AHZAB SURESİ

16. De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez. Ve o vakit pek azdan başka istifâde ettirilmezsiniz.

16. Bu mübârek âyetler de ölümden veya öldürülmesinden korkarak savaşa katılmak istemeyen kimselere o korkularının bir fâide vermiyeceğini ihtar ediyor. Takdir edilmiş olan bir hayra veya bir fenalığa kimsenin engel olamayacağını bildiriyor. Müslümanları cihada iştirakten alıkoymaya çalışan münafıkların Allah katında bilindiklerini tehdit maksadıyla haber veriyor. Müslümanlara karşı cimrilikte ve fena lakırdılarda bulunan münafıkların kötü hallerini tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. O seninle beraber cihâda katılmaktan kaçınan kimselere (de ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez.) çünkü takdir edilen ne ise o mutlaka meydana gelir ve bir kimsenin hayat müddeti artıp eksilmez, savaşa iştirak etsin, etmesin vakti gelmiş olunca mutlaka hayattan mahrum kalacaktır. (ve o vakit) O cihattan firar ettiğiniz zaman (pek azdan başka) yani haddizatında pek az olan ecel müddetinizden başka dünyada (istifâde ettirilmezsiniz) artık böyle çabucak yok olan ömrü korumak ümidiyle ebedî hayata ait menfaatleri temine sebep bulunan cihattan kaçınmak nasıl münasip olabilir?.

17. De ki: Sizin için bir fenalık dilerse veyasizin için bir rahmet dilerse sizi Allah’tan saklayacak olan kimdir? Ve onlar kendileri için Allah’tan başka bir veli ve bir yardımcı bulamazlar.

17. (De ki:) Ey gâfiller!. (Sizin için bir fenâlık dilerse) Sizin helakınızı, yenilginizi takdir buyurmuş olursa (veya sizin için bir rahmet dilerse) sizi bir hayra, bir faideye kavuşturmak için irade buyurursa sizi (Allah’tan saklayacak) engel alabilecek (olan kimdir?.) Elbette ki, ona kâdir, selahiyetli kimse yoktur. (Ve onlar) öyle hayatlarını düşünüp cihattan kaçınan kimseler (kendileri için Allah’tan başka bir veli) kendilerine fâide verecek bir zât (ve bir yardımcı) kendilerine yönelen bir beladan kendilerini kurtarabilecek bir yardımcı (bulamazlar) o halde ne için Hak Teâlâ’ya teslim olmakta, işleri O’na bırakmayıp da başkalarının aldatmalarına kıymet veriyorlar?.

18. Muhakkak ki, Allah içinizden sizi geri bırakanları ve kardeşlerine: Bize gelin, diyenleri bilir. Halbuki onlar savaşa gelmezler, bir azı müstesnâ!

18. Ey cihattan kaçınanlan!. (Muhakkak ki, Allah içinizden) Sizden bulunan kimselerden olup da sizi cihattan (geri bırakanlar) sizi Resûl-i Ekrem’in beraberinde bulunarak cihada iştirâkten alıkoymak isteyen münafıkları (ve kardeşlerine) Medine’deki münafıklara (bize gelin) harpten kaçınarak bizim yanımıza gelip sokulun (diyenleri bilir) onların ne zaman münafık kimseler oldukları Allah katında bilinmektedir. (Halbuki onlar) zaten (savaşa) harp sahasına (gelmezler) kaçar dururlar (bir azı müstesnâ) onlar da mahza bir gösteriş için gelmiş olurlar, yine harbe iştirak etmezler, fırsat bulunca kaçıverirler.

19. Size karşı pek cimridirler. Sonra korku gelince onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar, ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir hâlde bulunur. Vaktaki, korku gitmiş olur, hayrakarşı cimriler olarak keskin keskin dilleriyle size şiddetli sözler söylerler. İşte onlar imân etmediler. Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir ve bu, Allah’a göre kolay olmuştur.

19. Ey müslümanlar!. O münafıklar (size karşı, pek cimridirler) size yardımdan kaçınırlar, Allah yolunda mallarını sarfetmezler (sonra korku gelince) savaş yüz gösterip ön belirtileri görülmeğe başlayınca (onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar) sanki (ölümden) ölüm emârelerinin yüz göstermiş olmasıdan dolayı korkarak (üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde bulunur) öyle müthiş bir korku, bir vaziyet içinde kalmış olurlar. (Vaktaki korku gitmiş olur) İslâm ordusu, harbi kazanmış, ganimet malları elde edilmiş bulunur. O zaman da (hayra karşı) ganimet mallarından dolayı (cimriler olarak keskin keskin dilleriyle size şiddetli sözler söylerler) bu malları bizim sâyemizde kazandınız, biz yardıma koşmasa idik bu zafer elde edilemezdi diye gurnurluca lakırdılara cür’et gösterirler. (İşte onlar) öyle münafık, kötü dilli kimseler (imân etmediler) ağızlarıyla mümin olduklarını söyleseler de kalben îman etmiş değildirler. (Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir.) Mükafatsız bırakmıştır. Öyle münafıkça bir şekilde harbe iştirâk etmeleri, bir iyi niyetle, bir sağlam inanca dayanmış olmadığı için bir sevaba vesile olmuş değildir. (Ve bu) Onların amellerini mahvetmek, faidesiz bırakmak (Allah’a göre kolay olmuştur) çünki herhangi birşeyi yok etmek veya sabit bırakmak için yalnız bir ilâhi irade teallûku kâfi bulunmaktadır. Allah hakkında bir güçlük düşünülemez.

20. Sanırlar ki, düşman orduları gitmemiştir. Ve eğer o ordular gelecek olsa arzu ederlerdi ki: Çölde bedevîler içinde bulunup size âit haberleri soruversinler. Ve eğer sizin aranızda bulunacak olsalar, pek azdan başka savaştabulunmazlar.

20. Bu mübârek âyetler de münafıkların ne kadar korkak ve İslâm ordusundan ayrılmayı ne kadar istediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in ise Allah’ın huzurunu temenni ve ahiret günün tefekkür eden ve Allah’ı zikir ile meşgul olan zâtlar için pek mükemmel bir uyulacak örnek olduğunu gösteriyor. Ve hakiki müminlerin düşman ordularını görünce kendileri için Cenab-ı Hak’kın ve Yüce Peygamberin vâd buyurmuş oldukları muvaffakiyete, zafere nâil olacaklarına kani bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O korkak münafıklar (Sanırlar ki) Hendek savaşındaki Kureyş, Gatfan, Yahudi taifelerinden oluşan düşman (orduları gitmemiştir) hâlâ Hendek savaşına devam edip durmaktadırlar. Artık onlardan korkarak o münafıklar Medine’ye firar etmekte bulunmuşlardı. Halbuki, o düşman orduları bozguna uğramış, artık korkuya mahal kalmamıştı. (ve eğer o) bozguna uğramış düşman (orduları) faraza tekrar (gelecek olsa) o münafıklar (arzu ederlerdi ki: Çöl bedeviler içinde bulunup) da kendileri savaşa katılmaktan kurtulmuş olsunlar ve (size ait haberleri soruversinler.) İslâm ordusunun vaziyetine dâir haber alsınlar. Allah etmesin! Müslümanların mağlûbiyetini haber alarak seviniversinler. (ve eğer) O münafıklar ey müslüman erleri, harp sahasında (sizin aranızda bulunacak olsalar) yurtlarına kaçıp gitmemiş bulunsalar (pek azdan başka savaşta bulunmazlar) ancak gösteriş için, kınanmamaları için şöyle, böyle savaşa katılmış olurlar, harp meydanından ayrılmak için boş bahaneler ile izin almak isterler.

21. Andolsun ki, sizin için Rasûlullah’da bir güzel örnek vardır, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokca zikireden zât için.

21. Ey bütün insanlar!. (Andolsun ki) sırf hakikattır ki, (sizin için Resûlullah’tan bir güzelörnek vardır) o mübârek Peygamberin hayat tarzı gözönüne alınmalıdır. O hak yolunda ne kadar fedakardır. İlahi dine ne kadar hizmetçidir, harp sahalarında düşmana karşı ne kadar yiğitlik ve kahramanlık göstermektedir. Evet.. O Yüce Resûl!. (Allah’ı ve ahiret gününü uman) Cenab-ı Hak’kın sevabını, mânevi huzuruna kavuşmayı ümid eden ve ahiret gününü düşünen (ve Allah’ı çokca zikreden zât için) pek mükemmel bir önderdir. Herkes o Yüce Peygamber’e uymalıdır, onun yolunu tâkibetmelidir, onun yüksek ahlâkiyle vasıflanmaya çalışmalıdır.

§ Usve; Kıdve: Reislik, beraberlik, önder olmak demektir.

22. Vaktaki, müminler, orduları gördüler, dediler ki: Bu, bize Allah’ın ve onun Resulunun vaadettiğidir ve Allah ve Resûlu doğru buyurmuştur. Ve onlar için başka değil, imânı ve teslimiyeti arttırmış oldu.

22. Hakiki imân sahiplerine gelince (Vakta ki, müminler) imânları kâmil olan eshab-ı kiram (orduları gördüler) düşmanlarının toplanıp Medine-i Münevvere’ye doğru harekette bulunduklarını müşahede ettiler (dediler ki: Bu, bize Allah’ın ve O’nun Resûlünun vâd ettiğidir) Allah Teâlâ ve onun muhterem Peygamberi buyurmuştur ki: Hak yolunda bir takım eski milletler gibi zahmetlere katlanmalısınız ki, cennete girebilesiniz, ve dikkatli olunuz ki, Allah’ın zaferi yakındır ve size karşı toplamp cephe alacak düşman ordularına siz galip olacaksınızdır, sonunda galibiyet size âittir. (Ve Allah ve Resûlü doğru buyurmuştur) Elbette ki, o müminlere vâ’dedilmiş olan galibiyet tecelli edecektir. Nitekim etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedimiş, nice düşman ülkesi müslümanların eline geçmiştir. (ve onlar için) O samimi müminlere o gördükleri müthiş düşman kuvvetleri (başka değil) ancak Allah Teâlâ’ya (imânı) ve Yüce mâbud’un emirlerine(teslimiyeti arttırmış oldu) ilâhi takdire razı oldular, ilâhi vâdin gerçekleşeceğine kani bulundular, savaş meydanına atılmaktan asla çekinmediler, dinî sağlamlıklarını bu şekilde de göstermiş oldular.

23. Müminlerden bir kısım erler vardır ki, Allah’a karşı üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık oldular. Artık onlardan öylesi vardır ki, adağını ödedi ve onlardan öylesi de vardır ki, gözetiyor. Hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.

23. Bu mübârek âyetler de münafıkların aksine olarak müminlerin güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ahtlara riayetkâr bulunduklarını ve bu sâdıkâne hareketlerinin mükâfatina ereceklerini bildiriyor. Tövbe etmeyen münafıkların da azaba uğrayacaklarını ve kâfirlerin bir hayra nâil olmayarak savaştan heyecanlı bir hâlde geri bırakıldıklarını, ehli imânın ise savaşlarında Allah’ın kudreti ile muvaffak olduklarını haber veriyor. İslâm düşmanlarına yardım eden ehli kitabın da mağlup olarak kal’alarının ellerinden çıkarılmış, bir kısmının öldürülmüş ve bir kısmının da esir düşmüş olduğunu ihtar ediyor. Müslümanların da o gibi kâfirlerin yurtlarına, varlıklarına sahip ve gelecekte nice yerlere de hâkim olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yukarıdaki âyetlerde zikredilen ve edilmeyen samimi (müminlerden bir kısım erler vardır ki) onlar (Allah’a karşı üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık oldular) Resûl-i Ekrem’e verdikleri sözde durdular, din düşmanları ile savaşta bulundular. (Artık onlardan öylesi vardır ki, adağını) teahhüt ettiği muameleyi (ödedi) ona hakkiyle riâyette bulundu, hak yolunda cihada atıldı, şehitlik şerefine nâil oldu. Hz. Hamza, Enes İbni Mâlik, Musab İbni Ümeyr gibi sehâbe-i kiram bu cümledendir. (Ve onlardan öylesi de vardır ki, gözetiyor) Adağını, sözünü yerine getirmek için takdir edilen günü beklemektedir. Hz.Osman, Hz. Talha gibi zâtlar da bu cümledendir. Bunlar da Uhud savaşında ve diğerlerinde Resûl-i Ekrem’e pek çok yardımda bulunmuşlar, büyük kahramanlıklar göstermişler, daha sonra şehit olmuşlardır. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun!. Ve bu zâtlar (hiçbir şekilde) sözlerini, hak yolundaki azim ve gayretlerini (değiştirmediler) sözlerinde durarak İslâmiyet uğrunda birçok fedakârlıklar gösterdiler.

24. Tâki, Allah sâdıkları sadakatları sebebiyle mükâfatlandırsın. Münafıkları da dilerse cezalandırsın veya onlara tövbe nasib etsin. Şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır, çok merhametlidir.

24. İşte söze riayet edilip edilmemesine dair durumlar, öylece meydana gelmiştir. (tâki Allah sadıkları) Sözlerinde duran müminleri bu (sâdakatları sebebiyle mükâfatlandırsın.) Ahirette nice nimetlere nâil buyursun (münafıkları da) kendilerinden meydana gelen haince halleri, sözleri sebebiyle (dilerse muazzep kılsın) onlara tövbe nâsip etmesin. (veya) Dilerse (onlara tövbe nâsip etsin) onları azaptan kurtarsın, haklarında hikmetin gereği ne ise o meydana gelsin (şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır) tövbe eden kullarını mağfiretine nâil buyurur ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir) kullarına tövbe etmelerini emretmesi ve tövbelerini kabul buyurması da o Hikmet Sahibi Yaratıcının pek büyük rahmet ve şefkatinin bir tecellisidir. Biran evvel tövbekâr olarak bu rahmete nâil olmaya çalışmalıyız.

25. Ve Allah, kâfir olan kimseleri öfkeli oldukları halde geri çevirdi, bir hayra kavuşamadılar. Ve Allah, müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu. Ve Allah Teâlâ pek kuvvetlidir, pek galiptir.

25. (Ve Allah) Teâlâ Hazretleri o Hendek savaşında (kâfir olan kimseleri) öyle toplanıp Medine-i Münevvere üzerine saldırmak isteyen İslâm düşmanlarını (öfkeli oldukları halde)maksatlarına nâil olamayıp bozguna uğramaya mecbur, fevkalâde üzüntülü, heyecana mağlup bir şekilde (geri çevirdi) muhasarayı bırakarak eliboş ve ziyana uğramış bir şekilde dönüp gittiler. Artık o kâfirler (bir hayra kavuşamadılar) ne dinî ve ne de dünyevî bir faide elde edemiyerek zelilce bir vaziyette kalmış oldular. (Ve Allah, müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu) onları rüzgârlar ile, melekler ile perişan ederek başarıya nâil buyurmadı (ve Allah Teâlâ pek kuvvetlidir.) dilediğini vücude getirmeğe kâdir ve (pek galiptir) herşey üzerinde galibiyet, hâkimiyeti geçerlidir.

26. Ve ehli kitaptan olup da onlara yardımda bulunanları kal’alarından indirdi ve kalplerine korku düşürdü. Bir tâifeyi öldürüyordunuz, bir tâifeyi de esir alıyordunuz.

26. (Ve) O Hendek savaşında (ehli kitaptan olup da onlara) o Medine-i Münevvere civarına gelen düşman kuvvetlerine (yardımda bulunanları) o müşriklere yardımda bulunmak isteyenleri ki, bunlar Kureyze Yahudi’leriyle onlar ile beraber bulunan Nadir oğulları Yahudilerinden ibaret bulunuyordu. Cenab-ı Hak bunları (kal’alarından indirdi) onları o müstahkem yerlerinden mahrum bıraktı, onları bilahara ehli İslâm’a nasip buyurdu (ve kalplerine korku düşürdü) kendilerini öldürmeğe çocuklarını, kadınlarını esârete mâruz bırakmış oldular. Artık ey İslâm erleri!. Siz o hainlerden (bir tâifeyi öldürüyordunuz) onların erkeklerini öldürüverdiniz ve onlardan (bir tâifeyi de esir alıyordunuz) bunlar da çocuklar ile kadınlardan ibâret bulunuyorlardı.

27. Ve sizi onların yerlerine ve yurtlarına ve mallarına ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere vâris kıldı ve Allah Teâlâ herşey üzerine tamamiyle kadir bulunmaktadır.

27. (Ve) Ey müminler!. Hak Teâlâ (sizi onların) O İslâmiyet düşmanı kimselerin (yerlerine veyurtlarına ve mallarına) varis kıldı. Onların servetlerini, bağlarını ve bahçelerini size nâsip buyurdu (ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere) de sizi (varis kıldı) burası, tefsircilerin çoğuna göre Hayber kal’asıdır veya Fars ve Rum ülkeleridir ve İkrime’den rivâyet olunduğuna göre de kıyamete kadar müslümanlar tarafından fethedilecek olan herhangi bir yerdir. Nitekim daha sonra İslâm orduları bir nice kıt’aları fethe muvaffak olmuşlardır. İşte Kur’an’ın ebedî bir mucize olduğu bu şekilde de gerçekleşmiş bulunmaktadır. (ve Allah Teâlâ herşey üzerine tamamiyle kaadir bulunmaktadır) onun kudreti ezelidir, ebedidir. Her irâde buyurduğu şeyi yüce kudretiyle meydana getirir, dilediği kuvvetleri her türlü zaferlere, nimetlere nâil buyurur. Buna inanmışızdır. Hendek sayaşı: Hicretin beşinci senesi meydana gelmiştir. Şöyle ki: Kureyş taifesi Yahudi’lerin teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları içine alarak onbin kişiden fazla bir kuvvetle Medire-i Münevvere’ye doğru hareket etmek istediler. Bundan haberdar olan Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz, Eshab-ı Kirami ile istişarede bulundu, Selmanı Farisi Hazretlerinin tavsiyesi üzerine Medine-i Münevvere’nin düşmaların gelecekleri tarafına iki hafta içinde bir hendek kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. İşte bu esnada Yüce Peygamber Efendimiz ümmetinin birçok yerleri fethe muvaffak olacaklarını eshab-i kiramına müjdelemişti. Aralarında bulunan münafıklar ise: “Muhammed -Aleyhisselâm- birçok fetihlere kavuşmaktan bahsediyor, biz ise hendeğin içinden dışarıya çıkamıyoruz” diye alay ediyorlardı. Düşmanlar Medine-i Münevvere’ye yaklaşınca hendeği görüp şaşırdılar. O zamana kadar Arabistan’da bu usul görülmemişti, hendeği geçip gelmek isteyenler alttan oklar ve taşlar ile men ediliyorlardı. Bu muhasara onbeş gün devametmişti, sonra şiddetli bir fırtına çıkmış, artık düşman orduları perişan bir hâlde kalıp dağılmışlardı. Bu ordu birçok kabilelerden oluşmuştu. Necd bölgesindeki Gatfan, Beni Süleym, Beni Esed ve Eşça’ kabilleri, Beni Nadir ve Beni Kureyze Yahudileri de bu cümledendir. Asıl bunlar, o düşman ordusunu teşvikte bulunmuşlardı. İşte düşman ordusu öyle bir takım tâifelerden müteşekkil olduğu için bu Hendek savaşına “Ahzab Savaşı” denilmiştir. “Beni Nadir” Yahudi milletinden ve Harun Aleyhisselâm’ın neslinden bir kabile idi. Medine-i Münevvere’ye iki mil uzak olan “Zühre” adındaki bir nahiyede otururlardı. Muhkem kalaları vardı. Resûl-i Ekrem’in aleyhinde bulunmamak üzere bir sözleşme yapmışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle müslümanlara karşı düşmanlığa başlamışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle müslümanlara karşı düşmanlığa başlamışlardı. Hz. Peygamber’in hicretinin dördüncü senesi, Resûlullah tarafından nâhiyeleri kuşatıldı, eman dileyerek bir kısmı Hayber’e ve bir kısmı da Şam ile Filistin tarafına gittiler. Kal’aları ve bir kısım malları müslümanların ellerine geçmiş oldu, ensar-ı kiram muhacirin güzinin ihtiyaçlarını göz önüne alarak o malların muhacirlere verilmesini istediler, Hz. Ebu Bekr’de ensar-ı kirama karşı teşekkürde bulunmuş ve o vakit ensar-ı kiramın fezâili hakkında âyeti kerimesi nâzil olmuştu. İşte bu Nadir Yahudileri de bu Hendek savaşının olması için düşmanları teşvikte bulunmuş, müslümanlara saldırmak istemişlerdi. “Kureyze oğulları” da bir Yahudi tâifesi idi. Medine-i Münevvere’nin civarında bir nahiyede bulunuyorlardı. Orada sağlam kal’aları var idi. Evvelce Resûl-i Ekrem ile birantlaşma yapmışlardı. Daha sonra bu antlaşmaya aykırı olarak Hendek savaşında düşmanlar ile birleşmişlerdi. Binaenaleyh hendek savaşı sona erince hemen Cibril-i Emin gelmiş, Resûl-i Ekrem’in Kureyze oğulları üzerine derhal yürümesi için Allah tarafından bir emir getirmişti. Yüce Peygamber Efendimiz de tekrar silahlanarak üç bin kadar eshab-ı kiramı ile Kureyze oğulları üzerine yürüdü, sancağı şerifi, Hz. Ali taşıyordu, kal’aları onbeş gün kadar kuşatma altına alındı. Onlar kendilerine evvelce verilen nasihatları dinlememiş, sonra da düşman ordusuna yardım etmişlerdi. Bu defa antlaşmayı bozmuş olduklarını itiraf eylediler ve ensar-ı kiramın en büyüğü olan “Sad ibni Muaz” Radiallahu Anh’ın vereceği hükme râzı olduklarını söylediler. O zat da “Kureyze oğulları”ndan eli silâh tutan erkeklerin idamına, çocukları ile kadınlarının da esir alınmasına karar verdi. Onlar bu şekilde lâyık oldukları cezaya kavuştular. Arazileri de ensarı güzînin rızalariyle muhacirin kirama verildi.

28. Ey Peygamber! Eşlerine de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyorsanız haydi geliniz, size boşanma bedelinizi vereyim ve sizi bir güzelce salıvermekle salıvereyim.

28. Bu mübârek âyetler de takva ile, Allah’ın emrine saygılı olmakla vasıflanmış olan Resûl-i Ekrem’in şefkat ile de tam manasiyle vasıflanmış olduğunu gösteriyor ve eşlerinin şefkate pek lâyık olduklarına ve özellikle Yüce Peygamberin eşi olmak şerefine sahip olanların özel önemlerine işaret için onların haklarında yapılacak muameleyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey Merhametli Resûl!. (Eşlerine de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyor iseniz) dünyadaki pek geniş nimetleri, refahı ve bir takım boş alayişi, haddizatında kıymetsiz süsleri arzu eyliyor iseniz (haydi geliniz) hemen bana haber veriniz, arzunuzusöyleyiniz (size boşanma bedelinizi vereyim) icabeden mehrinizi ödeyeyim (ve sizi bir güzelce salıvermekle salıvereyim) size bir zahmet vermeden, bir hiddet göstermeden sizi nikahım altından kolayca bırakayım.

29. Ve eğer siz, Allah’ı ve Resûlünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz elbette ki, Allah sizlerden güzel amellerde bulunanlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

29. (Ve eğer siz) Ey Yüce Peygamber’mn eşleri! (Allah’ı ve Resûlünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz) öyle yüksek temennilerde bulunuyor iseniz (elbette ki, Allah sizden güzel âmellende bulunanlar için) Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine razı, kulluk şânına lâyık ibadetlere devam edenlere mahsus (büyük bir mükâfat hazırlamıştır) onlar dünyada da, ahirette de selâmet ve saadet için yaşarlar, ahirette tasavvurların üstunde nimetlere, derecelere nâil olurlar.

30. Ey Peygamberlerin eşleri! Sizden hangi biri haddızatında açık bir kötülüğü meydana getirirse onun için azap, iki katlanır. Ve o, Allah’a kolay olmuştur.

30. (Ey Peygamberin eşleri!.) Ey o Yüce Resûlün öyle emsalsiz bir şerefe sahip olan eşleri!. (sizden hangi biri haddizatında açık) olan (bir kötülüğü yaparsa) söz veya fill olarak bir günahı işlerse, meselâ: Resûl-i Ekrem’e karşı itaattan kaçınırsa, dünyanın fani varlığını, ziynetini ister durursa (onun için azap iki kat katlanır) çünkü en büyük bir şerefe, bir nimete nâil bulunmuş oldukları halde onun kadrini bilmemiş olacakları için elbette ki, başka kadınlara nisbetle kendilerinin cezası ziyade olmak gerekir. Mesela: Bir hür kimsenin cezası, bir kölenin cezasından çok olur, bir âlimin kusurundan dolayı cezası, bir cahilin cezasından ziyâde bulunur. Artık Resûl-i Ekrem’in eşi, olmak ise ne kadar büyük bir şereftir, nimettir, bunun değerini bilmeyen, inkârcı bir vaziyet olan birkimse kat kat cezya lâyık olmaz mı?. Evet.. Bu yoldaki bir ilâhî tehdit de o muhterem eşler hakkında bir ilâhi lütufdur ki, onların uyanmasına vesiledir, insanlık icabı bir kusurda bulunacak olurlarsa hemen nâdim ve pişman olarak Hz. Peygamber’in rızasını kazanmaya çalışsınlar. (ve o) öyle iki kat ceza vermek (Allah’a kolay olmuştur) onların öyle bir eşlik şerefine sahip olmaları, kendilerini o halde cezadan kurtaramaz. Cenab-ı Hak, kulları hakkında dilediği gibi mükâfat ve ceza verebilir, buna kimse engel olamaz. “Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi hakkında deniliyor ki: Bu esnada Hz. Peygamber’mn dokuz muhterem eşi nikâhı altında bulunuyordu. Düşmanlar mağlup olmuş, onların birçok malları ve eşyaları müslümanların eline geçmişti. Bu muhterem eşlerinden bazıları nafakalarının arttırılmasını, kendilerine ziynetli elbiseler vesaire verilmesini arzuda bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu, Resûl-i Ekrem de evvela Aişe annemizden başlayarak Resûl-i Ekrem’in nikahı altında kalıp kalmamak hususunda onların serbest bulunduklarını kendilerine tebliğ buyurdu. Evvela Hz. Aişe, sonra da diğer temiz eşleri: “Hayır biz Allah’ı, Resûlunu ve ahiret yurdunu tercih ederiz” dediler, Resûl-i Ekrem’e evvelâ muhabbet ve bağlılıklarını gösterdiler. Onların bu pek samimi ve temiz tercihleri Allah katında şükrâna lâyık görülmüş, artık Resûl-i Ekrem’in de onların üzerine başka eş edinmemesi ve onlardan ayrılmaması emr edilmiş oldu. “Resûl-i Ekrem’in ahirete irtihali zamanına kadar nikahı altında bulunan dokuz muhterem eşleri şunlardır:

(1): Hz. Âişe Binti Ebi Bekr.

(2): Hafza Binti Ömeril Farik.

(3): Ümmi Habibe Binti Ebi Sefyan.

(4): Ümmü Selem Binti Ebi Ümeyye.

(5): Sevde Binti Zem’a.

(6): Zeynep Binti Cehş.

(7): Meymune Bintül’ Haris.

(8): Cüveyre Bintü’l Haris.

(9): Vasfiyye Binti Huyey. Resûl-i Ekrem’in ilk eşi olan Hz. Haticeile Zeyneb binti Huzeyme adındaki muhterem diğer bir eşi ise Hz. Peygamber’in irtihalinden evvel vefat etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun “İbni Hişam’ın es-siretu’n-Nebeviyye” “Peygamber Efendimizin ilk eşi Haticetülkübra annemizdir. Kadınlardan ilk evvel İslâm ile şereflenen O’ur. Hz. Peygamber’e çok hizmette bulunmuştur, bütün temiz eşlerinin en üstünüdür, Peygamberimizin İbrahim adındaki oğlundan başka bütün çocukları, Hz. Hatice’den dünyaya gelmiştir. Fatimetüzehra Hazretlerinin annesidir. Fahri Âlem Hazretleri elli yaşına kadar başka bir kadınla evlenmemiştir. Böyle gençlik zamanı geçtikten sonra çeşitli kadınlar ile evlenerek onları da müminlerin anneleri dizisine idhâl katması bir nice menfaatlere, hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Aişe’den başka eşleri, yaşlı ve dul bulunmuşlardı. Onlar ile evlenmesi, haşâ; nefsani bir meyle dayanmış değildi, bilakis bir şefkat ve merhamet eseri idi. Evet.. Peygamberimizin bu evlenmesi, şehit olan eshab-ı kiramın eşleri hakkında bir şefkat olmuştu, onları sefaletten, ihtiyaçtan kurtarmıştı. Bununla beraber Resûl-i Ekrem’in âile münasebetine ve diğer bir hayli hususlara ait fiil ve sözleri, ancak bu muhterem eşleri vasıtasiyle bilinerek birçok şer’i hükümlerin ortaya çıkarılmasına sebep olmuştur. Resûlullah’ın temiz eşleri hakkında “Muvazzah ilmî kelâm dersleri” adındaki âcizane eserimde oldukça geniş bilgi vardır. “Mehr; Karının nikâh akdi ile kocasından almaya hak kazanmış olduğu maldır. Miktarı belirlerirse “Mihri Müsemma” adını alır. “Mihr” belirlenmeksizin veya mehr verilmemek üzere nikah akdedilse koca ile karıdan bir vefat edince veya analarında cinsel ilişki veya halveti sahihe gerçekleşince kocanın üzerine mehri misl lâzım gelir. Fakat karı daha sonra dilerse o mihri kocasına bağışlayabilir. Sahih bir nikâhta mehr belirlenmediği takdirde cinsel yaklaşmadan veya halveti sahihagerçekleşmeden boşama vaki olursa mehni mislin yarısını geçmemek üzere boşama bedeli lâzım gelir.

§ Mut’a yetecek kadar azık, istifade olunacak şey ve faidelendirmek manasınadır. İstılâhta koca tarafından boşadığı karısına verilecek üç veya beş parça elbisedir. Üç olduğuna göre bir başörtüsü, bir gömlek, bir de çarşaftır. Beş olduğuna göre de bir entari ile diğer bir giysi daha ilave edilir. Bunların kıymeti de verilebilir.

§ Mehri misl; Karının babası tarafından ve olmadığı takdirde beldesi ahalisinden akit tarihinde yaş, güzellik, bekaret gibi vasıflarda akran ve emsâli kadınların mehridir. Miktarı peşin verilen mihre “Mehri Muaccel” peşin olmayan mehre de müeccel denilir.