NUR SURESİ

16. Onu işittiğiniz zaman, bunu söylemek bize lâyık olmaz, hâşâ, bu, pek büyük bir iftiradır, demeli değil mi idiniz?

16. Evet.. Ey müslümanlar!. (onu) o iftira lakırdısını uyduranlardan veya onu etrafa yayanlardan (işittiğiniz zaman) onları yalanlamak için (bunu söylemek bize) hiçbir şekilde (lâyık) câiz, sahih (olmaz) bu, pek düşmanca bir isnâttır (hâşa bu, pek büyük bir iftiradır) ne kadar şaşılacak bir iftira! (demeli değil mi idinniz?.) müminlere yakışan, derhâl böyle diyerek o isnâdı reddetmekten ibarettir. “Hayreti gerektiren bir şey görüldüğü vakit”subhanallah” denilmesi bir âdettir. Burada bu iftiranın öyle temiz bir müslümanların annesi ile ashab-ı kiramdan temiz bir zat hakkında yapılmasının son derece hayrete şayan bir bâtıl iddia olduğuna işaret için “subhaneke” buyurmuştur.

17. Allah size öğüt veriyor ki, bunun bir benzerine ebedî olarak dönmeyesiniz, eğer siz mümin kimseler iseniz.

17. Binaenaleyh (Allah size) Ey müminler!. (öğüt veriyor) sizi uyandırıyor, kalplerinizi aydınlatıyor (ki, bunun bir misline) böyle bir iftirayı söyleyip etrafa yaymak gibi pek büyük bir günaha (ebediyyen) hayatta bulundukça (dönmeyesiniz) bu pek büyük bir günahtır (eğer siz mümin kimseler iseniz) kuvvetli bir îman sahibi bulunuyorsanız artık bu gibi bir günaha bir daha dönmeyiniz. Çünkü hakiki bir îman, sizi bundan engeller.

18. Ve Allah sizin için âyetleri apaçık beyan ediyor ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

18. (Ve) Ey müminler!. (Allah sizin için âyetlerini) dinî hükümlere ait delilleri, ahlâki faziletlere, güzel ahlâka dair öğütleri (apaçık beyan ediyor) tâki ona göre hareket edesiniz, ahlâk ve tavırlarınızı düzeltmeye muvaffak olasınız, İslâm, ahlâkına, üstün insani vasıflara aykırı hareketlerden, lakırdılardan sakınınız. İnsanlık hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!. (ve Allah bilendir) mahlûkatının büyük, küçük, gizli ve aşikar bütün sözlerini, hallerini, bilir. Ve o yüce yaratıcı (hikmet sahibidir) onun bütün emirleri, yasakları, bütün ilâhi fiilleri birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır, artık o yüce yaratıcının öğütlerine, hükümlerine hakkiyle riayete çalışınız ki, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete eresiniz.

19. Muhakkak o kimseler ki, îmân etmiş olanlar arasında çirkin, yaramaz şeylerin yayılmasını arzu ederler, o kimseler için dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap vardır ve Allahbilir, sizler ise bilmezsiniz.

19. Bu mübârek âyetler, İslâm muhitinde kötü sözleri, iffet ve temizliğe aykırı şeyleri neşretmeğe cür’et edenlerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor yüce yaratıcının lütufu, rahmeti olmasa insanların ne kadar felâketlere uğrayacaklarına işaret buyuruyor. Mümin olan kulları şeytanların izlerini tâkibetmekten menediyor. O şeytanlar ne kötü şeyleri insanlara telkin ettiklerini ve onlara uyanların pek kötü bir durumda kalacaklarını ihtarda bulunuyor, ancak Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmeti sayesinde insanların iffet ve temizliklerini muhafazaya muvaffak olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (muhakkak o) Abdullah İbni Ubeyyi gibi münafık (kimseler ki: îman etmiş olanlar arasında) onların aleyhinde olan (çirkin, yaramaz şeylerin) sözleri ve fiilleri ile çirkin sözlerin ve hareketlerin (yapılmasını arzu ederler.) bazı zatları veya bir insan zümresini kirletmek kasdında bulunurlar. Bundan dolayı (o kimseler için dünyada ve ahirette pek acılı bir azap vardır.) dünyada yaptıkları iftira cezasına uğrarlar, müminler arasında kötü şöhret bulmuş, gözden düşmüş olurlar. Tövbe ve istiğfar etmesizin ahirete gidince de orada cehennem azabına ve Cenab-ı Hak’kın bildiği daha nice felâketlere uğrarlar. (ve Allah bilir) bütün mahlûkatının halleri yüce zatınca bilinmektedir. Herkesin fill ve amellerini bilir, ona göre haklarında mükâfat ve ceza verir. (sizler ise) Ey insanlar!. Öyle Cenab-ı Hak’kın bildiği her şeyi (bilemezsiniz) sizler haberdar olamazsınız, ancak görünen şeyleri sahip olduğunuz duyu organları vasıtasiyle görüp anlayabilirsiniz ve Hak Teâlâ’nın sizlere emir ve beyan buyurduğu şeylerden haberdar olursunuz. Artık ona göre hareketinizi tanzime çalışmalısınız.

20. Ve eğer Allah’ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi elbette ki, siziazaplandırırdı ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

20. (ve) Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın hakkınızdaki lütuf ve iyiliğini düşününüz, (eğer Allah’ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi) öyle pek temiz, fedakâr zatlar hakkındaki iftiradan ve benzeri günahlardan dolayı elbette sizi derhal cezalandırırdı, helake mâruz bırakırdı (ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir) rahmet ve şefkati sonsuz derecededin ve (çok merhametlidir) merhamet ve şefkati pek ziyade olup sürekli olarak mahlûkatı üzerinde görülmektedir. Bunun içindir ki, günahkâr kullarını hemen köklerini kesecek şekilde bir azaba uğratmamaktadır. “İbni Abbas Hazretlerine göre bu âyeti kerimedeki, hitap, Hassan İbni Sabit ile Mıstaha ve Himneye yöneliktir. Ve onlar için bir müjdeyi, affa mazhar olduklarını içermektedir. Bununla beraber bunun umuma yönelik olması da caizdir. Nice insanlar birçok günahları işledikleri halde yine derhal azaba tutulmuyorlar, kendilerine bir tövbe, bir kaybedileni telafi edecek zaman verilmiş oluyor ki, bütün bunlar birer ilâhî lütuftur. Elverir ki, insanlar bunun kadrini bilip Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükürde bulunsunlar.

21. Ey îmân etmiş olanlar! Şeytanın adımlarına uymayın ve her kim şeytanın adımlarına uyarsa elbette ki o, çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder. Ve eğer üstünüzde Allah’ın lütufu ve merhameti olmasa idi sizden hiç bir kimse ebediyen temize çıkamazdı velâkin Allah dilediğini temize çıkarır ve Allah hakkıyla işiticidir, bilicidir.

21. (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey Allah Teâlâ’yı da, onun dinî hükümlerini de, onun bildirdiği ahiret hayatını da bilip tasdik eden zatlar!. Sakın (şeytanın adımlarına uymayın) onun gösterdiği yola gitmeyin, onun süslediği şeylere el atmayın, onun dininize aykırı telkinlerine bir kıymet vermeyin (ve her kimşeytanın adımlarına uyarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine kanarsa, hakkı bırakıp bâtılı tutarsa (elbette ki, o) şeytan (çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder) çirkin fiilleri dinen kötü şeyleri tavsiyede bulunur, bunları yaldızlayarak sizleri aldatmak ister, artık ondan ne bekleyebilirsiniz?. (ve eğer) Ey müminler!. (üstünüzde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi) kısaca sizi irşad eden bu ilâhi beyanlar, bu Kur’ani nasihatlar bulunmasa idi ve bir kısım günahlar için birer kefaret olan hudud cezası meşru, tövbeler makbul olmasa idi tövbelere nâil olmak için ilâhî yardım yetişmeseydi (sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı) hayatının sonuna kadar günahtan pâk olamazdı (velâkin Allah dilediğini teiniz çıkarır) onun kalbine lütuf ve rahmetinin eserlerini akıtarak onu uyanmaya, tövbe ve istiğfar etmeye muvaffak kılar, tövbesini kabul ederek kendisini günahlarından ter temiz bir hale getirir. (ve Allah her şeyi hakkiyle işiticidir) işte kullarının her söylediklerini ve tövbe ettiklerini, afları hususundaki niyâzlarını da hakkiyle işitmektedir ve o kâinatın yaratıcısı, her şeyi (bilicidir) bütün mevcudat onca bilinmektedir. Binaenaleyh kullarının kalplerinde olanı da, tövbelerine düşen en mühim vazife de o pek yüce ilâhi vasıfları yüceltmektir, kendilerine göstermiş olduğu hidayet yolunu takip edip bir takım şeytan meşreb aldatıcı, dinî terbiyeden mahrum kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Başarı Allah’tandır.

22. Ve sizden fazilet ve servet sahibi olanlar yakınlarına ve yoksullara Allah yolunda hicrette bulunmuş olanlara birşey vermemek için yemin etmesin ve af etsinler, bağışlasınlar, siz sevmez misiniz ki, Allah sizin için mağfiret buyursun ve Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

22. Bu mübârek âyet, müslümanlardan fazilet ve servet sahibi olan zatların kendiyakınlarına ve diğer yardıma lâyık kardeşlerine yardım etmekten geri durmamalarını ve o din kardeşlerinde görülen bazı kusurları af ve bağış ile karşılayarak ilâhi mağfirete nâil olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (sizden fazilet ve servet sahibi olanlar) Ebubekris Sıddık gibi güzel vasıflara sahip bulunanlar (yakınlarına) kendi akrabalarına (ve yoksullara) fakirlere (ve) Mistah gibi (Allah yolunda hicrette bulunmuş) yardıma muhtaç (olanlara) bazı kusurlarından dolayı kendilerine (birşey vermemek için) onlara yardım etmemek için (yemin etmesin) böyle bir yemin uygun değildir. Hattâ böyle yemin edilen bir şeyin aksi daha hayırlı bulunursa o hayırlı şeyi işleyip bu yeminden dolayı kefaret verilmesi lazım gelir. (ve) onlarda görülen bazı kusurları (af etsinler, bağışlasınlar) başlarına kakıp durmasınlar (siz) Ey müslümanlar!. (sevmez misiniz ki,) pek ziyade arzu etmez misiniz ki, sizin bu affınız karşılığında (Allah sizin için mağfiret buyursun) elbette ki, seversiniz. Öyle ise bu af ve bağışlamayi terk etmeyiniz (ve Allah gafurdur) kullarının nice günahlarını af edip örtmektedir. Onları cezalandırmaya kâdir olduğu halde cezalandırmayıp kendilerini mağfirete nâil kılmaktadır. Ve o yüce yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek ziyadedir. Artık ey o kerem sahibi mabûdun kulları. Siz de onun ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışınız. “Bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir ve emsali hakkında nâzil olmuştur. Bir kere bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir’in değerinin yüceliğini gösteriyor, dinen fazilet sahibi olduğuna bu sebeple Peygamberlerden sonra en büyük zat bulunduğuna işaret buyuruyor. Bazı kusurlara karşı af ile muamele yapılmasının ilâhi mağfirete nâil olmak için bir vesile olacağını göstererek müslümanları bu hususa özendirip ve teşvik ediyor, müslümanların birbirine karşı af ve kerem ile muamele yapmaya sevkederek sosyal hayata büyük bir ahlâki fazilet dersivermiş bulunuyor. Evet.. Hazreti Aişe’i Sıdıka validemiz hakkındaki lâyık olmayan, uydurma sözlerde bulunan bir münafıkı dinlemiş, bunu reddetmeyip bundan dolayı gülümsemiş olan bir zat da vardır ki, adi “Misteh” idi. Bu zat, Hz. Ebu Bekr’in teyzesinin oğlu idi, Bedir savaşında bulunmuştu, durumu fakir olduğu için öteden beri Hz. Sıddık’ın himayesinde yaşıyordu. O iftira hâdisesinden sonra Hz. Sıddık, onu reddetmiş, ona bir daha yardım etmiyeceğine dair yeminde bulunmuştu. Misteh, ihtiyaç içinde müşkül bir durumda kalmış oldu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bu gibi yakınları ve diğer muhtaç kimseleri ve muhacir zatları bazı kusurlarından dolayı korumadan mahrum bırakmanın uygun olmayacağını bildirmiş, bu husustaki affın, müsamahanın ilâhi mağfiretin tecellisine vesile olacağını müjdelemiştir. Hz. Sıddık da bu ilâhi emri öğrenince hemen Misteh’i affetmiş onu yine yanına kabul buyurmuş, sizi kovduğum, Cenab-ı Hak’kın size gazap ettiği zamanda idi. Şimdi madem ki, Cenab-ı Hak sizi affetmiştir, artık bu husutaki ilâhî hükmü başım ve gözüm üzerine kabul ettim. Diyerek ilâhi emre olan tam bağlılığını bu suretle de göstermiştir. İşte müslümanlara lâyık olan, böyle iyilik sever, affedici harekette bulunmaktır.

23. Muhakkak o kimseler ki, iffetli, habersiz, mümine olan kadınlara kötülük isnadında bulunurlar, o kimseler dünyada ve ahirette lânete uğratılmıştır. Onlar için pek büyük bir azap da vardır.

23. Bu mübârek âyetler de iffetli, çirkin kuruntulardan kalpleri temiz, îman ile vasıflanmış, müslümanlar namuslu kadınlar hakkında iftirada bulunanların pek müthiş âkibetlerini ve o iftiracıların aleyhine kendi azalarının şahitlikte bulunacağını ihtar ediyor. Murdar olan kadınların murdar olan erkeklere, murdar erkeklerin de murdar olan kadınlara ait olduğunu ve bilakis iffetli kadınların iffetli olanerkeklere ve iffetli olan erkeklerin de iffetli kadınlara mahsus bulunduğunu ve böyle iffetli, temiz zatların kendilerine isnat edilen kötülüklerden uzak bulunduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki) o münafık, ahlâkı İslâmiyeden mahrum şahıslar ki (afife) tam bir iffet ve temizlik vasfı ile vasıflanmış (habersiz) kendilerine isnad edilen kötülüğü hatırlarına getirmekten bile uzak ve (mümine) îman edilmesi icabeden her şeyi bilip inanmış (olan) İslâm (kadınlarına kötülük isnadında bulunurlar) onların üzerlerine çirkin sözleri atarlar (o kimseler dünyada ve ahirette lânete uğratılmışlardır) o kötü isnatlarından dolayı kendilerine müminler de, melekler de lanet okurlar. (Onlar için pek büyük bir azap da vardır) o lanetten başka pek müthiş bir cehennem azabına da tutulacaklardır. Bütün bunlar, o iftiralarının bir cezasıdır. İşte bu ceza, bu ilâhi tehdit Abdullah Bir Ubey ile onun gibi bu iftiraya cür’et eden münafıklara has bulunmuştur. Ne kadar büyük bir ilâhi tehdit!.

24. O günde ki onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.

24. Evet.. Bu azap, o iftiracılara yönelcektir. (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, o vakit (onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.) onlar, ahirette müthiş felâketleri, azap merkezlerini görünce titreyeceklerdir, dünyadaki yapmış olduklarını inkâr etmek isteyecekler, ne yazık ki, buna imkân mı var?. Zaten dünyada yapmış oldukları amel defterlerine yazılmış bulunacaktır. Bundan başka da ilâhi kudret ile onların bedeni azaları dile gelecek, her aza, kendisinden nelerin meydana gelmiş olduğunu haber verecektir. Bunu inkâra mahal yok. Allah’ın kudreti ile neler vücude gelemez. Dünyada bile görüyoruz ki, bir demir parçasıbile hayata sahip olmadığı halde söylenilen sözleri tamamen aynı ahenk ile zaptediyor, o sizleri tekrar tekrar aksettirip duruyor. Bu ne hârika!. Bir demire bu hassayı vermiş olan bir yüce yaratıcı, kullarının esasen hareketli, hayat sahibi olan azalarında böyle bir şahitlik özelliği yaratamaz mı?. Buna inanmışızdır!. Bunun daha nice üstünde hârikaları da yaratabilir. Allah’ın varlığını, kudretini tasdik eden bir kimse, bunda asla şüphe etmez.

25. O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tamamen verecektir. Ve bileceklerdir ki, şüphe yok Allah apaçık haktır.

25. Evet.. (O gün) o kendi azalarının kendi aleyhlerinde şahitlik edeceği kıyamet zamanında (Allah onlara) o münafık iftiracılara, tövbe ve istiğfar etmeksizin ahirete gittikleri takdirde (hak ettikleri cezaları) hakkiyle sabit olan cinayetlerinin cezasını (tamamen verecektir) onlar azap görüp duracaklardır. (Ve) öyle felâketleri, azapları görünce, haklarındaki cezaların tahakkukunu anlayınca (bileceklerdir ki, şüphe yok Allah) o her dilediğine gücü yeten hikmet sahibi yaratıcı (apaçık haktır) onun yaratıcılığı, mâbudluğu açıktır, adaleti, hikmeti zahirdir ve bir nice hakikatları kullarına göstermekte ve beyan buyurrmaktadır.

26. Murdar olan kadınlar, murdar olan erkekler içindir ve murdar olan erkekler de murdar olan kadınlar içindir ve temiz kadınlar da temiz olan erkekler içindir ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar içindir. Bu temiz olanlar, onların dediklerinden iftiralarından uzaktırlar. Bunlar için bir mağfiret vardır ve bir kerim rızık vardır.

26. Bir takım münafıklar, nasıl cür’et edenler de iffet ve temizlikleri açık olan bir kısım İslâm kadınları hakkında iftirada bulunurlar? (murdan olan kadınlar) habisce olan lakırdılar, isnatlar (murdar olan erkekler içindir) onlar ona lâyıktırlar aynı şekilde (murdar olanerkekler de murdar olan kadınlar içindir) öyle murdar kadınlara, lakırdılara lâyık bulunmaktadırlar. (ve temiz olan kadınlar da) sözlerinde (temiz olan erkekler içindir) onlara da böyle temiz olan erkekler lâyıktırlar. (ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar) sözler (içindir) evet. Murdar olanlara lâyık olan, mundarlardır, temiz zatlara lâyık olan da temiz şeylerdir. (bu temiz olanlar) özellikle en büyük bir temizliğe sahip bulunmuş olan Hz. Aişe de (onların) o münafıkların (dediklerinden) yaptıkları iftiradan, kötü zandan (uzaktırlar) bu temiz olanlar, insani üstün vasıflara sahip, isnat edilen şeylerden mâsum bulunmaktadırlar. Binaenaleyh (bunlar için) bu temiz olan erkek ve kadın zatlar için (bir mağfiret vardır) onlar Allah’ın korumasına mazhardırlar. (ve) bunlar için (bir kerim rızık vardır) bunlar cennetlere nâil, orada çeşitli nimetler ile rızıklanacaklardır. Ne mutlu böyle Allah tarafından aklanan, böyle saadet dolu bir gelecek ile müjdelenen temiz fıtret sahiplerine.

27. Ey îmân edenler, kendi evlerinizden başka evlere müsaade istemeden ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz. Bu sizin için hayırlıdır. Umulur ki, düşünüp anlarsınız.

27. Bu mübârek âyetler, görgü kurallarının en mühim bir kısmına işaret buyuruyor. Başkalarının evlerine müsaadeleri alınmaksızın ve kendilerine selâm verilmeksizin girilmemesini emrediyer. İçinde kimse bulunmayan bir eve de müsaade ile girilmesini ve izin verilmeyince dönülüp gidilmesini, böyle bir hareketin ise sosyal temizlik bakımından faideli olacağını bildiriyor. Belirli kimselere mahsus olmayıp içinde kendisi için bir intmfa hakkı bulunan binalara girilmesinde bir sakınca bulunmadığını beyan bu burmaktadır. Şöyle ki: (ey îman edenler!.) Ey müslüman fertler!. (kendi evlerinizden başka evlere) sahiplerinden, içlerinde oturanlardan(müsaade istemeden) izin talebinde bulunmadan (ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz) kendi kendinize sormadan, müsaade almadan girmek cür’etinde bulunmayın (bu) izin talebiyle selâm verilmesi (sizin için) öyle müsaade edilmeksizin: Selâm verilmeksizin girmekten (hayırlıdır) bunun aksine hareket, cahiliyet zamanına ait bulunuyordu. Bir kimse, başkasının evine müsaadesini almadan hemen giriverirdi. Böyle bir hareket, ictimai terbiyeye aykırıdır, bazı hoş olmayan hallerin, sözlerin meydana gelmesine sebebiyet vermiş olabilir. İslâm terbiyesi ise buna aykırıdır. (umulur ki) siz bu husustaki ilâhi emrin hikmet faydasını güzelce (düşünüp anlarsınız) onun gereğince hareketinizi tanzim edersiniz. “Evet… Hususi ikametgâhına müsaadesi olmaksızın girmekte birçok sakıncalar vardır. Bu cümleden olarak: Böyle bir hareket, başkasının mülkünde izni olmaksızın bir nevi tasarruf sayılır ki, bu câiz olamaz. Evde bulunan kimse, başkalarından saklanılması icabeden bir şeyi açıkta bulundurmuş olabilir, onun izni olmaksızın hanesine giren kimse ise bu maksadı ihlâl etmiş olur. Bununla beraber böyle müsaadesiz başkasının hanesine girilmesi, bir nevi hırsızlık ve suikast şüphesinden de uzak bulunamaz.

28. İmdi onlarda kimse bulamaz iseniz artık size izin verilinceye değin içerilerine girmeyin ve eğer size geri dönün denilirse geri dönün. Bu sizin için daha temizdir. Ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.

28. (İmdi onlarda) o içlerine girmek istediğiniz evlerde, içlerine girmeniz için size izin vermeğe selahiyetli (kimse bulamaz iseniz) sabrediniz, hemen içine atılmayınız, (artık size) selâhiyetli olan kimse tarafından gelip (izin verilinceye değin) o hanelerin (içerlerine girmeyin) aksi takdirde bir takım dedikodulara, mahzurlara sebebiyet verilmiş olabilir. (ve eğer size) o haneler içindebulunan kimseler tarafından (dönün denilirse) o hanelere girmenize müsaade edilmezse (geri dönün) orada durup içerisine girmek için ısrarda bulunmayın, böyle bir hareket, insanlığa aykırıdır. Kalplerde nefret uyandırır (bu) dönüp gitmek (sizin için daha temizdir) ısrar edip kapı önünde durmak ise adilik ve rezalet şüphesinden uzak olamaz, buna tenezzül edilmemelidir, bu insanın simasını kirletir, lekeler (ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.) başkalarının hanelerine onların müsaadeleri ile mi, müsaadeleri olmaksızın mi girmiş olacağınızı bilir, ona göre hakkınızda cezada bulunur. “Evet.. Bazen olabilir ki, bir hane sahibi, başka bir yere gideceği için veya başkasiyle bir hususu mahremce görüşeceği için veya başka bazı engellerden dolayı kendisiyle görüşmeğe gelen kimseyi kabul etmemek mecburiyetinde kalabilir. Artık onu mâzur görmelidir, gelen kimse, hemen kabul edilmediğinden dolayı üzülüp onun aleyhinde bulunmamalıdır.

29. Meskûn olmayıp kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere girmenizde sizin için bir günah yoktur ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir.

29. (Meskun olmayıp) yani muayyen kimseler için bir mesken edinilmeyip (kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere) yani: İnsanların faydalanmaları için, umumun istifadesi için hazırlanmış, açık bulunmuş hanlar, misafirhaneler, hamamlar, dükkânlar gibi binalara (girmenizde sizin için bir günah yoktur.) bunların vücude getirilmesindeki gaye, zaten herkesin bunlardan usulen istifade etmesidir. (ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir) binaenaleyh kendi evlerinizin dışındaki evlere girmenizdeki maksatlarınızı da o yüce yaratıcı tamamen bilmektedir, iyilik kasdiyle olan hareketler ile kötülük maksadiyle olan hareketler de onca tamamen malûmdur. Artık bunu düşünüp dehareketlerinizi buna göre tanzim ediniz. Ne büyük, bir ilâhi tehdit ve ne yüce bir ilâhi öğüt. ‘Bu mübârek âyetler bu suredeki altıncı hükmü kapsamaktadır.”

30. Müminlere de ki: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler bu onlar için çok temizliktir. Şüphe yok ki, Allah ne yapar olduklarından haberdardır.

30. Bu mübârek âyetler de ehli îmanı bir iffet ve temizlik içerisinde yaşamaya sevkediyor. İman sahipleri olan erkekler ile kadınların gözlerini, namuslarını nasıl koruyacaklarına dair kendilerine büyük bir ictimai terbiye dersi veriyor. Kadınların ziynetlerini kimlere karşı saklayıp kimlere karşı açık bulundurabileceklerini belirtmekte ve ehli îmanın hepsini de tövbeye, iyi hal sahibi olup saadete nâil olmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. (müminlere de ki: Gözlerini) kendisine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan (sakınsınlar) men etsinler, helâl olan şeylere bakmakla iktifa eylesinler, (ve avret mahallerini) kendilerine helâl olmayan şeylerden (muhafaza etsinler) o mahalleri örtsünler, eşleri, cariyeleri gibi kendilerine helâl olan kimselerden başkasına göstermesinler. (bu) gözleri sakınmak, avret mahallerini korumak (onlar için) o müminler hakkında (çok temizliktir) pek hayırlıdır, onların hallerinin iyiliğine hizmetçidir, kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, kötü zanna düşürmeğe engeldir (Şüphe yok, Allah) kullarının (ne yapar olduklarından haberdardır.) Evet hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, kullarının amellerini, niyetlerini, maksatlarını tamamen bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh her hususta ilâhi emre uymalıdır, haram olan şeylerden gözlerini de kalplerini de korumaya çalışmalıdır, başkalarının fitneye, günaha tutulmalarına sebebiyet vermemelidirler.