ENFAL SURESİ

16. Ve her kim o günde onlara arkasını çevirirse, cenk için bir tarafa dönmek veya diğer bir fırkada yer almak için müstesnâ, muhakkak ki. Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile dönmüş olur ve onun yurdu cehennemdir ve ne fena bir dönülecek yer.

16. (Ve) Sizlerden (her kini o günde) o düşmanlarla karşılaşacağınız zamanda (onlara arkasını çevirirse) bozulaak savaştan kaçarsa pek büyük bir günah işlemiş olur. (cenk’için bir tarafa dönmek) müstesnadır. Yani: Düşmana ansızın atılmak için kendisini bir harp hilesi olmak üzere bozguna uğramış gibi göstermek hali müstesnadır. Veya kendileriyle cenk ettiği taifeden daha mühim bir tâifeye karşı vaziyet almak için yerinden ayrılmak müstesnadır (veya diğer bir fırkada yer almak için) arka çevirmek yani: İslâm ordusundaki diğer bir cemaate katılmak için yerinden ayrılmak (müstesnâ) bunlar savaşın gerektirdiği şeylerdendir. Bunlardan dolayı sorumluluk gelmez. Fakat böyle meşrû bir sebep olmayınca (muhakkak ki,) o düşmanlara karşı yüz çevirenler (Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile) geri (dönmüş) yüz çevirmiş (olur) ilâhî azabı hak etmiş bulunur, (ve onun yurdu) ahirette (cehennemdir.) dünyadaki İslâm yurdunu meşrû bir sebebe dayanmaksızın savunmadan kaçındığı için onun ahiretteki yurdu cehennem olacaktır. (Ve) o cehennem (ne fena bir dönülecek yer!.) Artık hangi bir mümin, böyle bir âkibete mâruz kalmasını ister?.Binaenaleyh müslümanlar için cihat sahasında sabr ve sebattan ayrılmamak icabeder. Başarı Allah’tandır.

17. Sonra onları siz öldürmediniz ve lâkin Allah Teâlâ öldürdü. Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı. Hem de müminleri Allah tarafından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, hakkıyla işiticidir, tam mânâsıyla bilicidir.

17. Bu mübarek âyetler, bütün başarıların, bütün sıkıntıların birer hikmete dayanmış olarak ilâhî takdir ile vücude geldiğini bildirmektedir. Ve istenilen fetihlerin vücude gelmiş olduğunu beyan ile ehli küfrü düşmanca hareketlerine son vermeğe davet etmektedir. Aksi takdirde çokca bulunmalarının kendilerine fayda veremeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitleri!. (Sonra) Bedir Savaşında (onları) o düşman fertlerini (siz öldürmediniz) onlara siz kendi kuvvetinize kudretinizle galip gelmiş olmadınız (ve lâkin Allah Teâlâ oldu) sizlere zafer vererek o düşmanları yenilgiye uğratan gerçekte Cenab’ı Hak olmuştur. (Ve) Resûlüm!. O düşmanların üzerine bur avuç toprağı (attığın vakit sen almadın) o toprağı düşmanların yüzlerine haddızatında sen isabet ettirmiş olmadın (fakat Allah Teâlâ attı) o isabeti öyle harikulâde bir şekilde Cenâb-ı Hak meydana getirdi, düşmanların yenilgisine sebep kıldı, (hem de) Bu hârikanın vücude gelmesi, (müminleri ilâhi katından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için) idi. Yani onlara şükür vesilesi olmak için böyle büyük bir nimet, bir başarı ve zafer ihsan buyurmuştu. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) sizin iddialarınızı, yardım talebinde bulunmanızı (hakkiyle işiticidir.) ve sizin hareketlerinizi, niyetlerinizi, dualarınızın kabulüne sebep olan kalbî hallerinizi (tam mânâsıyla bilicidir.) artık bütün bu muvaffakiyetleri o Yüce Yaratıcıdan bilmeli ve daima ona şülerde, hamd ü senadabulunmalıdır.

§ Rivayete göre Bedir savaşındaki başarıdan sonra müslümanlardan bir kısmı ihtilâfta bulunmuş meselâ; birisi: “Filân şahsı ben öldürdüm” demiş, diğer birisi de: “hayır onu ben öldürdüm” diye iddiada bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bütün bu başarıların sadece Allah’ın kudreti ile meydana geldiği kendilerine tenbih olunmuştur. Bir de Rasûlü Ekrem, Kureyş ordusunun geldiğini görünce: Yarabbi!. Bana vaad buyurduğun zaferi nasip buyur, diye duaya başlamış, bunun üzerine Cibrili Emin gelmiş, “bir avuç toprak al, düşmanların üzerine at” demiş, Yüce Peygamber Hz. Ali’ye hitaben: “Derenin ufacık taşlarından bana bir avuç ver diye emretmiş, bunu alınca: “Şahetil vücûh = Yüzleri berbat olsun” diyerek düşmana karşı atmış, bu bütün müşriklerin gözlerine isabet ederek derhal yenilgilerine sebep olmuştur. İşte böyle bir harika da yalnız Cenâb-ı Hak’kın kudretiyle, takdiriyle mey dana gelmiştir. Yoksa tabii kanuna göre böyle bir isabet,böyle bir yenilgi nasıİ düşünülebilir. Binenaleyh biz bütün muvaffakiyetlerimizi Cenâb-ı Hak’tan bilmeliyiz.

18. Bu böyledir ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirlerin hilesini iptâl edicidir.

18. (Bu böyledîr) Bütün muvaffakiyetleriniz Allah’ın kudreti iledir, sizi imtihandaki hikmet, bu savaştaki galibiyet, mü’minleri yüceltmek, kâfirleri de kahretmek ve zayıf düşürmek içindir, (ve şüphe yok ki, kâfirlerin hilesini ibtâl edicidir.) onları kötü maksatlarından dolayı böyle mağlubiyetlere, yenilgilere daima uğratacaktır. Elverir ki, müslümanlar, kendi vazifelerini bilsinler ve her hususta muvaffakiyet! Cenâb-ı Hak’tan niyâz etsinler.

19. Eğer ey kâfirler fetih istiyorsanız işte size fetih gelmiştir. Ve eğer vazgeçerseniz artık o sizin için hayırlıdır. Ve eğer dönerseniz biz de döneriz. Ve elbette cemaatiniz çok olsa dasize birşey ile fayda verir olamayacaktır. Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ müminler ile beraberdir.

19. Ey müslümanlara karşı cephe alan kâfirler!. (Eğer) siz (fetih istiyorsanız) Kâbe’nin perdelerine sarılarak: “Yarabbi!, İki ordudan hangisi daha yüksek, daha hidayet üzere, daha değerli ise ona zafer ver” diye dua ediyor idiniz, (işte size fetih geldi) Allah Teâlâ daha üstün ve daha değerli olan müslümanlar grubuna zafer verdi, onları galip kıldı. Artık uyanınız!, (ve eğer siz vazgeçerseniz) Rasûlü Ekrem’e olan düşmanlığa, müslümanlara karşı savaş cür’etine son verirseniz (artık o) son vermek (sizin için hayırlıdır.) o sayede esaretten, öldürülmekten kur tulmuş, selâmete ermiş olursunuz, (ve eğer) savaşa (dönerseniz bîz de done” riz.) şu gördüğünüz fetih ve zaferi Resûlümüze tekrar tekrar ihsan ederiz. Nitekim de ihsan buyurmuş, Rasûlü Ekrem’i bütün cihat sahalarında mansur ve muzaffer kılmıştır. (Ve) Ey Düşmanlar!. (Elbette cemaatiniz çok olsa da) sizi zafere kavuşturamayacaktır. Ve (size birşey ile fâide verir olamayacaktır.) sizi müdâfâya, yenilgiden kurtarmaya kâdir bulunamayacaktır. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ) zafer ve yardım hususunda (müminler ile beraberdir.) onları fetih ve zafere nail buyuracaktır.

20. Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya ve peygamberine itaat ediniz. Ve siz işitir olduğunuz halde ondan yüz çevirmeyiniz.

20. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatın lüzumunu bildirmektedir. Dinî emirleri, yasakları işitip bildikleri halde onlara riayet etmeyenlerin ise sağlam duygulardan mahrum, en kötü hayvanlardan sayılmış kimseler olduklarını ve onların bile bile haktan yüz çevirdiklerini kınama makamında olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) ey İslâmîyet nimetine nailbulunanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve reshulüne) her emir ve yasak buyurmuş oldukları hususlarda, bu cümleden olarak cihada iştirâk hususunda (itaat ediniz) aykırı bir harekette bulunmayınız. (Ve siz) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına, dinî nasihatları (işitir olduğunuz halde ondan) Rasûlü Ekrem’den, onun dinî tebliğatına uymaktan (yüz çevirmeyiniz) üzerinize düşen dinî vazifeleri yerine getirmekten kaçınmayınız. Böyle bir hareket, insanlığa, kulluk şanına yakışmaz. Binaenaleyh cihat hususunda da Rasûlullah’a muhalefet ederek ondan ayrılmayınız.

21. Ve öyle kimseler gibi olmayınız ki, onlar işittik derler ve halbuki onlar işitmezler.

21. (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (öyle kimseler gibî olmayınız ki) öyle kâfirler ve münâfıklar gibi emir ve yasağa muhalefette bulunmayınız ki, (onlar işittik derler,) sadece böyle bir iddiada bulunurlar (ve halbuki onlar işitmezler) onlar işittiklerine riayette bulunmazlar, ona karşı işitmemiş gibi bir vaziyet alırlar. Artık onların o işitmeleriyle işitmemeleri eşit bulunmuş olmaz mı?.

22. Şüphesiz ki. Allah Teâlâ katında canlıların en kötüsü, sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler.

22. (Şüphesiz ki Allah Teâlâ’nın katında) Onun hüküm ve kazası hususunda (hayvanların en kötüsü) yeryüzünde dolaşan hayvanların en şerlisi, en zararlısı (o sağırlar ve dilsizlerdir ki) onlar hakkı işitmezler ve hakka dair bir söz söylemezler. Hakkı işitip söyleyecek bir kabiliyetten mahrum bulunurlar. Ve onlar (akıl) da (erdîremezler) onların kusurları, kötü halleri bu derece fenâdır. Bazı sağırlar ve dilsizler vardır ki, bazı şeyleri bilir, aklen anlarlar. O inkârcı insanlar ise böyle bir aklî kabiliyete bile sahip değildirelr. Bu yaratılış kabiliyetini onlar zâyetmişlerdir.

23. Ve eğer Allah Teâlâ onlarda bir hayır bilseidi elbette onlara işittirirdi. Ve eğer işittirecek olsaydı elbette onlar yine dönerlerdi. Ve onlar kaçınan kimselerdir.

23. (Ve eğer Allah Teâlâ onlarda) O inkârcılarda kabiliyetleri itibariyle (bir hayır bilseydi) Onların kendi kuvvetlerini hakkı araştırmaya sarf edeceklerini, hidayete tâbi olacaklarını Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle bilmiş olsa idi (elbette onları işittirirdi.) onları hakkı kabul ve hakikatı tefekkür edip düşünecek bir işitme kabiliyetine nail buyururdu. (Ve) halbuki onlarda öyle bir kabiliyet kalmamıştır, (eğer) onları (işittîrecek olsa idi) onlara, diyelim, anlama ve düşünme çerçevesinde işitme duygusu verse idi (elbette onlar yine dönerlerdi.) işittikleri hakikatlerden yine yüz çevirirlerdi. O işitecekleri haklardan yine istifade etmezlerdi. Veyahut hakkı kabulden sonra yine inkâr ederek dinden dönerlerdi. Sanki hiç işitmemiş gibi olurlardı. (Ve onlar) hakkı kabulden (kaçınan kimselerdir.) işittikleri şeyleri kalpleriyle inkâr ederler. Onlar inatçıdırlar, böyle birkaçınmak onların adetleridir.

§ Bir rivayete göre Kureyş müşrikleri Rasûlü Ekreme demişlerdi ki: Bizim ceddimiz olan Kusay, mübarek bir şeyh idi, onu dirilt, eğer o sana şahitlik ederse biz de sana imân ederiz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Eğer Kusay hayat bularak Hz. Peygamber’in risaletini tasdik etse bu inkarcılar da bunu işitseler, yine imân etmezler, bu diriltme olayını bir gösteriş sanarak yine küfürlerinde devam ederler. “Şûre yerde bitmemiş asla benefşe, lâle, gül” “Kabiliyet konmamış aslında baran neylesin”

24. Ey mü’minler! Sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği vakit Allah için ve Peygamber için icâbet edin ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ kişi ile kalbi arasına girer ve şüphe yok ki, onun huzurundatoplanacaksınız.

24. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak ile Yüce Resûlü tarafından olan tekliflerin birer hayat unsuru olduğunu ve onlara icabet etmenin lüzumunu bildirmektedir. Ve bütün insanlar Hak Teâlâ’nın tasarmfu altında bulunduklarından ve onun mânevî huzuruna sevkolunacaklarından ona söve hareketlerini tanzim etmelerini ve bütün cemiyet hayatına zarar verecek olan gayrı meşrû hareketlerden kaçınılmasını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!.) Ey imân nimetine nail bulunmuş olan kullar!. (sizî) Allah Teâlâ’nın muhterem Resûlü (kendinize) maddî ve mânevî (hayat verecek şeylere) meselâ: Millî hayatı koruyacak olan cihada, veya ebedî hayatın vesilesi olan dinî ilimleri tahsile veya sahibini ebedî hayata, kavuşturacak olan güzel inançlara veya içki gibi, fuhşiyat gibi terkedilmeleri cemiyetin hayatî temizliğini temine sebep olan şeyleri terketmeğe (davet ettiği vakit) hemen (Allah için ve Peygamber için) güzelbir itaat göstererek o davete (icabet edin) öyle mükellef olduğunuz şeyleri bir kalp rahatlığı ile ifaya çalışınız. (Ve) Ey müminler!. (Biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ) yaratmış olduğu herhangi bir (kişi ile kalbi arasına girer.) yani: Hak Teâlâ Hazretleri kullarına İlim ve tasarruf bakımından kendilerinden daha yakındır, kullarının bütün düşüncelerini bilmektedir, kullarını kalbî ilhamlarını istediği gibi değiştirebilir. Ve dilerse bir kulu ile onun kalbi arasına bir engel bırakır, artık mümin ise, kâfir, kâfir ise mümin olamaz. Binaenaleyh her hususta ve bu cümleden olarak imanda sebata muvaffakiyet hususunda Cenâb-ı Hak’ka daima-sığınmalıdır, Allah’ın korumasına sığınılmalıdır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz bile çok kere (= Ey kalpleri evirip çeviren Rab’bim!. Benim kalbimi senin dinin üzerine sabit kıl, diye dua ederdi. Ve ey müslümanlar!. (şüphe yok, ona) o Yüce Yaratıcı huzurunda (toplanacaksınızdır.) başkasına değil. O hikmet sahibi mabut da amellerinizin mahiyetlerine, mertebelerine göre size mükâfat ve ceza verecektir. Artık gaflette bulunmayınız, sonunuzu göz önüne alınız, ona göre hayatınızı tanzime çalışınız, ibadet ve itaatten geri durmayınız.

25. Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulüm edenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın cezası pek şiddetlidir.

25. (Ve) Ey müslümanlar!. Öyle (bir fitneden) gayrı meşrû bir harketten, felâkete sebep olacak bir hadisenin meydana gelmesinden (sakınınız ki) onun kötülüğü, felâketi; maddî ve mânevî zararları (sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz) bilâkis zulmetmemiş, o hadiseyi fiilen yapmamış olanları da kapsar. Meselâ: Bir cemiyet arasında bir takım gayrı meşrû şeyler yapılıp dururken bunları yapanların engellenmesine çalışılmaması, umumî bir sorumluluğa, bir kötülüğe sebep olabilir. Aynı şekilde: Gerektiğinde cihat hususunda bir taifenin tembelik göstermesi, o taifenin mensup olduğu bütün bir cemiyet hakkında mağlûbiyet!, zarar ve ziyanı doğurabilir. Artık bu gibi kötü neticeleri doğuracak şeylere meydan vermemelidir. (Ve) Ey mü’minler!. Kesin olarak (biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın cezası) ona muhalefet edenler hakkında (pek şiddetlidir) onun hükümlerine riayet etmeyenlerin sonlan pek kötüdür. Nitekim bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmediğinden dolayı İslâm tarihinde pek acıklı hâdiseler vücude gelmiştir, müslümanlar arasındaki mücadeller nekadar korkunç, genel musibetlere sebebiyet vermiştir. Binaenaleyhöyle şiddetli bir azabı hak etmemek için Allah’ın hükümlerine riayete devam etmelidir. Toplumun zarar ve ziyanına sebebiyet verecek şeylerin vücude gelmemesine elden geldiği kadar çalışmalıdır, şahsî ve genel selâmet ve menfaat bunu gerektirmektedir.

26. Ve hatırlayınız ki, bir zaman siz yeryüzünde azlık idiniz, zayıf sayılan kimseler idiniz. İnsanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız. Sonra Allah Teâlâ sizi yerleştirdi ve sizi yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı, tâki, şükredesiniz.

26. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın başlangıçta zayıf olan İslâm toplumunu daha sonra kuvvet ve güce kavuşturmuş olduğunu beyan ile onları şükre, itaate davet etmektedir ve dinî hükümlere muhâlefeti ve hiyâneti yasaklamaktadır. Ve bir imtihan, bir denemeden ibaret olan dünya servetine, evlât gayretine kapılarak bir takım muhterisce hallerde bulunulmamasını ihtar buyurmaktardır. Şöyle ki: (Ve) Ey muhacirler topluluğu!. (Hatırlayınız ki) Siz (bir zaman yeryüzünde) Mekke’i Mükerreme sahasında (azlık idiniz) sayınız noksan idi ve siz (zayıf sayılan kimseler idiniz) sizde bir kuvvet, bir güç görülemiyordu (insanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız) Kureyş müşriklerini ve diğer Arap kâfirlerinin sizi sür’atle mahvedip cezalandırmalarından endişe içinde yaşardınız. Nitekim bütün Arap kavmi de Fars ve Rum kâfirlerinin elleri altında zelilce bir vaziyette bulunmuşlardı. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi) Ey müslüman muhacirler!. Medine’i Münevvere’de (yerleştirdi) düşmanlarınızdan emin olacağınız bir barınağa sizi kavuşturdu, (ve sizi yardımıyla destekledi.) Ensar-ı kiramın yardımıyla veya meleklerin imdadiyle sizi düşmanlarınız olan kâfirler üzerine galip kıldı, (ve sizi temiz şeylerden) Ganimet mallarından (rızıklandırdı) bu ganimet mallarını size helâl kıldı, halbuki, sizden evvelki milletlere helâldeğildi, (tâki) Nail olduğunuz bu muazzam nimetlerden, muvaffakiyetlerden dolayı Cenab’ı Hak’ka (şükredesiniz) kulluk vâzifenizi bilip Allah Teâlâ’nın rızasına aykırı hareketlerden kaçınasınız.

27. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz ve emanetlerinize hiyanette bulunmayınız. Halbuki, siz bilirsiniz.

27. (Ey imân edenler!.) Ey Rasûlü Ekreme tâbi olanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz) farzlara, sünnetlere aykırı hareketlerde bulunmayınız. Açıktan kabul ettiğiniz İslâmiyet’e aykırı şeyleri kalben gizleyip durmayın, müslümanların aleyhinde, dinsizlerin lehinde olacak hareketlere cür’et etmeyin, meselâ: İslâm hükûmetinin sırlarını düşmanlara ihbarda bulunmak kötülüğünü işlemeyin (ve emanetlerinize hiyanette bulunmayınız) kendi aranızdaki emanetlere de, sözleşmelere de riayet etmez bir hâle düşmeyiniz veya üzerinize düşen dinî ve dünyevî vazifelerde istikametten ayrılmayınız. (Halbuki, siz bilirsiniz.) Hiyanet etmekte olduğunuza vâkıf bulunuyorsunuz. O halde öyle bile bile hiyanete nasıl cür’et edebilirsiniz?. Veyahut siz hiyanet ile istikametin, güzellik ile çirkinliğin arasını ayırd edecek bir bilgiye sahip bulunmaktasınız. O halde nasıl olur da hiyanet gibi bir aşağılığı işleyebilirsiniz?.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Bu cümleden olarak: Deniliyor ki, bu âyeti kerime “Hatip İbni Ebi Belten” hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem, Mekke üzerine yürüyeceği zaman Hatıb Mekke’lilere gizlice bir mektup yazarak Yüce Peygamberin bu hareketini haber vermişti. İşte bu müslümanlık aleyhinde bir hiyanet idi. Bu gibi hiyanetlerden müslümanlar men edilmişlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğinegöre de bu âyeti kerime, eshabdan Rifae veya Mervan ismindeki “Ebu Lübâbe” hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudi’lerden “Beni Kureyza” kabilesini muhasara altına almıştı. Onlar Şam’da “Enha” denilen yere çıkıp gitmek üzere uzlaşma yapmak istemişlerdi. Rasûlü Ekrem buna müsaade etmedi, bu hususta eshab-ı kiramdan “Sad İbni Muaz’ı” hakem tâyin etti. Beni Kureyza kabilesi, eshabtan “Ebu Lübabe”nin kendilerine gönderilmesini istirham ettiler, bu zat kendilerine gönderildi. Beni Kureyza dediler ki; “Ya Eba Lübâbe” nasıl görürsün? Saad İbni Maaz’ın hükmüne muvafakat edelim mi? Ebu Lübâbe ise: Eli ile boğazına işaret ediverdi. Demek istemiş idi ki: Eğer Sad’ın hükmüne razı olursanız, onun hükmü sizi öldürmekten başka olmayacaktır. Ebu Lübabe’nin malı ve aile efradı Benî Kureyza arasında bulunduğu için onların hakkında böyle bir iyilik ister işarette bulunmuştu. Fakat muhterem zat, deral hata ettiğini, İslâmiyet’e hiyanette bulunduğunu anlayarak nâdim ve pişman oldu, kendisini yedi gün kadar mescidin bir direğine bağladı, yiyip içmeyi terketti, tövbesinin kabulünü bekledi. Nihayet tövbesinin kabul edildiğini Rasûlü Ekrem Hazretleri kendisine müjdledi. Bu zat da tövbesinin hakkiyle tamam olması için içinde bu günaha düşmüş olduğu bu kavmin yurdunu terkedeceğini ve malını harcamda bulunacağını söylemiş, Rasûlü Ekrem Efendimiz de malın üçte birini sadaka olarak vermesi yeterlidir, diye buyurmuştu. İşte bu zat hakkında mal ve evlât temayülü, böyle bir sıkıntıya sebep olmuştu.

28. Ve biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında pek büyük bir mükâfat vardır.

28. (Ve) Ey müslümanlar!, (biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.) biribtilâdır. Bunların yüzünden günaha düşüp cezaya çarpılmak düşünülebilir. Artık bunların muhabbetleri sizi hiyanete, Allah rızasına muhâlefete sevk etmemelidir. Aksi takdirde büyük zararlara düşmüş olursunuz. (Ve şüphe yok ki,) Allah’ın rızasını kazanmak için hiyanetlerden kaçınan müminlere (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda, ahiret âleminde (pek büyük bir mükâfat vardır) Artık Yüce Allah’ın hükümlerine riayet etmelidir, mal ve evlât ve aile muhabbeti insanı Allah’ın rızasına aykırı, hiyâneti gerektiren hareketlere sevk etmemelidir. Aksi takdirde mal ve servet, evlât ve aile insan için bir fitneden, bir imtihandan başka birşey olmuş olamaz.

29. Ey imân edenler! Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız sizin için bir furkan kılar ve sizin günahlarınızı örter ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.

29. Bu mübarek âyetler, takva sahibi olan müminlerin mağfirete, ilâhî lütuflara nail olacaklarını müjdelemektedir. Rasûlü Ekrem’e karşı düşmanca hareket edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Cenâb-ı Hak’ki tasdik etme ve birliğine inanma, peygamberine tâbi olma şerefine nail olanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız) bütün yapacağınız ve yapmayacağınız şeyler hususunda takva sahibi olarak harekette bulunursanız, bu sebeble o Yüce Yaratıcı (sizin için bir furkan kılar) yani: Kalplerinizde hak ile bâtılın arasını ayırdetmeğe vesile olacak bir hidayet meydana getirir veyahut size hakkı yerine getiren battal edenin arasını ayıracak, müminleri yüceltecek, kâfirleri de zelil edecek bir zafer ihsan buyurur. (Ve) O Yüce Mâbud, siz öyle takvâ üzere bulundukça (sizin günahlarınızı örter) setreder, teşhir buyurmaz, (ve sizin için mağfiret buyurur.) Günahlarınızı af ve mahv eyler. (Ve) Şüphe yok ki, (AllahTeâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.) Takva sahipleri hakkındaki bu ilâhî vada onun lûtuf ve ihsanı cümlesindendir. Yoksa sadece takva, sahibinin böyle bir lütufa kavuşmayı icabetmez. Zaten tekvada bulunmak, Allah Teâlâ’dan kormak bir kulluk vazifesidir. Bunun karşılığında öyle bir af ve mağfiret tecellisi bir ilâhî lütuftan başkası değildir.

30. Ve hani bir zamanda o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri veya seni çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurmaktalar. Allah Teâlâ da tuzak kuranların hayırlısıdır.

30. (Ve) Resûlüm!. Şunu da hatırla ki, (hani bir zaman da) Mekke’i Mükerreme’de mukim bulunduğun vakit (o kâfirler senî tutup bağlamaları) kayıt ve hapis altına almaları için (veya seni) kılıçlariyle (öldürmeleri) için (veya seni) Mekke’den (çıkarmaları için sana hud’ade>) tuzak kurma ve hilede (bulunuyorlardı.) İşte o zamanı bir düşün, Cenâb-ı Hak sana o zaman ne kadar lûtuf ve keremde bulundu. (Ve onlar) sana (mekirde) hilede, su’ikasitte (bulunurlar) daima sana karşı dşümanca bir vaziyet almak isterler. Fakat onların bu hareketleri sana bir zarar veremez. Çünki (Allah Teâlâ da) onlara (tuzak kurar) onların tuzaklarını, hilelerini kendi üzerlerine çevirir. Evet… Allah Teâlâ Resûlüne düşmanlarının kötü maksadını vahiy yoluyla haber verir, Mekke’den çıkıp Medine’ye gitmesini emreder, Bedir savaşında müslümanları düşmanlarının gözüne pek çok göstererek o düşmanları mağlûp bırakır. İşte bunlar, o kâfirlerin tuzak ve hilelerinin cezasıdır. (Ve Allah Teâlâ) şüphe yok ki (tuzak kuranların hayırlısıdır) herkesin tuzağını, hilesini ziyadesiyle bilicidir, onların bu fena hareketlerini sonuçsuz bırakmaya tam mânâsıyla kaadirdir. İşte hayra, hikmete dayanan şeyler, ancak Cenab’ı Hak’kın bu şekilde tecelli eden ilâhî fiilleridir.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi, tefsirlerde şöylece beyan olunmaktadır: Ensar denilen Medine’i Münevvere ahalisi İslâmiyeti kabul edince Mekke’i Mükerreme’deki Kureyş müşrikleri telâşa düştüler, Ebül Bühteri Hişam İbni Amr, Ebu Cehil, Tuayme Bini Adiy gibi reisleri Darun Nedve’de toplandılar, Rasûlü Ekrem hakkında ne yolda muamele yapacaklarına dair istişareye başladılar. İblis de Necit ahalisinden ihtiyar bir şahıs imiş gibibir şekle girerek o topluluğa katılmıştı. Ebül Buhter! demişti ki: Benim görüşüm şöyledir: “Muhammed’i -Aleyhisselâm- bir hanede hapsetmeli, penceresinden yiyip içeceğini vermeli; orada ölünceye kadar beklemeliyiz. Necidli ihtiyar, derhal itiraza başladı: Eğer siz onu öyle bir hanede hapsederseniz elbette onun kavmi gelir, sizinle savaşta bulunur, onu ellerinizden kurtarırlar. Bu sözü tasdik ettiler. Hişam’da demişti ki: Benim görüşüme göre onu bir deveye bindirip kendi aranızdan çıkarınız, artık onun yapacağı size zarar vermez, siz de istirahat etmiş olursunuz. Necidli ihtiyar yine itiraz etti, bu ne kötü görüş!. O kimse ki, sizin beyinsizlerinizi- bozdu, böyle dışarı çıkarılınca da sizden başkalarını bozar, onun konuşmasındaki tatlılığı, lisanındaki güzelliği, kalpleri büyüleyen sözlerini görmüyor musunuz?. Vallahi onu öyle serbest bırakırsanız, gider birçok kimseleri kedisine tâbi kılar, sonra gelir sizi yurdunuzdan çıkarır atar. Evet… Doğru söylüyorsun diye o lânetli iblisi tasdik ettiler. Sonra lânetli Ebu Cehil dedi ki, benim görşüüm şudur: Kureyş’in her kabilesinden birer genç alırsınız, ellerine birer keskin kılınç verirsiniz, hepsi birden hücum edip Muhammed’i -Aleyhisselâm- öldürürler, onun kanı kabilleer arasına dağılmış olur. Artık Haşim oğulları, Kureyş ile savaşa kaadir olamaz. Diyet isterlerse onu verir rahat ederiz. Mel’ûn Necidli ihtiyar, Ebu Cehlin bu görşünü doğru gördü, işte bu gencin == EbuCehlin reyi en muvafıktır, demişti. Darun Nedve’de toplanmış olanlar buna karar verdiler. Böyle üç görüş şeklinde bir tuzak ve hilede bulunmak istemişlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu tuzağını ibtâl buyurdu. Bu hadiseyi Cibrili Emin gelip Rasûlullah’a haber verdi, Medine’den çıkıp Mekke’ye hicret buyurmasını tebliğ etti. Rasûlü Ekrem de bir gece yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Hz. Ebu Bekir ile beraber Mekke’den çıktılar. Kureyş’in takibatından kurtulmak için bir aralık “Sevr” dağındaki bir mağaraya girdiler. Bir harika olmak üzere mağaranın her tarafını örümcekler sardı, oraya kadar gelen Kureyş’liler, mağar içinde kimse olmayacağına inanarak oradan ayrıldılar. Rasûlü Ekrem de sonra tam bir emniyet içinde Medine’i Münevvere’ye kavuştu. İşte Cenâb-ı Hak, o din düşmanlarının görüşlerini, hilelerini böyle tesirsiz bırakmış, Yüce Resûlünü nice başarılara kavuşturmuştur.

Yorum Bırakın