ŞURA SURESİ

26. Ve iman edenlere ve sâlih amellerde bulunanların tevbelerini kabul eder ve onlara fadlından sevaplarını arttırır. Kâfirlere gelince onlar için şiddetli bir azap vardır.

26. Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı, kulları hakkında hikmetin gereğine göre muamelede bulunur (Ve îman edenlerin ve iyi işler yapanların tevbelerini kabul eder) onların dualarını, niyâzlarını, tevbelerini kabul buyurur, (ve onlara lütfundan) Sevapları (arttırır) onları kat kat sevaplara, mükâfatlara nâil buyurur, onları hiç hatırlarına gelmemiş, istememiş oldukları nîmetlere kavuşturur, (kâfirlere gelince: Onlar için şiddetli bir azab vardır) Onları da o pek bâtıl kanaatlerinin cezasına kavuşturacaktır. Onların duaları kabule lâyık değildir, onlar sapıklık içinde mahvolup gidince âhirette ebedi olarak azap görürler. İşte küfrün gereği budur.

27. Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa elbette yerde haddi aşarlardı. Velâkin dilediğini bir miktar ile indiriyor. Şüphe yok ki, O, kullarından haberdardır. ve hepsini görücüdür.

27. Bu mübârek âyetler, kullarının bütün hâllerini görüp bilen Cenab-ı Hak’kın o kullarını hikmetinin gereğine göre rızıklandırdığı ve eğer onlara rızıklarını pek bol kılmış olsa idi gurura, isyâna müptelâ olacaklarını bildiriyor. Ve hamd ve övgüye lâyık olan Kerem Sâhibi Yaratıcının ümitler kesilmiş olduğu bir zamanda yağmurları yağdırıp rahmetini yaymak olduğuna dikkatleri çekiyor. Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan hayat sâhiplerininilâhî deliller zümresinden olduklarını ve Kudret Sâhibi Yaratıcı’nın bu yaratıkları kıyamet gününde toplamaya kaadir bulunduğunu ihtar buyuruyor. İnsanlara isâbet eden musîbetlere kendilerinin sebebiyet vermiş olduklarını ve birçok kusurların da Allah’ın affına mazhar bulunduğunu haber veriyor. İnsanların hiçbir ilâhî takdire muhalefet edemeyeceklerini ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka bir dost bir yardımcı bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa idi) Onları ihtiyaçlarının üstünde servete, nîmete nâil buyursa idi (elbette yerde haddi aşarlardı) o varlıklara güvenerek kibirli bir vaziyet alırlardı, birbirlerine karşı düşmanlıkta bulunuyorlardı, aralarında bir nice facialar meydana gelirdi, bir takım hizmetleri yapacak kimseler bulunamaz, sosyal faaliyetler sekteye uğrardı. (velâkin) O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (dilediğini) ilâhî irâdesinin gerektirdiğini, o kulları için muayyen (bir miktar ile indiriyor) haklarında Allah’ın takdiri ne ise ona göre rızıklanıyorlar, zenginliğe lâyık olanları zengin kılıyor, fakirliğe lâyık olanları da fakir düşürüyor, hepsi de bir fayda ve hikmete dayanmaktadır. (şüphe yok ki. O) Yüce Yaratıcı, (kullarından haberdardır) nelere selâhiyetleri olduğunu bilir ve hepsini (görücûdür) hepsinin de açık ve gizli hâllerini görür, herkesi kendi kabiliyetine göre rızıklandırır. İmamı Süyutî’nin sağlam bir sened ile rivâyet ettiğine göre bu âyet-i kerîme, zenginlik ve rahat yaşamayı rızk temennîsinde bulunmuş oldukları için suffa ehli hakkında nâzil olmuştur. Tefsir-i Kebîrde zikredildiğine göre de: Habbâb İbn-ül Erret demiştir ki: Biz Beni Kurayza’nın, Nâdirin ve Beni Kaynuka’nın mallarına baktık, o malları temenni ettik, bunun üzerine bu âyet-i kerîme bizim hakkımızda nâzil oldu.

28. Ve O, o Yüce Yaratıcıdır ki: ümitsizliğedüştüklerinden sonra, yağmuru indirir ve rahmetini yayar ve O’dur dost, övülmeye lâyık olan O’dur.

28. (ve O) Kullarını rızıklandıran Allah Teâlâ (O) Yüce Yaratıcı (dir ki: ümitsizliğe düştüklerinden sonra) artık yağmur yağmayacak, kuraklık devam edecek, muhsulât meydana gelmeyecek diye ümitsiz bir hâlde iken (yağmuru indirir) bulutları gönderir (ve rahmetini yayar) yeryüzünü yağmur suları içinde bırakır (ve O’dur) O Kerem Sâhibi Yaratıcıdır (dost) olan kullarının işlerini lûtf ve isâbetle idare eden, kullarına mânen en yakın olan ve (hamît olan) bütün hamd ve övgüye lâyık bulunan ancak (O’dur) artık o Yüce Yaratıcı’nın elbette ki, kulları hakkındaki her tasarrufu bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Lâyık olanları fazla veya noksan nîmetlere nâil buyurması, O’nun bu hikmeti gereğidir. Ve ancak O’nun lütuf ve keremi, sonsuzdur ve her şekilde hamd övgüye lâyıktır. Bütün varlıklar, O’nun kudretinin, rahmetinin genişliğine birer şâhittir. Binaenaleyh bir insan bir mahrumiyete mâruz kalırsa hemen ümitsiz olmamalıdır. İleride o mahrumiyetten kurtulabilir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek câiz de değildir.

29. Ve göklerin ve yerin yaradılışı, O’nun delillerindendir. Onlar da her hareket edenden yaymış olduğu şeyde ve O, dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir.

29. Evet.. (Ve göklerin ve yerin yaradılışı) da (O’nun) o Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın (âyetlerindendir) O’nun kudretini, büyüklüğünü, nîmetinin genişliğini gösteren deliller cümlesindendir. (onlar da) O gökler ile yerde (her hareket edende) meleklerden, insanlardan, cinlerden vesâir hayat sâhipleri olan bir nevî mahlûkattan (yaymış olduğu şey de) o Yüce Yaratıcı’nın delillerindendir, varlığına, büyüklüğüne şâhitlik edendelillerdendir, (ve O) Kudret Sâhibi Yaratıcı (dilediği zaman onları) o yaratıp yaymış olduğu çeşitli mahlûkatını bir araya (toplamaya da kaadirdir.) Evet.. Onları kıyamet günü toplayacak, sonra aralarında ilâhî adâletiyle hükmedecektir.

30. Ve size musîbetten her ne şey İsabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir ve bir çoğundan ise affeder.

30. (ve) Ey insanlar!, (size) Dünyada (mûsibetten her ne isâbet ederse, kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir.) siz kendi kötü hareketlerinizden, Allah’ın emrine muhalefetinizden dolayı öyle bir mûsibete mâruz kalmış olursunuz. Meselâ: Vakit vakit cemiyetler arasında bir takım felâketler, umumî mûsibetler, kıtlık ve pahalılıklar meydana gelir. Bütün bunlar, cemiyet fertlerinin birer cezası durumundadır. Kısacası şarap içenler koruyucu hekimlik kâidelerine riâyet etmeyenler, cismen ve aklen bir nice hastalıklara müptelâ olurlar. Doğrulukla hareket etmeyen bir nice tüccarlar, nihâyet iflâsa düşerler. İnsanlara zulmeden kimseler de nihâyet zulmlere, felâketlere uğrarlar. Bütün bunlar, gayrı meşrû ve ahlâksızca hareketlerin birer dünyevî cezasıdır. (ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (bir çoğundan) bir nice günâhlardan, kusurlardan (ise afv eder) onları işleyenleri hemen cezaya uğratmaz. Bu da bir ilâhî rahmet eseridir. Evet.. Cenab-ı Hak, birçok mü’min kullarını günâhlarından dolayı dilerse dünyada ve âhirette azap etmez. Bir kısım kâfirleri de yavaş yavaş sonuca yaklaştırmak üzere bu dünyada azap etmez, fakat onlara herhâlde âhirette azap edecektir. İnsanlık cemiyeti de ekseriyeti itibariyle pek çok günâhları, ahlâksızca hareketleri işleyip durmaktadırlar. Eğer bunların lâyık oldukları azap bu dünyada derhal verilecek olsa o varlıklar tamamen perişan olur, büyük bir kısmı yok olup gider. Fakat Hikmet Sâhibi Yaratıcı,hikmet gereği hepsini birden azaba uğratmıyor, kendilerine bir mühlet veriyor, uyanıp hareketlerini düzeltebilmeleri için onları yaşatıyor, derhal hepsini yakalayıp azablara uğratmıyor. Binaenaleyh insanlar, bu ilâhî lütufdan da istifâdeye çalışmalıdırlar, dünyevî veya uhrevî bir cezaya düşmeden evvel hâllerini düzelterek ilâhî affa sığınmalıdırlar. Tâki, ebedî azaptan kurtulabilsinler. Aslında bu dünyada iyi kimselerden olan bâzı zâtlar da bir kısım mûsibetlere uğrarlar. Bunun da başka bir hikmeti vardır. Bu bir ilâhî imtihandır. Özellikle o zâtlar, sabreder, Allah’ın takdirine râzı olurlar, bu vesîle ile de kat kat sevaplara, uhrevî mükâfatlara nâil bulunurlar. Maamafih bâzı mü’minlerin bu dünyada bir takım mûsibetlere uğramaları günâhlarının keffareti durumundadır. Onlar kusurlarının cezasını dünyada görmüş olurlar. Artık âhirette o kusurlarından dolayı ayrıca azap görmezler. Bu da Allah’ın bir rahmeti demektir.

31. Ve siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsinizdir ve sizin için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı da yoktur.

31. (Ve) Ey insanlar!. Ey müşrikler!, (siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsinizdir.) Yâni: Siz hâşâ Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak O’nun azabından kaçıp kurtulabilecek bir kabiliyette değilsinizdir, hakkınızdaki ilâhî hükm her ne ise o herhâlde vâki olacaktır, (ve sizin için Allah’tan başka bir dost) yoktur ki, sizin işlerinizi idare ederek sizi koruyabilsin (ve) sizin için (bir yardımcı da yoktur) ki, size yardım etsin. Size gelen azabı sizden bertaraf ediversin. Binaenaleyh mâsiyetlerden kaçının, Allah’ın emrine muhalefetten sakının, ilâhî azaptan korkun, o Kerem Sâhibi Yaratıcı’ya sığının. Çünkü sizi o kerîm mâbudunuzdan başka koruyacak bir zât yoktur. O’nun hükmüne hiçbir kimse muhalefet edemez. Bunaimânımız tamdır..

32. Ve O’nun âyetlerindendir, denizde dağlar gibi akıp giden gemiler.

32. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın ilâh olduğuna, kudret ve büyüklüğüne bir delil olmak üzere gemilerin denizlerdeki gidip gelmelerini, durmalarını dikkat nazarlarına sunuyor. İlâhî takdirin tersine bir hareketin vuku bulamayacağını bildiriyor. İnsanların dünyada eriştikleri şeylerin çabucak elden çıktığını, Allah katındaki mükâfatların ise daha hayırlı, daha bâki bulunduğunu beyân ile insanların dünya varlığı hevesiyle Yüce nîmetleri elde etmeye çalışmaktan geri durmamaları lüzumuna işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve O’nun âyetlerindendir). yâni: Allah Teâlâ’nın birliğine, kudretine, irâdesine işâret eden delillerdendir (denizde dağlar gibi cereyan eden gemiler.) Onlar, o kadar büyüklükleri ile, ağır yükleriyle beraber denize batmayıp üzerinde akar giderler, istenilen tarafa sevk edilebilirler.

33. Eğer dileyecek olsa rüzgârı, durdurur. Artık O’nun sırtı üzerine dura kalırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette âyetler vardır, çok sabreden, çok şükreden kimse için.

33. (Eğer) Allah Teâlâ (dileyerek olsa rüzgârı durdurur) gemileri sevk eden kuvveti, havaya vesâire tesirsiz bırakır (artık) gemiler hareketten mahrum kalırlar (onun sırtı üzerine) deniz sularının üzerinde durarak (durakalırlar) cereyandan kalarak ileriye ve geriye gidemezler, (şüphe yok ki, bunda) O gemilerin denizlerde öyle ilâhî kudret ile cereyan etmelerinde (elbette âyetler vardır) Kâinatın Yaratıcısı’nın kudretine, hikmetine dâir deliler mevcuttur (çok sabreden) kulluk vazifelerini yerine getirme hususunda sabr ve sebât gösteren ve (ziyade şükreyleyen) kavuştuğu nîmetlerin değerini bilip Cenab-ı Hak’ka şükretmeye çalışan mümin akıllı, (kimse için) Evet.. O çeşitli nakl vasıtalarının öyledenizlerde, havalarda istenilen tarafa sevk edilmeleri, bütün Cenab-ı Hak’kın takdiriyle, müsaadesiyle ve onlarda yaratmış olduğu kabiliyet sâyesinde mümkün oluyor. Bunları bir ibret nazarı ile seyreden her akıllı insan, o Yüce Yaratıcı’nın kudretini, büyüklüğünü, kâinat üzerindeki harikulâde tasarruflarını ve kulları hakkındaki nîmetlerini düşünerek elbette ki, şükür secdesine kapanır.

34. Yahut onları yaptıkları yüzünden helâk eder ve birçoğundan da af buyurur.

34. Evet… O Yüce Yaratıcının kudretini düşünmeli ki: O, her şeye kâfidir, gemileri dilerse öyle yürütmeye tâbi tutar, üzerindekilerini selâmet sahiline eriştirir (yâhut onları) o gemileri şiddetli bir rüzgâra, müthiş bir ârızâya uğratarak onları üzerinde bulunanların (kazandıkları ile) işlemiş oldukları günâhlar sebebiyle boğar (helâk eder) hiçbirini bir kurtuluş sahiline erdirmez, (ve) O kerem sâhibi yaratıcı (bir çoğundan da afv buyurur) bir nice günâhları bağışlar, sâhiplerini o yüzden felâkete uğratmaz, onları yine selâmete kavuşturur.

35. Ve bizim âyetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsin ki, onlar için bir kaçacak yer yoktur.

35. Bütün bu yaratılış eserleri Allah’ın kudretinin şâhididir, birliğinin delilidir. Bunları inkâra nasıl cür’et edilebilir? İşte Cenab-ı Hak, ihtar buyuruyor, ki: (Ve bizim âyetlerimiz hakkında mücadele edenler) Kâinatın Yaratıcısının varlığını, kudretini bildiren, gösteren âyetleri, delilleri inkâra cür’et eyleyenler (bilsin ki, onlar için bir kurtuluş yeri yoktur.) kendilerine gelecek bir azaptan, meselâ: Bindikleri gemilerin parçalanarak sular içinde mahv ve yok olmasından kendilerini kurtaracak bir mahlûk bulunamaz, hiçbir tarafa kaçıp kendilerini kurtarmaya muvaffak olamazlar. Böyle bir felâket zamanı akılları başlarına gelerek inkârlarının cezasınakavuştuklarını anlayacak olsalar da artık bu, kendilerine bir fâide vermez. Çünkü artık uyanma zamanı geçmiş bulunur.

36. Velhâsıl size her hangi bir şeyden verilmiş olanlar, ancak dünya hayatının geçimliğinden ibârettir ve Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bâkidir, O kimseler için ki, iman etmişlerdir ve Rab’lerine tevekkülde bulunurlar.

36. (Velhâsıl) Ey insanlar!. Güzelce düşününüz ki: (size herhangi bir şeyden verilmiş olanlar) meselâ: Zenginlik gibi, çoluk çocuk gibi, makâm ve mevki gibi şeyler (ancak dünya hayatının geçimliğinden ibârettir) bunlardan yalnız dünyada istifâde edilir, bunlara mağrur olup da ebedî hayatınızı, gelecek âleminizi unutmayınız (ve Allah katında olan ise) sevaplar ve cennet nîmetleri ise (daha hayırlıdır) çünkü onlar binibirdir, fevkalâde faydalıdır ve (daha bakîdir) yok olmayacaktır. O hâlde pek açıktır ki, fâni olan dünya varlıklarının o ebedî varlıklara göre büyük bir kıymeti yoktur. Artık o ebedî nîmetlere erişmek için çalışılmalı değil midir?. İşte o ebedî hayırlı, nîmetler (o kimseler için) takdir edilmiştir (ki,) onlar dünyada iken (îman etmişlerdir) Allah’ın dinine kavuşmuş (ve Rab’lerine tevekkülde bulunurlar) işlerini Cenab-ı Hak’ka ısmarlar, o Kerem Sâhibi Yaratıcıdan feyz ve bereket ricasında bulunurlar. Başkalarına itimat edip durmazlar. Rivâyet olunuyor ki: Ebu Bekri Sıddık Radiyallahü Anh bütün malını sadaka olarak verdi. Müslümanlardan bir cemaat, bunu kınadılar, kâfirler de bunu bir hata sandılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Allah Teâlâ’ya tevekkül ile hak yolunda yapılan fedâkârlıkların zayi olmayıp sâhipine pek ziyade faydalı olacağına işâret etmektedir.

37. Ve O kimseler ki, günâhın büyüklerinden ve fâhiş kötülüklerden kaçınırlar. Ve gazaba geldikleri zaman onlar bağışlarlar.

37. Bu mübârek âyetler de Allah katındaki daha hayırlı ve daha bâki nîmetlere kavuşacak olan zâtların evvelce zikredilen bir vasfının dışında yedi vasfını da beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O vâ’d buyuruları hayır ve nîmetler, birinci vasıf olarak îman ile ve ikinci vasıf olarak hakka tevekkül ile vasıflanan zâtlar için bildirilmiş olduğu gibi (ve o kimseler için) bildirilmiştir ki, üçüncü vasıf olarak (günâhın büyüklerinden ve fâhiş kötülüklerden kaçınırlar) yâni: Öldürme gibi, zina gibi, hırsızlık gibi büyük günâhları işlemezler, hukuk, akıl ve yaratılış itibariyle çirkin olan sözlerde ve fiillerde bulunmazlar, (ve) Dördüncü vasıf olarak da, (gazaba geldikleri zaman onlar) gazaplarını bertaraf etmeğe çalışırlar, gazaplarına sebebiyet verenleri af ederler, onların kusurlarını (bağışlarlar) intikam almaya kalkışmazlar.

38. Ve o kimseler ki: Rab’lerinin davetine icabette bulundular ve namazı dosdoğru kıldılar ve onların işleri aralarında danışma iledir ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerdende harcarlar.

38. (Ve) O büyük hayır, bâki nîmet (o kimseler için) bildirilmiştir (ki,) beşinci vasıf olmak üzere (Rab’lerine icâbette bulunurlar) Allah’ın emrine samimî bir kalb ile tam bir itaat göstererek o emri yerine getirmiş oldular (ve) altıncı vasıf olmak üzere beş vakit (namazı dosdoğru kıldılar) dinin rükunlerinin en büyüklerinden olan o mübârek ibâdetle kalblerini aydınlatmaya çalıştılar (ve) yedinci vasıf olmak üzere (onların işleri aralarında danışma iledir) kendilerine bir hâdise yüz gösterince istişârede bulunurlar, en doğru, en fâideli, dini meselelere en uygun olanı ise, onu ittifâkla kabul ederler, (ve) Sekizinci vasıf olarak da (kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.) fakirlere, zayıflara yardım ederler, İslâm yurdunun yükselmesi için elden gelen yardımlarıesirgemezler.

§ Şûra; Teşâvür, müşaverede bulunmak, bir iş hakkında bilgi edinmek için konuşmak, en doğru, uygun olan hususun anlaşılması için görüşlere müracaat etmek demektir. Denilmiştir ki: Herhangi bir kavim, istişârede bulunursa en doğru olan işe yol bulmuş olur. Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi Ashâb-ı kirâmiyle birçok işler hakkında, meselâ: Cihâd hususunda danışmada bulunurdu. Fakat dînen malûm olan hükümler hakkında istişâreye mahâl yoktur. O Yüce hükümler her ne ise onu bütün müslümanların öylece kabul etmeleri icabeder. Ancak bâzı dini meseleleri herkes bilmediği için o hususta kitaba ve sünnete müracaat edilir. O meselenin hükmünün o iki esastan nasıl çıkarılmış olduğu ve müctehitlerin o konudaki beyânlarının anlaşılması için ilmî bir şekilde istişâre yapılır, o gibi hususlarda keyfî kanaatlere kıymet verilemez. İstişârede bulunanlar, selâhiyetli olmalıdırlar, sırf hakkın, sevabın tecellîsini temin maksadı takîb edilmelidir, bencillik ve şahsî fâide hissinden uzaklaşarak tam bir samimiyetlere hakikatin, en fâideli hususun meydana çıkmasını temine çalışmalıdır ve ortaya çıkan hakkı kabulden kaçınmamalıdır.

39. Ve O kimseler ki: Onlara bir zulüm isabet ettiği zaman onlar yardımlaşmakta bulunurlar.

39. (Ve) O pek mühim hayır nîmet (o kimse için) bildirilmiştir (ki) dokuzuncu vasıf olmak üzere (onlara bir zulm isâbet ettiği zaman) kendilerine karşı her hangi bir azgın, isyânkâr bir şahıs veya bir gurup haksız yere bir tecâvüzde bulunduğu vakit (onlar, yardımlaşmakta bulunurlar) birbirlerini himâyeye, müdafaa çalışırlar. Zulm eden kimselerden haddi aşmaksızın intikam almak isterler, aralarındaki dayanışmayı, din kardeşliğini ve İslâm kahramanlığınıgösterirler yabancıların, ahlâksızların tecâvüzlerine meydana vermezler. Velhâsıl: Bu beyân olunan seçkin vasıflara sâhip zâtlar, yarın âhirette büyük bir hayıra, büyük nîmetlere, ilâhî lütuflara nâil olacaklardır. İşte bunlar, İslâm ahlâkının, İslâm sosyolojisinin ne kadar mükemmel olduğunu da göstermektedir.