MÜLK SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Tûr sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Otuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Bütün kâinat mülkünün, Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiren bir âyet-i kerîme ile başladığı için kendisine böyle “Mülk Sûresi” adı verilmiştir. Bununla beraber kendisine “Tebareke”, “Münciye”, “Vakıa”, “Mania” gibi adlar da verilmiştir.

Çünkü: Birinci âyetin ilk kelimesi ile Allah-ü Teâlâ’nın mübârek, mukaddes, Yüce olduğunu bildiriyor. Ve kendisini okumaya devam eden müminleri korur, kabir azabından kurtarır, kurtuluşa erdirir. Nitekim bir hadîs-i şerifte

( ) buyurulmuştur. Yâni: Her kim bu mübârek sûreyi bir gecede okursa çok sevaba ermiş, çok hûş yapmış=rıza-i ilâhîye kavuşmuş olur.

Bu mübârek sûre ile bundan evvelki Tahrim Sûresi arasındaki, münasebete gelince Tahrim Sûresinde bâzı ilâhî tebliğ ve emirler vardır, ve insanların muhtelif kabiliyetlerde oldukları gösterilmiştir. Mülk Sûresinde ise o gibi ilâhî beyanların ve muhtelif hâllerin birer hikmet gereği olup her hâdisenin ilâhî takdîre göre, meydana geldiğine işaret buyurulmuştur.
Bu Mülk Sûresinin başlıca konuları şunlardır:

1. Bütün kâinatın Allah’ın mülkü olup hepsinde Cenab-ı Hak’kın hikmetinin gereğine göre tasarrufta bulunduğunu anlatma.

2. Ölümü de, hayatı da ne gibi bir hikmete, bir menfaate binaen Hak Teâlâ’nın takdîr buyurmuş olduğuna işaret.

3. Semaların nasıl mükemmel bir şekilde süslü ve nasıl bir maksada vesîle olduğunu açıklama.

4. Kâfirlerin nasıl bir azaba uğrayacaklarını ve günahlarını itirafa mecbur olacaklarını ihtar.

5. Müminlerin de nasıl bir lütfa mazhar olacaklarını müjde.

6. Müşrikleri kınama, putların adiliğini teşhîr, dikkatleri kudret eserlerine çekme.

7. Yüce Yaratıcı’nın bütün mahlûkatı üzerinde dilediği şekilde tasarrufatta bulunacağını beyan.

8. Allah-ü Teâlâ’nın mukaddes zatına tevekkül ve sığınmanın lüzumunu emr ve tavsiye.

1. Bütün mülk elinde kudret elinde olan Allah-ü Teâlâ pek yücedir. Ve O her şey üzerine hakkı ile kadirdir.

1. Bu mübârek âyetler, Allah-ü Teâlâ’nın kudret ve azametini, bütün mahlûkatın Allah’ın hâkimiyeti altında bulunduğunu bildiriyor. Dikkatleri o Yüce Yaratıcının pek mükemmel olan yüce eserlerine çekiyor. Şöyle ki: (Bütün mülk) Bütün dünya ve âhiret âlemleri (dinde) kudret ve azameti elinde (olan) Allah-ü Teâlâ Hazretleri (pek yücedir.) pek uludur, pek mukaddestir.

Tüm hayr ve berekete sahiptir, ezelîdir, ebedîdir. Yok olmaktan yücedir, (o O her şey üzerine hakkî ile kaadirdir.) Bütün bu mümkinat üzerinde dilediği gibi tasarrufatta bulunmaya büyük kudreti fazlasıyla kâfidir. Dilediğini vareder, dilediğini yok eder, dilediği kullarını nîmetlere, izzetlere nâil buyurur ve dilediği kimseleri de zilletlere, meskenetlere düşürür. Bütün bu mevcudat üzerindeki Yaratıcılığı; bir nice mühim hikmetlere, faydalara göre tecellî eder. Bütün kâinat üzerinde gerçek şekilde etkili olan; ancak ilâhî iradedir, ilâhî kudrettir. Onun irâde ve takdiri bulunmadıkça hiç bir zerre bile vücuda gelemez, getirilemez.

2. O ki: Ölümü ve hayatı yarattı, hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan için ve O, hakkıyle galiptir, çok yarlıgayandır.

2. Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın bütün emirleri, hükümleri bir nice hikmetlere, menfaatlere dayanmış bulunmaktadır. Kısaca (O ki:) O âlemlerin Rabbi ki: (Ölümü ve hayatı yarattı) Bunları takdîr buyurdu ve bunlar için birer vakit tâyin ettiği o vakti ancak bir olan zâtı bilir. Ölüm, yâni hayatsızlık, hayattan önce gelir. Bütün hayat sâhipleri, hayata ermeden evvel ölmüş, yâni: Yok bulunmuş bir hâlde idiler, binaenaleyh bu âyet-i kerîmede bu gibi nüktelere işaret için ölüm, hayattan önce gelmiştir.

Bunların yaradılışındaki hikmete gelince o da ey insanlar!. (Hanginizin amelce) Akılca, anlayışça güzel, ibâdet ve itaatca (daha güzel olduğunuzu imtihan için) dir. Yâni: Ölüm ile hayatın yaradılışı, ey insanlar!. Kendinizin hallerini kendinize anlatmak içindir. Bu bir denemedir, imtihandır. Gerçekten Cenab-ı Hak, kullarının hâllerini, hareket tarzlarını anlatmak için onları imtihana tâbi tutmaya hâşâ muhtaç değildir. O bütün hâlleri, tavırları hakkî ile bilicidir. Bu imtihandaki hikmet ise kullarının hâllerini kendilerine bildirmek içindir. İlâhî adâletin tecellisi içindir. Hiç bir kimsenin bir mâzeret ileri sürmeğe selâhiyeti kalmamak içindir.

Bu imtihan neticesinde kimlerin mükâfata ve kimlerin cezaya lâyık bulunmuş oldukları ortaya çıkmış bulunacaktır, (ve O) Yüce Mâbud (hakkiyle gâlibtir.) İntikamı şiddetlidir, hiçbir suçlu, onun kahr pençesinden kendisini kurtaramaz ve (çok yarlıgayandır.) Kusurlarını bilen, tevbekâr olan kullarını da afv ve setreder. Onları cezalandırmaz. Ne büyük bir korkutma ve teşvik. Artık insanlar için lâzımdır ki: İlâhî azabı gerektirecek şeylerden kaçınsınlar, Allah’ın mükâfatına vesîle olacak olan güzel amellere devam etmekte bulunsunlar.

3. O’dur ki: Yedi göğü tabaka tabaka olarak yarattı, o Rahmânın yaratmasında hiç bir uygunsuzluk göremezsin, imdi gözü çevir bak, hiçbir çatlak görebilir misin?

3. Evet: O Ezeli Yaratıcı’nın kudretine, azametine şâhitlik eden şeyleri bir kere düşünelim, (O’dur ki:) o kudreti sonsuz olan Yüce Yaratıcıdır ki: (Yedi göğü tabaka tabaka olarak yarattı) Şu üstümüzdeki fezada birbiri üstünde olmak üzere yedi kat göğü, o pek muhteşem tabakaları bir direğe dayanmaksızın meydana getirdi. O (Rahmânın) o rahmeti bütün âlemleri kapsayan, Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın (yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin) onların hepsi de harikul’âde bir intizam, bir ihtişam üzere yaratılmıştır.

Onlar da, uygunsuz bir zıtlık, bir noksanlık yoktur, hepsi de pek mükemmel olarak ibret için nazarları aydınlatmaya vesîledir. (İmdi) Sen eğer bir şüphede isen (gözü çevir) de bak, dikkatle nazar et (hiçbir çatlak görebilir misin?.) o muazzam gök kubbelerinde, o pek gösterişli levhalarda elbette ki: Bir noksanlık yoktur. Hepsi de hikmet sâhibi Yaratıcı’nın kudret ve yüceliğine şâhitlik eden birer hikmet hârikasıdır.
“Fütur”: Şukuk=yarıklar demektir.

4. Sonra gözü iki defa daha çevir, o göz sana yorgun bir halde olarak zelilce bir şekilde geri dönmüş olsun.

4. (Sonra gözü iki defa daha çevir) Tekrar tekrar o muazzam hârikalara, gök tabakalarına bak, son derece dikkatle seyret, güzelce bir düşün (o göz sana yorgun bir hâlde olarak zelilce bir şekilde geri dönmüş olsun) yâni: Eğer o semâlarda, o kudret hârikalarında bir şüphe var ise, onlarda bir kusur olduğuna inanıyor isen öyle dikkatli bir bakma neticesinde kendi kusurunu anlamış, zelil ve yorgun bir vaziyette kalmaya mahkum bulunmuş olursun.

Evet.. Şüphe yok: Bütün bu yaratılmış âlem ve özellikle o pek yüksek, parlak gökler, pek mükemmel birer kudret eseridir, hiçbir kimse bunlarda bir noksanlık, göremez, bunların Allah’ın
muazzam birer mahlûku olduğu açıktır. Artık bunların Yüce Yaratıcısını birlemek ve takdîste bulunmak, elbette ki: Biz kullar için en mühim bir kulluk vazifesidir.
“Hâsi: zelîl arzusundan uzaklaştırılmış kimse demektir. “Hâsîr”de yorulmuş kişi, istediği şeye kavuşmadan kesilmiş kimse demektir.

5. Andolsun ki: En yakın olan göğü kandiller ile bezedik ve onları şeytanlar için atılacak şeyler kıldık ve bunlar için alevli ateş azabı hazırladık.

5. Bu mübârek âyetler de dünya göğünün yıldızlarla bezenmiş olduğunu ve bunların şeytanları kovmak için birer ateşîn yıldırım kesildiğini bildiriyor. Allah’ı inkâr edenlerin müthiş âkıbetlerini ve cehennemde nasıl kınamalara mâruz kalacaklarını ve nasıl cinâyetlerini itirafta bulunacaklarını haber veriyor.

Cehennemin pek ateşin vasıflarını ve meleklerin kâfirler aleyhindeki beddualarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Andolsun ki,) Muhakkak bir kudret eseridir ki: (en yakın olan göğü) yer küresine nisbeten yakın bulunan göğü (kandiller ile bezedik) yâni: Parlak yıldızlar ile süsledik, kandiller ile hânelerimizi, mâbetlerimizi süslediğimiz ve aydınlattığımız gibi o yıldızlarda gök levhasını daha muhteşem, daha gösterişli bir biçimde nûrlar, ziynetler içinde bırakıyorlar, yeryüzünü de ışıklarından faydalandırıyorlar.

İşte bütün bu ilâhi eserler, kusur lekesinden uzak olduğu gibi gökler de böyle fevkalâde bir güzellik ve cazibeye sahiptirler. Onların yaradılışındaki diğer bir fâideye, diğer bir hikmete işaret için de Hikmet sahibi Yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (Ve onları) O yıldızları (şeytanlar için atılacak şeyler kıldık) yâni: O yıldızlardaki ateşlerden alınmış birer parça olan ve kendilerine Şinab denilen yakıcı şeyler ile şeytanları ateşlere hedef kıldık, onların göklere çıkmalarına meydan vermedik. İşte o yıldızlar, dünyayı süsledikleri ve bir takım hayat sebebi olan şeylerin vücuda gelmelerine birer sebep oldukları gibi öyle din düşmanları olan ve bir takım gök sırlarına muttalî olup da onunla insanlara vesveseler vermek isteyen şeytanlara çarpıp onları yok etmek fâidesini de içermektedirler.

(Ve bunlar için) Bu şeytanlar hakkında şihab ateşile helâk olmalarından başka da âhiret (alevli ateş azabı hazırladık.) bu şeytanlar, âhiret âleminde cehennem ateşleri içinde ebedî olarak yanıp yakılacaklardır. Evet.. Şeytanlar ve onlar gibi insanları saptırmak isteyenler, gökleri ve o kadar ışıklı yıldızları ve diğer kudret eserlerini akıllıca bir şekilde seyredip de kendi inançlarını, hareketlerini güzelce tanzîme çalışmayanlar, sonunda öyle müthiş bir azap ateşine mâruz kalacaklardır.

6. Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için cehennem azabı vardır. Ve ne fenâ dönüş yeri…

6. Evet.. (Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için) Gerek şeytanlar ve gerek başka kâfirler için (cehennem azabı vardır.) onlar sonunda cehennem ateşleri içinde kalıp yanıp yakılacaklardır. O azaptan kurtulamayacaklardır. (Ve ne fenâ dönüş yeri.) dir o cehennem, sonunda, bütün o kâfirler o cehenneme sevk edileceklerdir. Ve öyle pek ateşin bir inkılâp mahallinde ebediyen kalacaklardır.

7. Oraya atıldıkları zaman onun için bir hıçkırık işitmiş olurlar ve o kaynar bir haldedir.

7. O suçlular (Oraya) o cehenneme (atıldıkları zaman onun için) o Cehenneme âit (bir hıçkırış) son derece gazaba tutulmuş bir şahsın gürültüsü gibi bir ses (işitmiş olurlar) o sebepten de ayrıca üzüntü, ıztıraplar içinde kalırlar (ve o) cehennem (kaynar bir hâldedir.) onun suyu dâima kaynar, içersine atılanları haşlar durur.

8. Az kalır ki: Cehennem öfkesinden dolayı parçalansın, her ne vakit içine bir tâife atılınca onlara cehennem bekçileri sormuş olurlar ki: Sizlere bir korkutucu Peygamber gelmedi mi?

8. (Az kalır ki:) Cehennem (öfkesinden dolayı parçalansın) o suçlulara karşı pek şiddetli bir gazap tesiriyle öyle pür heyecan bir hâle gelmiş bulunur, (her ne vakit) cehennem (içine) kâfirlerinden (bir tâife atılınca onlara cehennem bekçileri) Hazene-i Cehennem denilen memurlar, bir kınama ve başlarına bir kalkınma maksadı ile (sormuş olurlar ki: Sizlere) dünyada iken (bir korkutucu) bu ilâhî azabı size ihtar eden, size
ilâhî âyetleri okuyan bir Peygamber (gelmedi mi?.) siz ne için öyle küfür ve isyân içinde yaşayarak böyle bir azaba lâyık bulunmuş oldunuz.

9. Derler ki: Evet… Muhakkak ki: Bize bir korkutucu Peygamber geldi, fakat biz tekzîb ettik ve dedik ki: Allah bir şey indirmemiştir, siz başka değil, ancak büyük bir sapıklık içindesiniz.

9. O suçlular ise, tam bir üzüntü ile pişmanlıklarını açıklayarak (derler ki: Evet.. Muhakkak ki, bize bir korkutucu geldi) bize bir Peygamber gelerek ilâhî âyetleri okudu, bizi bu cehennem azabı ile tehdît etti, bizi uyandırmaya çalıştı (fakat biz tekzîb ettik) o Peygamberi tasdik etmedik (ve dedik ki: Allah bir şey indirmemiştir.) senin okuduğun şey, bir ilâhî kelâm değildir. (Siz) Ey Peygamberlik iddiasında bulunanlar!, (başka değil, ancak büyük bir sapıklık içindesiniz) siz de bizim gibi bir insan bulunuyorsunuz, size Allah tarafından öyle bir memuriyet, bir peygamberlik verilmiş değildir. İddianız hakikate aykırıdır. Siz sadâkat yolundan çıkmış, Hak’tan uzaklaşmış bulunuyorsunuz.

10. Ve diyeceklerdir ki: Eğer biz işitir olsa idik veya akıllıca düşünse idik, biz bu çılgın cehennemin yârânı arasında bulunmuş olmaz idik.

10. (Ve) O cehenneme atılmış olanlar, kendilerinin Peygamberlerine karşı ne kadar câhilce iddialarda, isnâdlarda bulunmuş olduklarını böyle itiraf etmekle beraber (diyeceklerdir ki: Eğer biz’ işitir olsa idik) O Peygamberlerin tebliğlerini can kulağı ile güzelce dinlemiş bulunsa idik (veya akıllıca düşünse idik) o muhterem zâtların o kadar hayır diler ihtarlarını ,nasihatlarını akıllıca bir hâlde düşünse idik, şimdi (biz bu çılgın cehennemin mahkûmları arasında bulunmuş olmaz idik.) Öyle bizi aldatmış olan şeytanlar ile beraber bu cehennemin feveran edip duran ateşi içine düşmüş bulunmazdık. İşte bir ilâhî lütuf olan aklını, vicdanını kötüye kullanarak haktan ayrılan, doğru sözleri dinleyip kabul etmeyen, bâtıl şeylere tâbi olup duran kimseler, bilâhare böyle bir pişmanlılığa, felâkete uğrayacaklardır…

11. İşte günahlarını itiraf etmiş olurlar. Artık o çılgın cehennem yârânı için ilâhî rahmetten bir uzaklık olsun.

11. (İşte) Peygamberlerini inkâr etmiş, kendi hevalarına tutulmuş olanlar, âhirette kendi (günahlarını) böyle (itiraf etmiş olurlar) Ne yazık ki: Artık bu itirafları kendilerine bir fâide vermez (artık o çılgın) daima kaynayıp duran (cehennem yârânı için) şeytanlar ile onlara tâbi olanlar için Allah’ın rahmetinden (bir uzaklık olsun) onlar ebediyen ilâhî affa nail olamayacaklardır. Veya onlar için cehennem içindeki müthiş bir dere bir daimî ikametgâh bulunsun, onlar o kurtuluş ümidinden uzaklaştıkça uzaklaşsınlar, onların o kötü hâllerinin neticesi, bundan başka değildir.
“Suhk” kelimesi, uzak olmak demektir ve cehennem içindeki bir derenin adıdır.

12. Şüphe yok, o kimseler ki: Rab’lerinden gıyaben korkarlar, onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

12. Bu mübârek âyetler, mü’mînleri sevindiriyor, onları îmanda sebata teşvik ediyor. Yüce Mâbud Hazretlerinin her şeyi bilip, her şeyden haberdar olduğunu beyan buyuruyor, insanların çalışıp dünyevî nimetlerden istifade etmelerine, ahiret hayatını da unutmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok, o kimseler ki:) O samimi Müslümanlar ki: (Rab’lerinden gıyaben korkarlar.) O Yüce Mâbudu görmedikleri veya onun azabını müşahede etmedikleri hâlde, onun her şeyi tamamı ile bildiğini ve kudret ve büyüklüğünü düşünerek onun kudsî hükmlerine muhalefetten çekinirler.

Veyâhut insanların görmeyecekleri bir yerde bulunsalar dahi yine dînen yasaklanmış şeyleri yapmazlar, Allâh-ü Teâlâ’dan kalben korkarak İslâm terbiyesi dairesinde hareket ederler, üzerlerine düşen vazifeleri îfaya çalışırlar, onlar öyle samimî müslümanlardır, işte (onlar için bir) büyük (mağfiret vardır) onların günahları yarlıganır, afvedilir (ve) onların haklarında bir ilâhî lütuf olarak (büyük bir mükâfat vardır.) onun derecesini takdirden bütün insanlık âcizdir.

Evet, tam bir samimiyetle mü’mîn olan, en tenha bir yerde bulunsalar dahi, ilâhî emre muhalif bir harekette bulunmaktan çekinen, ilâhî azaptan korkan, temiz vicdanlı zâtların istikbâlleri pek güzeldir. Hakikî şekilde mutlu olanlar, ancak onlardır. Nitekim, bir hadîs-i şerifte:

( ) buyurulmuştur. Yâni: Sen Allâh-ü Teâlâ’yı görüyormuşsun gibi ibâdette bulun, her ne kadar sen onu görür olmadın ise de, şüphe yok ki: O seni görmektedir. Bu gibi dinî emirlere uyan müslümanlar, dâima temiz bir hayata sâhip bulunmuş olurlar, günahlardan sakınmaya çalışır dururlar.

13. Lakırdınızı gizleyiniz veya onu açıklayınız, şüphe yok ki: O Yüce Yaratıcı gönüllerde olanı hakkıyla bilendir.

13. Evet… Ey insanlar!. Siz ister (Lâkırdınızı gizleyiniz) hayra veya şerre yönelik olan düşüncelerinizi içerinizde saklayınız, kimseye söylemeyiniz (veya onu açıklayınız) maksadınızı ilân ediniz, her hâlde (şüphe yok ki: O) Yüce Yaratıcı (gönüllerde olanı hakkîle bilendir.) kullarının bütün kalplerinde olanı bilicidir, güzelce mi düşünüyorlar, yoksa çirkin şeyler mi düşünüp duruyorlar, hepsini de âlemlerin Rabbi Hazretleri tamamı ile bilir, ona göre haklarında mükâfatı, cezası tecellî eder. işte bu hakikati iyice bilmiş olunuz, ona göre hareketlerinizi tanzime çalışınız, artık sizin bütün kalbî sırlarınızı böyle tamamı ile bilen bir Yüce Yaratıcı, sizin açıkça yapmış olduğunuz şeyleri de tamamen bilmez mi?. İnanmışız ki bilir, O’na hiçbir şey gizli kalamaz.

İbn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh’tan rivâyet olunduğuna göre müşriklerin, Hz. Peygamber hakkındaki, bâzı dedikoduları, Resûl-i Ekrem’e vahyen bildiriliyordu, bundan dolayı, müşriklerin bâzısı, bâzısına dedi ki: “Sözlerinizi gizleyin, tâ
ki: Muhammed’in Rab’bi işitmesin” bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, Cenab-ı Hak’kın gizli olanı da, açık olanı da tamamı ile bildiği bütün halka ihtar buyurulmuştur.

14. Yaratmış olan zat, bilmez mi? Latîf, Habîr olan, O’dur.

14. Evet.. Yüce Yaratıcı Hazretleri bütün gizli ve âşikâre olan şeyleri bilir, bir kere düşünmeli, muazzam kudret ve hikmet ile bu âlemleri (yaratmış olan zât) o Yüce sıfatları olan Yaratıcı, kullarının bütün açık ve gizli fiil ve sözlerini (bilmez mi?) elbette ki: Tamamı ile bilir. Şüphe yok ki: (lâtif) olan, bütün kalplerdeki düşünceleri bilen ve (habîr olan) bütün açık ve gizli bulunan şeyleri tamamı ile bilen (O’dur.) O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Artık o Yüce Yaratıcımız, elbette ki: Bütün kullarının sözlerini işitir, işlerini görür, ona gizli ve açık hiçbir şey kapalı kalamaz. Bir kere o Yüce Yaratıcı’nın kudret eserlerine bir ibret gözü ile bakınız, onun ne kadar kudret ve azamet sâhibi olduğunu düşününüz.