TARIK SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “Beled Sûresi”nden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. On yedi âyet-i kerîmeyi içermektedir. Târık denilen yıldıza yemîn ile başladığı için kendisine bu Târık adı verilmiştir. Ve bu iki sûre de Kur’an-ı Kerim’i yalanlayanları bildirmiştir. Ve Kur’an-ı Kerîm’in yüksek vasfım ve o yalanlayanların reddini içermektedir. Binaenaleyh aralarında büyük bir münâsebet vardır.

1. Andolsun göğe ve târık’a.

1. Bu mübârek sûre, insanların boş yere olmaksızın nasıl bir tarzda yaratılmış olduklarını ihtar ediyor. Hepsinin de durumları korunmuş olup, bilâhare tekrar hayata erdirileceklerini birer muazzam, parlak kudret eserine yemîn sûretiyle haber veriyor. İnkârcıların eza ve cefasına uğramış olan Resûl-i Ekrem ile Ashab-ı Kirâmi’na teselli verici bir mahiyette bulunmaktadır.
Şöyle ki: (Andolsun göğe ve tank’a.) O muazzam gök kubbesine ve tank denilen kudret eserine.
Bunların hâlleri, şekilleri, doğuş ve batışları pek enteresan ve hoş olup bunları güzelce seyreden ve düşünenler için bunlar, birer kudret delili olduğundan Kur’an-ı Kerim’de bunlara çokça yemîn edilmiş, bunlara dikkatler çekilmek istenilmiştir.

2. Târık’ın ne olduğunu bildin mi?

2. (Târık’ın ne olduğunu bildin mi?.) Ey Yaratıkların en şereflisi!. O Tank ne kadar muazzam bir kudret eseridir. Bu gibi istifham yoluyla hitap bildirilecek şeyin azamet ve yüceliğine işaret eden bir konuşma üslûbudur.

3. O karanlığı delen yıldızdır.

3. (O) Târık, gecenin karanlığını (delen bir yıldızdır.) Işığıyla etrafı aydınlatır, bu yıldızlardan maksat, ya Süreyya’dır veya Cedi veya Zühre yıldızıdır. Veyâhut mutlaka yıldız cinsidir. Çünkü her yıldızın kendisine mahsus bir ışığı vardır, onunla karanlığı deler yok eder.

“Tank” Lûgatte geceleyin gelen her şeye deniliyor. “Turuk” da geceleyin eve gelmek demektir. Kapıyı vurmak mânâsına olan “Târk” kelimesinden türemiştir. Geceleyin gelen bir kimsede kapıyı vurarak içeri gireceği için kendisine Târık denilmiştir Sonra parlayan, karanlığı açan yıldıza da bu Târık adı verilmiştir.

4. Hiç bir nefis yoktur ki: İllâ onun üzerinde bir gözetici vardır.

4. Evet.. Yemîn olsun ki: (Hiç bir nefis yoktur ki:) Özellikle insan nefislerinden hiç biri müstesna değildir ki, (illâ onun üzerinde bir gözetici vardır.) Yâni: Onu koruyan, onun hareket ve davranıştan gözeten, bilen bir zât vardır ki: O da Cenab-ı Hak’tır veya hafaza meleğidir ki: O kendisinin bütün amellerini, hayatî işlerini yazar, tespit eder. Bu âyet-i kerîme yukarıdaki yeminin cevabıdır.

5. Artık insan neden yaratılmış bir baksın.

5. (Artık insan) yaratılışının başlangıcını düşünsün, (neden yaratılmış) olduğuna (bir baksın.) İlâhî kudretin ne kadar muazzam olduğunu düşünmeye dalsın, onu öyle yaratmış
olan bir Yüce Yaratıcı onu öldürdükten sonra tekrar iâde edemez mi?

6. Bir atılan sudan yaratılmıştır ki:

6. Evet.. İnsan, başlangıçta Allah’ın kudreti ile (bir atılgan sudan yaratılmıştır.) Ki: O, süratle akan, ana rahmine düşen bir nutfeden ibarettir.
“Dafik” bırakılmış, atılmış, serpilmiş demektir. “Difk” de atmak ve dökmek mânâsınadır.

7. Arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkıverir.

7. İşte o su, erkeğin (Arka kemiği ile) kadının (göğüs kemikleri arasından çıkıversin.) Böyle ince, garip bir damladan ibarettir. Böyle olduğu hâlde Allah’ın kudreti ile büyüyüp ve gelişip mükemmel bir insan olarak varlık alanına çıkıyor.
“Sulb” Erkeğin arka kemiği demektir. “Terâib” de kadının göğüs kemikleri mânâsınadır.

8. Şüphe yok ki: O Yüce Yaratıcı bunu döndürmeğe de elbette kadirdir.

8. Artık (Şüphe yok ki: O) öyle bir damla sudan o kadar mükemmel bir sûret ve mahiyette bulunan insanı yaratan Yüce Yaratıcı (bunu) bu insanı, öldürdükten sonra da tekrar hayat sahasına (döndürmeğe de elbette kaadirdir.) Evet.. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, insanı yaratıyor, besliyor, bir çoklarını ihtiyarlık çağına kavuşturuyor, artık onu öldürdükten sonra tekrar hayata erdiremez mi? Bunu hangi akıllı bir kimse, imkânsız görebilir? Elbette ki: O Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudreti, yeniden yaratmaya da fazlasıyla kâfidir.

9. Gizli şeylerin açıklanacağı gün.

9. Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı o insanları öldürdükten sonra yeni bir hayata kavuşturacaktır. (Gizli şeylerin) bütün inanç, amel ve fiillere dair amel sahifelerinde yazılmış muamelelerin (açıklanacağı gün.) Ortaya çıkacağı zaman ki, o da, kıyamet gününden ibarettir.

10. Artık onun için bir kuvvet ve bir yardımcı yoktur.

10. (Artık onun için) Öyle bir kıyamet âlemini inkâr eden her hangi bir şahıs için o günde (bir
kuvvet) yoktur ki, kendisine yönelecek cezayı bertaraf edebilsin. (ve bir yardımcı) da (yoktur) ki: Onu himâyeye çalışsın, onu yüz gösteren azaplardan kurtarabilsin.

11. Andolsun o dönüş sahibi olan semaya.

11. (Andolsun o dönüş sâhibi olan semâya.) Hareket edip dolaşan o Yüce manzaraya.
“Recı” kelimesi rucu ve icra, yâni: Dönmek ve döndürülmek mânâsınadır. Burada bundan maksat ya gök kubbesinin hareket edip dönmesidir. Eski astronomi âlimleri buna inanmışlardır. Veya tek olarak, güneşin, ayın ve yıldızların dönüp dolaşmalarıdır ki, bunlar semâda görüldükleri için bunların bu dolaşması semâya nispet edilmiştir. Veyâhut burcundan maksat: Yağmurların yağmasıdır ki, hareket eden bulutlardan çıkarak yeryüzüne serpilmekte ve rüzgârlar ile her tarafa dönüp gitmektedirler.

12. Ve çatlayıp yarılan yeryüzüne.

12. (Ve) Andolsun (çatlayıp) ağaçlar ile, meyveler ile, bitkiler ile (yayılan yeryüzüne.) O garip, acaib manzaraları gösteren yer sahasına.

13. Şüphe yok ki: O elbette bir ayırt eden kelâmdır.

13. (Şüphe yok ki: O) Kur’an-ı Kerim, yâhut ölülerin yeniden hayata erdirileceğine dair olan ilâhî beyan (elbette bir ayırt eden) hak ile bâtılın arasını ayıran bir (kelâmdır.) Bir hakikati beyan eden sözdür.

14. Ve O, bir şaka değildir.

14 (Ve o) Hakikati beyan eden söz (bir şaka değildir.) Lâtife tarzında bir söz olmaktan uzaktır.

15. Muhakkak ki: Onlar, bir tuzak ile hilede bulunurlar.

15. (Muhakkak ki, onlar) İslâm dininin düşmanları olan inkârcılar, (Bir hile ile hilede bulunurlar.) İnsanların İslâm dinini kabulüne mâni olmak için hilelerde, iftiralarda bulunmaya cür’et ederler. Kur’an-ı Kerim’e sihir ve Resûl-i Ekrem’e sihirbaz veya şair demekten sıkılmazlar. Allah’ın nûrunu söndürmeğe çalışırlar.

16. Ben de bir tuzak ile hilede bulunurum.

16. Hak Teâlâ da buyuruyor ki: (Ben de) İlâhî zatını da o hain kimselere karşı, (bir hile ile hilede bulunurum.) Yâni: Onların hilelerini iptal ederim, onların hilelerine karşı Yüce Peygamberime zafer veririm, onun neşrettiği din’i yükseltirim veya onları hilelerinin cezasiyle cezalandırırım, nitekim Bedr Gazvesindeki katledilmeleri, esir alınmaları bu ceza cümlesindendir. Âhiretteki cezaları ise Elbette ki, daha müthiştir.

17. Artık kâfirlere mühlet ver, onları biraz bırak.

17. (Artık) Ey peygamber!. Sen üzülme, o (kâfirlere mühlet ver) onlardan hemen intikam almaya kalkışma, onların derhal helâk olmalarına dua etme, onların mahv ve perişan olmalarını acele isteme. Evet.. (Onları biraz bırak.) Onların âkıbetlerine bak.. Onların başlarına gelecek cezayı yakında göreceksindir.

“Ruveyd” kelimesi, yakın, az, ağır ağır acelesiz mânâsınadır. Böyle az bir müddet beklemekle emredilmesi, Resûl-i Ekrem için bir teselliyi içermektedir, kâfirlerin hilelerinden, saldırılarından endişede bulunan müminlerin haklarında da bir teskin ve tahmin vesîlesidir. Çünkü: O hilekâr düşmanların hileleri sönerek kendilerinin zarar ve ziyana uğrayacaklarına İslâm dininin ise tam bir muvaffakiyetle yayılmaya devam edeceğine işârette bulunmaktadır. Elbette ki, Cenab-ı Hak, İslâm dinini her zaman koruyacak ve yüceltecektir. Amennâ..

Yorum Yap