FUSSİLET SURESİ

fussilet suresi

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Elli dört âyet-i kerîmeyi içermektedir. Bir adı da “Secde Sûresi”dir. Diğer bir adı da “Mesabîh Sûresi”dir. Hâ, Mim harfleriyle başlayan sûrelerin ikincisi olduğu için ismi de “Hamim sûresi”dir. Başlıca konuları şunlardır:

1. Mü’min Sûresinin âhirinde kâfirlere karşı yapılan tehdîdi diğer bir nevi tehdit ile kuvvetlendirmek ve ayrıntılara inmek.

2. Yüce vasıfları açıklanan Kur’an-ı Kerim’i kabulden kaçınan müşriklerin hak etmiş oldukları cezaları ve bâzı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri ihtar etmek.

3. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve kudretine, ilminin genişliğine dâir dış ve iç âlemdeki çeşitli delilleri zikretmek.

4. İnsanların varlıkları zamanındaki kibirli durumlarına ve bir mûsibet ânındaki yalvarış ve yakarışlarına işâret etmek.

5. Kur’an-ı Kerim hakkındaki yanlış telâkkileri red etmek, O’nun nasıl bir şifâ ve rahmet vesîlesi olduğunu beyân ve nüzulûndeki hikmet ve menfaate dikkatleri çekmek.

6. Kâfirlerin kıyamet hakkındaki inkârlarını reddetmek ve âlemde mü’minlerin nâil olacakları kerametleri ve nîmetleri beyân etmek.

7. Kâinatın yaratıcısının kudret eserlerine dikkatleri çekmek, doğru yolda olan müminlerin ahlâkını ve dünyevî ve uhrevî mevkilerini övmek ve inkârcıların uğursuz hâllerini gözler önüne sermek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in insanlığı ıslâh etmek ve yüceltmek için inmiş olan hikmetli bir kitap olduğunu bildiriyor. Öyle ayrıntılı âyetleri içeren yüce bir kitaba karşı birçok kimselerin nasıl muhalif bir cephe aldıklarını teşhir buyurmaktır. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimeye dâir bilgiler, bundan evvelki sûrenin sonunda verilmiştir. Maamafih bir görüşe göre buyurulmuş oluyor ki: Bu ismi içeren bu sûre veya bu sûreyi içine alan Kur’an-ı Kerim.

2. Esirgeyen, merhamet buyuran zât tarafından indirilmiştir.

2. (Esirgeyen, merhamet buyuran) Yâni: Kulları hakkında himâyesi, merhameti bol bulunan (zât tarafından) Kerem Sâhibi bir Yaratıcı tarafından (indirilmiştir) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a vahyen ihsân buyurulmuştur.

3. Bir kitaptır ki, bilen herhangi bir kavim için Arapça bir Kur’an olmak üzere âyetleri açıklanmıştır.

3. O indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim, (Bir kitaptır ki, bilen) O’nun beyânatını anlayıp takdir eden, ilm ve irfâna sâhip bulunan (herhangi bir kavim için arapça bir Kur’an olmak üzere) en geniş en edebî olan arap lûgatiyle (âyetleri açıklanmıştır.) O’nun o mübârek âyetleri, dinî vazifelere, hükümlerden, öğütlere ve sâireye âid birçok açıklamayı içine almıştır.

4. Müjdeleyici ve korkutucu olarak indirilmiştir. Fakat, onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar dinlemezler.

4. Evet.. O’nun o pek fâideli âyetleri (Müjdeleyici ve korkutucu olarak) indirilmiştir. Müminler cennetler ile, Allah’ın lütuflarına erişmekle müjdelemektedir. Dinsizleri, ilâhî hükümlere muhalefet edenleri de şiddetli bir azap ile korkutmaktadır, insanlığı uyandırmak bir selâmet ve saadet yoluna sevk etmek için öyle bir nice teşvik etmeye ve uyarmaya âid âyetleri içermiş bulunmaktadır, (fakat onlarınçoğu) İnsanların bir nice gâfil, küfr ve şirke müptelâ gurubu, O Kur’an-ı Kerim’in beyânatını kabul etmeyip O’ndan (yüz çevirmiştir) O pek fâideli beyânları takdir edememişlerdir. (artık onlar dinlemezler.) O ilâhî kitabın o sırf hikmet olan beyânlarını akıllıca, insaflıca, mütefekkir bir şekilde dinleyip anlamak istemezler, kendi cehâletlerinde devam edip durmak isterler.

5. Ve dediler ki: Kendisine bizi dâvet ettiğin şeye karşı bizim kalplerimiz örtüler içindedir. Ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Ve bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen kendi dinine göre âmel et. Şüphe yok ki, biz de kendi dinimize göre âmel edicileriz.

5. Evet.. Onlar o apaçık kitabın beyânlarını dinlemediler (Ve) bilâkis (dediler ki:) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zâtı (kendisine bizi dâvet ettiğin şeyden) Allah’ın birliğine inanmaktan, atalarımızın yollarını ter etmekten (bizim kalblerimiz örtüler içindedir) biz senin o husustaki beyânlarını güzelce kabul edecek bir durumda değiliz, (ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır) Senin sözlerini işitip kabul etmemize bir engel teşkil ediyor (Ve bizim aramızda ve senin aranda bir perde vardır.) her iki tarafta birer perde vardır ki, sana kavuşmuş olmamıza, senin dâvetine icâbet etmemize mâni olmaktadır. O müşriklere, bir alaycı maksatla böyle üç türlü engel ileri sürmüşlerdi ve kendi muhalefetlerini göstererek demişlerdir ki: Ey Peygamber!, (artık sen) Kendi dinine göre (amel et) dilediğin gibi harekette bulun (bizde) kendi dinimize, kendi arzumuza göre (amel edicileriz.) biz kendi yolumuzu terk ederek sana tâbi olmayız.

§ Ekinne; Örtü, kılıf mânasına olan “Kinan” lâfzının çoğuludur.

§ Vakr: da kulaktaki ağırlık, sağırlık demektir. Deniliyor ki: Bu âyet-i kerîme’de iddiaları beyân olunan kimseler, Ebû Cehl ve O’nunlaberaber olan Kureyş’ten bir cemaat idi. Resûl-i Ekrem onlara demişti ki: Ne için İslâmiyeti kabul etmiyorsunuz ki, araplara efendilikte bulunasınız?. Onlar da demişlerdi ki: Yâ Muhammed!. -Aleyhisselâm- biz senin ne dediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, bizim kalblerimizin üzerinde perdeler var. Ebû Cehl bir bez parçası almış, onu kendisiyle Resûl-i Ekrem arasına uzâtmış da demiş ki: Ey Muhammed!. -Aleyhisselâm-bizim kalblerimiz, senin dâvet ettiğinden örtüler içindedir. Kulaklarımızda da sağırlık vardır ve aralarımızda bir örtü vardır. Fakat Ebû Cehl’in bu iddiasına rağmen ertesi gün onlardan yetmiş zât gelerek Yâ Resûlullâh!. Bize İslâmiyeti telkin et demişler. Resûl-i Ekrem de, İslâmiyeti telkin edince hemen müslüman olmuşlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz tebessüm buyurmuş, Elhamdülillâh, dünkü gün kalblerinizin örtülü olduğu iddia ediyordunuz, bugün ise müslüman oldunuz, demiş, onlar da demişler ki: Yâ Resûlullâh!. Bizler dünkü gün vallah yalan söylemiştik, eğer öyle olsa idi biz aslâ hidâyete eremezdik velâkin Allah Teâlâ doğru sözlüdür hiçbir şeye ihtiyacı yoktur kullar ise yalan söylerler, o Kerem Sâhibi Yaratıcıya muhtaç bulunurlar. Alusî Tefsiri. İşte İslâm dini, düşmanlarına rağmen dâima böyle yer yüzünde yayılıp duracaktır. O ilâhî nûru hiçbir kuvvet söndüremez, bilâkis ona karşı düşmanlık eden söner giderler.

6. De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insanım, bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır. Artık O’na yönelin ve ondan mağfiret dileyin ve müşrikler için helâk kararlaştırılmıştır.

6. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in alçak gönüllülüğünü ve kavmine karşı kendi insanlığını itiraf edip ancak Allah’ın birliğine âid vahye eriştiğini beyân ve doğruluktan ve af dilemekten uzaklaşıp şirke düşmüş olanlarıazab ile tehdit buyurduğunu bildiriyor. Müşriklerin ne kadar cimri ve inkârcı kimseler olduklarını, îmana ve güzel amellere muvaffak olanların da ebedî mükâfatlara nâil olacaklarını haber vermektedir. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. Kavmine (De ki: Şüphe yok, ben sizin gibi bir insanım) cinsen sizden farklı değilim ki, benim sözlerimi anlayamayasınız. Ben de bir insanım, bir cin, bir melek değilim ancak (bana) Allah tarafından (vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız) sizin bütün Kâinatın Yaratıcısı, mâbudu (bir tek ilâhtır) birden çok ilâhlar yoktur. Bu bir hakikattir ki, buna bütün yaratılış eserleri şâhitlik etmektedir. Bunu bütün aklî ve naklî deliller isbat edip durmaktadır, (artık O’na) o ortak ve benzeri olmayan Kâinatın Yaratıcısı’na (yönelin) dosdoğru bir itikatta bulunun, Allah’ın birliğinden ayrılmayın, samimi amellere devam edin. (ve O’ndan mağfiret dileyin) Geçmiş günâhlarınızdan dolayı o kerîm mâbudunuzdan aflar rica eyleyin (ve) şunu da biliniz ki, (müşrikler için helâk) ebedî azap, hüsrân kesindir.

§ Veyh: Bir azap kelimesidir, veya cehennemde bir vâ’didir. Fenâ şeylerden korkutmak nefret ettirmek için kullanılır.

7. O müşrik kimseler ki, zekâtı vermezler ve onlar ahireti inkâr ederler, onlar.

7. Evet.. Helâk, azap (O müşrik kimseler) hakkında kesinleştir (ki) onlar pek cimri bulunmaktadırlar (zekâtı vermezler) fakirlere karşı şefkatte bulunmazlar, bu husustaki ilâhî emre riâyet göstermezler (ve onlar âhireti inkâr ederler) Evet.. (onlar) ilâhî dinin haber verdiği şekilde bir kıyametin, bir haşr ve neşrin, bir muhakemenin varlığına inançlı değildirler. İnsanlar, mallarına karşı büyük bir alâka gösterirler, o mallarını kendi varlıklarının birer parçası sanırlar, böyle olduğu hâlde sırf Allah’ın emrine uymak için zekât veren birmümin, dininin hükümlerine olan riâyetini ve insanlık niyet hakkındaki iyilik severliğini ve Hak yolundaki doğruluğunu, iyi niyetini pek güzel göstermiş olur.

8. Şüphe yok o kimseler ki, iman etmişlerdir ve sâlih amellerde bulunmuşlardır, onlar için minnetsiz bir mükâfat vardır.

8. (Şüphe yok, o kimseler ki, îman etmişlerdir) Allah Teâlâ’nın birliğini ve O’nun Resûlünü, kitabını tasdik eylemişlerdir (ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır) mükellef oldukları namaz gibi, zekât gibi vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlardır, yasak olan şeylerden kaçınmışlardır. (Onlar için) de âhirette, Allah katında (minnetsiz bir mükâfat vardır) öyle minnete bağlı olmayan veya kesilmeyen veya noksana uğramayan bir ecir ve sevap kararlaştırılmıştır. İşte ilâhî dine uymanın ebedî mükâfatı!. Deniliyor ki: Bu âyet-i Kerîme, hasta ve yaşlı olan mü’minler hakkında nâzil olmuştur. Onlar öyle bir ârızâdan dolayı dinî vazifelerini yerine getirmekten âciz bulunsalar yine amel defterlerine sıhhatli zamanlarında yaptıkları güzel amellerin mükâfatı gibi mükâfatlar yazılır. Onlar, güzel niyetlerine, itikatlarına göre böyle sürekli sevaplara nâil olurlar. Ne büyük bir ilâhî lütuf!.

9. De ki: Hakikaten siz mi yeri iki günde yaratmış olan zâtı inkâr ediyorsunuz? Ve O’nun için ortaklar ediniyorsunuz? İşte, o, âlemlerin Rabbidir.

9. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şâhitlikte bulunan göklerin ve yerin muayyen günlerde, muhtelif tavırlar ile yaradılışını bildiriyor. Onların ilâhî emre tam olarak boyun eymelerini ve onlarda parlayıp duran ışıklı, sâbit ve seyyar yıldızları dikkat nazarlarına sunuyor. Artık öyle her şeye hakkıyla kaadir, sonsuz ilm ve hikmeti açık olan bir Yüce Yaratıcı’nın ortakve benzerden uzak olduğunu ifâde etmekte ve müşriklerin cehâletlerini teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. Cenab-ı Hak’kın varlığını, kudretini, insanları öldürdükten sonra tekrar dirilteceğini inkâr eden câhilleri kınamak için (de ki: Hakikaten siz mi) ey kendi yaradılışlarını düşünmeyen gâfil insanlar!. Siz mi (yeri iki günde yaratmış olan zâtı) o Yüce Yaratıcıyı (inkâr ediyorsunuz?.) onun ölüleri tekrar hayata kavuşturacağına inanmıyorsunuz?, (ve onun için ortaklar ediniyorsunuz) onun için meleklerden, cinlerden, putlardan eş ve benzer bulunduğuna inanıyorsunuz?. Öyle câhilce bir kanaatte bulunuyorsunuz (işte o) yerleri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ (âlemlerin Rab’bidir) bütün âlemleri yoktan var eden, terbiye eden, olgunluğa eriştiren yalnız O’dur. O’ndan başka Yaratıcı ve mâbud yoktur. Bunu ne için takdir etmiyorsunuz?. Bir takım mahlûklar O’na ortak edinmek cehâletinde bulunuyorsunuz?.

§ Endâd; Eş, benzer, eşit mânasına olan “Nedîd” lâfzının çoğuludur.

10. Ve orada, O’nun üstüne sâbit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler vücuda getirdi, araştıranlar için müsavî olmak üzere onun azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.

10. (Ve) o eşsiz yaratıcı (orada) yer yüzünde (onun üstünden) herkesin görüp ibret alacağı, istifâde edeceği bir şekilde açık ve parlak bir sûrette (sâbit dağlar yaptı) nice yüksek varlıklar meydana getirdi, onlardan çeşit çeşit istifâde olunabiliyor (ve orada) yer yüzünde (bereketler vücuda getirdi) nice denizler, ırmaklar, madenler, hayvanlar, fâideli ürünler yaratmış oldu. Ve o Kerem Sâhibi Yaratıcı (araştıranlar için) kendi geçimlikleri olan şeyleri elde etmek talebinde bulunanlar için (eşit olmak üzere) her biri de kendisine âid rızkını elde edebilmek üzere (O’nun) yâni: O yer yüzündeki ahâlinin (azıklarını dört güniçinde takdir buyurdu.) her nevi hayat sâhibi mahlûka münâsip, hâline uygun olan şeyleri yeryüzünün yaradılışından itibaren dört gün içinde varlık alanına getirmiş oldu.