ZÜMER SURESİ

15. Artık siz de onun ötesinde dilediklerinize ibadet ediniz! De ki: Şüphe yok hüsrana düşenler, o kimselerdir ki, kendi nefislerin ve kendi mensuplarını kıyamet gününde helâke düşürmüş olurlar. Uyanık olunuz! İşte en apaçık helâkta ondan ibârettir.

15. Ve ey müşrikler!. Eğer siz Allah’ın birliğini tasdik etmiyor iseniz (Artık siz de onun ötesinde) Cenab-ı Hak’tan başka (dilediklerinize ibadet ediniz) putlara, heykellere tapınız, bunun müthiş âkibetiniyakında görürsünüz. Yüce Resûlüm. O gibi cahillere (deki: Şüphe yok hüsrâna düşenler) en büyük zarar ve ziyana uğrayanlar (o kimselerdir ki, kendi nefislerini ve kendi mensuplarını) aile fertlerini vesâireyi küfr ve isyan içinde yaşatarak (kıyamet gününde helâke düşürmüş olurlar.) Dikkat ediniz. İşte en apaçık helakte ondan ibarettir. Öyle ebediyyen cehenneme mahküm olup bir daha selâmet yüzü görmemektir. Ne büyük bir ihtar!. Ve ne mühim bir ilâhi tehdit aile fertlerini vesâireyi öyle bir sapıklığa uğratan kimse, kendisini ebedî bir helâke maruz bırakrmş olacağı gibi kendisine uyanlar da o pek korkunç bir âkibete uğratmış olur. Binaenaleyh o gibi kâfirce hâllerden kaçınmalı ve başkaları için o yolda bir sapıklık rehberi olmamalıdır. Sonra onun alçaklığından, ebedî cezasından hiçbiri yakasını kurtaramaz. Maamafih bir kâfir kimse, başkalarını saptırmaya çalıştığı hâlde saptıramayıp da kendi küfriyle kalırsa, kendisi ebedî hüsrâna uğrar, o kimseler ile araları açılmış bulunur, onlardan da mahrumiyet ziyanına uğramış olacaktır.

16. Onlar için üst taraflarından ateşten tabakalar ve alt taraflarında da tabakalar vardır. İşte bu, Allah kullarını bununla korkutur. Ey Kullarım! Benden korkunuz.

16. Evet.. (Onlar için) öyle küfrleri yüzünden cehenneme atılacak şahıslar için (üst taraflarından âteşten tabakalar ve alt taraflarından tabakalar vardır) yani: Cehennem âteşi onları her taraftan kuşatır, ondan bir daha kurtulamazlar (işte bu) kâfirler için hazırlanmış olan azaptır ki (Allah) mümin (kullarını bununla kotkutur) tâki, O’na kâfirlerin izlerinden giderek kendileri de öyle müthiş bir azaba atılmasınlar. O kerem sahibi Yaratıcı, lütfen şöyle de buyuruyor ki. (ey kullarım!. Benden korkunuz) Allah’ın azabını gerektirecek şeyleri işlemeyiniz. Ne büyük birilâhî öğüt! Bu mühim, tenbih Cenab-ı Hak’kın bir lütf ve merhametini içermektedir.

“İbad” tâbirinin Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak’ka izafe edilmesi, meselâ: Ey kullarım, Ey Allah’ın kulları denilmesi, müminlere mahsustur. Çünki böyle bir izafet, kullar hakkında büyük bir şeref ve kıymeti kapsayıcı bulunur.

§ Zulel; gölge manâsına olan “Zıl” lafzının çoğuludur. Bundan maksat, gölgeler gibi biribiri üzerine birikmiş olan ateş tabakalarıdır.

17. Ve o kimseler ki, şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar ve Allah’a ibadete yöneldiler, onlar için müjde vardır. Artık kullarımı müjdele.

17. Bu mübârek âyetler, takva sahibi zâtların müjdelere erişeceklerini bildiriyor. Hidayet üzere bulunan zâtların kimlerden ibaret bulunduğunu tayin ediyor. Cehenneme aday olanları da kimsenin kurtaramayacağını haber veriyor. Takva sahiplerinin ise nice yüksek mevkilere nâil olacaklarını müjdeliyor. Dünya varlıklarının da değişikliğe, yok olmaya mahküm olduğuna işaret ederek akıl, sahiplerini uyarmaya dâvet ediyor. Şöyle ki: Şeytana tapanlar, yani: Onun aldatmalarına kapılarak putlara vesâir mahlûkata ibadette bulunanlar, ebedî azaba mahkümdurlar. Fakat (Ve o kimseler ki, şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar) Öyle bir isyan sahibinin vesveselerine aldanmadılar (ve Allah’a) ibadete (yöneldiler) başkalarından kaçınarak tam bir samimiyetle ilâhi dine sarıldılar, (onlar için müjde vardır) onlar dünyada güzel bir övgüye kavuşurlar. Ölecekleri veya kabire konulacakları veya kabirlerden kaldırılıp ahirete varacakları günde Peygamberlerin veya meleklerin lisanlariyle kendileri için sevaba uhrevî nimetlere kavuşma müjdesi verilecektir. (artık) Ey Yüce Resûl!. Sen de (kullarımı müjdele) öyle büyük mükâfatlar ilekendilerini müjdele.

§ Tağut; gayet azgınlık ve son derece isyân sahibi olan demektir. Bundan maksat, şeytandır. Putlara tapanlar, şeytanın vesvesesine, söylemesine kapılarak öyle şirke düştükleri için şeytana tapmış hükmünde bulunmuşlardır.

18. O kimseleri ki: Sözü dikkatle dinlerler, sonra onun en güzeline tâbi olurlar. İşte onlar, o kimselerdir ki, onları Allah hidayete erdirmiştir. Ve işte gerçek akıl sahipleri de ancak onlardır.

18. Evet.. (O kimseleri) Müjdele (ki, sözü dikkatle dinlerler) kendilerine verilen öğütleri bütün kalpleriyle dinleyip kabul ederler (sonra onun en güzeline tâbi olurlar) en faziletlisini, sevabı en fazla olanını tercih ederler, amellerin en faziletlisi ile vasıflanmaya çalışırlar (elbette onlar) o seçkin amellerle vasıflanmış olanlar (o kimselerdir ki, onları Allah hidayete erdirmiştir.) onları hak dine kavuşturmuş, en güzel amellere muvaffak buyurmuştur. (ve işte gerçek akıl sahipleri de ancak onlardır.) çünki, hakikaten akıllı, gerçekten aydın olan zâtlar, o kimselerdir ki, nefislerinin arzularına ve başkalarının aldatmasına tâbi olmayıp dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadet yolunu takibe devam edip dururlar.

19. Ya üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi mi, âteş içinde bulunan şahsı mı sen kurtaracaksın?

19. Ey Yüce Resûl!. (Ya üzerine azap kelimesi hak olan kimseyi mi?) Sen himaye edebileceksin?. Evet.. (Ateş içinde bulunan şahsı mı sen kurtaracaksın?.) Bu senin selahiyetin dahilinde midir?. Elbette ki, değildir. Öyle kimselerin işleri Cenab-ı Hak’kın hükmüne tabidir. Onları hikmet ve adaleti gereğince cezalara uğratacaktır. Sen onların o hâllerinden dolayı üzülme, sen onlardan dolayımes’ul değilsin. İbni Abbas Hazretlerinden rivayete göre o kimseden maksat, Ebu Leheb ile O’nun oğludur. Benzerleri de o hükmdedirler.

20. Fakat o kimseler ki, Rab’lerinden sakınmışlardır, onlar için köşkler vardır, onların üstlerinden de yapılmış köşkler vardır. Altlarından ırmaklar akar. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah, verdiği sözden caymaz.

20. (Fakat o kimseler ki,) Üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmiş yasaklanan şeylerden kaçınmış, (Rab’lerinden sakınmışlar) dır. Onlar, müstesnâ bir mevkide bulunmaktadırlar. (onlar için) öyle hakkıyla mümin olan zatlara mahsus (köşkler vardır. Onların üstlerinde yapılmış köşkler vardır) onlar öyle kat kat yüce makamlarda ikâmet edeceklerdir. (altlarından ırmaklar akar) O köşklerin altındaki ağaçların arasından nehirler akıp gider. Bu (Allah’ın va’didir) herhalde meydana gelecektir. Çünki (Allah verdiği sözden dönmez) ilâhlik şânı, böyle bir muhalefetten uzaktır. Onun yüce kudreti ise herşeyi vücude getirmeğe fazlasiyle kâfidir. O’nun rahmetinin eserleri ise daima gözlere çarpıp durmaktadır.

21. Görmedin mi ki, şüphesiz Allah gökten bir su indirmiş, onu yeryüzündeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor, sonra kuruyor da artık onu sararmış görüyorsun, sonra da onu kupkuru bir kırıntı kılıveriyor. Şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için elbette bir öğüt vardır.

21. Ey insan!. (Görmedin mi) Bakıp bilmedin mi (ki, şüphe yok, Allah gökten bir su indirmiş) üstünüzdeki bulutlardan yağmurları yağdırmış (onu) o suyu (yeryüzündeki gözelere girdirmiş) oradan da bir cereyana tâbi tutmuş (sonra onunla) o su ile (renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor) yeşil, kırmızı sarı, beyaz renkli çeşit çeşit otları, ağaçları, meyveleri vücude getiriyor (sonra) o ekinler (kuruyor daartık onu sararmış görüyorsun) o, güzel bir renkten, bir gelişme ve büyümeden mahrum bir halde kalmış bulunuyor. (daha sonra da onu kuru bir kırıntı kılıveriyor) artık yeryüzünde böyle garip bir değişiklik, yüz göstermiş oluyor. (Şüphe yok ki, bunda) Böyle bir şekilde vuk’u bulan değişim hadisesinde (akıl sahipleri için elbette bir tenbih vardır) bu güzel, garip, değişime uğramış manzaralar, bir Yüce Yaratıcının birliğine, kudret ve azametine şehadet ediyor. Böyle gözlere çarpan bu yaratılış eserlerini böyle vakit vakit değişmeye ve başkalaşmaya uğratan hikmet sahibi bir Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata erdirerek başka bir âleme sevk edeceğine pek mükemmel bir şekilde bir delil teşki1 etmektedir. Binaenaleyh insanlar, geçici ömürlerine aldanmamalıdırlar, daha fırsat elde iken ebediyet âlemine ait olan selâmet ve saadeti temine gayret etmelidirler, kalblerini îman nuru ile hakkıyla aydınlatmaya çalışmalıdırlar. Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyetler niyâz etmelidirler.

§ Hutam; gayet kuruluğundan dolayı kırılmış ot, saman ufağı ve fâide manasınadır.

22. O kimse ki, Allah onun göğsünü İslâmiyet için genişletmişte o Rabbinden bir nur üzere bulunmaktadır. O, hiç kalpleri kararmış kimseler gibi midir? Artık Allah’ın zikrinden kalpleri kaskatı kesilmiş olanların vay hallerine! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

22. Bu mübârek âyetler de îman nuru ile kalbi açılmış ve nurlanmış olan bir zâtın gaflet ve cehalet içinde kalmış bir şahıs gibi olmadığını ve katı kalp sahiplerinin pek korkunç durumlarını bildiriyor. Kur’an-ı Kerim’in ruhlar üzerinde ne güzel bir tesir bırakmakta olduğunu tasvir buyuruyor. Kendisini Allah’ın azabından elleri ile korumaya çalışan bir kimse ile o azaptan emin bulunacak bir zatın eşit olamayacaklarını ihtar ediyor. VaktiylePeygamberlerini yalanlamış olan kavimlerin de ansızın ne müthiş azaplara uğramış olduklarını ve ahiretteki azaplarının ise daha şiddetli olacağını, sonrakiler için bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanların Allah katındaki kıymetleri, dinî terbiyeleri, kalplerinin nurluluğu itibariyledir. Evet.. (O kimse ki, Allah onun göğsünü İslâmiyet için genişletmiş) İslâmiyet’i kabul için onu mükemmel bir kabiliyete sahip kılmış, (da) bu cihetle (o Rab’binden bir nûr üzere bulunmaktadır) pek parlak bir kalbe sahiptir, Cenab-ı Hak’kın âyetlerini, kudretinin eserlerini seyrettikce kalbinde ilâhi feyizler tecelli edip durmaktadır. Artık (o) zât (hiç kalbleri kararmış) kendi temiz yaratılışlarını kaybetmiş, iradelerini kötüye kullanmış (kimseler gibi midir?.) elbette ki, değildir. (Artık Allah’ın zikrinden kalbleri kaskatı kesilmiş olanların vay hallerine!.) Onların kalbleri açılmaz onları, hayvani bir hayatın eseri olarak her türlü mânevi zevkten mahrum bir halde yaşarlar. Onlar, Hikmet Sahibi Yaratıcının yarattığı eşsiz varlıkları kudret eserlerini bir ibret gözüyle seyredemezler. (işte onları) öyle kalbleri karanlıklar, katılıklar içinde kalmış olanlar (apaçık bir sapıklık içindedirler.) Onlar hidayet yolunu tâkibetmezler, selâmet ve saadete eremezler, daima hak ve hakikattan uzak bulunurlar. Deniliyor ki: Bu âyeti kerime, Resûl-i Ekrem ile Ebu Cehl veya Hz. Ebu Bekr ile Übey İbni Half veya Hz. Ali ve Hz. Hamza ile Ebu Lehb ve oğlu hakkında nâzil olmuştur.

23. Allah sözün en güzelini, âyetleri birbirine benzer ve ikişer ikişer olarak bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar. O Kur’an Allah’ın bir hidayet rehberidir. Allah onunla dilediğini hidayete kavuşturur ve her kimi ki, Allah sapıklığa düşürür, artık onun için bir yol göstericiyoktur.

23. (Allah, sözün en güzelini) En edebi, en güzel olan ve en güzel hükmleri, öğütleri içinde toplayan Kur’an-ı Kerim’i (âyetleri birbirine benzer) birnice hakikatları, hikmetleri aynı şekilde birer mükemmel üslup ile beyan eder (ve ikişer olarak) bazı kıssaları, emrleri, yasakları zihinlerde yerleşmesi için tekrar ederek bildiren (bir kitap halinde indirdi) Son Peygamber’e vahy ve inzâl buyurdu. O, ruhlar üzerinde öyle tesirli bir kitaptır ki, ondaki azap ayetleri okundukça (Rab’lerinden korkanları derileri ondan) o kitaptaki tehdide ait ayetlerin okunmasından dolayı (ürperir) kalblerinde büyük bir ilâhi korku tecelli eder (sonra) Allah’ın vadini içeren, ilâhi rahmeti müjdeleyen âyetler okununca da (derileri ve kalbleri Allah’ın zikrine) karşı (yumuşar) bir sükunete, kalp ferahlığına kavuşurlar. İnsan o sayede korku ile ümit içinde yaşar, uyanık bir ruha sahip olur, hayatına güzel intizam vermeğe çalışır. (o) Kur’an, o sözlerin en güzeli (Allah’ın bir hidayet rehberidir.) Cenab-ı Hak (onunla) o Kur’an ile (dilediğini hidayete kavuşturur) îmana muvaffak kılar (ve her kim ki, Allah sapıklığa düşürürse) yani: Herhangi bir şahsı ki, onu kendisinin kötü iradesinden, Allah’ın nurundan istifadeye çalışmadığından dolayı kalben katılıklar, karanlıklar içinde bırakırsa (artık onun için bir hidayet edici yoktur.) Onu hiçbir mahlûk o dinsizlik karanlığından kurtararak îman ışığına kavuşturamaz. Öyle bir şahıs, kendi yaratılışının, tabiatının zayi olmasına sebebiyet verdiği için böyle bir felâkete lâyık olmuş bulunur.

§ Müteşabih; Bazısı bazısına benzeyen demektir.

§ Mesâni; İkişer demek olan “mesnâ”nın çoğuludur”

§ Takşe’ırrü; Ürker, harekete gelir, ızdırap duyar, nefret eder manasınadır.

§ Telinü; Sükunet bulur, mutmain olur demektir.

24. Kıyamet günü azabın en şiddetlisinden yüzü ile kendisini koruyan kimse ve zalimler için; kazandığınız şeyi tadın denilmiş olduğu vakit bunlar o azaptan emin olanlar gibi midirler?

24. Artık bir kere şu iki gurubun hâlini düşünmeli!. (Kıyamet günü) Kendisine yönelen (azabın en şiddetlisinden yüzü ile) öyle en nazik, en şerefli bir uzvu ile kendisini (koruyan) o azabı güyâ bertaraf etmeğe çalışan (kimse) hiç azaptan emin olan salih bir mümin gibi olabilir mi?. Evet.. (ve zalimler için kazandığınız şeyi tadın denilmiş olduğu vakit) bunlar o azaptan emin olanlar gibi midirler?. Elbette ki, değildirler. İki guruptan biri, küfrünün ebedî cezasına uğramış olacaktır. Diğer gurup ise îmanları sayesinde bu azaptan emin bulunmuş, cennetlere kavuşmuş bulunacaktır.

25. Onlardan öncekiler yalanladılar, sonra onlara azap hiç hatırlarına gelmeyen bir taraftan geliverdi.

25. (Onlardan evvelkiler) Yani: Peygamber zamanındaki kâfirlerden evvel Sebâ ve Tüb’ba kavimleri gibi birnice eski milletler, Peygamberlerini (yalanladılar) kendi küfrlerinden ayrılmadılar (sonra onlara azap) Allah’ın kahrı (hiç hatırlarına gelmeyen bir yönden geliverdi) hepsi de mahv ve yok olup gitti. Artık onların o fecî tarihi hallerinden sonrakilerin bir ibret almaları icabetmez mi?.

26. Artık Allah, onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı ve elbette ki, ahiret azabı daha büyüktür, eğer bilen kimseler olsalardı, elbette öyle yalanlamaya cür’et edemezlerdi.

26. (Artık Allah) Teâlâ o eski kavimlere (dünya hayatında) aceleyle (zilleti tattırdı) onları suret değişikliğine, öldürülmeye, esarete mâruz bıraktı. (ve elbette ki, ahiret azabıdaha büyüktür) o bir ebedî, müthiş azaptır, dünyevî felâketlerden pek fazla şiddetlidir, ona da mâruz kalacaklardır. (eğer bilen kimseler olsalardı) elbette öyle yalanlamaya cür’et edemezlerdi, öyle kâfirce bir halde yaşayıp da o kadar fecî azaplara, felâketlere uğramış olmazlardı. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!

27. Andolsun ki, insanlar için bu Kur’an’da misâlin her türlüsünden zîkrettik, gerek ki onlar iyi düşünsünler.

27. Bu mübârek âyetler, Arab lisanı üzere nâzil olmuş olan Kur’an-ı Kerim’de insanların uyanması, istifâde etmesi için her türlü misâllerin zikredilmiş olduğunu haber veriyor. Allah’ın birliğinin sabit olduğunu bir misâl yoluyle anlatıyor. Yüce Peygamber’in de diğer insanların da vefat edeceklerini ve ahiret âleminde bir muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları Allah’ın birliğinden, kulluk vazifesinden haberdar etmek için Kur’an’i beyanlar, en mükemmel şekilde zikrnedilmiştir. Evet.. (Andolsun ki, insanlar için bu Kur’an’da misalin her türlüsünden anlattık.) Din hususunda muhtaç oldukları esaslar bildirilmiştir, geçmiş milletlerin dinsizlikleri yüzünden uğramış oldukları felâketlere dair bilgi verilmiştir ve birçok ahlaki, ictimai meselelere işaret olunmuştur. (gerek ki onlar iyi düşünsünler.) Ondan nasihat alsınlar, hayatlarını güzelce tanzim ederek istikballerini temin etmiş bulunsunlar.

§ Darb-ı mesel; Enteresan bir durumu, diğer bir enteresan duruma benzetmek, onları birbirinin benzeri gibi göstermektedir.

28. Bir eğriliği olmayan Arabca bir Kur’an ki, belki sakınırlar.

28. Evet.. O misalleri kapsayan kitap (bir eğriliği olmayan Arapça bir Kur’an) dır (ki) bütün beyanları hakikatın, hikmetin takendisidir, ihtilaflardan, tezatlardan uzaktır, son derece doğrudur. (belki) O inkârcılar, bu yüce beyanları düşünürler de küfr ve isyandan (sakınırlar) takva sahipleri gurubuna girerek kurtuluşa kavuşunlar. Evvelki ayette öğüt alma, bu ayette de takva sahibi olma tavsiye buyuruluyor. Çünkü takva öğüt alma ve düşünceden sonra meydana gelir.

§ İvec; Düşünmek ile bakmakla anlaşılan eğrilik, aksaklık, bozukluk, ihtilaf demektir. “Avc” de duyularla anlaşılan bozukluktur.

29. Allah bir misâl olarak vermiştir, bir erkeği ki, onda çekişip duran ortaklar vardır. Ve bir adam ki, yalnızca bir adama âittir. Bunların ikisi hâl ve durum itibariyle birbirine eşit olabilirler mi? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çokları bilmezler.

29. (Allah) Teâlâ, Allah’ın birliği inancıyla çok tanrıcılık inancı arasındaki farkı aydınlatmak, müşrikleri cehaletten kurtarmak için (bir misâl olatak zikretmiştir) şöyle farzediniz: (Bir erkeği ki,) Bir köleyi ki (onda çekişip duran) birbirlerine karşı tartışan ve başka başka arzularda bulunan (ortaklar vardır) herbiri o köleye başka türlü tekliflerde bulunup, duruyor. (ve) diğer (bir erkeği) bir köleyi de farzet (ki, yalnızca) tek olarak (bir erkeğe âittir.) onun sahibi efendisi bir zâttan ibarettir. Artık (bunların) bu iki kölerin (ikisi) hal ve durum itibariyle (birbirine eşit olabilirler mi?.) elbette ki, olamazlar. Bir efendinin kölesi, yalnız ona hizmet eder, onun sâyesinde rahat yaşar, geçimini, hareketini tanzim etmiş olur. Birçok efendiye ait bir köle ise onların hangi birine hizmet edecektir. Birinin rızasını kazansa diğerlerinin gazabına, düşmanlığına uğrar, hayretler içinde kalır, vicdanen rahat yüzü göremez. İşte bir Yüce Yaratıcıya, kulluk bağlılığında bulunmayıp da bir takım âciz mahlûklara tapanların vaziyetleri de böyledir. Müşrikler, bir takım putlaratapıyorlar, onları bir takım yıldızların, feleki ruhların heykelleri sanıyorlar, o ruhlar arasında ise çekişmelerin, ihtilafların varlığına inanıyorlar. Artık böyle birbirinin muhalifi olan ve haddi zâtında birer mahlûk bulunan şeyler tanrılık vasfına sahip olabilirler mi ki, onlara tapılsın, onlardan menfaat beklenilsin!. Halbuki, (Hamd Allah’a mahsustur) bütün mükemmel vasıflara sahip ve yaratıcılıkla vasıflanmış olan, ancak Allah Teâlâ’dır. O’nun asla ortak ve benzeri yoktur. (fakat onlar) İnsanların (çokları bilmezler) bu hakikate vakıf değildirler. Öyle âciz mahlûklara da tapınarak onları Cenab-ı Hak’ka ortak koşarlar. Ne büyük bir cehalet!.

§ Müteşakisûn; Tabiatlarının kötülüğünden ve huylarındaki yaramazlıklarından dolayı muhalefette, çekişmede bulunan kimseler demektir.

Yorum Bırakın