MÜMİN SURESİ

24. Firavun’a ve Hâman’a ve Karun’a gönderdik. Dediler ki: o bir sihirbazdır. Bir yalancıdır.

24. Evet.. O Yüce Peygamber, öyle harikulâde bir kuvvet ile (Fir’avun’a) Mısır hükümdarına (ve) onun veziri olan (Hâman’a ve) Mısır’ın ileri gelenlerinden olan (Karun’a gönderdik) onları îmana dâvet etmekle görevli kıldık. O dinsizler ile (dediler ki:) O Mûsa (Bir sihirbazdır) Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir olan iddiası, gerçeğe aykırıdır. O lânetli inkârcılar, Mûsa Aleyhisselâm’a karşı koymaktan âciz kaldıkları için böyle bir iftiraya cür’et etmişler insanların ona tâbi olmalarına meydan vermemek için büyük bir cinâyete lüzum göstermişlerdi.

25. Vaktaki, onlara bizim tarafımızdan hak ile geliverdi, dediler ki: Onunla beraber imân edenlerin oğullarını öldürünüz, kadınlarını da diri bırakınız. Kâfirlerin hilesi ise bir sapıklıkta bulunmaktan başka bir şey değildir.

25. (Vaktaki,) Mûsa Aleyhisselâm (onlara) o Fir’avun ile ona tâbi olanlara (bizim tarafımızdan hak ile geliverdi) bir kısım mûcizeler ile, Allah’ın birliğine âid âyetler ile ve reddi mümkün olmayan deliller ile Peygamber gönderilmiş oldu. O inkârcılar (dediler ki: Onunla) Hz. Mûsa ile (beraber îman edenlerin) onu tasdik edip onun emrine tâbi olanların (oğullarını öldürünüz) İsrâiloğulları’nın erkeklerini azaltınız onların kuvvetlenmelerine engel olunuz (kadınlarını da) hizmetlerinizde bulunmak üzere (diribırakınız) onları öldürmeğe lüzum görmeyiniz. Halbuki, o gibi (kâfirlerin) öyle (hilesi ise) bir takım çarelere başvurmaları ise kendilerine bir fâide verecek değildi. O ancak (bir sapıklıkta bulunmaktan başka değildir.) Onları arzularına aslâ kavuşturamaz, Allah’ın takdirine hiçbir şey engel olamaz. Fir’avun, vaktiyle İsrâiloğulları’nın dünyaya gelen erkek çocuklarını öldürtmüştü. Hz. Mûsa dünyaya geldikten sonra öldürme cinâyetine nihâyet verilmişti. Bilâhare Hz. Mûsa Peygamberlikle görevlendirilip Fir’avun’u vesâire tevhid dinine dâvet edince Fir’avun ile ona tâbi olan dinsizler, tekrar böyle bir kâtil hâdisesine lüzum görmüşlerdi.

26. Ve Firavun dedi ki: beni bırakınız Mûsa’yı öldüreyim ve O Rabbine dua ediversin. Şüphe yok ki, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkarım.

26. (Ve Fir’avun) Kendisine tâbi olan reislere hitaben (dedi ki: Beni bırakınız) bana muhalefette bulunmayınız (Mûsa’yı, öldüreyim) onun dininin yayılmasına meydan bırakmış olmayayım. (ve O, Rab’bine dua ediversin) eğer hakikaten Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber ise Allah onu korusun. Mel’un Fir’avun bir alay yoluyla böyle konuşmada bulunmuş, Hz. Mûsa’nın yalan söylediğini, kendisini koruyacak bir mâbudun bulunmadığını söylemek istemişti. Ve kavmine hitaben şöyle demişti: (şüphe yok ki,) Mûsa Aleyhisselâm (sizin dininizi değiştireceğinden) sizi hükümdarınıza ve putlarınıza tapmaktan alıkoyacağından (veya yeryüzünde bir fesat çıkarmasından) bir ihtilâfa, bir ihtilale, bir vuruşmaya meydan vereceğinden (korkarım) öyle dininize ve dünyanıza âid bir değişiklik, bir sıkıntı vücuda gelmemesi için onun öldürülmesi, uygun olacaktır. Fir’avun’a tâbi olan reisler ise Hz. Mûsa’nın öldürülmesini uygun görmemişlerdi. Diyorlardıki: Onu öldürmek, bizim ona karşı ilm ve delil bakımından âciz bir kimsedir, bir sihirbazdan başkası değildir, bununla beraber belki Fir’avun da Hz. Mûsa’yı öldürmeye cür’et edemiyordu. O yüzden başına bir felâket geleceğini kalben seziyordu, kendi aczini korkusunu göstermemek için bu öldürme olayına ileri gelenlerin mâni olduğunu göstermek istiyordu.

27. Mûsa da dedi ki: Şüphe yok hesap gününe îmân etmeyen her kibirli kimseden dolayı ben Rabbime ve Rabbinize sığınırım.

27. Hz. (Mûsa da) o mel’un Fir’avun’un bu maksadından haberdar olunca (dedi ki: Şüphe yok, hesap gününe îman etmeyen) kıyametin vukuuna inanmayan Fir’avun gibi (her kibirli) bencil, kalb katılığına müptelâ olan, hakkı kabulden kaçınan (kimseden dolayı) onun şerrinden, suikasdinden emin olmak duasıyla ey mümînler!. (ben Rab’bime ve Rab’binize) Hepimizin de yaratıcısı, terbiye edicisi, mâbudu olan Allah Teâlâ’ya (sığındım) o Yüce Yaratıcı, beni ve benim gibi ilâhî dine hizmet edenleri elbette ki, muhafaza buyurur. Mûsa Aleyhisselâm’ın bu yüksek beyânları gösteriyor ki: Her mü’min için lâzımdır ki, herhangi bir müşkil durumdan, herhangi bir düşmanın hilesinden, suikastinden emin olabilmesi için dâima Cenab-ı Hak’kın koruma ve himâyesine sığınmalıdır, O’ndan yardım beklemelidir. Hz. Mûsa’nın maksadı, mutlak olarak dinsizler, zâlimler olduğu için Fir’avun’un ismini açıkça söylemeye lüzum görmemiştir.

28. Ve Firavun’un âilesinden olup imânını saklayan bir mü’min kişi dedi ki: Bir erkeği “Rabbim Allah’dır” dediğinden dolayı öldürecek misiniz? Halbuki, size Rabbinizden apaçık mucizeler ile gelmiştir. Ve eğer yalancı ise onun yalanı, kendi aleyhinedir ve eğer doğru ise korkuttuklarının bir kısmı size İsabetedecektir. Şüphe yok ki: Allah, müsrif, yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.

28. Bu mübârek âyetler de Fir’avun’un kavmi arasında bulunup îmanını saklayan bir zâtın Hz. Mûsa’yı pek hikmetli bir şekilde müdafaada bulunmuş, O’nun hayatına kastedenlere ne kadar güzel bir şekilde öğüt vermiş olduğunu bildiriyor. Fir’avun’un da o zâta ne şekilde cevap vermiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Fir’avun’un ailesinden) Yâni Onun yânındaki reislerden, eşraftan (olup îmanını saklayan bir mü’min kişi) ki: Bu, bir rivâyete göre Fir’avun’un amcası oğlu imiş, gizlice Hz. Mûsa’ya îman etmiş, idi. bununla beraber Fir’avun’un karısı da îman etmiş idi. Kıptilerden imân eden bu iki zât bulunuyordu. Veyahut bu zât garip bir mümin idi veya İsrâiloğulları’ndan idi. Fir’avun’un teklifini red için filozofça bir tarzda (dedi ki: Bir erkeği “Rab’bim Allah’tır” dediğinden dolayı öldürecek misiniz?.) bu nasıl uygun olabilir?, (halbuki,) O, boş bir iddiada bulunmuyor, bilâkis (size Rab’binizden apaçık mûcizeler ile gelmiştir) bütün bunlar, O’nun doğru sözlü olduğuna şehadet ediyor, (ve eğer) O, faraza (yalancı ise O’nun yalanı kendi aleyhinedir) günâhı O’na âidtir. O’ndan size bir zarar dokunmaz. (ve eğer doğru ise) ki, O’nun doğruluğu, gösterdiği mûcizeler ile ortaya çıkmış bulunuyor (korkuttuklarının bir kısmı) olsun elbette (size isâbet edecektir.) Elbette ki, az çok bir azaba uğrayacaksınızdır. Bu âkıbeti düşünmek icâbetmez mi? Ne için O’nun hayatına kastetmek istenilsin?. Bu zâtın açıklaması, pek hikmetli ve normal bir şekilde olan büyük bir şekilde olan büyük bir sakındırma demektir. Adeta denilmiş oluyor ki: O Peygamberin bildirdiği azapların, felâketlerin hepsi değil, bir kısmı bile size isâbet edecek olsa sizi mahva yine kâfidir, ondan kaçınmak gerekmektedir. Artık ne için böyle bir âkıbeti düşünmüyorsunuz?. (Şüphe yok ki, Allah, müsrif) Haddi aşan,bozgunculukta bulunan ve (yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.) onun elinde bir takım hârikalar vücuda getirmez. Binaenaleyh eğer Mûsa Aleyhisselâm, hâşâ bir müsrif, bir yalancı olsa idi elbette ki, öyle muazzam mûcizeleri ile desteklenmiş bulunamazdı. Ve faraza müsrif ve yalancı bulunmuş olsa elbette ki, bir gün lâyık olduğu cezaya kavuşacaktır. Artık O’na sizin tecâvüzünüz nasıl uygun olabilir?, ve bu açıklamada şöyle bir taşlama da vardır. Ey Fir’avun!. Ve ey ona tâbi olanlar!. Siz o zâtın hayatına kastetmekle israfta bulunuyorsunuz ve Fir’avun’un Rablığını iddia ise sırf bir yalandır. Artık siz bu fenâ vasıflarınızın korkunç neticesini biraz düşünün.

29. Ey kavmim! Bugün mülk sizin içindir. Yerde yükselmişler bulunuyorsunuz. Fakat eğer bize Allah’ın azabı gelirse bize kim yardım edebilir? Firavun, dedi ki: Ben size uygun gördüğüm kanaatim ne ise ancak onu gösteriyorum ve ben doğru yoldan başkası için size rehberlik edici değilim.

29. O Mümîn zât, nasihatlarına devam ederek dedi ki: (Ey kavmim!. Bu gün mülk sizin içindir) Bu yurtta hâkim mevkiinde bulunuyorsunuz!. (Yerde) Bu Mısır ülkesinde (yükselmişler bulunuyorsunuz) İsrâiloğulları üzerine üstün gelmiş bir hâldesiniz, (fakat eğer bize Allah’ın azabı gelirse) Hz. Mûsa’nın hayatına kastedildiğinden dolayı üzerimize bir müthiş ilâhî ceza gelirse (bize kim yardım edebilir?) elbette ki, bir kimse yardım edemez, hepimiz de mahvolur gideriz. Bu mü’mîn zât, pek hikmetli bir tarzda nasihat vermiş, size bir azap gelirse demeyip bize teveccüh ederse diyerek kendisini müstesnâ tutmamıştır. Kendi hakkında bir varlık, bir istisna gösterme töhmetinden kendisini korumuştur. Bu sûretle de kendisinin iyilik sever olduğunu göstererek muhataplarının kalblerini hoş etmeye çalışmıştır. Ve bu beyân tarzı ile sözlerinin tesirini, kıymetini arttırmıştır. İşte vaizler içinbu bir numune teşkil etmektedir. Bu muhterem mü’mîne cevaben (Fir’avun dedi ki: Ben size uygun gördüğüm reyim ne ise ancak onu gösteriyorum.) ileri sürdüğüm görüşü diğer görüşlerden daha doğru görüyorum da onun için onu size bildiriyorum. (Ve ben doğru yoldan başkası için size rehberlik etmekte değilim) Yâni: Öldürülmelerini istediğini kimselerin öldürülmeleri menfaatinize uygun olacağı içindir ki, ben öyle bir teklifte bulunmuş oluyorum. O tâkibedilecek yol, bu benim göstermiş olduğum yoldan başkası değildir. Mel’un Fir’avun, korkular, tereddütler içinde bulunduğu hâlde böyle bir yiğitlik göstermek kurnazlığında bulunmuştur.

30. İmân eden zât da dedi ki: Ey kavmim! Şüphe yok ki, ben sizin üzerinize Ahzâb gününün benzerinden korkuyorum.

30. Bu mübârek âyetler de Fir’avun’un kanaatindeki ısrarına karşı o mü’min zâtın kavmine daha başka bir üslup ile nasihatte bulunmuş olduğunu bildiriyor. Bir takım eski kavimlerin küfrleri yüzünden nasıl helâk olup gitmiş olduklarını bir ibret örneği olarak ihtar eylemiş olduğunu nakl ediyor. Kıyamet gününün dehşetinden korkmakta olduğunu ve o gün hiç bir kimseyi Allah’ın azabından kurtarmaya bir kimsenin kaadir olamayacağını o zâtın bildirmiş bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğine (İmân eden zât da dedi ki: Ey kavmim!.) eğer size Fir’avun’un sözlerine kıymet verir de Hz. Mûsa’yı yalanlar, O’na saldırıda bulunur iseniz (Şüphe yok ki, ben sizin üzerinize Ahzab gününün benzerinden korkuyorum.) sizin başınızda öyle bir felâketin gelmesi düşünülebilir.

§ Ahzâb: Cemaatler, guruplar demektir. Burada Peygamberlerine karşı muhalefette bulunarak fırkalara ayrılmış olan kavimler mânasınadır.

31. Nûh ve Âd ve Semud kavminin ve onlardan sonrakilerin durumu gibi toplulukların başlarına gelenlerden korkuyorum ve Allah kulları için bir zulüm dileyecek değildir.

31. Evet sizin başınıza da (Nûh) kavminin (ve Âd) kavminin (ve Semud kavminin) öyle kuvvetli milletlerin (ve onlardan sonrakilerin) Lût kavmi gibi inkârcı gurupların (adeti mislinden…) korkuyorum. O kavimlerden her biri, küfr ve isyânı yüzünden birer müthiş azaba uğramış mahvolup gitmişti. Şimdi size de böyle küfrünüzde devam eder, Hz. Mûsa’ya suikastte bulunursanız, sizin de öyle bir helâke uğramanızdan pek korkulur. Öyle inkârcıların azaplara uğramaları bir ilâhî sünnet gereğidir. Artık siz de öyle müthiş bir âkıbeti bir düşününüz, (ve Allah kulları için bir zulm dileyecek değildir.) Kullarına günâhları olmaksızın azap etmez, onlardan zâlim, kâfir olanları da cezasız bırakmaz. Yüce Yaratıcı’nın bütün kavimler hakkındaki ilâhî fiilleri birer adâlet gereği olup birer hikmete dayanmış bulunmaktadır.

§. De’b: Âdet demektir, bir şeyi bir ciddiyetle diğer bir şeye ulaştırmak mânasında da kullanılmaktadır.

32. Ve ey kavmim! Ben sizin üzerinize o bağrışıp çağrışma gününden korkuyorum.

32. (Ve ey kavmim!. Ben sizin üzerinize) Kıyamet gününden (o bağrışıp çağrışma gününden) insanların birbirlerine nidâ ederek yardımdan bulunacakları zamandan veya eyvah, yazıklar olsun diyerek büsbütün helâk olmalarını temennî edecekleri müthiş bir hengameden (korkuyorum.) sizler de Peygamberinize muhalefette ısrar ederseniz, sizin de başınıza öyle bir felâketin gelmesi kararlaştırılmıştır. Bu ne kadar müthiş bir felâkettir!. Bunu siz hiç düşünmez misiniz?.

§. Tenad: Kelimesi, birbirine seslenmek mânasınadır. Toplamak mânasındakullanılmaktadır. Cennet ehli ile Cehennem ehli birbirine nidâ edecekleri için kıyamet gününe “yevmi Tenad” denilmiştir.

33. O arkanıza dönüp gideceğiniz gün sizin için Allah’tan bir koruyacak yoktur ve her kimi Allah saptırırsa artık onun için doğru bir yola iletecek de yoktur.

33. Evet.. Ey kavmim!. Biliniz ki: (O arkanıza dönüp gideceğiniz gün) Yâni: Kıyamette durak yerinden âteşe sevk edileceğiniz zaman veya âteşten kaçıp kurtulmak isteyeceğiniz an (sizin için Allah’tan) O’nun elem verici azabından (bir koruyacak yoktur.) sizi hiçbir kimse himâye edemeyecektir, siz âteşten çıkıp kaçacak olsanız bile yine derhal âteşe iâde edileceksinizdir. (ve her kimi Allah sapıtırsa) herhangi bir kulunu o kulun kötü irâdesinden dolayı hidâyetten mahrum bırakırsa (onun için) o kul için (doğru bir yola iletecek) bir kimse (yoktur) öyle bir şahsı hiçbir kimse hidâyete ulaştıramaz. Binaenaleyh bir hidâyet ve kurtuluş yolunu tâkibe muvaffak olmak isteyen her insan için gerekir ki, aklım, kabiliyetini güzelce kullansın, ilâhî tebliğlere itaat ederek nefsinin boş, zararlı eğilmlerine mağlûp olmasın, dinsizlikleri yüzünden felâketlere uğramış olan kavimlerin tarihî durumlarından bir ibret dersi alsın ve Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyetler niyâz etsin.

34. And olsun ki, evvelce Yûsuf size açık deliller ile gelmişti, o vakit O’nun size getirdiği O’nun size getirdiği şeylerden dolayı şüphe içinde durmaktan ayrılmamıştınız. Ne zamanki, vefat etti, dediniz ki, Allah ondan sonra elbette bir Peygamber göndermeyecektir. İşte Allah haddi aşan, şek içinde bulunan kimseyi böyle şaşırtır.

34. Bu mübârek âyetler de Hz. Mûsa’ya îman etmiş olan zâtın kavmini kınayarak onların evvelce de peygamberleri olan Hz. Yusuf hakkında şek ve şüphe içinde bulunmuş olduklarını ihtar ve sapıklığa düşenlerinhidâyete eremeyeceklerine dâir bir misâl irâd etmiş olduğunu bildiriyor ve bir kesin delile dayanmaksızın dinî hususlarda yapılan mücadelelerin ne kadar kınanmış olduğunu şöylece beyân buyurmaktadır. (And olsun ki,) Ey Kıpt gurubu !. (evvelce) Mûsa Aleyhisselâm’dan önce (Yusuf) Aleyhisselâm da (size) sizin gibi yanlış inançlarda bulunan atalarınıza (açıkça deliller ile) açık mûcizeler ile, kanıtlar ile (gelmişti) fakat siz (o vakit O’nun size getirdiği şeylerden) Allah’ın dini adına teblîğ ettiği hükümlerden, Allah’ın birliğine âid beyânlardan (dolayı şüphe içinde durmaktan ayrılmamıştınız) yâni: Ecdâdınızın o şek ve şüpheleri bugün sizin aranızda da devam edip durmaktadır, (vaktaki,) Hz. Yusuf (vefat etti, dediniz ki: Allah O’ndan sonra elbette bir Peygamber göndermeyecektir.) yâni: Onlar Hz. Yusuf’un peygamberliğinden dolayı şek ve şüphe içinde bulundukları gibi başkalarının Peygamber gönderilmeyeceğine de kesin şekilde hükm etmekte bulunmuşlardı. Onların âdetleri; böyle câhilce kanaatlerde, hükümlerden de bulunmaktan ibâret idi. (işte Allah, haddi aşan) O kıptîler gibi şirke düşen ve (şüphe içinde bulunan) bir nice deliller ile sâbit hakikatleri inkâr edip vehme kapılan, bir takım dinsizleri taklit eden (kimseleri böyle şaşırtır.) böyle yanlış düşüncelere müptelâ kılar, artık gözleri önünde parlayan bir nice hakikatları göremez olurlar.

35. Onlar ki, kendilerine gelmiş hiçbir delîl olmaksızın Allah’ın âyetlerinde mücadelede bulunurlar. Allah katında ve îmân edenlerin yanında büyük bir gazap vesilesi olmuştur. İşte Allah, her kibirli ve zorbanın kalbini öyle mühürler.

35. (Onlar ki,) Öyle müsrif, şüphe içinde yaşayıp duran kimseler ki, (kendilerine gelmiş olan bir delil olmaksızın) hiçbir aklî ve naklî delil bulunmaksızın yalnızca bir vehm vekendini beğenmişlik eseri olarak (Allah’ın âyetlerinde mücadelede bulunurlar.) düşmanca, inkârcı lâkırdılara cür’et gösterirler. Onların o câhilce, edepsizce münakaşaları, konuşmaları (Allah katında ve îman edenlerin yanında büyük bir gazab vesîlesi olmuştur.) onların, o vaziyetleri, haddizâtında pek nefret verici ve Allah’ın azabına yol açıcıdır, hakikî mümînlerin nefretlerini, düşmanlıklarını coşturmaya vesîledir. (işte Allah) O şek ve inkâr içinde yaşayan kimseler gibi (her kibirli) kendisini gören (zorba) gaddar, tevhit dinini kabulden kaçınan ve kendi bâtıl fikrini başkalarına aşılamaya çalışan ve zâlim (olanın kalbini öyle mühürler) artık hakikatları görmeğe ve Allah’ın dini ile varlığını aydınlatmaya muvaffak olamaz. Kendisinden öyle inkârcı, aşırı hareketler ortaya çıkar, durur. Binaenaleyh bir insan, kendi haddini bilmelidir, bilgi ve irfân yoluyla öğrenmediği bir mesele hakkında kendi kendine mütalâalarda bulunmaya cür’et etmemelidir, bir takım yanlış yorumlara kalkışmamalıdır, hikmetini anlamadığı ilâhî bir hükm hakkında inkârcı bir tavır almak alçaklığını işlememelidir. Çünkü dînen sâbit olan hükümlerden, meseleler, hikmet ve menfaatin tâ kendisidir, isterse bir takım kimseler, onların zevkine varamasınlar.