat mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir.

Şöyle ki: (İman edenler için) İslâmiyet’i kabul etmek şerefine nâil olanlar için (hâlâ zamanı gelmedi mi ki,) yeter derecede bir müddet geçmedi mi ki, (kalpleri Allah’ın zikri için) onun kudretini lûtf ve ihsânını düşünmeleri için (ve Hak’tan inen) Kur’an-ı Kerim (için korku ve saygı içinde bulunsun) dini vazifelerini îfâ hususunda gaflete, tembelliğe düşmeyerek Cenab-ı Hak’kın bütün emirlerine ve yasaklarına hakkiyle riâyete devam etsinler (ve) o müslümanlar (evvelce kendilerine kitap verilmiş kimseler gibi) Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi (olmasınlar ki,) onların (üzerlerine uzun bir zaman geçmiş) vakti ile kendilerine gönderilmiş olan Peygamberler ile aralarında asırlarca bir müddet bulunmuş (da artık kalpleri katılaşmıştır) öğütlerden faydalanamaz bir hâle gelmişlerdir, (ve onlardan bir çoğu fâsıklardır) O eski kavimlerden bir nicesi dini vazifelerini terk etmiş, ellerindeki kitapları değiştirerek onların karşılığında pek âdi şeyleri satın almışlar, pek dağınık bir hâle düşmüşlerdir.

Binaenaleyh onların o pek kötü, felâket getirici hayat tarzlarını taklit etmek, kendi selâmet ve mutluluğunu düşünen bir müslüman için elbette uygun olamaz.
Rivâyete göre müslümanlar, Medine-i Münevvere’ye hicret edince nispeten çoğalmışlar, bol bir rızka, bir nîmete nâil olmuşlar, aradan on üç sene kadar bir müddet geçmiş idi ki, içlerinden bâzıları ibâdet ve itaat hususunda, öğütlerden istifâde hususunda biraz tembellik, biraz kalp katılığı gösterir gibi olmuşlardı, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Yine rivâyet olunuyor ki: Bu âyet-i kerîme, Ebû Bekir Radiyallâhü Anh’in yanında okunmuş, huzurunda ise Ehl-i Yemame’den bir cemaat bulunuyormuş. O zâtlar, bu âyet-i kerîmeyi dinleyince ağlamaya başlamışlar. Hz. Sıddık da onlara bakmış da, demiş ki: İşte biz de böyle idik, tâ ki, kalpler katılaştı.

17. Biliniz ki, şüphe yok Allahû Teâlâ yeri öldüğünden sonra hayata kavuşturur. Muhakkak ki, sizin için âyetleri açıkça beyan ettik, tâ ki, akıllıca düşünesiniz.

17. Allâh-ü Teâlâ insanlar için uyanmaya nâiliyetin mümkün olduğuna işaret için şöyle buyuruyor: (Biliniz ki, şüphe yok Allâh-ü Teâlâ, yeri öldüğünden sonra hayata kavuşturur) artık o Yüce Yaratıcı, kalp katılığına tutulan, mânevî hayattan mahrûm kalan kimseleri de Kur’an-ı Kerim’in öğütleri ile delilleri yeniden uyanmaya, vicdan rahatlığına, mânevî hayata nâil buyurabilir, ümitsizliğe düşmemelidir (muhakkak ki,) ey kalp katılığına düşmüş insanlar!, (akıllıca düşünesiniz) bu beyanları güzelce düşünerek hayatınızı tanzime muvaffak olasınız.

18. Muhakkak ki, sadaka veren erkekler ve kadınlar ve Allah’a güzel ödünç ile ödünçte bulunmuş olanlar için sevapları kat kat olur. Ve onlar için pek hoş bir mükâfat da vardır.

18. (Muhakkak ki, sadaka veren erkekler ve kadınlar) Fakirlerin, zayıfların imdadına koşan müslümanlar (ve Allah’a güzel ödünç ile ödünçte bulunmuş olanlar) yâni: Sırf Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile, hâlis bir niyyet ile Allah yolunda hayırat ve hasenatta bulunan mü’minler (için) âhirette sevapları (kat kat olur) on mislinden yediyüz misline kadar fazla bulunabilir (ve onlar için pek hoş bir mükâfat da vardır) ki: O da cennettir, Cenab-ı Hak’kın yüce zâtına bakmaktır. Ne yüce bir mazhariyyet!.

19. Ve o kimseler ki, Allah’a ve O’nun Peygamberlerine iman ettiler Rab’lerinin katında sıddıklar ve şehit olanlar onlardır, onlar için mükâfatları ve nûrları vardır. Ve o kimseler ki, kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler işte onlar da cehennem sahipleridir.

19. Bu mübârek âyetler: Mü’minlerin değerinin yüceliğini ve nâil olacakları nîmetleri bildiriyor. İlâhî âyetleri inkâr eden kâfirlerin de cehennemlik olduklarını ihtar ediyor. Âhiret hayatının da bir azap yurdu ve bir mağfiret ve rıza yurdu olduğunu beyan ile insanları mağfiret ve rızaya vesîle olan hususlara teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o kimseler ki, Allah’a ve O’nun Peygamberlerine îman ettiler) Hak Teâlâ’nın birliğini ikrar ve bütün Peygamberlerin peygamberlik ve risâletlerini tasdik eylediler, işte (Rab’larının katında sıddıklar ve şehit olanlar onlardır) onlar, Allah katında öyle yüksek mertebelere sâhiptirler. Binaenaleyh (onlar için) yarın âhiret âleminde (mükâfatları ve nûrları vardır) kendileri nûrlar içinde haşrolunacaklardır, Cennetlere ve Allah’ın zatını görme şerefine kavuşacaklardır. (ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki, bilakis (o kimseler ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler (ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler) Hak’kın varlığına delâlet ve şâhitlik eden delilleri, kanıtları yalan saydılar (işte onlar da cehennem sâhipleridir.) onlar ebedî olarak cehennemlerde kalıp azap çekeceklerdir.

20. Biliniz ki: Dünya hayatı şüphe yok, ancak bir oyundur ve bir eğlencedir ve bir süstür ve aranızda bir öğünmedir ve mallarda ve evlatça bir çoğalıştır. Bir yağmur misâli gibi ki: Onun bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur. Artık onu sararmış görürsün sonra da kırık bir çöp olur. Ve âhirette şiddetli bir azap vardır ve Allah’tan bir mağfiret ve bir rıza vardır. Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir.

20. Artık âhiret âleminde azaplardan, korunmuş olup ebedî nîmetlere nâil olmak için çalışmak lâzım gelmez mi?. Dünya varlıklarına aldanmayıp da, ebedî geleceği düşünerek temine gayret etmek icâbetmez mi?. İşte bu hususa da şöyle işaret buyuruluyor: Ey insanlar! (Biliniz ki, dünya hayatı, şüphe yok ancak bir oyundur) Çocukların fâidesiz olan oyuncakları hükmündedir (ve bir eğlencedir) insanı mühim işlerinden alıkoyan, sonra da nihâyet bulan bir hareket gibidir (ve bir süstür) bir fâni zînetten ibarettir (ve aranızda bir öğünmedir) maddî servetleriniz, mevkilerinizle birbirinize karşı övünmekte bulunmaktan ibarettir (ve mallarda ve evlâtça bir çoğalıştır) malların ve çoluk çocuğun çokluğu ile övünme bulunup durmadan başka bir şey değildir.

Bütün bu dünya varlıkları hadd-i zâtında (bir yağmur meseli gibi)dir (ki: Onun) o yağmurun (bitirdiği ot) ilk bakışta (ekincilerin hoşuna gider) onunla sevinmeye başlarlar. Fakat (sonra kurur) yeşil renginin tazeliğini kaybetmeğe başlar (artık onu sararmış görürsün) gelişip artmaktan mahrûm kalmış bir hâlde bulunur. Daha (sonra) da (kırık bir çöp olur) rüzgârlar tarafından etrafa savrulur gider. İşte dünya da netice itibariyle bu hükümdedir. (Ve âhirette) İse dünyanın lezzetlerine kapılıp güzel amellerden kaçınmış olan kimseler için (şiddetli azap vardır) öyle kimseler âhirette azap çekeceklerdir. (ve) Âhirette (Allah’tan bir mağfiret ve bir rızâ) da (vardır) bu da dünyada îman ile vasıflanmış olan; ahlâkî fâzilet sâhibi bulunan, dünyası için âhiretini fedâ etmeyen zâtlara mahsustur. (Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir.) çünkü: Bir çok kimseler, bunun çabucak yok olacağını düşünmez, üzerine düşen vazifeleri îfada bulunmaz nefsinin hevasına tâbi olarak geçici bir zevk ve sefanın esiri olur. Bu cihetle dünya kendisini aldatmış, kendisini ebedî bir mutluluktan mahrûm bırakmış bulunur.

Saîd İbni Cübeyr merhum diyor ki: Dünya bir aldanma metaıdır, eğer seni âhireti istemekten gâfil bulundurmuş ise. Fakat senin ilâhî rızâyı ve âhireti taleb için dâvet etmiş bulunursa artık dünya ne güzel meta ve ne güzel vesîledir. “Sirac-i Münîr” Binaenaleyh insan, dünyasını da kötüye kullanmayıp ondan meşrû şekilde istifâdeye çalışmalıdır.

21. Koşunuz Rabbinizden bir mağfirete ve bir cennete ki, onun, eni gök ile yerin eni gibidir, Allah’a ve Peygamberlerine iman etmiş olanlar için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Bunu dilediği kimseye verir ve Allah pek büyük fazl sahibidir.

21. Bu mübârek âyetler insanlığı Allah’ın mağfiretine ve müminler için takdir edilmiş olan ve pek geniş bulunan cennetlere nâiliyet için çalışmaya teşvik ediyor. Gerek yeryüzünde ve gerek insanlığın ruhlarında meydana gelen musîbetlerin bir kitapta yazılmış ve meydana gelmeden önce Allah katında mâlum bulunmuş olduğunu haber veriyor. tâ ki, insanlar, o gibi hâdiselerin birer hikmet gereği olduğunu bilerek teselli edilmiş olsunlar ve kendi varlıkları ile böbürlenmesinler. Cimrilikte bulunanların ve başkalarına da cimriliği tavsiye edenlerin bu yüzden kendi zararlarına çalışmış olduklarını ihtar ediyor.

Cenab-ı Hak’kın ise mahlûkatından zengin ve zaten hamd ve övgüye sahip olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Koşunuz Rab’binizden bir mağfirete) tövbe ve istiğfar ediniz, o yüce Mâbudunuzun mağfiretini çekmeye vesîle olan güzel amelleri îfaya acele edin (ve bir Cennete) koşunuz ki: (onun eli, gök ile yerin eni gibidir) o cennet, o kadar büyüktür, onun yalnız, eni gök ile yerin enlerine eşittir, artık onun uzunluğunun da ne kadar fazla olduğu düşünülsün.

İşte böyle muazzam cennetler (Allah’a ve Peygamberine îman etmiş olanlar için hazırlanmıştır) Bugün mevcutturlar (işte, bu) Cenab-ı Hak’kın böyle hazırlamış olduğu cennet âlemi (Allah’ın lütfudur) onun rahmet ve şefkatinin bir eseridir (Bunu dilediği kimseye verir) bu bir ilâhî lütuftur, yoksa buna hiçbir kimse kendi gayreti ile, kendi şahsî kazanması ile hak etmiş olamaz, bu, o kadar muazzam ve ebedî bir nîmettir ve bir saadettir (ve Allah pek büyük lütuf sahibidir) işte bunun içindir ki, mü’min kullarına öyle yüce makamları ihsân buyuracaktır.

22. Ne yerde ve ne de kendi nefislerinizde musîbetten bir şey isabet etmez ki, illâ o, onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmıştır. Şüphe yok ki, bu, Allah’a göre pek kolaydır.

22. O Yüce Yaratıcı, buyuruyor ki: Ey insanlar!. Şunu da bilmelisiniz ki, sizlere (Ne yerde ve ne kendi nefislerinizde musîbetten bir şey isabet etmez ki) meselâ bulunduğunuz muhitte kıtlık ve pahalılık gibi, ekinlerin hasara uğraması gibi, deprem gibi korkunç bir hâdise meydana gelmez ki, veya kendi şahsınızda hastalık gibi bir ârıza yüz göstermez ki, bütün bu hâdiselerden hiçbiri yoktur ki: (İllâ o) Hâdise (onu yaratmamızdan evvel bir kitapta) yâni: Allah’ın ilminde veya Levh-i Mahfuzda yazılmıştır, tesbît edilmiştir. (Şüphe yok ki, bu) Hâdiselerin öyle kitapta yazılmış ve tespit edilmiş bulunması (Allah’a göre pek kolaydır) çünkü, o Yüce Yaratıcının ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır, O’nun ilâhlık şanı acizlikten, müşkülata uğramaktan yücedir. Münezzehtir. Buna inanmışızdır.

23. Hâdiselerin öyle tesbit edilmiş olması şu hikmete mebnî haber veriliyor ki: sizden gaip olan üzerine üzülmeyesiniz. Ve size verdiği ile de sevinip mağrur olmayasınız. Ve Allah, her bir böbürleneni, çok iftihar edeni sevmez.

23. Evet bütün hâdiseler, meydana gelmeden evvel tesbît edilmiştir. Bu hakikat, şu hikmete uğramaktan haber veriliyor ki: Ey insanlar!. (Sizden gaip olan üzerine üzülmeyesiniz) Dünya varlığından bir şeyi gâip ettiğinizden dolayı üzüntü ve kedere düşmeyesiniz. Bu, bir hikmet gereğidir diye teselli edinesiniz, (ve size verdiği ile de sevinip mağrur olmayasınız.) Onun bir ilâhî lütuf olduğunu bilip şükredesiniz, yoksa kendinizin ona bizzat hak kazanmış olduğunu sanarak boş yere böbürlenmekte bulunmayasınız. (Ve Allah her böbürleneni, çok iftihar edeni sevmez) İnsan, mütevazi olmalıdır; nâil olduğu nîmetin bir ilâhî ihsân olduğunu bilip şükrünü îfaya çalışmalıdır. Eğer Cenab-ı Hak, takdîr buyurmamış olsa hiç bir kimse bir şeye nâil olamaz. Bütün muvaffakiyet, birer ilâhî lütuftur.

24. Onlar O kimselerdir ki, cimrilikte bulunurlar ve insanlara cimrilik ile emrederler ve her kim, ardını döndürürse zararı kendisine aittir. İşte şüphe yok ki, Allah, ancak O Yüce Yaratıcı zengindir, övülmüştür.

24. Onlar, o fânî varlıkları ile iftihar edip, kibirlice vaziyet alan insanlar (O kimseler dir ki: Cimrilikte bulunurlar) kendi mallarından kimseye yardımda bulunmazlar (ve insanlara cimrilikle emrederler) başkalarına da cimriliği tavsiye ederek onların da fakirlere ve zayıflara yardım etmelerine engel olmak isterler, kendileri ruhen o kadar cimridirler, (ve her kim ardını döndürürse) Yâni: harcamaktan kaçınır, muhtaç olanların taraflarına bile bakmayıp onlardan yüz çevirirse ne fenâ bir ahlâksızlık göstermiş olur, bu hareketinin zararı kendisine aittir, (işte şüphe yok ki: Allah) Evet.. (ancak O) Yüce Yaratıcı (zengindir) o cimrilerin harcamasına vesâireye hâşâ muhtaç değildir, ve (Hamîddir) kendi zâtında övülmüştür, bütün Kâinatın hamd ve övgüsüne lâyıktır. O Yüce Yaratıcıya karşı şükrân vazîfesini îfa etmeyenler, hamd ve övgüde bulunmayanlar, kendi zararlarına harekette bulunmuş olurlar.

25. Andolsun ki, Peygamberlerimizi açık açık deliller ile gönderdik ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik, insanlar, adaletle kaim olsunlar için ve demiri de indirdik, onda hem çetin bir sertlik vardır ve insanlar için menfaatler de vardır ve Allah, kendisine ve Peygamberlerine gıyaben yardım edecek olanları belli etsin için, şüphe yok ki, Allah, kuvvetlidir ve her şeye galiptir.

25. Bu mübârek âyetler, insanlığa Peygamberlerin, kitapların ve adâlet mizanının ihsân buyrulmuş olduğunu bildiriyor. Kısaca Nûh ve İbrâhim Aleyhimesselâm’ın gönderildiklerini ve onların soylarının da peygamberliğe ve kitaba nâil olduklarını ve soylardan bir kısmının hidâyete nâil olup çoğunun fâsık bulunduklarını haber veriyor. Daha sonra da diğer Peygamberlerin ve İncîl ile Hz. İsâ’nın gönderilmiş olduklarını ve İsâ Aleyhisselâm’a tâbi olanların kalplerinde şefkat ve merhametin tecellî etmiş bulunduğunu ve onların ruhbanlığı tesîs etmiş olduklarını, fakat bir çoklarının ruhbanlığa tam olarak riâyet etmediklerini ve onlardan îman edenlerin mükâfatlara erdirildiğini, çoklarının da fâsık kimselerden ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki:

(Andolsun) Muhakkak bir ilâhî lütuftur (ki, Peygamberlerimizi açık açık deliller ile) hüccetler ile, mûcizeler ile ümmetlerine (gönderdik) ümmetlerini irşâda, ilâhî dine dâvete memur ettik, (ve onlar ile beraber kitabı) insanlığın selâmet ve yükselmesini temîn edecek hükümleri içermiş olan herhangi bir ilâhî kitabı (ve mizânı) yânî: Adâleti te’mîne vasıta olan bir şer’î esası (indirdik) teblîğ ettik, insanlık hakkında böyle bir lütufta bulunduk (insanlar adâletle kaim olsunlar için) birbirlerine zulmetmeyip adâletle muamelede bulunsunlar için. (ve demiri de indirdik)

Yâni: Onu da kudretimizle yarattık, varlık alanına getirdik, Âdem Aleyhisselâm ile beraber Cennetten indirilmiş olduğu da rivâyet olunuyor, (onda) O demirde (hem çetin bir sertlik vardır) onda mühim bir kuvvet ve sertlik mevcuttur. Ondan nice çeşitli silâhlar yapılmaktadır, (ve insanlar için menfaatler de vardır) Ondan bir çok âletler, nakil vasıtaları yapılarak istifâde olunmaktadır, (ve Allah kendisine ve Peygamberlerine gıyaben) O Peygamberlerin gıyabında oldukları hâlde (yardım edecek olanları belli etsin için) o fedâkâr zâtlar malûm olsunlar için öyle Peygamberleri, kitapları göndermiş, demirleri yaratmış, onları bir harp vasıtası kılmıştır. tâ ki, İslâm mücahitleri, İslâm düşmanlarına karşı o demirlerden yapılmış silâhlar ile savaşa atılarak, dini yüceltmeye hizmet etsinler.

(Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (kuvvetlidir) kendi yüce kuvvetiyle her dilediği şeyi vücuda getirebilir (ve her şeye galiptir) her dilediğini kahredebilir, kimseden yardım “dilemeye muhtaç değildir. Mü’min kullarını cihat ile, din düşmanlarına karşı silâh kullanmakla mükellef tutması, o müminleri sevaplara mükâfatlara nâil buyurması içindir. Yoksa bütün kâinatı yüce kudretiyle idare eden o kudret sâhibi Yaratıcının kimsenin yardımına bir ihtiyacı yoktur. Buna inanmışızdır.

26. Ve andolsun ki, Nûh’u ve İbrâhim’i gönderdik ve onların zürriyetlerinde peygamberliği ve kitabı sürekli kıldık. Artık onlardan hidâyete ermiş olan vardı, onlardan birçokları ise fâsık kimselerdir.

26. (Ve andolsun ki, Nûh’u ve İbrâhim’i gönderdik) O iki muhterem zâtı şerefli peygamberliğe nâil kıldık, (ve onların zürriyetlerinde peygamberliği ve kitabı) sürekli (kıldık) bütün Peygamberler bu iki zâtın neslinden bulunmuşlardır. Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’an-ı Kerim’den ibaret olan dört kitapta bu iki zâtın neslinden olan mübârek Peygamberlere ihsân buyurulmuştur. (artık onlardan) O iki zâta ait soylardan veya kendilerine o Peygamberler gönderilmiş olan cemiyetlerden (hidâyete ermiş olanı vardır) ilâhî dine nâil olmuş, hidâyete kavuşmuş bulunanları mevcuttur; fakat (onlardan bir çokları ise fâsık kimselerdir.) doğru yoldan çıkmış, küfre düşmüş veya büyük günahları işlemiş şahıslardır. Öyle pek muhterem zâtların soylarından olmaları, kendilerine fâide verir olamamıştır. Onlar, kendi kabiliyetlerini kötüye kullanarak öyle sapıklığa düşmüşlerdir.

27. Sonra onların izleri üzerine Peygamberlerimizi yolladık ve Meryem’in oğlu İsâ’yı da gönderdik ve ona İncil’i verdik ve ona tâbi olanların kalplerinde bir şefkat ve merhamet meydana getirdik ve bir ruhbanlık icat ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmamıştık, ancak Allah’ın rızasını aramak için onu yaptılar sonra ona tam manasıyla riâyetle riâyette bulunmadılar artık onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik ve onlardan birçokları ise fâsık kimselerdir.

27. (Sonra onların) O önceki Peygamberlerin (izleri üzerine) diğer (Peygamberlerimizi) de (yolladık) asırlar geçtikçe diğer Peygamberler de kavimlerine gönderilmiş oldular, (ve) Özellikle (Meryem’in oğlu İsâ’yı da) Peygamber olarak (gönderdik) o da annesi tarafından Hz. İbrâhim’in soyundan bulunmuştur. (ve ona) Hz. İsâ’ya (İncil’i verdik) ki, bir çok şer’î hükümleri kapsar ve Tevrat’tâki bâzı hükümleri hafifletici ve son peygamberlerin dünya âlemine teşrif edeceğini müjdeleyici bulunmuştur, (ve ona tâbi olanların)

Yâni: İsâ Aleyhisselâm’ın dinine samimiyetle sarılanların (kalplerinde bir şefkat) büyük bir rikkat, şerleri def’etme kabiliyeti (ve bir merhamet) bir koruma duygusu, bir hayır kazanma meziyeti (vücuda getirdik ve) sonra onlar (bir rehbâniyet ihdas ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmamıştık) onu biz onlara farz kılmadık. Onu kendileri irâdeleriyle yapmış oldular. Şöyle ki: İnsanlar ile temastan ayrıldılar, mâbetlerde bir köşeye çekilmiş olarak yaşadılar, evlenmeyi terkettiler, kendilerine haram kıldılar, kalın libaslar giydiler garibâne bir vaziyet aldılar, (ancak Allah’ın rızâsını aramak için) O ruhbanlığı kendilerine gerekli kıldılar. Fakat (sonra ona gerektiği gibi rivâyete bulunmadılar) onu kötüye kullandılar. Hattâ bir çokları teslise inandılar, Allah’ın birliği inancına dayanmış olan İsâ’nın dinini inkâr ettiler.

Bir takım zındık hükümdarlarının bâtıl dinlerine girdiler. (artık onlardan îman edenlere mükâfatlarını verdik) yâni: Hz. İsâ’nın dinini, sahîh îman ile kabul ve o dinin haber verdiği Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eyleyenleri lâyık oldukları nîmetlere, kat, kat sevaplara kavuşturduk. Onlar, Allah’ın rızâsına nâil bulunmuş oldular, (ve onlardan) O rehbaniyeti icat edenlerden bir çokları da bilâhare pek yanlış hareketlerde bulunmuş, İncil’i değişikliklere uğratmış oldular. Hz. İsâ’yı Allah’ın oğlu tanıdılar, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini inkâr ettiler Cenab-ı Hak’kın tay’in buyurmuş olduğu dinin sınırlarından dışarıda kalmış bulundular. Artık gerçekten akıllı, düşünen insanlar elbette ki: O gibi sapık kimselere bir kıymet vermezler, onların sözlerine, işlerine iltifat tenezzülünde bulunmazlar. Hakikî bir dinin akıl ve hikmete uygun olan yüksek beyanları ile kalplerini aydınlatmaya çalışır dururlar.

28. Ey iman etmiş olanlar, Allah’tan korkunuz ve O’nun Peygamberine iman ediniz ki, size rahmetinden iki nasip versin ve sizin için bir nûr kılsın ki, onunla yürürsünüz ve sizin için mağfiret buyursun ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

28. Bu mübârek âyetler, müminleri takvâya ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdike dâvet ediyor ki, iki kat rahmete ve hareketlerinin rehberi olarak bir nûra ve ilâhî mağfirete nâil olsunlar. Ve Cenab-ı Hak’kın bu hakikati beyan buyurmasındaki hikmete işaret buyuruyor ki: Ehl-i kitap, uyansınlar, Hak Teâlâ’nın dilediği kuluna verdiği lütuf ve kereme, peygamberlik ve risalete mânî olamayacaklarını anlasınlar. Ve lütuf ve kerem o Kerem sahibi yaratıcının kudretinde olduğundan onu dilediği kuluna vereceğini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar..) Yâni: Ey Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a sağlam bir şekilde îman etmiş olan ilâhî kitap, (Allah’tan korkunuz) O’nun emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunmayınız, hakikatları inkârdan kaçınınız. (ve O’nun Peygamberine îman ediniz) Resûllerin sonuncusu olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de tasdik eyleyiniz (ki:)

Hak Teâlâ (size rahmetinden iki nasip versin) evvelki Peygamberlere îman ettiğiniz gibi Hz. Muhammed’e de îman etmenizden dolayı iki kat rahmete, mükâfata nâil olasınız. (ve sizin için bir nûr) Nasip (kılsın ki, onunla yürürsünüz) onun aydınlıklarıyla aydınlanır, ilim ve fazilete nâil olur, geleceğinizi te’mine çalışır, kıyamette de onunla kurtuluş yolunu bilip tâ kip edersiniz, (ve) İman ediniz ki, (sizin için mağfiret buyursun) insanlık icabı yapmış olduğunuz günahları da affedip örtsün (Ve Allah) Teâlâ Hazretleri şüphe yok ki: (çok bağışlayıcıdır.) Mümin kullarının bir nice günahlarını affeder ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir.) kulları hakkında şefkat ve yardımı pek boldur. İşte ondan dolayıdır ki, sizi böyle âyet-i kerîmesiyle aydınlatmakta ve hidâyet yoluna teşvik buyurmaktadır.

29. Artık ehli kitap bilmeyecekler midir ki, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerdir ve şüphe yok ki, bütün lütuf, Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir ve Allah pek büyük lütuf sahibidir.

29. İşte bu hususlardaki ilâhî beyanları, ehl-i kitabı uyandırmak, kurtuluşa kavuşturmak içindir. (Artık ehl-i kitap, bilmeyecekler midir ki,) Elbet bilmeleri, gerekir ki, (Allah’ın lütfundan hiçbir şeye) kendileri (güç yetiremeyeceklerdir) o ilâhî lütfun hangi bir zat hakkında tecellîsine mani olamayacaklardır. Evet.. (Şüphe yok ki, bütün fazl) lûtf ve kerem (Allah’ın elindedir.) O hikmet sahibi yaratıcının kudret elinde ve dilemesindedir. (onu dilediğine verir) İşte en büyük bir lütuf ve ihsân olan peygamberlik ve risâleti de bir çok Peygamberlerine ihsân buyurmuş olduğu gibi Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a da ihsân buyurmuş olduğu gibi Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a da ihsân buyurmuştur.

Buna kim mâni olabilirdi?.Bunu kim inkâr edebilir?, (ve Allah, pek büyük lütuf sâhibidir.) Öyle mümtâz kullarını dilediği yüceliklere nâil, makamlara ulaştırır. İşte son peygamber Hazretleri de Allâh-ü Teâlâ’nın en seçkin bir kuludur, en büyük bir ilâhî lütfa nâildir. O’nun o yüce muvaffakiyetini, peygamberliğe nâil olmasını tasdik etmekte bütün insanlık için en elzem bir vazifedir. Genel mutluluk ancak bu pek mühim vazifeyi îfa sâyesinde tecellî eder. Buna inanmışızdır. Yüce Mâbut Hazretleri, biz kullarını o pek yüce vazifeyi hakkiyle îfaya muvaffak buyursun, âmin.
Peygamberlerin efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur…
Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.