AHKAF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de “Casiye” sûresini müteâkip ve onun içerdiği konuları destekleyici olarak Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Otuzbeş âyet-i kerîmeyi içermektedir. Ancak (10, 15, 30) uncu âyetlerinin Medine-i Münevvere’de nâzil olduğu rivâyet olunmuştur. (27) inci âyet-i kerîmesi, Yemen’de Emman ile Mehre denilen mevzîler arasındaki bir vâdiden ibâret olan “Ehkaf” taki Âd kavmine Peygamber gönderilmiş olan Hûd Aleyhisselâm’ın kıssasını bildirdiği için bu sûreye böyle “Ehkaf Sûresi” adı verilmiştir. Hâ, Mim ile başlayan sûrelerin yedincisi ve sonu bulunmaktadır. Başlıca içerdiği konular şunlardır:

1. Allah’ın birliği hakkındaki delilleri getirmek, şirkin bâtıl olduğunu isbat ve kâfirlerin karşı çıkmalarındaki fesatı teşhir.

2. Müminlere, takvâ sâhibi zâtlara gelecekte nâil olacakları büyük mükâfatları müjdelemek.

3. Müminlerin analarına, babalarına karşı güzel muamele ile mükellef olduklarını beyân.

4. Dünyanın geçici varlıklarına, lezzetlerine kapılmanın lâyık olmadığına işâret.

5. Âd kavminin kıssasını beyân ve nîmetleri suistimal etmenin kötülüğünü ilân.

6. Cin tâifesinden bir zümrenin Kur’an-ı Kerim’i dinleyip İslâmiyeti kabul ve kendi hemcinslerini İslâm dinine dâvet etmiş olduklarını açıklamak.

7. Kur’an-ı Kerim’in tebliğlerine uymanın lüzumunu ve Yüce Yaratıcı ya itaatden mahrumiyetin ve âhiret hayatını inkâr etmenin kötü âkıbetini ihtar.

8. Resûl-i Ekrem’in sabr ve sebât ile mükellef olduğunu beyân, ona muhalefet edenleri helâk ile tehdit ve uyanmaya dâvet etmek.

1. Hâ, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in ne yüce bir ilâhî kitap olduğunu bildiriyor. Bütün göklerin ve yerlerin bir adâlet ve hikmete bağlı ve belirli bir zaman ile kayıtlı olarak yaratılmış olduklarına dikkatleri çekiyor. Müşriklerin ne kadar âciz; Yaratıcılık sıfatına sâhip olmayan şeylere tapınmakda olduklarını teşhir ile kendilerinin câhil olduklarını bildirmekte ve kınamaktadır. Kendilerine yapılan dualardan, ibâdetlerden habersiz bulunan putlara ve benzerlerine tapınanların cehâletlerini ilân ve onlar ile o taptıkları şeyler arasında bir uhrevî düşmanlığın meydana geleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Hâ, Mim) Bu mübârek harflere dâir evvelce kısmen malûmat verilmiştir ve kısaca denilmiştir ki: Bu harfler, Kur’an-ı Kerim’in veya başında bulunduğu sûrenin bir ismi makâmındadır. Bununla beraber Ruhülbeyân gibi, Mefatihülgayb gibi tasavvufi mânalardan da bahseden bâzı tefsirlerde bu harflere âid çeşitli yorumlar vardır. Özellikle şöyle denilmiştir:

(1): Hâ, Hak Teâlâ’nın merhametli mânasına olan “Hennan” ismine, mim de evvel ve âhır verici mânasına olan (Mennan) ismine işârettir.

(2): Hâ’dan maksat, Habibim demektir. Mim’den maksat da, Muhammed Aleyhisselâm demektir.

(3): Hâ’dan maksat, ilâhî vahyi havi olan, Mim’den maksat da şüpheleri giderici bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm demektir.

(4): Hâ’dan maksat, peygamberlik ile görevli olan demektir, Mim’den maksat da birlik tarafına meyilli olan Resûl-i Kibriya demektir.

(5): Hâ’dan maksat, ilâhî vahyi koruyan demektir. Mim’den maksat Allah katında müeyyed olan Yüce sevgili demektir.

(6): Hâ ile Mim’den murâd, Muhammed Aleyhisselâm hikmetidir. Çünkü o Yüce Peygamberin sâhip olduğuhikmet, “son derece gerçeğe uygundur. Bu gibi tevîller, birer güzel yorum olmakla beraber kesin değildir. Bu gibi mübârek harfler, tâbirler, bir hikmet gereği getirilmekte ve müteşabihat kabilinden bulunmakta olduğundan bunların kesin mânalarını Allah’ın ilmine havale ederiz. İhtiyata uygun olan da budur.

2. Bu kitabın indirilmesi, o azîz, hakîm olan Allah’tandır.

2. (Bu kitabın) Bu açıklamaları hikmet dolu Kur’an’ın (indirilmesi) Son Peygamber’e vahyedilmiş olması (o azîz) her şeye galip, hâkim ve (hikmet sâhibi) bütün irâdesi ve takdiri ve bütün yarattığı eserleri birer hikmet ve faydaya dayanmış olan (Allah’dandır) o Yüce Yaratıcı’nın mukaddes katındandır.

3. O gökleri ve yeri o ikisinin arasındakileri yaratmadık, ancak hak ile ve bir tayin edilmiş müddetle yarattık kâfir olanlar ise korkutulmuş oldukları şeyden yüz çeviricilerdir.

3. İşte o Ezeli Yaratıcı, buyuruyor ki: (O gökleri ve yeri ikisinin arasındakilerini) Bütün o güzel, eşsiz, ibret verici varlıkları, boş yere (yaratmadık) onların (ancak hak ile) hak ve hakikatin ortaya çıkmasını temin için ve ilâhî kudretin, adâletin tecellîsiyle Allah’ın büyüklüğüne delil getirilmesi için (ve bir tâyin edilmiş müddetle) Allah katında malûm bir zaman, kıyamet gününe kadar devam etmeleri için yarattık, varlık alanına getirdik, uyanmak için gözler önüne koymuş olduk, (kâfir olanlar ise) Peygamberler ve ilâhî kitaplar vasıtasiyle (korkutulmuş oldukları şeyden) bir müthiş günün meydana geleceğine âid haberlerden (yüz çeviricilerdir.) ona inanmazlar, ehemmiyet vermezler, o kadar açık, kuvvetli delillere rağmen yine inkârlarında devam ederler.

4. De ki: bana haber veriniz! Allah’tan başka tapar olduklarınızı bana gösteriniz yerden neleri yaratıvermişlerdir. Yoksa onlar içingöklerde bir ortaklık var mıdır? Bana bundan evvelki bir kitabı veya ilmden bir eseri getiriniz, eğer siz doğru kimseler oldu iseniz.

4. Ey Yüce Resûl!. O kâfirlere (Deki: bana haber veriniz) o bâtıl putların hâllerini bir kere göz önüne alınız da söyleyiniz bakalım (Allah’tan başka tapar olduklarını bana gösteriniz) hâllerini bana anlatınız, onlar, bu (yerden neleri yaratıvermişlerdir) hiç onlar bu yerlerde bir zerreyi bile yaratıp vücuda getirmeğe kaadir bulunmuşlar mıdır?, (yoksa onlar için göklerde bir ortaklık var mıdır?) O göklerin yaradılışında o putlar, Kâinatın yaratıcısı ile bir ortaklıkta bulunmuşlar mıdır? Ne mümkün, bunu hangi bir akıllı kimse iddia edebilir?. Artık siz neye dayanarak o putlara mâbutluk sıfatını vererek tapınıyorsunuz?, (bana bundan evvelki bir kitabı) Bu Kur’an-ı Kerim’den evvel nâzil olmuş olan Tevrat gibi, İncil gibi bir ilâhî kitabı getiriniz ki, sizin putlara yaptığınız ibâdetlerin doğru olduğuna şahadet eder olsunlar. Bu mümkün mü?, (veya ilmden bir eser getiriniz) evvelki milletlerin, mütefekkir zâtların ilmlerinden bir kalıntı, bir vesika getiriniz de putlara ibâdet etmenize izin verir bulunsun, onun cevazına delâlet etsin (eğer siz sâdık kimseler oldu iseniz) öyle putlara fâni mahlûklara tapmanıza âid sözleriniz doğru ise öyle iddianızı destekleyecek bir delil getiriniz bakalım!. Ne yazık ki, bu mümkün değil!. Bu iddianız, boştur, bunu isbat edecek ne naklî bir delil ve ne de aklî bir delil mevcut değildir.

5. Ve daha sapık kimdir, o kimseden ki, Allah’a ibadeti bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olan putlara yalvarır ibadet eder. Halbuki, Onlar, bunların yalvarmalarından gâfillerdir.

5. Evet.. Bir kere düşünmez misiniz?. O putlar, o âciz, fâni mahlûklar nasıl mâbudluğa sâhip olabilirler?. (Ve daha sapık kimdir?. O kimseden ki, Allah’a ibâdeti bırakıp da kıyametgününe kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeye yalvarır)Putlara ibâdet eder, elbette ki, öyle bir kimseden daha sapık yoktur. Hiç aklı başında olan, doğru yolu tâkib eden bir kimse öyle âciz, cevap vermek kudretinden mahrum şeyleri nasıl tanrı tanıyarak onlara tapınabilir?. Bu ne kadar aptallık!, (halbuki onlar) O kendilerine tapıları putlar (bunların) bu müşriklerin (yalvarmalarından) kendilerine ibâdet edip onlardan bir şeyler niyâz edip durmalarından (gâfillerdir) Evet.. Malûmdur ki, o putlar, cansızlar kabilinden şeylerdir. Kendilerine ibâdet edildiğinden habersizdirler, akıl ve şuura sâhip değildirler. Artık öyle şuursuz şeylerden ne beklenebilir?.

6. Ve insanlar mahşerde toplandıkları zaman putlar onlar için düşmanlar olmuş olurlar. Ve onların ibadetlerini inkâr ediciler olmuşlardır.

6. (Ve insanlar) Kıyamet günü mahşerde (toplandıkları zaman) o putlar, o kendilerine ibâdet etmiş oldukları mahlûklar (onlar için) o kendilerine tapmış olan kimseler için (düşman olmuş olurlar) bir lisân-ı hâl veya söz ile onları yalanlarlar, onlardan uzak olduklarını söylerler. (ve onların) O kendilerine tapınmış olan kimselerin kendilerine (ibâdetlerini inkâr ediciler olmuşlardır.) yâni: O dünyada iken mâbud edinilen fâni, mahlûklar, kıyamette korkularından titrerler, o müşrikler yalanlarlar, bize ibâdet etmelerini onlara biz emretmedik derler, ve onların ibâdetlerinden haberdar olmadıklarını söyleyerek onlardan kaçınırlar.

7. Ve onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman, kendilerine geldiği vakit hakkı inkâr eder olanlar dedi ki: İşte bu apaçık sihirdir.

7. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin Resûl-i Ekrem’e karşı almış oldukları inkârcı vaziyetlerini ve Kur’an-ı Kerim’e sihir ve bir iftira eseri dedikleri ve Yüce Peygamberin de onlara ne yolda cevap vermekle mükellef bulunduğunu bildiriyor. Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ilk Peygamber olmadığını veO’nun ilâhî vahiyden başka bir şeye tâbi bulunmadığını ve O’nun vazifesini haber veriyor. Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından gönderilmiş olduğu ve onun kutsallığına İsrâiloğulları’ndan bir zâtın da şâhitlik edip îman eylemiş bulunduğu hâlde sırf böbürlenme sebebiyle o ilâhî kitabı kabul etmeyenlerin zâlim kimseler oldukları için hidâyetten mahrum kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşriklere (karşı apaçık âyetlerimiz) Kur’an-ı Kerim’in pek açık deliller (okunduğu zaman, kendilerine geldiği vakit hakkı) kendilerine okunan ve hakikatin kendi olan o âyetleri (inkâr eder olanlar) o müşriklerden her biri (dedi ki: işte bu) okunan Kuran (bir apaçık sihirdir.) hakikatı olmayan bir hayâlden ibârettir, işitenlerin kalblerine sihir gibi tesir ediyor.

8. Yoksa iftira etti mi diyorlar? Deki: Eğer onu, ben iftira ettim ise artık benim için Allah’tan hiçbir şeye sahip olamazsınız. O sizin neye daldığınızı pek iyi bilendir. O benimle sizin aramızda şâhit olmaya kâfidir. Ve O, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

8. (Yoksa) O müşrikler kötülüklerini daha ileri götürerek Hz. Muhammed, O Kur’an-ı Allah adına (iftira etti mi diyorlar?.) Evet.. Onlar böyle bir isnadta bulunmak cehâletini de göstermişlerdi. Hak Teâlâ Hazretleri de onları red için Yüce Resûlüne emrediyor ki: Resûlüm o inkârcılara (deki: Eğer onu) O Kur’an-ı Kerim’i diyelim ki (ben iftira ettiğim ise) o, ilâhî bir kitap olmadığı hâlde onun ilâhî bir kitap olduğunu, bana vahy edildiğini gerçek dışı olarak iddiada bulundum ise (artık benim için) beni kurtarabilmek için (Allah’tan hiçbir şeye sâhip olamazsınız) onu derhal zuhur edecek intikamından, azabından beni kurtarmaya hiçbir kimse kaadir, selâhiyetli bulunamaz. Artık öyle bir iftiraya nasıl cür’et etmiş olabilirim?. (O) Yüce Yaratıcı (sizin neye daldığınızı) Kur’an-ı Kerim’e sihir demenizi vebana karşı nasıl inkârda ve iftira isnâdında bulunduğunuzu (pek iyi bilendir) o Kâinatın Yaratıcısı gerçek durumu sizden ve diğer bütün mahlûkatından daha ziyade bilip görmektedir. (O) Yüce Yaratıcı (benimle sizin aranızda şâhit olmaya kâfidir.) o Yüce Mâbud, benim doğruluğuma, ilâhî dini size teblîğ ettiğime, sizin de ne inkârcı, ne kibirli kimseler olduğunuza şâhitlik edecektir. Bu mübârek söz, Resûl-i Ekrem hakkında büyük bir müjdeyi, o inkârcılar hakkında da büyük bir tehdidi içermiş bulunmaktadır. (Ve O) Bilen Yaratıcı, (çok yarlıgayıcıdır) îman edip tevbekâr olanları af eder ve hatalarını örter ve (rahîmdir) kulları hakkında merhameti pek ziyâdedir. Kullarını kusurlarından dolayı hemen cezaya çarpmaz, onlara uyanıp hâllerini ıslâh edebilmeleri için bir mühlet verir, îman ettikleri takdirde onları evvelki inkârlarından, itikatlarından dolayı cezalandırmaz, onları ilâhî rahmetine nâil buyurur.

9. Deki: Ben Peygamberlerden ilk evvel olan değilim ve ne bana ve ne de sizlere ne yapılacağını bilmem. Ben başka değil, ancak bana vahy olunana tâbi olurum ve ben apaçık bir korkutucudan başka değilim.

9. Allah Teâlâ Hazretleri, Son Peygamber Efendimize şöyle de emr ediyor: Resûlüm!. O müşriklere (Deki: Ben peygamberlerden ilk evvel olan değilim) yâni; İlk defa olarak Peygamberlik iddiasında bulunmuş, ben garip ve benzersiz görülecek bir vaziyet almış değilim, benden evvel de nice Peygamberler gelmiş, insanlığı tevhîd dinine dâvete memur bulunmuşlardır (ve ne bana Ve ne de sizlere ne yapılacağını bilmem) yâni: Benim vazifem size ilâhî dini teblîğ etmektir. Benim hakkımda takdir-i ilâhînin bu dünyada nasıl gerçekleşeceğini ben kendi kendime bilemem. Ben vazifemi ifâya muvaffak olacak mıyım, yoksa diğer bir kısım Peygamberler gibibeldemden çıkarılacak mıyım, şâhit olacak mıyım, bunları bilemem.. Sizin de küfrünüzde devam edince, dünyada nasıl bir felâkete uğrayacağınız, başınıza gökten taşlar mı yağacağını, veya yerler yarılıp içlerine mi düşeceğinizi bilip tâyin edemem. Bu gibi istikbâle âid şeyleri bilmek Cenab-ı Hak’ka mahsustur. Bir Peygamber ise ancak Cenab-ı Hak’kın kendisine bildirdiği şeyleri, Peygamberlik vazifelerine âid hususları bilir bunları ümmetlerine teblîğ eder, Kâinata âid bütün işleri bilmesi icap etmez, (ben başka değil, ancak bana vahy olunana tâbi olurum) Kur’an’ın beyânatına göre peygamberlik vazifemi tanzim ederim, kendiliğimden onlara muhalif bir şey meydana getirmem. (ve ben apaçık bir korkutucudan başka değilim.) yâni: Benim vazifem, sizin îmana dâvet etmektir, Peygamberliğimi Allah tarafından göstermeye muvaffak olduğum mûcizeler ile isbat eylemektir. Küfrlerinde, isyânlarında ısrar edip duranlara da ilâhî azaba mâruz kalacaklarını ihtarda bulunmaktadır. Yoksa ben insan gücünün dışında olan şeyleri bizzât vücûda getirmeğe kaadir bulunduğumu iddia edemem.

10. Deki: Bana haber veriniz! Eğer Kur’an Allah tarafından olup da siz onu inkâr eyledinizse ve İsrâiloğulları’ndan bir şâhit de onun misli üzerine şahadette bulundu ve hemen iman etti de siz böbürlendi iseniz artık zâlimlerden olmaz mısınız? Şüphe yok ki, Allah zâlimler olan, kavmi doğru bir yola muvaffak kılmaz.

10. Hak Teâlâ Hazretleri, O Yüce Peygamberine şöyle de emrediyor: Ey Resûlüm!. O inkârcılara (Deki: Bana haber veriniz!. Eğer) Kur’an-ı Kerim (Allah tarafından olup da siz onu inkâr eyledinizse) o ebedi bir mûcize olup onun bir sûresine bile benzer getirmekten bütün insanlar âciz bulundukları hâlde siz o ilâhî kitabı ve onu sizlere teblîğ eden Son Peygamberi tasdik etmeyip deinkâra devam ederseniz (ve İsrâiloğulları’ndan bir şâhit de) onların en âlim bir ferdi olan, semâvî kitaplara vakıf bulunan bir zât da (onun) Kur’an’ın veya Son Peygamber’in (misli üzerine) tatbikan (şâhitlikte bulundu) yâni: Kur’an’ın da Tevrat gibi bir ilâhî kitap olup tevhid dinini telkin buyurduğuna veya Hz. Muhammed’in de Hz. Mûsa gibi bir Peygamber olup insanlığa Allah’ın birliği inancını, şirkin bâtıl olduğunu, tehdit ve vâide ve diğer şeylere âid meseleleri teblîğ eylemekte bulunduğuna şâhitlik eyledi (ve hemen îman etti de siz) ey Peygamber zamanındaki inkârcılar!. (böbürlendi iseniz) Kibirli bir vaziyet alarak hiç gerçek durumu düşünmedi iseniz artık zâlimlerden olmuş olmaz mısınız? Nedir o kadar açık, parlak bir hakikate karşı bu derece inkâr!, (şüphe yok ki, Allah, zâlim olan kavmi doğru bir yola muvaffak kılmaz.) Öyle küfrlerine ısrar edip duran kimseler, kendi o kötü hareketlerinin, ihtiyarlarının bir neticesi olmak üzere hidâyetten mahrum kalmış, bir ebedî azaba lâyık bulunmuş olurlar. “Bu âyet-i kerîmedeki şâhidden maksat, bir görüşe göre Mûsa Aleyhisselâm’dır. Çünkü, o da tevhid dinini yaymaya çalışmış ve Son Peygamber Hazretlerinin geleceğine, vasıflarına dâir malûmat vermişti. Fakat tefsircilerin çoğuna göre bu şâhidden maksat, Yahudî âlimlerinden pek mümtâz bir zât olan Abdullah Bin Selâmdır. Bu yüksek âlim, Resûl-i Ekrem Efendimizin evsâfını Tevrat’da okumuştu, sonra O Yüce Peygamber’e karşılaşıp onun güzel yüzünde parlayan peygamberlik nûrunu görünce, onunla sohbette bulununca onun Son Peygamber olduğunu anlamış, hemen o Yüce Peygamberi tasdikte bulunmuştur. Gerçekten bu zât, Hz. Peygamberin hicretinden sonra Medine-i Münevvere’de müslümanlığı kabul etti, bu onuncu âyeti kerîmede Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştu. Fakat Allah’ın emri üzerine bu Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuş olan sûre-iEhkaf’a nakl olmuştur. Bu onuncu âyet-i kerîmenin de Mekke-i Mükerreme’de nüzulü kabul edildiği taktirde ise hakikatları açıklayan Kur’an’ın ebedî bir mûcize olduğuna bu da ayrıca bir delil teşkil etmiş bulunur. Çünkü: O zâtın daha İslâmiyeti kabul etmesinden senelerce evvel onun İslâmiyeti kabul edeceği, İslâm dini lehine şâhitlikte bulunacağı haber verilmiş oluyor. Nitekim bu gibi geleceğe âid olup bilâhare tahakkuk etmiş birçok haberler, Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Mekke-i Mükerreme’nin fethi hakkındaki haber de bu cümledendir.

11. Ve kâfir olanlar, iman edenler için dedi: Eğer bir hayır olsa idi ona bizi geçemezlerdi. Ve onlar bununla Kur’an ile hidayete eremedikleri vakit de hemen diyeceklerdir ki: işte bu, eski bir iftiradır.

11. Bu mübârek âyetler de bâzı zâtların İslâmiyeti kabullerinden dolayı müşriklerce meydana gelen diğer bir şüpheyi ve pek boş bir iddiayı teşhir ediyor. Arap dili üzere nâzil olan Kur’an-ı Kerim’in de evvelce Hz. Mûsa’ya bir hidâyet rehberi ve rahmet olmak üzere verilmiş olan Tevrat gibi bir ilâhî kitap olduğunu ve kâfirleri tehdit etmekte, müminleri de müjdelemekte bulunduğunu bildiriyor. İstikâmetle vasıflanmış olan mü’minlerin bir mükâfat olmak üzere uhrevî korkulardan, üzüntülerden emin ve ebedî şekilde cennete nâil olacaklarını da beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Hz. Peygamber zamanındaki Mekke-i Mükerreme ahâlisinden olan bir kısım inkârcılar (îman edenler için) Ammar, Suheyb ve İbn-i Mes’ut gibi bâzı zâtlar hakkında veya Cüheyne, Müzeyne ve Gıfar gibi bâzı kabîleler hakkında (dedi: Eğer) Hz. Muhammed’in getirip teblîğ ettiği Kur’an’da veya İslâm dininde (bir hayır olsa idi) o bir şerefe, Yüceliğe sâhip bulunsa idi (ona) o hayıra kavuşmak hususunda o îman edenler (bizi geçemezlerdi.) bizden evvelİslâmiyet şerefine nâil olamazlardı. Çünkü: O İslâmiyeti kabul edenler servetden, şöhretten, reislikten nâsipsiz bulunuyorlar. Bizler ise zengin kimseleriz, mevki sâhipleriyiz, milletimizin liderliğinde bulunuyoruz. O hâlde bizim kadar bir varlığa sâhip olmayanlar, bizden evvel hayıra nâil olabilirler mi?. Bu câhiller, dünyevî bâzı sebeplere güvenerek kendilerini hayır ve saadete herkesten daha ziyade lâyık sanmışlar, kendilerinin akl-ı selîmden, mânevî olgunluklardan, ahlâkî fâziletlerden, öyle mânevî bir servetten mahrum olduklarının farkında bulunmamışlar, âdi bir varlık etkisiyle öyle gururluca bir iddiada bulunuyorlardı, (ve onlar) O inkârcılar (bununla) Hikmetleri açıklayan Kur’an ile (hidâyete eremedikleri vakit de) onun doğruluğunu, yüceliğini takdir edemeyip inkârlarına devam ettikleri zaman da (hemen diyeceklerdir ki: İşte bu, eski bir iftiradır.) Allah adına eskilerin uydurmuş oldukları sözlerden ibârettir. Evet.. O kâfirler, kendilerinin ne kadar kabiliyetsiz bulunduklarını anlayamazlar, Kur’an-ı Mübîn’in yüceliğini takdir edemezler, o ilâhî kitap hakkında öyle bir iddiada bulunmak cehâletini göstermiş olurlar.

Yorum Yap