ENFAL SURESİ

31. Ve onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: Artık işittik, eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz. Bu evvelkilerin efsanelerinden başka birşey değildir.

31. Bu mübarek âyetler, bir takım inkârcıların Kur’an-ı Kerim’in benzerini yapabilecekleri hakkındaki cahilce iddialarını ve Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğu takdirde mühim felâketlere uğramaya razı olduklarını bildirmektedir. Bununla beraber aralarında Rasûlü Ekrem bulundukça veya kendileri tövbe ve istiğfar ettikçe azaba uğramayacaklarını da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) Rasûlullah’ın aleyhinde bulunan inkârcılara (ayetlerimiz okunduğu) Kur’an’ı Kerim tilâvet edildiği (zaman dediler ki: Artık işittik) biliyoruz, bize karşı tilavete hâcet yok (eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz) biz de bu âyetler gibi edebî sözler tanzim edebiliriz. (Bu) Kur’an kitabı (evvelkilerin) geçmiş kavimlerin tarihihayatlarına dair (efsanelerinden) yazılmış kıssalarıdan (başka birşey değildir.) Bu cahiller, böyle kuru bir iddiada bulunmuşlardı. Yirmi seneden beri Kur’an’ı Kerim’in bir sûresinin olsun benzerini meydana getirmeleri kendilerine teklif edildiği halde bunu meydana getirmeğe asla kaadir olamamışlardı. Şimdi, sırf bir inat ve kibir etkisiyle böyle bir lâf’ta bulunmuşlardı.

§ Esatir; üstûranın çoğuludur. Yalan, batıl söz demektir. Kitaplarda tetkik ve tanzim Edirneksizin yazılan, eski milletlere ait bulunan kıssalardan, hikâyelerden ibarettir. Kur’an’ı Kerim hakkında böyle cahilce iddialarda bulunanlar, Darun Nedvede toplanmış olan kâfirler idi. Veyahut onların reisi, hâkimi makamında bulunan Nadr ibnil Hars idi. Bu lânetli ticaret için Hiyre’ye ve diğer Rum ve Fars ülkelerine gitmiş, o eski kavimlerin tarihine ait kitapları okumuş,bir takım asılsız kıssalara, efsanelere vâkıf olmuştu. Bunları Mekke’i Mükerreme ahalisine anlatır dururdu. İşte Kur’an’ı Kerim’in haber verdiği hakikî kıssaları da o kabilden telâkki etmiş, o hakikatları açıklayan kitabı da hâşâ efsane kabilinden zannetmiştir.

32. Ve bir vakit dediler ki: Ey Allah! Eğer senin tarafından hak olan bu ise hemen üzerinize gökten taşlar yağdır veya bize pek elemli bir azap getir.

32. (Ve bir vakit) O lânetli Nadr ibnil Hars ile ona tâbi olanlar (dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise) yani: Bu Kur’an hakikaten Allah tarafından nâzil olmuş kutsî bir kitap ise (heman üzerimize gökten taşlar yağdır.) Bizim inkârımıza bir ceza olmak üzere bizi böyle bir azâba uğrat. (Veya bize) ondan başka (pek elemli bir azap getir.) Onunla bize azap et, görelim.

§ Bu lânetli Nadr, daha sonra Bedir savaşında müslümanların eline esir düşerek öldürülmüş,isteği azaba kavuşmuştur.

33. Ve halbuki, sen onların aralarında bulundukça Allah Teâlâ onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfarda bulundukları halde de Allah Teâlâ onları azaplandırıcı değildir.

33. Resûlüm!. Bütün o inkarcılar azâbı hak etmiş bulunmaktadırlar. (Ve halbuki, sen onların aralarında bulunukça) sana tazim için onların hakkında kökleri kesilecek şekilde umumi bir azap gelmeyecektir. İlâhî âdet böyle yürümketedir. Hud, Salih, Lut Aleyhimüsselâm gibi evvelki Peygamberlerin ümmetleri hakkında bu âdet uygulanmıştır. Hiçbir belde ahalisi, içlerinden Peygamberleri çıkıp gümedikçe üzerlerine umumî bir ilâhî azap gelmemiştir. (Ve onlar istiğfarda bulunduları halde de) yani: Onlar istiğfar ederek İslâmiyeti ilerde kabul edecekleri takdirde de veya onların aralarında istiğfar eden müminler bulundukça da veyahut onların içlerinde daha sonra İslâmiyet’i kabul ederek küfür ve isyandan tövbe edip af dileyecek bazı kimseler mevcut olunca da (Allah Teâlâ onları) azabı istişât ile,yani hepsini birden kökünden koparıp mahvetmek suretiyle (azaplandırıcı değildir.) Bir cemaatin kusurlarından tövbe edip af dilemeleri, kendileri için bir emniyettir, bir selâmettir. Binaenaleyh gerek fertlere ve gerek cemiyetlere lâzım olan odur ki, küfür ve isyana tutulmuş oldukları takdirde bunun kötü sonunu düşünsünler, bir an evvel tövbe edip af dileyerek Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine iltica etsinler, bu sayede ilâhî azaptan kurtulsunlar. Bunun aksine hareket edenler ise elbette ki, her türlü azâbı hak etmiş olurlar.

34. Ve neleri vardır ki. Allah Teâlâ onları azaplandırmasın? Ve onlar Mescid i Haramdan men ediyorlar. Halbuki onun mütevellileri değildirler. Onun mütevellileri takvâ sahiplerinden başkası değildir. Ve lâkin onların birçokları bilmezler.

34. Bu mübarek âyetler, müşriklerin azâbı hak etmiş olduklarının sebebini göstermektedir. Ve başkalarının ibadetlerine mâni oldukları halde kendi ibadetlerinin bir takım adaba aykırı, yersiz hareketlerden ibaret bulunduğunu ve binaenaleyh azâba yakalanacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) O müşriklerin (neleri vardır ki) kendilerine fâide verecek ne gibi güzel amelleri vardır ki, (Allah Teâlâ onları azaplandırmasın?.) halbuki, onlar çirkin amelleri yüzünden azâbı hak etmişlerdir. (Ve) Bu cümleden olarak (onlar) Rasûlü Ekrem’i ve onun eshâbını (mescidi haramdan) orada bulunup ibâdet ve taat’de bulunmaktan (men ediyorlar) nitekim bu yüzden Rasûlullah’ı hicrete mecbur etmişlerdi. Ve Hudeybiye senesinde de Beytullah’ı ziyaret için müslümanlara müsaade de bulunmamışlardı. (halbuki onun) o mescid’i şerifin (mütevellileri değildirler) o müşrikler, biz Beyti şerifin sahipleri, mütevellileriyiz, oraya dilediğimizi bırakır, dilediğimizi bırakmayız, diye iddiada bulunuyorlardı. Bunların ise böyle bir iddiaya selâhiyetleri yoktur. (Onun mütevellileri takva sahiplerinden) şirkten uzak olan ehli İslam’dan (başkası değildir.) onun mütevelliliğine sahip olanlar, ancak mü’minlerdir. (Ve lâkin onların) o mütevellilik iddiasında bulunan müşriklerin (birçokları) böyle bir mütevelliliğe kendilerinin sahip olmadıklarını (bilmezler.) öyle cahilce, hakikata aykırı iddiada bulunur dururlar. Halbuki o kutsal mâbedin mütevelliliği, idaresi ancak ehli takvâ olan müslümanlara ait bulunmuştur. Binaenaleyh aralarında Rasûlü Ekrem çıkıp ayrılınca başlarına ilâhî azap gelecektir. Nitekim de Bedir savaşında ve Mekke’i Mükerreme’nin fethi esnasında böyle bir azâba uğramışlardır.

35. Ve onların Beyti şerifteki namazları, ıslık çalmaktan ve el çarpmaktan başka değildir. Artık azabı tadınız, küfreder olduğunuzdan dolayı.

35. (Ve onların) O müşriklerin (beytişerifteki namazları) namaz adını verdikleri duaları, âyinleri (ıslık çalmaktan, ve el çarpmaktan başka değildir) onların bu âyinleri mabetlerin kutsiyetine aykırı, dinî adaba muhalif hareketlerden ibaret bulunmuştur. Artık onlar beyti şerifin mütevellileri olmak selâhiyetine nasıl sahip olabilirler, (artık) Ey böyle mü’minleri mâbetlerden men eden, namaz adına öyle edepsizce hareketlerde bulunan müşrikler!. Lâyık olduğunuz (azabı tadınız) dünyada öldürülme gibi, esaret gibi cezalara uğrayınız, nasıl ki, Bedir savaşında uğramışlardır. Ahirette de cehennem azabına ebedî olarak tutulacaksınızdır. Böyle dünyevî ve uhrevî felâketlere, azaplara uğramanız ise sizin öyle (küfreder olduğunuzdan dolayıdır. Siz inanç ve amel itibariyle imândan mahrum kalmış, küfr ve şirke düşmüş olduğunuz için böyle elem verici bir akibeti hak etmiş oldunuz.

36. Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlardır, mallarını Allah Teâlâ’nın yolundan men etmek için harcarlar. Artık onu yine harcayaklardır. Sonra onların üzerine yürek acısı olacaktır. Sonra da mağlûp olacaklardır ve kâfir olanlar cehenneme sevkolunacaklardır.

36. Bu mübarek âyetler, kâfirlerin yaptıkları malî harcamaların bir kötü maksada dayanmakta olduğunu, bundan dolayı daha sonra yürek acısı duyacaklarını ve mağlûp olacaklarını ve nihayet Hak Teâlâ Hazretlerinin temiz olanlar ile temiz olmayanları ayırt ederek temiz olmayanları cehenneme sevk edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler ki) İslâm dinine karşı cephe alarak (kâfir olmuşlardır.) İmândan mahrum bulunmuşlardır. Onlar (mallarını. Allah Teâlâ’nın yolundan) İslâm dininden insanları ayırmak için (men etmek için infak ederler.) Nitekim Bedir Savaşı sırasında müslümanların aleyhine olarak mallarını sarfetmişlerdi. (Artık)o kâfirler (onu) o mallarını (yine) tamamen (harcayacaklardır.) Nitekim sonra Uhud savaşı sırasında birçok mallarını müslümanların aleyhine olarak sarf etmişlerdi. Fakat bu harcamalarından dolayı bir fâide mi göreceklerdi?. Ne gezer. (Sonra) bu harcamaları maksatlarına yardım etmemiş olacağı için (onların üzerine yürek acısı olacaktır.) pişmanlıklarına, üzüntü ve kederlerine sebebiyet vermiş bulunacaktır. Daha (sonra da mağlûp olacaklardır.) Nihayet fetih ve zafer müslümanlar tarafında görülecektir. Nitekim de görülmüştür. Bununla beraber o düşmanlar bu mağlubiyetle kalmayacaklardır. (Ve kâfir olanlar) küfür üzere devam edip hayatı terk edenler (cehenneme sevkolunacaklardır.) öyle ebedî bir ziyana, cezaya mâruz kalacaklardır.

37. Tâki, Allah Teâlâ pisi temizden ayırt etsin. Ve pis olanın bazısını bazısı üzerine kılıp hepsini toplasın. Artık onu cehenneme koysun. İşte ziyana uğramış olanlar, ancak onlardır.

37. Evet!. Cenâb-ı Hak, öyle küfrlerinde israr edip duran inkârcıları daha sonra cehenneme de sevk edecektir. (Tâki, Allah Habisi) pis ruhlu olan kâfirleri (temizden) temiz bir ruha, inanca sahip olan müminlerden (ayırt etsin) aralarındaki fark ortaya çıksın (ve pis olanın) kâfir bulunan şahısların (bazısını bazısı üzerine) ekleyip, ilâve (kılıp hepsini toplasın) büyük bir ateş kütlesi meydana gelsin. (Artık onu) o kütlenin tamamını (cehenneme koysun) hepsi birden azap çekip dursunlar. (İşte ziyâna uğramış) eliboş ve ziyâna uğramış (olanlar, ancak onlardır.) öyle birden ateşe sevk edilecek olanlar, o pis ruhlu kâfirlerden ibarettir. Çünki onlar, mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz bırakmış kimselerdir.

§ Rivayete göre bu âyetler, Bedir savaşı sırasında kâfir ordusuna mallarını sarfetmiş olan oniki Kureyş müşriki hakkında nâzilolmuştur. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe bunlardandır. İşte bütün bunlar daha sonra mağlûp olmuş, pişmanlığa düşmüşlerdir. İçlerinden bazıları daha sonra İslâm şerefine nail olarak ebedî azaptan kurtulmuştur. Küfür üzere ölüp gidenler de ebedî olarak cehennem azabına aday bulunmuşlardır. Ne fena bir âkibet!.

38. Kâfir olanlara de ki: Son verirlerse geçmişteki günahları onlara bağışlanır. Ve eğer yîne geri dönerlerse, artık şüphe yok ki, evvelkilerin sünneti geçmiştir.

38. Bu mübarek âyetler, inkârlarında israr etmeyip ilâhî dinî kabul edecek olanların af olunacaklarını, küfrlerinde israr edip duranların da bir ilâhî âdet gereği olarak mahv olacaklarını ve yıkılıp gideceklerini ihtar etmektedir. Ve dini yüceltmek için müslümanların cihad ile mükellef olduklarını ve onların bütün hareketlerini Cenâb-ı Hak’kın kemâliyle görüp bildiğini ve dinden yüz çevirenlere karşı mü’minlere Hak Teâlâ’nın yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Kâfir olanlara) Sana karşı düşmanlık gösterip savaşa cür’et edenlere (de ki:) eğer onlar, İslâmiyet’i kabul edip düşmanlıklarına (son verirlerse geçmişteki) kâfirlik zamanındaki (günahları onlara bağışlanır) o günahlardan dolayı Allah katında sorumlu olmaz ve azaba uğramazlar (ve eğer yine geri dönerlerse) yine savaşa başlar, düşmanlık gösterirlerse (artık şüphe yok ki, evvelkilerin) vaktiyle Peygamberlerine karşı cephe alan dinsizlerin hakkında Allah Teâlâ’nın (sünneti) ilâhî âdeti (geçmiştir) bu ilâhî âdet, Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerine, velilerine yardım edip din düşmanlarını mahv ve cezalandırmaktır. Binaenaleyh Allah Teâlâ vaktiyle din düşmanlarını mahv ve perişan ettiği gibi Son Peygamber Hazretlerine karşı cephe alan müşrikleri de mahvedecektir. Bu ilâhî adetin tecellisine kimse mâni olamaz.Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri bütün düşmanlarına galip olmuş Mekke’i Mükeremeyi fethederek oradaki düşmanlarını cezalandırmıştır.

39. Ve onlar ile bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah için oluncaya kadar cihatda bulunun. Bunun üzerine küfrlerine son verirlerse şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacak oldukları şeyleri tamamiyle görücüdür.

39. (Ve onlar ile) Öyle İslâm dinin düşmanlariyle (bir fitne kalmayıncaya) kadar, yani: Küfr ve şirk yok oluncaya, İslâmiyet’i kabul edenleri saptırıp İslâmiyet’ten döndürmeğe çalışanlar bertaraf edilinceye kadar (ve dîn tamamiyle Allah için oluncaya) bâtıl dinler yok olup, müntesipleri mağlûp ve helâk olup gidinceye (kadar cihatda bulunun.) İlâhî dini müdafaaya,korumaya çalışınız. (bunun üzerine) Böyle onlar ile cihat neticesinde o düşmanlar (küfrlerine) dinsizliklerine, İslâmiyet’e saldırmalarına (son verirlerse) Cenâb-ı Hak, onların geçmiş günahlarını af eder. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) onların (yapacak olduktan şeyleri tamamiyle görücüdür.) hak dini kabul edip ne gibi güzel amellerde bulunacaklarını Cenâb-ı Hak, tamamen görüp bilici olduğu için onlara ona göre mükâfatlar ihsan buyurur.

§ Tarihen sabittir ki; İslâm’ın başlangıcında birçok müslümanları, müşrikler çeşit çeşit hileler ile, kötü kötü telkinler ile fitneye düşürmeğe, dinden çevirmeğe çalışıyorlardı. Bu yüzden bir kısım müslümanlar, Rasûlullah’ın emriyle Habeşistan’a çıkıp gitmişlerdi. Sonra Medine’i Münevvere ahalisi Akabe beyatini yaparak müslümanlığı kabul edince de Mekke’de müşrikler, Mekke’deki müslümanları İslâmiyetten ayırmaya çalışıp durmuşlardı. Bu şekilde müslümanların arasına bir fitne, bir ihtilâf düşürmek istemişlerdi. Binaenaleyh Yüce Peygamber Hazretleri kâfirler ile cihada memur olmuştur ki, İslâm milleti o gibifitnelerden emin bulunsunlar.

40. Ve eğer yüz çevirirlerse artık biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.

40. (Ve eğer) O dinsizler, İslâmiyet’i kabulden .(yüz çevirirlerse) inkârlarında israr eder, müslümanlara karşı düşmanlıklarına son vermezlerse (artık) Ey müslümanlar!. Siz (biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir) sizin yardımcınızdır ve işlerinizin yöneticisidir, size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar. Siz Allah Teâlâya tevekkül ve güvende bulunun, düşmanlarınızın düşmanlığından korkmayın, (o) kerem sahibi mabut (ne güzel sahiptir) işlerini üzerine aldığı kimseyi zâyetmez. (ve ne güzel yardımcıdır.) Kendisine yardım ettiği kimse mağlûp olmaz. Binaenaleyh ey ehli İslâm erleri!. Düşmanlarınıza karşı dininize sarılın, Cenâb-ı Hak’tan imdat bekleyin, din düşmanlarının hilelerine, tuzaklama kıymet vererek aldanmayınız. Allah Teâlâ Hazretleri sizi korur, başarıya kavuşturur.

41. Ve biliniz ki, muhakkak herhangi birşeyden edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlaka Allah Teâlâ içindir. Ve Peygamber içindir ve akrabalarla, yetimler, fakirler ve yolcu içindir. Eğer siz Allah Teâlâ’ya ve furkan gününde, o iki cemiyetin karşılaştığı günde kulumuza indirmiş olduğumuza imân etmiş iseniz. Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.

41. Bu âyet-i kerime cihad neticesinde müslümanların elde edecekleri ganimet mallarına ait şer’î hükmü ve bu hükme riâyetin dinin gereği buunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!.. (Ve) şu şer’î hükmü de (biliniz ki, muhakkâk) düşman olan kâfirlerden savaş neticesinde (herhangi şeyden) isterse az olsun elde (edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlâkaAllah içindir) yani: Onun rızası içindir. Cenab’ı Hak’ka öyle bir maldan hisse ayırımı yapılamaz, onun ilâhî zatı buna muhtaç değildir. Bunun böyle zikredilmesi bir saygı ve bereket ümidi içindir. Fakat âlimlerden “Ebul Aliye”ye göre Cenâb-ı Hak adına da bir hisse ayırarak bu, Kâbe’i Muazzama’ya sarfedilir, (Ve) o malın beşte biri, beş kısma ayrılır ki, bunlardan biri (Peygamber içindir) bu kısım Rasûlullah’a verilir, o da bununla muhterem ehli beytinin ihtiyaçlarını temin eder. Kalanını da müslümanların ihtiyaçlarına sarfeyler. (ve) kalan dört kısmı da (akrabalar ile) yani: Rasûlü Ekrem’in akrabaları olan Beni Haşim, Beni Muttalip ile müslüman (yetimler ve fakirler ve yolcu) olanlar (içindir.) Bu beşte bir hissenin üç kısmı hazineye konularak fakir olan yetimlere ihtiyacını tamamen görmeğe kâdir olamayıp miskin adını alan yoksullara, ve nafakasını temin edemeyen müslüman yolculara sarfedilir. (Eğer siz,) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’ya) İmân etmiş iseniz (ve furkan gününde) yani: Hak ile bâtılın arasını ayırmaya vesile olan Bedir savaşında (o iki cemiyetin) müslümanlar ile müşriklerin (karşılaştığı) savaş için birbirine karşı cephe aldıkları (günde) yani Bedir harbi zamanında (kulumuza) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (indirmiş olduğumuza) ona nâzil olan âyetlere, ona yardıma gelen meleklere, ona ihsan ettiğimiz zafere (imân etmiş iseniz) artık biliniz, kabul ediniz ki elde edilen ganimet mallarının beşte biri, şu açıklanan zatlara aittir. Onu kendilerine teslim ediniz. Kalan beşte dördü de bu ganimetleri elde eden mücahitlere mahsustur. Yani: Cihat niyetiyle harp sahasına atılmış bulunan İslâm erlerine aittir, onlara dağıtılır. İsterse içlerinden bir takımı fiilen harbe katılmamış olsunlar. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.) Az bir kuvveti, çok bir kuvvete galip kılabilir, nitekim, sizi de Bedir Savaşında büyük bir kuvvete galip kılmıştı.Artık o Yüce Yaratıcının emirlerine, şer’î hükümlerine hakkiyle riayetten ayrılmayınız. Bu ganimet malları hakkındaki ilâhî hükme de tamamiyle itaatkâr bulununuz.

§ İmam-ı Âzam’a göre Rasûlü ekrem Efendimizin ahirete irtihaliyle kendisine ve Haşim oğulları ile Muttalip oğullarına ait olan hisseler düşmüştür. Ancak Haşim oğulları ile Muttalip oğullarının fakirleri var ise onlara da diğer fakirler gibi bu ganimet hissesinden yardım edilir. İmam Şafîi’ye göre peygamberin vefatından sonra Rasûlü Ekrem’e ait hisse, müslümanların ihtiyaçlarına meselâ harp araçlarının teminine sarfedilir. Haşim oğulları ile Muttalip oğulları yine hisselerini alabilirler. Kalan üç hisse de hazineye konularak fakir yetimlere, yoksullara ve yolculara sarfedilir.

42. O vakit ki, siz yakın vâdide idiniz, onlar ise uzak vâdide idiler. Kervan ise sizden aşağıda idi. Eğer birbirinizle vâdeleşe idiniz, elbette vâde mahallinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine getirmek için böyle yaptı tâki, helâk olan kimse, apaçık bir delilden helâk olsun ve diri kalan da âşikâr bir delilden diri kalmış olsun ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, tamamıyle bilicidir.

42. Bu âyeti kerime, Bedir Savaşı esnasında görünen ilâhî delili ve ümmet-i muhammed hakkında tecelli eden ilâhî lütufları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Eshab-ı kiram!. Ey ümmeti Muhammed!. Hatırlayınız (O vakit ki) O Bedir Savaşı sırasındaki (siz) Medine’i Münevvereye (yakın) bir (vâdide idiniz. Onlar) o düşmanlarınız olan Kureyş müşrikleri (ise) Medine’i Münevvere’den (uzak) bir (vâdîde idiler.) Mekke’i Mükerreme’ye, su kaynağına yakın bulunuyorlardı. Şam’dan dönüp gelen, düşmanlara ait bulunan (kervan ise sizden aşağıda idi.) Sizin mevkinizden uzakta bulunuyordu. Bedir mevkiinden üç mil kadaruzakta bulunan bir sahilde idi. (eğer biri birinizle vâdeleşe idiniz) eğer muharebe için sizinle düşmanlarınız birbirinize söz vermiş olsa idiniz (elbette vade mahallinde ihtilâfa düşerdiniz) siz ey müslümanlar!. Düşmanların daha müsait bir mevkide bulunduklarını anlayarak aranızda ihtilâf yüz gösterirdi, onlardan korkardınız, zaferden ümitsizliğe düşerdiniz. (Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan) ilmi ezelisinde kararlaşmış bulunan (bir emri) müslümanların muzaffer, kâfirlerin ezilmiş olmasını (yerine getirmek için) böyle yaptı. Müslümanlar ile düşmanlarını öyle bir yerde topladı, onları savaşa düşürdü. (Tâki helâk olan kimse) gözleriyle görüp anlayacağı (apaçık bir delikten) öyle bir delili gördükten sonra (helâk olsun) kendi küfrünü açık bir delil ile gördükten sonra gebersin, (ve diri kalan da) müslüman kuvveti de (âşikâr bir delilden) öyle açık bir alâmeti gördükten sonra (diri kalmış olsun) çünkü düşman kuvvetleri pek fazla idi ve pek elverişli bir sahada bulunuyorlardı. Müslümanlar ise az bir kuvvete sahip idiler, savaş durumları müsait değildi. Bu hâle göre galibiyete kavuşmaları umulmazdı. Halbuki bu vaziyete rağmen müslümanlar galip gelmişlerdir. Bu galibiyeti Rasûlü Ekrem Hazretleri de daha evvel eshab-ı kiramına haber vermişti. İşte bu galibiyet, bir harikadır, Allah’ın kudretine bir delildir. Peygamberimizin bu haberi de büyük bir mucize mahiyetindedir. Artık bu açık delilleri, hüccetleri müslümanlar da, onların düşmanları da görmüşlerdir. Bu pek açık kudret delillerini kâfirler göre göre helâk olup gitmişlerdir, haklarında ilâhî delil tamam olmuştur, biz hak ve hakikaten haberdar olamadık, bizi aydınlatıp uyaracak bir hâdise karşısında kalmadık derneğe selâhiyetleri kalmamıştır. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) müminlerin tasdiklerni, ve nail olacakları mükâfatları, kâfirlerin de kâfirce lâkırdılarını ve uğrayacakları azapları (tam mânâsıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.) Hiçbirşey o Yüce yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır…

43. O vakit ki. Allah Teâlâ onları sana rüyanda az gösteriyordu. Ve eğer onları sana çok göstermiş olsaydı elbette korkacak idiniz ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve lâkin Allah Teâlâ selâmete erdirdi. Şüphe yok ki, o, göğüslerin içinde olanı hakkıyla bilicidir.

43. Bu mübarek âyetlerde Bedir Savaşı sırasında müslümanlar hakkında Allah’ın yardımının gelmesi için iki taraftaki kuvvetlerin birbirine bir harika olarak birer az miktarda gösterilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Hatırla (O vakti ki) o Bedir Savaşı zamanını ki (Allah Teâlâ onları) o düşmanları (sana rüyanda az gösteriyordu.) tâki, bunu eshabına haber veresin, onların cihad için kararlı ve cesur olmalarına vesile olsun. (Ve eğer onları) o düşmanları Cenab’ı Hak (sana çok göstermiş olsa idi elbette korkacak idiniz) savaşa cesaret edemiyecek idiniz. (Ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz) aranıza ayrılık düşerdi, harpte sebat edip etmemek hususunda görüşleriniz başka başka olurdu, (ve lâkin Allah Teâlâ selâmete erdirdi) sizi korkudan, ihtilâftan kurtarmak suretiyle selâmet nimetine nail buyurdu. (Şüphe yok ki, o) hikmet sahibi yaratıcı (göğüslerin içinde olanı hakkiyle bilicidir) Herkesin kalbinde olanı tamamen bilicidir. Harp sahasında cesaret, sabır ve sebat gösterecek olanlar ile korkacak, feryad ve figanda bulunacak olanları da tamamiye bilir. Bundan dolayıdır ki, sana rüya âleminde düşman kuvvetlerini hikmetine binden az göstermiştir.

44. Ve hani karşıkarşıya geldiğiniz zaman onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu ve sizleri de onların gözlerinde azaltıyordu. Tâki, Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine getirsin. Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülür.

44. (Ve) Ey mü’minler!. Ey Bedir mücahitler!!,(hani) O düşmanlar ile (karşı karşıya geldiğiniz zaman) Allah Teâlâ (onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu) Rasûlü Ekrem’in rüyasında gördüğü vaziyet, düşman kuvvetlerinin azlığı, böyle uyanıklık halinde de görünüp duruyordu. Bu hâl, Yüce Resûlün rüyasını destekliyor, eshab-ı kiramın kuvvetini, direncinı artırıyordu. (Ve) Ey İslâm erleri!. (Sizleri de onların) o düşmanlarınızın (gözlerinde azaltıyordu) tâki, korkup kaçmasınlar, savaşa atılsınlar, (tâki. Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri) bir ilâhî takdirini ilâhî ilminde sabit olan İslâm kelimesini yüceltisn, ehli İslâm’i zafere kavuşturmak hükmünü (yerine getirsin) varlık sahasına çıkarsın. (Ve) malumdur ki (bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülür.) bütün kâinatta dilediği gibi tasarrufta bulunur. Onun emrini reddedecek, hükmüne mâni olacak bir kuvvet yoktur. O bir hikmet sahibi Yaratıcıdır, kadirdir. Bu savaştaki olaylar da onun hikmet ve kudretinin gereğidir. Artık bütün kâinatın merci’i olan o Yüce Yaratıcının hükümlerine, emirlerine riayet etmelidir, hakikî geleceği temine çalışmalıdır. Bütün insanlık için en mühim vazife bundan ibarettir. Ve başarı Allah’tandır…

45. Ey imân edenler! Bir taife ile karşılaştığınız zaman artık sebat ediniz ve Allah Teâlâ’yı zikrediniz. Tâki kurtuluş bulasınız.

45. Bu mübarek âyetler, müslümanlara en lâzım olan bir dinî vazifeyi tebliğ etmektedir. Onlara kuvvet ve güçlerinin devamı için lâzım gelen sabır ve sebatı; birlikte hareketi, ihtilâftan sakınmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine sahip olanlar!. (Bir) kâfir (taife ile) cemaat ile harp için (karşılaştığınız) savaşa başladığınız (zaman artık) Cenâb-ı Hak’ka sığınarak savaşınızda (sebat ediniz) bu sebatın sonu zaferdir, galibiyettir. Nitekim Bedir Savaşında bu hâl görülmüştür, (ve AllahTeâlâ’yı) da kalplerinizle, lisanlarınızla (zikrediniz) kerem sahibi mâbudunuzu zikrederek ilâhî yardımını temenniden geri durmayınız, (tâki kurtuluş bulasınız) muradınıza eresiniz, fetih ve zafere nail olasınız. Çünki sabr ve sebat, Cenâb-ı Hak’ki devamlı anmak, maddî ve mânevî en büyük bir başarı vesilesidir. Artık buna riayet etmemek, Allah’ı anmaktan gafil bulunmak, asla uygun olamaz.

Yorum Bırakın