MEARİC SURESİ

30. Eşlerine veya sahip bulundukları cariyelerine karşı müstesnâ çünkü onlar kınanmış değildirler.

30. (Zevcelerine) Nikâhları altında bulunan hür kadınlara (veya sâhip bulundukları cariyelerine karşı) yapacakları ilişkiler (müstesna) bunlar; helâldir, ihtiyaç gereğidir, (çünkü onlar) Öyle kendi eşlerine veya cariyelerine karşı ilişkide bulunanlar, (kınanmış değildirler.) Onlardan istifâde edebilirler. İnsanlık cemiyetinin takdir edilen zamana değin bir temizlik dairesinde devamı, ancak böyle meşrû bir şekilde meydana gelecek ilişkiler vasıtasîle mümkün bulunmuştur.

31. Artık her kim bunun ötesini araştırsa işte haddi aşmış olanlar onlardır, onlar.

31. (Artık her kim bunun ötesini) Cenab-ı Hak’kın böyle meşrû kıldığı muamelenin aksini (araştırırsa) gayr-i meşrû ilişkiler talebinde bulunursa (işte haddi aşmış olanlar) Hak Teâlâ’nın meşrû kıldığı hududun dışına çıkmış bulunanlar (onlardır) Evet.. Şüphe yok ki: (onlardır) işte pek büyük bir mes’uliyete tutulacak olanlar da o gibi kimselerden ibarettir.
“El-Mü’minûn”? sûresindeki (5, 6, 7) inci âyetlerin tefsirine de müracaat!.

32. Ve onlar ki: Emanetlerine ve ahitlerine riâyet edicilerdir.

32. (Ve onlar ki:) İlâhî hükme râzı olan o mümin kullar ki: (emanetlerine ve ahtlarına riâyet edicilerdir.) Emanetlere hıyanette bulunmazlar, üstlendikleri vazifeleri yerine getirmeğe çalışırlar, işte böyle dosdoğru, itaatkâr kullarda müstesnadırlar. Bunların gelecekleri emindir. Bu da sekizinci vasıflarıdır.

33. Ve onlar ki, şahitlikleri dosdoğru yaparlar.

33. (Ve onlar ki:) O mü’mînler ki: Gerektiğinde (şâhitliklerini doğruca yaparlar.) bildiklerini saklamazlar, aksini yapmazlar, gerektiğinde mahkemeye gider, dosdoğru şâhitlikte bulunurlar, bu sâyede hukuka riâyet edilir, hakların ortaya çıkmasına hizmette bulunulmuş olur. Bu da dokuzuncu vasıflarıdır.

34. Ve onlar ki, namazlarını korurlar.

34. (Ve onlar ki:) O güzel vasıflar ile vasıflanmış olan mü’mînler ki, (Namazları üzerine muhafazada bulunurlar.) Farz, Vâcip, Sünnet ve nâfile kabilinden olan namazları ile pek fazla ilgilenirler, bunları kaçırmak istemezler, bunların vakitlerine, şartlarına hakkiyle riâyet ederler, bunları kalp huzuru ile îfaya çalışırlar, bu da onuncu vasıflarıdır.

35. İşte onlar Cennetlerde ikram olunmuş zatlardır.

35. (İşte onlar) Bu beyan olunan on mühim vasfa sâhip bulunan mü’mînler (Cennetlerde ikram olunmuş zâtlardır.) onlar, muhakkak ilâhî lütuflara nâil olacaklardır, nice maddî ve mânevî nîmetlere, lezzetlere, sevinçlere mazhar bulunacaklardır. İşte kulluk vazîfelerini îfa etmenin pek muazzam mükâfatı böyledir.

36. Artık ne var, o kâfir olanlara ki: Senin tarafına koşucudurlar.

36. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin pek câhilce hareketlerini teşhîr ediyor. Onların umdukları cennete nâil olamayacaklarını bildiriyor. Onları helâk ederek yerlerine hayırlı kimseleri getirmeğe Cenab-ı Hak’kın kaadir olduğunu kesin bir şekilde haber veriyor. Resûl-i Ekrem’in onları
bırakmasını emrediyor. Ve onların kabirlerinden nasıl müthiş bir şekilde çıkarılarak mahşere nasıl zelilce bir hâlde sevk edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık ne var?) ne oluyor?. (O kâfir olanlara ki:) Ey Yüce Resûl!. Onlar (senin tarafına koşuculardır.) senin çevrende toplanmak, sana bakmak istiyorlar.
“Muhtıîin” süratle bir tarafa koşan kimseler demektir.

37. Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan.

37. O kâfirler (Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan) Resûl-i Ekrem’in etrafını sararak alay ederce bir vaziyet alıyorlar. O Yüce Peygamberin telkinlerine ehemmiyet vermiyorlar. Haklarında selâmet vesîlesi olacak nasihatlerini kabul etmiyorlar. Bu ne kadar câhilce ve haklarında felâket getirici bir hareket!.

“İzîn” dağınık, çeşitli gruplar, tâifeler demektir.
Rivâyet olunuyor ki; Resûl-i Ekrem, Sallâlâhü Aleyhivessellem; Kâbe-i Mükerreme’de namaz kılıyor, Kur’an-ı Kerim’i okuyordu, müşrikler ise onun etrafında halka, halka fırka, fırka olarak toplanıyorlar, mübârek beyanlarını işitip onunla alayda bulunuyorlardı ve diyorlardı ki: Eğer onlar, Muhammed -Aleyhisselâm- in dediği gibi Cennete girecekler ise elbette biz onlardan evvel Cennete gireceğizdir. İşte bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur.

38. Onlardan her şahıs Naîm Cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor?

38. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, o müşrikleri red için buyuruyor ki: (Onlardan her şahıs) öyle küfür üzere oldukları hâlde (naîm cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor.) Bu ne kadar boş bir ümit!.

39. Hayır, aslâ, şüphe yok ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.

39. (Hayır.. aslâ) öyle kâfir kimseler, aslâ Cennete giremeyeceklerdir. (Şüphe yok ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.) Onların yaradılışları birer döl suyundandır. Onlar haddizatında Cennete girmek şerefine, kabiliyetine sâhip değildirler. Ancak ilâhî din ile nitelenmelidirler ki: Cennet nîmetine kavuşturulsunlar.

Diğer bir yoruma göre de onlar, kendilerini Cenab-ı Hak’kın ne için yaratmış olduğunu bilirler, onların yaratılmaları, nefislerini îman ile, ibâdet ve itaat ile tamamladıkları ve bezemeleri içindir. Onlar ise bu hayat gâyesine riâyet etmiyorlar, îmandan ve kulluk vazîfelerini îfadan kaçınıyorlar, artık onlar, Cennete lâyık olabilirler mi?.

40. Artık öyle değil, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki: Şüphe yok, biz elbette kadiriz.

40. (Artık öyle değil) O kâfirlerin iddiaları boşunadır. Onlar bir şeref ve meziyete sâhip değildir, onlar Cennete girmeğe lâyık bulunmuyorlar. (Doğuların ve batıların Rab’bine yemîn ederim ki: Şüphe yok. biz elbette kaadiriz) Allah’ın kudreti, fazlasıyla yeterlidir.

41. Onlardan hayırlısını yerlerine getirmeğe ve biz önüne geçilmişler değiliz.

41. (Onlardan) O kâfirlerden her birini helâk edip onların yerlerine (daha iyilerini getirmeğe) onlara bedel, îman sâhiplerini vücuda getirmeğe ilâhî kudretin fazlasıyla kâfi olduğunu hiç bir akıllı kimse inkâr edemez. (Ve biz önüne geçilmişler değiliz.) Elbette ki: Hiç bir mahlûk, Yüce Yaratıcı’nın irâdesine mâni olamaz, Hâşâ o âlemlerin Rabbini mağlûp bırakamaz, bir ilâhî irâde gereğidir ki: O gibi kâfirler geçici bir zaman için yaşamakta bulunuyorlar, sonunda lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
“Mesbûkîn” âciz, mağlûp müsabakayı kaybetmiş kimseler demektir.

42. Şimdilik onları bırak, dalsınlar ve oynasınlar, va’dolundukları günlerine kavuşacaklarına değin.

42. Ey Yüce Peygamber!. Sen (Şimdi onları bırak) Madem ki haklarındaki hayır diler tebligâtını, öğütlerini kabul etmiyorlar, artık onların hâllerine bakıp üzülme, onlar, kendi bâtıl kanaatlarına (dalsınlar,) dünyaları ile, fânî varlıkları ile (oynasınlar,) geçici bir zaman için yaşasınlar,
(vâ’d olundukları günlerine kavuşacaklarına değin) öyle gâfilce bir hâlde vakit geçirsinler, sonunda kıyamet kopuncaya ne kadar kendi nefislerine sûikastte bulunmuş olduklarını anlayacaklardır, lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır.
“Havz” suya dalmak, bir şeye başlamak demektir.

43. O gün ki: Kabirlerinden süratle çıkarlar, sanki onlar, dikili bir şeye koşuculardır.

43. Evet.. (O gün ki:) İkinci üfleme yapılarak (Kabirlerinden sür’atle çıkarlar) yeni bir hayata erip mahşere sevk edilirler. (Sanki: Onlar,) O müşrikler (dikili bir şeye) kendisine ibâdet etmeleri için konulmuş olan bir heykele (koşucudurlar.) öyle birbirine müsabaka edercesine sür’atle koşar, giderler.
“Ecdas” kabirleri demektir. “Nusub” Bayraklar, alâmetler, ibâdet için dikilen şeyler mânâsınadır.
“Yufizun” da müsabaka edercesine sür’atle koşarlar demektir. “Terhekuhüm” de onlara yaklaşır, onları kaplar mânâsınadır.

44. Gözleri düşkün olduğu halde kendilerini bir zillet kaplayacaktır, işte o, onların tehdîd olunmuş oldukları gündür.

44. Evet.. Onlar, kabirlerinden sür’atle çıktıkları gün (Gözleri düşkün) pek mütevazice bir tarzda (olduğu hâlde kendilerini bir zillet kaplayacaktır.) azaba uğrayacaklarını anlayacakları için pek fazla bir hayret ve heyecan içinde kalacaklardır. (işte o) Gün, o pek korkunç mûsibet zamanı (onların) o inkârcıların dünyadalarken (tehdît olunmuş) meydana geleceği bildirilmiş (oldukları gündür.) Onlar, bu günü dünyadalarken inkâr ediyorlardı, artık onlar, o âhiret âleminde bu inkârlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır. Hiç bir mâzeret ileri sürmeye selâhiyetli bulunamayacaklardır. Binaenaleyh öyle inkârcılar, bu pek müthiş âkıbeti bir düşünmeli değil midirler? Daha fırsat elde iken inançlarını tashih ederek kulluk vazîfelerini îfaya çalışmalıdırlar ki: Azabın pençesinden kurtularak selâmet sahasına kavuşabilsinler. Başarı Cenab-ı Hak’tan…

BİR CEVAP YAZIN