ZUHRUF SURESİ

30. Ne zamanki, kendilerine hak geldi, dediler ki: Bu, bir sihirdir ve şüphe yok ki, biz bunu inkâr edicileriz.

30. Evet.. (Vaktaki, kendilerine hak geldi) Kur’an-ı Kerim’in âyetleri indi (dediler ki: Bu) Kuran (bir sihirdir) bu bir ilâhî vahiy eseri değildir (ve şüphe yok ki, biz bunu inkâr edicileriz) biz buna inanmıyoruz. İşte o müşrikler, kendilerini cehâlet karanlığından kurtararak en parlak bir selâmet sahasına sevk etmek isteyen öyle pek kutsî bir ilâhî kitabı takdîr edemediler, onu inkâra cür’et gösterdiler.

31. Ve dediler ki: Şu Kur’an, iki beldeden bir büyük erkek üzerine indirilmiş olmalı değil midir?

31. (Ve) O müşrikler (dediler ki: Şu Kur’an) yâni: Hz. Muhammed’in teblîğ ettiği ve Allah tarafından indirilmesini iddia eylediği kitap, eğer hakikaten bir ilâhî kitap ise Hz. Muhammed gibi servetten, makamdan nasibi olmayan bir zâta, değil (iki beldeden) yâni: Mekke-i Mükerreme ile Tâif şehrinden birinde bulunan (bir büyük erkek üzerine indirilmiş olmalı değil mi idi?.) Bu erkekten maksatları, Mekke-i Mükerreme’deki Velîd Bin Muğire’den ve Tâif şehrindeki İbn-i Mesudissekafî’den ibârettir. O müşrikler, peygamberliğin büyük ve şerefli bir makâm olduğunu nazara alıyorlar, böyle bir şerefe ancak dünyadaki fâni servete, bir mevkie nâil olanların lâyık olacaklarını düşünüyorlardı. Resûl-i Ekrem’in ise zâtındaki yüceliği, ahlâkındaki fevkalâdeliği dikkate almıyorlar, onun dünyevî bir servetten, makamdan nâsipsiz olduğuna bakarak onun peygamberliğe erişmesine inanamıyorlardı.

32. Rabbinin rahmetini onlar taksim ediyorlar? Biz onların aralarında dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bâzılarını bâzısı üzerine dereceler itibariyle yükselttik, tâki, bâzıları iş gördürebilsin ve Rabbinin rahmeti ise onların topladıklarından hayırlıdır.

32. Allah Teâlâ ise onların o düşüncelerindeki hatalarını, o câhilce müptalâalarını red için buyuruyor ki: (Rab’binin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?.) Peygamberlik ve risâleti kendi münâsip gördükleri kimselere mi tahsis etmek istiyorlar?. Bir kere düşünmüyorlar mı ki: (Biz onların aralarında dünya hayatındaki geçimlerini taksim ettik) kendilerini çeşitli geçim sebeplerine sâhip kıldık, kimisini zengin ve kimisini de fakir bir hâlde bıraktık (ve bâzılarını bâzısı üzerine dereceler itibariyle yükselttik) kimisine fazla kuvvet, güç, şöhret, ilm verdik, kimisini de bu gibi vasıflardan nâsipsiz kıldık (Tâki, bâzıları, bâzısını istihdamedebilsin) muhtelif vazifeler, hizmetler yüklenilerek dünyevî maslahatlar temin edilsin, âlemin nizamı bozulmasın. Bütün bu dünyevî tasarruflar, ihtilâflar birer hikmet ve fayda gereğidir. İşte insanlar bu dünyevî işlerde bile ilâhî taksime tâbi, ona müdahâle selâhiyetine sâhip bulunmuyorlar. Artık Peygamberlik ve risâlet gibi dinî, en yüce bir hususa nasıl müdahâle edebilirler?. Bu husustaki ilâhî taksime nasıl olur da itiraza cür’et gösterebilir?, (ve Rab’binin rahmeti ise) Yâni: Peygamberlik ve risâlet ise, bir ilâhî kitabın vahyedilmesi ise, bu husustaki dünyevî ve uhrevî saadet ise (onların) o insanların (topladıklarından) dünyevî servetlerden, mevkilerden Elbette ki (hayırlıdır.) Dünyevî varlıklar nihâyet yokluğa mâruzdur. Bu dinî varlık ise ebedîdir, en büyük saadete vesîledir. Artık böyle ebedî, kutsî bir nîmete sadece dünyevî bir varlığa sâhip olan herhangi bir şahsın daha lâyık görülmesi, Cenab-ı Hak’kın pek seçkin bir kulu olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ise lâyık görülmemesi nasıl uygun olabilir. Neden böyle fâni varlıklara kıymet veriyorsunuz.

33. Ve eğer insanlar küfre düşüp bir ümmet olacak olmasa idiler elbette Rahmânı inkâr edenlerin evleri ve üzerine çıktıkları merdivenleri için gümüşten tavanlar kılardık.

33. Bu mübârek âyetler, dünyevî bir varlığa kavuşmanın haddizâtında bir şeref alâmeti olmadığını bildiriyor. Eğer insanlar sadece dünya varlığına nâil olan kâfirlere bakıp da onlar gibi küfre düşecek olmasalar idi Cenab-ı Hak’kın o kâfirleri âhirette daha ziyade azap görmeleri için bu dünyada her türlü süslü, muhteşem varlıklar içinde yaşamış olacağına işâret buyuruyor. Bu gibi süslemelerin, varlıkların haddizâtında geçici bir dünya metaından ibâret olduğunu beyân ve ebedî olan âhiret nîmetlerinin ise Allah Teâlâ’dan korkan, küfr ve isyândan kaçınan kullar içinvadedildiğini müjdelemiş buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer insanlar) yâni birçok câhil kimseler, bütün kâfirlerin dünya varlığına, ihtişamına nâil olduklarını görüp de yanlış bir fikre düşerek onlar gibi küfre düşmüş (bir ümmet olacak olmasa idiler) Allah’ın dininden mahrum kalacak bulunmasa idiler (elbette Rahmânı inkâr edenlerin) rahmeti bütün âleme şâmil olan Yüce Allah’ın birliğine inanmayanların, şükür vazifesini yerine getirmeyenlerin (evleri) için (ve üzerinde çıktıkları merdivenleri için gümüşten tavanlar kılardık.) yâni: O kâfirleri hikmet gereği öyle ziynetli, şeylerden meydana gelen ikâmetgâhlara eriştirirdik. Artık o kâfirler, öyle nîmetlere nâil oldukları hâlde onu kendilerine ihsân buyuran Yüce Yaratıcı’nın birliğini inkâr etmiş, vazifeyi yerine getirmemiş olacaklarından dolayı âhirette daha fazla hesaba çekilecek ve azabı hak etmiş bulunacaklardır.

34. Ve evleri için yine gümüşten kapılar ve üzerine yaslândıkları tahtlar yapardık.

34. (Ve) O kâfirlerin (evleri için) yine gümüşten (kapılar ve) yine gümüşten olarak (üzerine yaslandıkları tahtlar) kanapeler yapardık, o kâfirlere dünyada böyle geçici bir varlık vermiş olurduk.

35. Ve altun ziynetler yapardık bunların hepsi de dünya hayatının geçici geçimliğinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahipleri içindir.

35. (Ve) O kâfirler için (altun) dan ziynetler yapardık, onları tam, umumî bir ziynete, ihtişama sâhip kılardık. Fakat (bunların hepsi de) öyle gümüşten, altundan yapılmış tavanlar, kapılar, koltuklar vesâire (dünya hayatının) geçici (metaından başka birşey değildir) bunlar nihâyet yok olacaktır, (âhiret ise) Ondaki ebedî ve çeşitli nîmetler, ziynetler, gönül açıcı manzaralar ise (Rab’binin katında takvâ sâhipleri içindir) o ebedî nîmetlere,varlıklara ancak Allah Teâlâ’dan korkan, küfr ve isyândan kaçınan kullar nâil olacaklardır. Kısacası: Hikmet Sâhibi Yaratıcı dünyada bir kısım kâfirlere birçok varlıklar verir, bu onların hakkında bir denemedir, bir imtihandır, ilerde daha ziyade azaba düşmelerine bir sebeptir. Mamafih onların hepsini de öyle fevkalâde bir sûrette ziynetlere, ihtişamlara, dünya varlıklarına nâil buyurmaz, aralarında birçok yoksullar da vardır. Bu hâl, yine insanlar için ilâhî bir rahmet eseridir, bir hikmet ve fayda gereğidir. Çünkü bütün kâfirler öyle bir umumî varlığa nâil bulunsalar, birçok insanlar küfrün öyle bir varlığa vesîle olduğuna inanarak hepsi de küfre meyleder, îmandan mahrum kalarak ebedî felâkete uğramış olur. İşte böyle bir bâtıl eğilime meydan verilmemesi hikmetinden dolayı kâfirlerin hepsi de aynı sûrette muhteşem bir varlığa sâhip değildir. Müminlere gelince onların da hepsi bu dünyada öyle bir varlığa sâhip bulunmamaktadırlar. Bu da bir hikmet gereğidir. Eğer bütün mü’minlerin tamamen dünya varlığına ulaşmaları takdir edilmiş olsa idi, insanların mü’min olmaları, sırf Allah rızâsı için değil, öyle bir varlığa erişme maksadına dayanmış olurdu. Bu ise samimiyete tam bir samimiyetle ilâhî dini kabul etmek vazifesine aykırıdır. Ciddî sûrette mü’min olan bir zât, öyle dünya varlığına kavuşmak için değil, sırf Allah rızâsına kavuşmak için, kulluk şerefine kavuşmak için mü’min olmuş olur, ibâdet ve itaatten, Allah’ın zikri ile kalbini aydınlatmaktan geri durmayarak ebedî hayatını tehlikelerden kurtarmış bulunur. Ne büyük bir saadet!.

36. Ve her kim O Rahmânın zikrinden gaflette bulunursa O’na bir şeytanı Mûsallat ederiz. Artık bu, O’nun için bir arkadaştır.

36. Bu mübârek âyetler, dünya varlığına dalıp da Kerem Sâhibi. Yaratıcı’nın zikrinden mahrum kalmış olan kimseyi, gözleri bir âfete uğramış,şeytana arkadaşlık etmiş bir şahıs olarak teşhir ediyor. Şeytanların saptırmış oldukları şahısların aldanarak kendilerini doğru bir yola ermiş sandıklarını bildiriyor.. Öyle şeytanlara uyanlara bilâhare gösterecekleri pişmanlıkların bir fâide vermeyeceğini, hepsinin de birlikte azap göreceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her kim o Rahmânın zikrinden) Kerem Sâhibi Yaratıcıyı zikretmekten, âlemler için bir ilâhî rahmet olduğunu tasdikten kaçınır da (körlükte bulunsa) gözlerine bir âfet ârız olmuş gibi görmemezlik gösterirse (ona) o hakikati görmeyen bir inkârcıya (bir şeytanı musallat ederiz.) ona insanlardan veya cinlerden olan şeytan tâbiatlı bir şahıs vesvese verir durur, birçok çirkin, haram şeyleri ona güzel ve câiz göstermeğe çalışır. (Artık bu) Şeytan şahıs (onun için) o körlük gösteren kimse için (bir arkadaştır) bir yoldaştır, ondan ayrılmaz, onu fenâlığa sevk eder durur.

§ Uşuv; Kast etmek, yüz çevirmek, körlük göstermek gözde bir âfetin meydana gelmesi demektir.

§ Nukayyiz; kelimesi de hazırlarız katarız, musallat kılarız mânasınadır.

37. Ve şüphe yok ki, bunlar, onları herhâlde doğru yoldan çıkarırlar. Ve onlar da zannederler ki, kendileri şüphe yok hidâyete erdirilmişlerdir.

37. (Ve şüphe yok bunlar) Bu şeytanlar (onları) o şeytanlara uyanları (herhâlde doğru yoldan çıkarırlar) vesveseleriyle onları hidâyet yolundan Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği din ve selâmet caddesinden mahrum bırakırlar, (ve onlar da) O şeytanlara uyanlar da (zan ederler ki: Kendileri) veya kendilerini saptıran o şeytanlar (şüphe yok hidâyete erdirilmişlerdir.) öyle şeytanî vesveselerin tesiri altında kalarak ne kadar sapıklıkta bulunmuş olduklarını anlayamazlar. Evet.. Bir takım güzelce tefekkürden mahrum kimselervardır ki: Birçok ahlâksız, zararlı kimselere büyük kıymetler vererek onları körükörüne takdire ve tâkibe devam ederler. Fakat bir gün bu aldanışlarından haberdar olacaklardır.

38. Nihâyet bize geldiği zaman O arkadaşına der ki: Keşke benim ile senin aranda iki doğunun uzaklığı olsa idi, sen ne kötü arkadaş!

38. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: o sapıtılmış kimse (Nihâyet bize geldiği zaman) yâni: Kıyamette muhakemeye tutulduğu vakit ne büyük bir sapıklık içinde yaşamış olduğunu anlar, o yoldaşına, o kendisini sapıtmış olan şeytana (derki: Keşke benim ile senin aranda iki maşrıkın) yâni: Doğu ile bâtının (uzaklığı olsa idi) dünyada birbirimizle karşılaşmasaydık. Sen ey Şeytan!, (ne kötü bir arkadaş!.) Bulundum, sen beni saptırdın, sen beni bugünkü bu fecî duruma düşürmüş oldun.

39. Bu gün size bu temenniniz, aslâ bir fâide vermeyecektir. Çünkü zulümettiniz. Şüphe yok ki, siz azapta ortalarsınızdır.

39. Artık kıyamette o sapıklara Allah tarafından bir kınama ve tekdir için buyurulur ki: (Bu gün size) Bu temennîniz, bu pişmanlık göstermeniz (aslâ bir fâide vermeyecektir) pişmanlık zamanı geçmiştir (çünkü) siz dünyada iken kendi nefslerinize (zulm ettiğiniz) şeytanların vesveselerine kıymet vererek küfr ve isyânı fâideli bir şey zannedilir. Artık (şüphe yok ki,) şimdi bu kıyamet gününde (siz azabta ortaklarsınız.) dünyada iken küfrü, isyânı ortak olarak işlemiş olduğunuz gibi şimdi cehennemde de ortak olarak azap göreceksiniz. Bu, sizin kendi kötü amelleriniz, Hak’ka karşı kör, sağır kesilmenizin bir cezasıdır. Elbette ki, herkes lâyık olduğu bir âkıbete kavuşur.

40. Artık sen mi O sağırlara işittireceksin? Veya O körleri ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanı hidâyete erdireceksin?

40. Bu mübârek âyetler, mânen sağır, kör, sapık olan kimselerin hidâyete eremeyeceklerini ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem hayatta olsun olmasın, o inkârcılardan herhâlde intikam alınacağını haber veriyor. Yüce Peygamberimizin mazhar olduğu ilâhi vahiy doğrultusunda hareket etmekle mükellef olduğunu ve o ilâhî vahyin kendisine ve kavmine âid muazzam bir şeref bulunduğunu ve ondan sual olunacaklarını teblîğ buyuruyor. Hiçbir Peygamber’in Kerem Sâhibi Yaratıcıdan başkasını ilâh edinmemiş olduğunu beyân ile bu hususta bütün insanlığı irşâd buyurmak istemektedir. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. Sen elinden gelen gayreti sarfediyor, kavmini aydınlatmaya çalışıyorsun. Buna rağmen onların içinde bundan istifâde edemeyecek kabiliyette kimseler bulunuyor, onların o inkârcı hâllerinden müteessir olma. (Artık sen mi o sağırlara işittireceksin?.) Onlar mânen sağırdırlar, senin o güzel, tebligâtını işitip kabul etmek kabiliyetinden mahrumdurlar (veya) Ey Yüce Peygamber!. Sen mi (o körleri) o kalb gözleri kör kesilmiş inkârcıları (ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanı) sapıklık içinde sâbit olan herhangi bir şahsı (hidâyete erdireceksiniz?.) Elbette bu senin için mümkün değildir. Senin vazifen insanlara hidâyet yolunu göstermek, o yola teşvik etmektir. Hidâyete erdirmek ise ancak Allah Teâlâ’ya mahsustur. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, hidâyete kabiliyetli olup olmayanları bilir, ona göre ilâhî takdiri tecellî etmiş bulunur. Sen üzülme.

41. Eğer seni herhâlde onların aralarından giderirsek, artık şüphe yok ki: Biz onlardan intikam alıcılarız.

41. Ey Yüce Peygamber!. (Eğer seni herhâlde) Onların, o müşriklerin aralarından ölüm ile veya başka bir şekilde (giderirsek, artık şüphe yok ki: Biz onlardan intikam alıcılarız) onlar mutlaka o küfr ve isyânlarının cezasınadünyada da, âhirette de uğrayacaklardır. Ey Yüce Peygamber!. Sen teselli bul, senin de diğer mü’minlerin de öç aldıkları sonra gönüllerinin rahatlamasını temin edecek olaylar, ergeç vuku bulacaktır.

42. Yahut onlara vaad ettiğimizi sana göstereceğizdir. Çünkü biz muhakkak ki: Onlara güç yetiririz.

42. (Yâhut) Ey Yüce Peygamber (onlara vâ’d ettiğimizi) o kâfirler hakkında takdir edilen azabı (sana göstereceğizdir) sen daha dünyada iken, onların başlarına gelecek felâketleri sen de görmüş olacaksındır. (Çünkü biz) Yâni: ben Yüce Yaratıcı (muhakkak ki, onların üzerlerine muktedirleriz.) onlardan dünyada da, âhirette de intikam almaya her şekilde kaadiriz. Onların azaba mâruz olabilmelerinde aslâ şüphe edilemez. O inkârcılar, müşrikler hakkındaki ilâhî tehdit “vâ’d” tâbiriyle ifâde buyuruluyor. Çünkü vâ’d-ı ilâhîde cayma yoktur, mutlaka vuku bulacaktır. O suçluların cezaları da muhakkak olduğu için vâid yerine vâ’d tâbiri tercih edilmiştir.

43. Artık sen, sana vahyolunmuş olana kuvvetle sarıl! Şüphe yok ki: Sen bir doğru yol üzerindesin.

43. (Artık sen) Ey Yüce Peygamber!, (sana vahy olunmuş olana kuvvetle sarıl) Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine uymaya devam et, o inkârcıların aleyhindeki ilâhî vâ’d, gerek alelacele ortaya çıksın ve gerek âhirete kalsın herhâlde vâki olacaktır. (şüphe yok ki: Sen, bir doğru yol üzerindesin.) Senin tâkibetmekle mükellef olduğun yol, dosdoğru bir yoldur, o yolu tâkibedenler, herhâlde cennetlere, nîmetlere kavuşacaklardır. Artık o yoldan ayrılmak, elbette ki, aslâ muvafık olmaz.

44. Ve muhakkak ki, O, elbette senin için ne kavmin için pek büyük bir şereftir ve ileride sual olunacaksınızdır.

44. (Ve muhakkak ki o,) Sana vahyolunan Kur’an-ı Kerim, emredilen İslâmî hükümler (elbette senin için ve kavmin için pek büyük şereftir.) ismin bâki kalmasına bir vesîledir. Arap lisânı üzere nazîl olan Kur’an-ı Kerîm, bütün insanlığa hidâyet yolunu gösteriyor, herkesi selâmet ve saadete dâvet ediyor, herkese en güzel ahlâk, medeniyet dersi veriyor. Artık bu, sizin için her türlü şerefe, iftihara vesîle olan pek muazzam bir ilâhî lütuftur. Bunun kadrini hakkıyla bilmelidir, (ve ileride sual olunacaksınızdır.) o Kur’an-ı Kerim’in, o büyük nîmetin hukukuna ne derece riâyet edildiği, onun değeri bilinip bilinmediği ve şükrünün yerine getirilip getirilmemiş olduğu muhakeme altına tâbi tutulacaktır. Artık o uhrevi sorumluluğu düşünmeli, onun hükümlerine hakkıyla riâyete çalışılmalıdır. O ilâhî kitabın teblîğ ettiği Allah’ın birliği inancını, o mukaddes kitabın yüce beyânlarını bütün insanlık dünyasına yaymaya gayret göstermelidir.

Yorum Bırakın