LOKMAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de inmiştir. Otuzdört âyeti kerimeyi kapsar. Bunlardan yalnız (27, 28 ve 29)’uncu âyetlerin Medine-i Münevvere’de indiğine dair bir rivâyet vardır. Hz. Lokman’ın kıssasını, onun pek hikmetli öğütlerini ihtiva ettiği için bu yüce sûreye böyle, “Sûre-i Lokman” adı verilmiştir. Bu mukaddes surenin beyanları da pek yücedir. Bunlar, bizlere Kur’an-ı Kerim’in bir hidâyet rehberi olduğunu ve kurtuluşa ermek için ne gibi ibadetlere devam edilmesinin gereğini bildiriyor. İmândan mahrum olanların, ilâhi âyetlere karşı ne gibi bir tavır almakta olduklarını, bu yüzden nasıl bir azaba tutulacaklarını haber veriyor, müminlerin ise ne kadar büyük nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin ne kadar sanatkârane, lâtif, faideli bir şekilde yaratmış olduğu kâinata insanlığın ibret nazarlarını çekmektedir. Lokman hekimin Allah tarafından ilm ve hikmete kavuştuğunu ve şükran vazifesiyle sorumlu olduğunu ve o dinî ve hikmeti besleyen zâtın da evlâdına ne kadar hâkimane bir surette öğütler vermiş olduğunu bir itâat örneği olmak üzere gösteriyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin göklerde ve yerlerde tecelli eden kudret eserlerini bildiriyor, Allah’ın ilminin ve kelimelerinin sonsuz olduğunu, o Büyük Yaratıcı’ya imân edenlerin saadete ereceklerini küfr ve isyan içinde kalanların da nasıl şiddetle azaplara sevkedileceklerini haber vererek insanları uyanmağa dâvet buyuruyor. Geleceğe âit bir takım işlerin içyüzünü ve ne zaman meydana gelecekleriniancak Cenab-ı Hak’kın bildiğini beyan ile insanları bencillikten men etmekte ve müminlerin ilâhi yardıma, ilâhi şefkat ve merhamete kavuşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.

1. Elîf, Lâm, Mîm.

1. Bu mübârek âyetler, beyânı hikmet olan kitab, Kur’an-ı Kerim’in samimi zâtlar için hidayet ve rahmet olduğunu bildiriyor. Samimi zâtların da kimlerden ibaret olduklarını bildirerek kendilerini hidayete, kurtuluşa kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) Bu mübârek harfler hakkında Bakara ve Ankebut sûrelerinin ilk âyetleri hakkındaki açıklamaya müracaat!.

2. İşte bunlar, hakîm olan kitabın ayetleridir.

2. (İşte bunlar) Bu yüceliğe, büyüklüğe sahip âyetler (hâkim olan kitabın âyetleridir.) bütün açıklamları hikmetin kendisi ve hakikat olan Kur’an-ı Kerim’in pek yüce âyetlerinden ibarettir.

3. Muhsinler için bir hidayet ve bir rahmettir.

3. Evet.. Bu yüce âyetler, (Muhsinler için) iyiliklerle güzel gözler ve davranışlar ile bezenmiş olan zâtlar hakkında (bir hidayet ve bir rahmettir) onların haklarında bir hidâyet vesilesi, bir rahmet eseri olmak üzere nâzil olmuştur. Bu yüce âyetlere riâyet edenler, onların gösterdiği yolu izleyenler, ebedî saadete nâil olurlar.

4. Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete kesin şekilde inanırlar.

4. (Onlar ki,) O zâtlar ki, samimi olmak şerefine sahibtirler, işte onlar (namazı dosdoğru kılarlar) üzerlerine düşen namazları, o pek mübârek ibadetleri bütün farz ve şartlarına riâyet ederek bir mânevi zevk ile edâya çalışırlar (ve zekâtı verirler) mükellef oldukları zekât vazifesini yerine getirirler,fakir müslümanlara yardımda bulunurlar. (onlar) o samimi zâtlar, (ahirete) o ebediyet âlemine de, evet (onlar kesin şekilde inanırlar) ölüme mahkum olan bütün insanlığın yeniden diriltilerek bir ebediyet âlemine sevk edileceklerine kesin kes inanırlar.

5. İşte onlar, Rab’lerinden bir hidayet üzeredirler ve işte kurtuluşa erenler de onlardır.

5. (İşte onlar) O yüksek niteliklere sahip, o yüce ibadetlerle, kabul edilen âmellerle, nezih inançlarla donatılmış zâtlar (rab’lerinden bir hidayet üzeredirler) Àlemlerin Rabbi Hazretlerinin kendilerine olan ilâhi yardımı sayesindedir ki, Allah’ın dinine kavuşarak selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır. (ve işte felâha erenler de onlardır) yani: Korku ve endişeden kurtulmuş, muratlarına ermiş, ebedî saadete lâyık olmuş zatlar, öyle samimi ünvanini hakkıyla elde eden zâtlardan ibarettir. Binaenaleyh kurtuluşa selâmet ve saadete kavuşmak isteyen her insan, daha dünyada iken hayatını boş yere gafil bir hâlde zayi etmemelidir, üzerine düşen ve pek makbul ve değerli olan o gibi dinî görevlerini yerine getirmeye çalışmalıdır, Allah yolunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunmalıdır. İnsani yücelikler bu sâyede ortaya çıkar kurtuluş ve mutluluğa ermek bu vesile ile sağlanmış olur.

6. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, lâkırdının boş eğlencesini satın alır ki, bilgisizlikle Allah’ın yolundan sapıtsın ve o yol ile alay ediniversin. İşte onlar için hor ve hakîr edici bir azap vardır

6. Bu mübârek âyetler, insanların başlıca iki kısma ayrılmış olduklarını gösteriyor. Bir kısmının hayatını boş yere zayi ve Allah’ın dinî ile alay ettiğini ve sağır kesilmiş gibi Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınır olduğunu ve bu yüzden pek büyük bir zarara uğrayacağını hatırlatıyor. Diğer bir kısım insanların ise imânve sâlih amel sahiplerinden oldukları için Allah’ın va’di gereğince ebedî cennetlerde nimetleneceklerini müjdeleyip ve Cenab-ı Hak’kın yüce sıfatlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardır ki,) insâni olgunluklar ile donanmış olup kurtuluşa aday bulunan zâtlara tamamen aykırı hareketlerde bulunur. O (lâkırdının boş eğlencesini satın alır) yani: Çirkin, faidesiz sözlere kıymet verir, insanı yoldan çıkaran gaflete; şehvete düşüren sözleri, teraneleri dinlemeğe devam eder ki, (bilgisizlikle) hiçbir bilgiye dayanmaksızın sadece bir bilgisizce maksatla insanları (Allah’ın yolundan sapıtsın) sapıklığa düşürsün. Onun işlerindeki gayesi budur (ve) o cahil şahıs ister ki, (o yol ile) o ilâhi yol ile İslâm dinî ile (alay ediniversin) onunla alay etsin (işte onlar için) öyle lüzumsuz şeyler ile uğraşan, öyle alay ederek harekette bulunan, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmak isteyen kimseler için (hor ve hakir edici bir azap vardır.) onlar dinî değerlere karşı alay edici bir vaziyet aldıkları için ahirette en büyük zilletlere, azaplara mâruz kalacaklardır.

§ “Lehv”; oyun, eğlence, insanı hayrdan, faideli işlerden geri bırakan herhangi bâtıl şey demektir. “Lehvel hâdis” ise, asılsız, uydurma lâkırdılardır, insanı aldatan, kulluk ve taattan geri bırakan sözlerdir, şarkı ve türkülerdir, oyunlardır. “Huzuv” da alay etmek, maskaralığa almak, istihzâde bulunmak demektir.

7. Ve ona karşı ayetlerimiz okunduğu vakit, sanki onu işitmemiş sanki iki kulağında bir sağırlık varmış gibi böbürlenerek arkasını döner. Artık onu pek acıklı bir azap ile müjdele.

7. Evet.. O, öyle fesatçı kimsedir ki, insanları yoldan çıkarmağa çalışır (ve ona karşı âyetlerimiz okunduğu vakit) Kur’an-ı Kerim’in hikmet dolu âyetleri vakit vakit okununca(sanki onu işitmemiş) o mübârek âyetlerin okunuşundan haberleri olmamış (sanki iki kulağında bir sağırlık varmış) da o kutsal âyetlerin okunmasiyle, okunmaması eşitmiş (gibi) bir vaziyet alarak ve (böbürlenerek) gururlu bir hâlde (arkasını döner) Kur’an’ın emir ve yasaklarını kabulden kaçınır (artık onu pek acıklı bir azap ile müjdele) öyle inkârcı kibirli şahıs için en şiddetli bir cehennem azabı takdir edilmiştir “hatırlat” yerine “müjdele” denilmesi, alay içindir. Yani: Ciddi bir tavır ile alay etmek fazla öfke göstermek nüktesine mebnidir. Tefsirlerde yazıldığı üzere bu şahıstan murat “Nadr İbnilhars”dır. Bu bir müşrik idi, ticaret için Hiyreye, Acemistan’a giderdi, eski İran ateşperestlerine âit, hurafeler kabilinden kitapları alır getirirdi, onlardaki mitoloji kabilinden hikayeleri Kureyş tâifesine karşı okur ve derdi ki: Muhammed -Aleyhisselâm- size Ad ve Semud kavimlerine ait kıssaları anlatıyor, ben de size Rüstem ve İsfendiyar, Kisralara âit hikayeleri anlatıyorum, artık beni dinleyiniz, işte bu herif, bu sözleriyle insanların Kur’an-ı Kerim’i dinlemelerine engel olmak isterdi. Hatta deniliyor ki: Bu herif, gittiği yerlerden şarkı söyleyen cariyeleri de getirirdi, onları ona buna musallat eder, onların şehvetengiz teraneleri ile halkı aldatmaya yoldan çıkarmağa çalışırdı. İşte bu mübârek âyetler nazil olarak onun bu ahlâki rezâletlerine işarette bulunmuştur.

8. Muhakkak o kimseler ki, imân ettiler ve yararlı amellerde bulundular, onlar için de nimet cennetleri vardır.

8. İşte öyle İslâmiyet düşmanı olup Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınan, başkalarını da sapıtmak isteyen zararlı kimseler olduğu gibi İslâmiyet’e sarılan, kurtuş ve saadeti o sayede gören nice gerçek aydın kişiler de vardır. Evet.. (muhakkak o kimseler ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul etmiş bulundular (veyararlı âmellerde bulundular) üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeğe çalıştılar, insanları yoldan çıkarmağa değil, aydınlatmağa gayret ettiler (onlar için de nimet cennetleri vardır) onlar cennetlerin nimetlerine nâil olacaklardır. Onlar ahirette ebedî bağların, bahçelerin nimetlerine kavuşmuş bir halde mutlu olarak yaşayıp duracaklardır.

9. Oralarda ebediyyen kalıcılardır. Allah hak olarak vâd buyurmuştur. Ve o azîzdir, hakîmdir.

9. Evet.. O mutlu zatlar (Oralarda) o nimet dolu cennetlerde (ebediyyen kalıcılardır) o nimetler asla yok olmayacaktır (Allah hak olarak yâd buyurmuştur) öyle mümin, salih kulların o huzur dolu cennetlere kavuşacakları Allah tarafından va’d edilmiştir, Allah’ın va’di ise elbetteki, gerçekleşecektir. Çünki Allah Teâlâ haşâ va’dinden dönmez. (ve o) Büyük Yaratıcı (azizdir) herşeye kaadirdir, onun vadini yerine getirmesine hiçbir kimse engel olamaz ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) her emr ve filii bir hikmet ve faideye dayanır. Hikmet ve fayda gereği olmayan birşeyi yaratmaz. Bütün kudret eserleri onun bu gibi yüce sıfatlar ile vasıflanmış olduğuna şahadet etmektedir.

10. Gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki, onları görürsünüz ve yerde de sizi sarsmasın diye yüksek dağlar bırakmıştır ve orada her yürüyen hayvânlardan dağıtmıştır ve biz gökten su indirdik, artık orada her fâideli çeşitten bitkiler bitirdik.

10. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın kudret ve azâmetine şahadet eden bir kısım hilkat eserlerine, ilâhi nimetlerine dikkatleri çekiyor. Hiçbir şey yaratmaya gücü yetmeyen putlara tapan kimselerin de ne kadar sapıklıkta bulunduklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Elbette ki, Allah Teâlâ azizdir, hâkimdir. İşte bakınız!. O Büyük Yaratıcı (gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki,görürsünüz) daima gözlerinizi semalara yöneltir durursunuz onların birer direğe, birer mekâna dayanmaksızın ne kadar geniş bir vaziyette bulunduğu gözlere çarpıp durmaktadır. Ne kadar muazzam bir kudret eseri!. Müfessirlerin pek çoğuna göre gökler, mustevîdirler, yani: Düz, her tarafı eşit sahiflere benzerler. Bazı müfessirlere göre de gökler, yuvarlaktır, daire şeklinde değirmi bir halde bulunmaktadırlar. Mühendisler bu görüştedirler. İmamı Gazali de bu görüşe katılmıştır. Velhâsıl: Gökler, düz ve gerek yuvarlak olsun, Allah’ın kudretine göre değişmez. Hepsi de Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, dilemesiyle vücude gelmiştir. “Essiracülmünir” (ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, ey insanlar! (sizi sarsmasın diye) daima hareketiyle rahatsız etmemesi için yerlerin üzerlerine (yüksek dağlar bırakmıştır) bunlar ne büyük birer kudret eseridir. (ve orada) Yeryüzünde (her türlü canlılardan dağıtmıştır) çeşit çeşit hayvanlar görülüp durmaktadırlar. (ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (biz gökten su indirdik) şeffaf yağmurları yağdırdık (artık orada) o yeryüzünde (her faydalı çeşitten bitkiler bitirdik) bunlar, ne kadar güzel, latif birer manzara teşkil ediyorlar, kalplere ne kadar neş’e veriyorlar, insanlık âlemi bunlardan ne kadar faydalanıyor.

11. İşte bu, Allah’ın yarattığıdır. O halde bana gösteriniz ki, ondan başkaları ne yaratmıştır? Hayır.. O zâlimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

11. (İşte bu) Açıklanan göklerden, yerden vesaireden herbiri (Allah’ın yarattığıdır) bunlar, Allah’ın kudretini gösteren birer ilâhi yaratıktır. (O halde bana gösteriniz ki) bir delil ile isbat ediniz ki (ondan başkaları) o Kâinatın Yaratıcısından başka olup kendilerini o Yaratıcıya ortak etmekte olduğunuz şeylerden hangisi (ne yaratmıştır?.) onlar, bu âlemde görülen bu kadar çeşitli eserleri, harikalardanhangi birini yaratabilmişlerdir?. (hayır!.) muhakkak ki, o taptığınız şeylerden hiçbiri birşey yaratmış değildir, hiçbir şey yaratmaya asla güçleri yetmemiştir. Aksine kendileri yaratılmışlardır, hepsi de Allah’ın birer yaratışıdır. O halde o ne cehâlet, o ne sapıklıktır ki, öyle mahlûklara yaratıcılık ve mâbudluk sıfatını veriyorlar?. Artık şüphe yok ki, (o zâlimler) o müşrikler (apaçık bir sapıklık içindedirler) onların kalp gözleri kör kesilmiş, karşılarında parlayıp duran o kadar muazzam kudret eserlerini göremiyorlar, Allah’ın birliğini tasdik etmek nimetinden mahrum kalmış, cehalet içinde sönüp gitmeğe mahkum olmuşlardır.

Yorum Yap