MÜMİN SURESİ

12. Onlara cevaben denilecektir ki: Bu, size o sebeptendir ki: Allah, birdir diye beyan olununca siz inkâr ettiniz ve ona ortak koşulacak olursa inanıveriyordunuz. Artık hükm, o pek yüce, pek büyük olan Allah’a aittir.

12. Öyle temennîlerde bulunan kâfirlere cevaben denilecektir ki: (Bu) Âteşte böyle kalmanız (o sebeptendir ki, Allah birdir diye beyân olununca siz inkâr ettiniz) Allah’ın birliğini tasdik etmediniz (ve O’na) o eşsiz Yaratıcıya (ortak koşulacak olursa inanıveriyordunuz) bir müşrik çıkıp da birçok ilâhın varlığını iddia edince siz de onun gibi şirke düşmüş bulunuyordunuz, (artık hükm O pek yüce, pek büyük olan Allah’a âidtir) O Yüce Yaratıcının hükmü kesindir. Artık âhireteintikâl edenlerin bir daha dünyaya dönmeleri takdir edilmiş değildir. Küfr ve şirk üzerine ölenlerin ebedî sûrette cehennemde azap görmeleri hikmet gereğidir.

13. O, O Yüce Yaratıcı dır ki: Size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten bir rızk indiriyor. Bu âyetleri Hak’ka dönenlerden başkası anıp düşünemez.

13. (Ve O) Yüce Yaratıcı (dir ki,) Ey insanlar!, (size âyetlerini gösteriyor) O’nun birliğine, kudret ve büyüklüğüne işâret eden alâmetler, sizin gözlerinizin önünde parlayıp duruyor. Onları akıllı bir sûrette dikkate almalı değil misiniz?, (ve sizin için gökten bir rızk indiriyor) Yağmurları yağdırıyor, onların vasıtasiyle bütün insanlığın gıdasını teşkil edecek olan çeşit çeşit, rengârenk ürünleri meydana getiriyor. Bunlar, ne kadar birer kudret eseridir, birer ilâhî lütuftur. Bunlar Allah’ın birliği hakkında ne kadar mükemmel birer delil bulunmaktadır. Birçok kimseler ise akıllarını kötüye kullanıyor, gaflet içinde yaşıyor, yanlış telkinlere kulak veriyorlar. Bundan dolâyıdır ki, bu âyetleri Hak’ka (dönenlerden başkası anıp düşünemez.) gaflet içinde yaşarlar, bu âyetler ile, bu yaratılış eserleriyle bunların Yaratıcısının varlığına, birliğine, kudret ve büyüklüğüne delil getirme kabiliyetini zâyi etmiş bulunurlar. Onun içindir ki: Öyle küfr ve şirk içinde yaşar dururlar ve bilâhare onun ebedî cezasına kavuşurlar. Artık tâbîi yeteneğini zâyi etmemiş olan bir insan, öyle kâfirlere hiç tâbi olur mu?.

14. Artık Allah’a dini O’nun için hâlis kılarak ibadet ediniz. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.

14. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’ya samimi bir şekilde ibâdet edilmesini emrediyor. Ve o Yüce Yaratıcının diğer bir kısım yüce sıfatlarını bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in insanları pek müthiş olan kıyamet günü ile korkutmakla emrolunduğunu gösteriyor ve Hak Teâlâ’nın gizli ve açık her şeyi ilmen kuşatmış olduğunubeyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Güzelce tefekküre, ilâhî âyetleri anlamaya muvaffak olacak olanların madem ki, Hak’ka yönelen zâtlardan ibâret olduğu beyân buyuruluyor (Artık) sizler de ey mümin kullar!. Yalnız (Allah’a) tapınız (dini O’nun için hâlis kılarak ibâdet ediniz) Allah’ın dininden başka din sanılan şeylerin bâtıl olduklarını bilerek tam bir samimiyetle İslâm dininin emirleri doğrultusunda Cenab-ı Hak’ka ibâdet ve itaatte bulununuz, (isterse, kâfirler hoşlanmasınlar) Siz onların sözlerine bir kıymet vermeyiniz, öyle din düşmanlarının lâkırdılarına iltifat etmeyiniz, bırakınız onlar, öyle ilâhî dine olan düşmanlıklarından dolayı kahrolsunlar, siz kendi yüce vazifelerinizi ifâya çalışınız, insanlığın saadeti bu sâyede tecellî eder, düşmanlar da o düşmanlıkları yüzünden elbette ki, bir gün Allah’ın kahrına uğrar giderler.

15. Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah Teâlâ, kendi emrinden olan vahyi kullarından dilediğine indirir ki, kavuşulacak gün ile korkutsun.

15. (Dereceleri yükselten) Peygamberin, velilerin, meleklerin mertebelerini yükselten, bir kısım mahlûkatın kabiliyetlerini, bilgilerini, huylarını kat kat arttıran (arşın sâhibi olan) bütün âlemin tabakalarının en muazzamı olan arşın sâhibi ve yöneticisi bulunan (Allah Teâlâ) o hikmet sâhibi mâbud (kendi emrinden dolayı vahyi) mânevî bir ruh mesabesinde olup kabiliyetli kimseler için ebedî bir hayat vesîlesi bulunan semâvî kitapları, âyetleri (kullarından dilediğine indirir) dilediği mümtâz kulunu peygamberlik ve risâletle şereflendirir (ki) o zât (kavuşulacak gün ile) yâni: Ruhların cesetlere ve gökler ile yerlerdeki kimselerin birbirlerine kavuşacakları kıyamet günü ile ümmetlerini (korkutsun) onlara o ceza gününü ihtar ederek kendilerini kulluk şânına lâyık hareketlerde bulunmaya teşvik eylesin.”Yevmüttelak” buluşma günü demektir, bundan maksat, kıyamet günüdür. Çünkü o günde birçok buluşma vuku bulacaktır.

16. Bir gün ki, kabirlerinden dışarı çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Tek ve kahhar olan Allah’ındır.

16. (Bir günki) Bir kavuşulacak zaman ki, herkes kabirlerinden vesâir bulundukları yerlerden (dışarı çıkarlar) kendilerini hiçbir şey gizleyemez, bütün hâlleri ortaya çıkmış olur. (onlardan hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz) Bütün gizli ve açıkça yaptıkları şeyler, Allah katında bellidir, ona göre haklarında muamele olunacaktır. Artık öyle bir günde Allah tarafından buyurulur ki: Ey Mahlûkat!. Bakınız (bugün mülk kimindir?.) bu kıyamet gününde bütün mahlûkat üzerinde hükmü geçerli olan zât, kimden ibârettir?. Yine Allah tarafından veya bütün mahşer ehli tarafından denilecektir ki: Mülk, mutlak hâkimiyet (tek) ortak ve benzerden uzak ve (kahhâr) her mahlûkuna kudretiyle galib ve hâkim (olan Allah’ındır) işte öyle büyük ve hakikatların tamamen tecellî edeceği bir günü bütün insanların düşünmeleri icâbetmez mi?. “Bârizûn” gizlenmelerine yol bulunmayacak bir şekilde ortaya çıkan kimseler demektir.

17. Bugün her nefis kazanmış olduğu ile cezalandırılacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz ki, Allah hesabı çabukça görendir.

17. Buyurulacaktır ki: (Bugün) Bu mahşer anında (her nefs) dünyada iken (kazanmış olduğu ile cezalandırılacaktır) herkes hakkında yapmış olduğu hayıra ve şerre göre muamele olunacaktır. İnanan ve iyilik yapan kullar, mükâfatlara nâil olacaklardır. Kâfir ve âsi kullar da lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır, (bugün zulm yoktur) hiçbir kimsenin sevabı azaltılmaz, azabı da artırılmaz. Herkese hak ettiğine göre muameleyapılır. (Şüphe yok ki, Allah hesabı çabukça görendir.) O’na hiçbir şey mâni olamaz. Bütün yaratıkları az bir zamanda muhasebeye tâbi tutmuş, haklarında adâletle hükm vermiş olur. O Yüce Yaratıcının kudreti, ilmi her şeyi kuşatmıştır, Her şeye kâfidir. Bunda kimse şüphe edemez. Artık her insan o günü düşünmeli, ona göre hazırlanmalıdır.

18. Ve onları o yakın gün ile korkut. O vakit ki, yürekler gırtlağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur. Zâlimler için ne bir yakın dost vardır, ne de itaat olunacak bir şefaatcı vardır.

18. Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberine emr ediyor ki: (Ve) Ey Resûlüm!. Sen (onları) o kavmini (o yakın gün ile korkut) o vukuu yakın olan kıyamet gününü onlara ihtar et, bir mâzeret ileri sürmelerine mahâl kalmasın, ve haklarında ne kadar iyilik sever olduğun tecellî etmiş bulunsun (o vakit ki,) o pek müthiş bir günde ki, (yürekler gırtlağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur) herkes o günün dehşetli tesiriyle öyle pek heyecanlı, muztarib bir hâlde bulunmuş olur. Artık o günde (zâlimler için) kendi nefslerine küfr ve şirk ile zulm etmiş kimseler hakkında (ne bir yakın dost vardır) ki, kendisine bir fâidesi dokunsun (ne de itaat olunacak) yâni ne de şefaati kabul edilecek (bir şefaatçi vardır.) ki, o sâyede azaptan kurtulabilsin. Artık o gibi dinsizler, her yardımdan mahrum kalarak cehenneme sevk edilmiş olacaklardır.

§ Azife: Yakın olan şey demektir. Kıyamet de nispeten yakın olduğu için kendisine Azife adı verilmiştir. “Hanâcir” de boğaz, hulkum mânasına olan “hançere”nin çoğuludur. Bu baş ile boyun arasındaki bir et parçasından ibârettir. “Kâzımın” de içlerindeki hüznü, gazap ve düşmanlığı gizleyen, saklayan ve hapseden kimseler demektir. “Hâmim” de fâideli, yakın kimse ve sıcak su mânasınadır.

19. Allah, gözlerin hain bakışını bilir ve kalplerin gizledikleri şeyi de bilir.

19. Evet.. (Allah) Teâlâ bütün kullarının hâllerini bilmektedir. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (gözlerin hain bakışını bilir) gözlerini kötüye kullanıp nâmahremlerine bakanları, kötü bir maksatla etrafa göz atanları bundan dolayı mes’ul tutar, (ve kalblerin gizledikleri şeyi de) Bilir, herkesin kalben ne düşündüğünü, kendisi veya başkaları hakkında hayır mı, şer mi düşünür olduğu Cenab-ı Hak’a tamamen malûmdur. Artık herkes, bu hakikati bilerek ona göre hareketini tanzim etmeli, temiz ve iyilik sever bir kalbe sâhip olmaya çalışmalıdır, gerek kendisi ve gerek başkaları hakkında dine, ahlâka muhalif şeyleri düşünmeğe, işlemeye cür’et etmemelidir. Sonra kendisini onun müthiş mes’uliyetinden kurtaramaz.

§ Hainetül’ayün’dan maksat: Hain gözlerdir ki, bakılması câiz olamayan şeylere gizlice bakar, hırsızlıkta bulunur.

20. Ve Allah, Hak ile hükmeder. O’ndan başka ibadet ettikleri ise bir şey ile hükmedemezler. Şüphe yok ki, hakkıyla işiten, gören ancak Allah’tır.

20. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın adâlet ve hakkaniyetle hükmettiğini, kendilerine tapılan putların, bâtıl tanrıların ise hiçbir şey ile hükmetmeye kaadir olmadıklarını beyân ile müşriklerin cehâletlerini teşhir ediyor. Vaktiyle şirke düşmüş, Peygamberlerini inkâr etmiş ve şimdiki müşriklerden daha kuvvetli bulunmuş olan eski kavimlerin günâhları yüzünden başlarına gelen mûsibetlere, felâketlere sonraki müşriklerin dikkatlerini çekmek ve kendilerini tehdit ile uyanmaya dâvet ve ilâhî azabın şiddetini kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah hak ile hükmeder) Allah’ın emrine riâyet edenler ile etmeyenler hakkında ilâhî adâleti tecellî eder, ilâhî emre uyarak gözlerini, kalblerini gayrı meşrû bakışlardan, düşüncelerden muhafaza edenleri mükâfata erdirir, hilâfına hareket edenlere de azapeder. O müşriklerin (O’ndan) O Hikmet Sâhibi Yaratıcıdan (başka ibâdet ettikleri ise) o putları o bâtıl mâbudları ise (birşey ile hükmedemezler.) çünkü onlar birşey bilemez, bir şeye kaadir olamaz, ehemmiyetsiz şeylerdir, (şüphe yok ki, hakkıyla işiten, gören ancak Allah’tır.) artık öyle her şeye kaadir, her şeyi bilen bir Yüce mâbud var iken ibâdet ve itaati O’na mahsus kılmayıp da öyle ehemmiyetsiz, âciz, fâni şeylere nasıl ibâdet edilebilir?. O müşrikler, öyle hareketlerinin mesuliyetini, müthiş neticesini hiç düşünmezler mi?.

21. Yeryüzünde bir gezip dolaşmadılar mı ki, bakıversinler ki: kendilerinden evvelkilerin âkıbetleri nasıl olmuştur. Onlar, bunlardan kuvvetçe ve yerdeki eserlerce daha şiddetli idiler. Sonra onları günâhları sebebiyle yakaladı ve onlar için Allah’tan bir koruyucu bulunmadı.

21. O son zamanlardaki müşrikler, inkârcılar (Yeryüzünde bir gezip olaşmadılar mı ki:) ticaret için, seyahat için muhtelif beldelere gitmediler mi ki, onlar bir ibret gözüyle (Bakıversinler ki, kendilerinden evvel) yeryüzünde yaşamış (olanların âkıbetleri nasıl olmuştur) Âd ve Semud kavimleri gibi geçmiş milletler, küfrleri yüzünden ne gibi fecî felâketlere uğramışlardır. Bunlar, o eski kavimlerin o müthiş tarihî hâllerini bir düşünmeli değil midirler?, (onlar) o eski milletler (bunlardan) bu asr-ı saadetteki müşriklerden, inkârcılardan (kuvvetçe ve yerdeki eserlerce daha şiddetli idiler) o eski kavimler, daha büyük kuvvetlere, servetlere sâhip idiler, daha muazzam şehirler, kal’alar, köşkler vücuda getirmişlerdi. Hâlâ o eserlerden bir kısmı görülmektedir. Halbuki, aradan bir nice sene geçmiştir, (sonra Allah onları günâhları sebebiyle yakaladı) onları yakalayıp cezalandırdı (ve onlar için Allah’tan bir koruyucu bulunmadı) o kendilerinetaptıkları putları bâtıl mâbutları, kavimleri kendilerine yönelen felâketlerden aslâ koruyamadılar. Artık ey şimdiki müşrikler!. Siz onlardan bir ibret dersi almalı değil misiniz?. Size yönelecek felâketlerden artık sizi kim koruyabilecektir?.

22. Bunun sebebi ise şüphe yok ki, onlara Peygamberleri apaçık âyetler ile gelir olmuşlardı. Onlar ise hemen inkâr etmişlerdi. Artık Allah onları yakaladı. Muhakkak ki: O, çok kuvvetlidir, azabı çok şiddetlidir.

22. (Bunun sebebi ise) O eski kavimlerin öyle Allah’ın kahrına uğramış olmalarına sebebiyet vermiş olan hâl ise (şüphe yok ki, onlara Peygamberleri apaçık âyetler ile gelir olmuşlardı) kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş birer yüce Peygamber olduklarına açıkça işâret eden mûcizeler ile veya açık ve parlak olan hikmetli hükümler ile gönderilmişlerdi. (Onlar ise) O müşrik kavimler ise o zâtları (hemen inkâr etmişlerdi) o zâtları tasdik etmemiş, emirlerine itaatte bulunmamışlardı. (Artık, Allah onları yakaladı) onları ilâhî gazabına mâruz bıraktı. (muhakkak ki, O) Yüce Yaratıcı (çok kuvvetlidir) dilediğini vücuda getirmeğe fazlasiyle kaadirdir ve O’nun inkârcılar hakkındaki (cezası çok şiddetlidir) artık sonraki inkârcılar da o eski inkârcıların başlarına gelmiş olan o müthiş felâketleri bir kerre düşünmeli değil midirler?. O müthiş tarihî hâdiselerden bir ibret dersi almalı değil midirler?. Nedir bu kadar gaflet ve cehâlet!.

23. And olsun ki, Mûsa’yı âyetlerimizle ve apaçık bir delîl ile gönderdik.

23. Bu mübârek âyetler de Peygamberlerine karşı muhalif cephe alan kavimlerin helâkine âid bir meşhur kıssayı söz konusu ederek Resûl-i Ekrem’e teselli vermiş oluyor. Tanrılık iddiasında bulunan Fir’avun’un Hz. Mûsa ile diğer müminlere karşı gösterdiği şiddetli düşmanlığı bildiriyor. Mûsa Aleyhisselâm’ın dao düşmanlarına karşı Cenab-ı Hak’ka sığınmış olduğunu beyân ile müminlere şöylece pek yüce bir uyulacak örnek göstermekte bulunmaktadır. (And olsun ki, Mûsa’yı âyetlerimizle) bir nice mûcizeler ile (ve apaçık bir kesin emir ile) bir kat’i delil ile, savunması mümkün olmayan bir hârika ile (gönderdik) ejderha, kesilen âsa ve güneş gibi parlayan Yed-i Beyza bu cümleden bulunuyordu.