ZÜMER SURESİ

45. Ve Allah tek olarak anıldığı vakit ahirete imân etmeyenlerin kalpleri ürker nefret duyar. Ve Allah’tan başkası anıldığı zaman ise onlar o vakit ferahlanırlar, yüzleri güler.

45. Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini tasdikten kaçınan müşriklerin ne kadar ahmaklık içinde yaşadıklarını teşhir ediyor. Resûl-i Ekrem’in kâinatın Yaratıcısı’nı anmak, birlemek ve kutsamakla mükellef bulunduğunu beyan buyuruyor. O Yüce Yaratıcının birliğini inkâr edenlerin de ne büyük bir azaba tutulacaklarını, kendilerini kurtarabilmeleri için bir çare bulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah bir olarak anıldığı vakit) Cenab-ı Hak’tan başka bir Yaratıcı, bir mâbud bulunmadığı zikredildiği zaman (ahirete imân etmeyenlerin kalpleri ürker) nefret duyar, üzüntüler içinde kalır (ve Allah’tan başkaları anıldığı zaman ise) bir takım putlar, kendi heveslerine hizmet eden şeytan tabiatlı, aldatıcı kimseler anıldıkları vakit ise o cahil, zâlim şahıslar (ferahlanırlar) yüzleri güler, içerileri bir ferahlık içinde kalır.İşte o gibi kimseler nur’dan değil karanlıktan, ilmden değil, cehaletten, güzel ahlaktan değil, çirkin ahlâktan zevk alırlar. Onların ruhi halleri böyledir. Öyle kimselere karşı hak ve hakikat söylenince, hürmete lâyık zatlar anılınca ondan üzüntü duyarlar, yüz çevirirler. Fakat bâtıl şehvâni ahlâksız şeyler, aldatıcı kimseler söylenildiği zaman ise çok neşeli olurlar, yüzlerinde bir sevinç eseri parlamaya başlar. Ne zaman temiz yaratılışa aykırı bir hareket!. İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Ebu Cehl Bin Hişam, Velid Bin Utbe, Safvan ve Übey Bini Helf nâmında dört şahıs bu cümledendir.

§ İşmi’zaz; Böbürlenmek, kalbin gam ile, nefret ile, kin ile dolup ile sıkılmış olması demektir.

§ İstibşar; da kalbin sevinç ile dolması, ferahlık eserinin yüzde parlamaya başlaması demektir.

46. De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan ve gizli ve âşikâre olanı bilen Allah’ım! Sen kullarının arasında kendisine ihtilâf ettikleri şeyler hakkında hükmedersin.

46. Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem’ine emrediyor ki: Ey Yüce Peygamber! O kâfirlerin, o cahillerin hâllerinden dolayı üzüntü ve keder içinde kalma, sen yüce mâbuda sığın, O’nu birlemeye ve kutsamaya devam eyle (De ki: Ey gökleri ve yer yaratan) bunları yokluktan varlığa getirmiş olan (ve gizli ve âşikâre olanı bilen Allah’ım!) sana sığınırım, seni birleme ve yüceltmeyi en mukaddes bir vazife bilirim. (Sen kullarının arasında kendisinde ihtilâf ettikleri şeyler) dinî emrler ve konular (hakkıda hükmedersin) o inkârcılara da kendi cehâletlerini, kendilerinin pek büyük bir felâkete aday bulunmuş olduklarını anlayacaklardır.

47. Eğer zulüm etmiş olanlar için yerde olanların hepsi ve onunla beraber onun bir misli de olacak olsa elbette ki, kıyametgününde azabın fenalığından dolayı kurtuluş için onu mutlaka fedâ ederlerdi ve onlar için Allah tarafından hiç de hesaba kalmamış oldukları şeyler meydana gelmiş olacaktır.

47. Evet.. O inkârcılar, müşrikler pek korkunç bir vaziyette bulunacaklardır. (Eğer) öyle dinsizlikleri yüzünden kendi nefislerine (zulm etmiş olanlar için) ahiret günü faraza (yerde olanların) bütün dünyevî servetlerin, varlıkların (hepsi) olacak olsa (ve onunla beraber onun) o varlıkların (bir misli de olacak olsa elbette ki, kıyamet gününde azabın fenâlığından dolayı) kurtulmak için (onu) o varlıkları kabul edecek bulunsa (mutlâka fedâ ederlerdi) Heyhat ki, bu ne mümkün!. (ve onlar için Allah tarafından hiç de hesaba katmamış) düşünmemiş (oldukları şeyler) çeşitli azaplar da (ortaya çıkmış olacaktır) ve bu yüzden çeşit çeşit azaplara mâruz kalacaklardır. İşte küfrün pek korkunç âkibeti!.

48. Ve onlar için kazanmış oldukları şeylerin kötülükleri açığa çıkmış olacaktır ve kendisiyle alay etmiş oldukları şey, kendilerine kavuşmuş bulunacaktır.

48. (Ve onlar için) O inkârcılar, müşrikler hakkında (kazanmış oldukları şeylerin fenâlıkları) dünyadaki bâtıl inançlarının, gayrımeşru hareketlerinin cezaları (ortaya çıkmış) tamamen görünmüş (olacaktır) dünyada iken sevap, doğru gördükleri şeylerin ne kadar yanlış, ne kadar bâtıl ve felâkete sebep olduğunu anlayacaklardır. (ve kendisiyle alay ettikleri şey) vaktiyle kendisiyle alay ettikleri, bir geri kalma eseri sandıkları, medeniyete muhalif gördükleri şeyin cezası, o yanlış kanaatlerinin mes’uliyeti (kendilerine kavuşmuş bulunacaktır.) Artık o bâtıl itikatlarının ebedî cezası kendilerini yakalamış olacaktır. İşte müminlere karşı yapılan, kötü muamelerin müthiş karşılığı!.

49. Fakat insana bir zarar dokunduğu vakit bize dua eder. Sonra ona tarafımızdan birnimet verdiğimiz vakit de: Bana o, şüphe yok ki, bir bilgi üzerine verilmiştir, der. Belki o, bir imtihandır. Fakat onların birçokları bilmezler.

49. Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir bozuk iddialarını teşhir ediyor. Onların kendilerine yanlış yere güvenir olmalarının fenâlığına uğrayacaklarını, elde ettikleri şeylerin bir imtihan vesilesi olup kendilerini ihtiyaçtan kurtaramıyacağını ihtar ediyor. Bir takım kimselerin zengin veya fakir olmalarının bir ilâhi takdir, eseri olduğunu, bu halin müminler için bir ibret teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ şirk ve gaflet içinde yaşayan insanların hâllerini kınıyor, onların Allah’ı zikrinden kaçındıkları hâlde putları anıldıkça sevindiklerini bildiriyor ve buyuruyor ki: (fakat) öyle bir (insana bir zarar dokunduğu) meselâ: Fakir veya hasta olduğu (vakit) putlarını unutur, onlardan bir fâide göremeyeceğini anlar, yalnız (bize dua eder) o ârızanın bertaraf edilmesi için yalnız Allah Tealâ’ya duada, niyâzda bulunmaya başlar. (Sonra ona) O insana (tarafımızdan) ihsan olarak (bir nimet verdiğimiz vakit de) onu o ârızadan kurtadığımız, o korkunç hâlini değiştirdiğimiz zamanda yaptığı duayı unutur, kendisini o belâdan kurtaran Kerem Sahibi Yaratıcısına teşekkürde bulunmaz. Bilâkis (bana o) nimet (şüphe yok ki, bir bilgi üzerine verilmiştir, der) kendisinin bilgisine ve bir takım âdi sebeplere, ilâçlara teşebbüsünden dolayı o nimete nâil olduğunu iddiaya başlar, o nimete bir ilâhi lütuf olarak kavuştuğunu düşünmez. Bu hususta teşebbüs ettiği şeylerin de birer ilâhi ihsan olduğunu hesaba katmaz. Zavallı bilmez ki, (belki o,) kendisine verilen nimet, sıhhat ve servet gibi bir varlık (bir imtihandır) bir denemedir. O nimeti kendisine veren Kerem Sahibi Yaratıcı kullukta, şükürde bulunup bulunmamasının meydana çıkması için bir vesiledir. (fakat onların) O insanların (birçokları bilmezler.) bunun bir imtihan ve yavaş yavaş azaba yaklaştırmakiçin olduğunu takdir edemezler, yanlış kanaatler içinde yaşarlar.

50. Muhakkak ki, onu, bunlardan evvelkiler de söylemiştir. Fakat kazandıkları şey, onları ihtiyaçtan kurtaramamıştır.

50. (Muhakkak ki, onu) Bu insanların öyle kendi bilgilerine, kendi çalışmalarına güvenerek nâil oldukları nimetlerin kendi bilgileri eseri olduğunu (bunlardan evvelkiler de söylemiştir) eski müşrik kavimler de böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Karun gibi büyük bir servet sahibi olan kâfirler de böyle bir iddiada bulunmnuşlardı. (fakat kazandıkları şey) Dünyevi varlıklar, maddî servetler vesâire (onları ihtiyaçtan kurtaramamıştır.) onlar, kendilerine küfrlerinin cezası yönelince her varlıktan mahrum kalmışlar, Allah’ın kahrına uğramışlardır. O güvendikleri varlıkları kendilerini o lâyık oldukları elem verici azaptan kurtaramamıştır.

51. Bunun için yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Ve bunlardan o kimseler ki, zulüm etmişlerdir, yakında kendilerine kazanmış oldukları şeylerin kötülükleri yetişecektir ve bunlar da Allah’ı âciz bırakıcı değildirler.

51. (ve bunlardan) Yani: Peygamber zamanındaki insanlardan (o kimseler ki, zulm etmişlerdir) küfre düşmüş, kendi nefislerine azabı hak ettirmişlerdir (yakında kendilerine kazanmış oldukları şeylerin) günâhların, kâfirce iddiaları (kötülükleri yetişecektir) günâhların cezalarına kavuşacaklardır. (ve bunlar da) Böyle kötü hareketlerde, kanaatlerde bulunan bu insanlar da kendilerine yönelecek olan azabı (bertaraf ediciler değildirler.) kendilerine o kötü durumlarının cezası birgün dünyada da gelir kavuşur, dünyada gelmese de ahirette herhalde gelip kendilerini yakalayacaktır.

52. Bilmediler mi ki, muhakkak Allah; rızkıdilediğine bol bol verir ve darlaştırır. Şüphe yok ki, bunda imân edecek bir kavim için elbette ibretler vardır.

52. Evet.. Kendilerine güvenen gâfil, inkârcı insanlar (Bilmediler mi ki, muhakkak Allah rızkı dilediğine bol verir) dilediğine (darlaştırır) bir kulunu dilerse zengin ve dilerse fakir eder. Ve bir kulunu bir zaman zengin eder, bir zaman da fakir düşürür ve nice kimseleri büyük varlıklar içinde zevk ile yaşatır, nice kimseleri de yokluklar, üzüntüler içinde bırakır. Bütün bunlar bir hikmet ve menfaat gereğidir, ilâhi takdirin birer tecellisidir. Artık insan, kendi bilgisine, varlığına güvenmemelidir, elinden gelen uygun işleri yapmalıdır, sonra muvaffakiyeti Cenab-ı Hak’tan beklemelidir. O mesaiye kabiliyeti yine bir ilâhi lütuf bilmelidir. İnsan, bir nimete kavuşunca şükrünü yerine getirmeye çalışmalıdır. Bir yokluğa uğrarsa sabretmelidir, onun bir hikmet gereği olduğunu düşünüp teselli bulmalıdır. Cenab-ı Hak’kın nimetinden ümidini yine kesmeyip elinden gelen sebeplere sarılmalıdır, muvaffakiyyeti Allah Teâlâ’dan niyâz etmelidir. İnsanlara lâyık olan hareket, bundan ibârettir. (şüphe yok ki, bunda) Cenab-ı Hak’kın bu ilâhi beyanında (îman edecek) îman etme şerefini elde etmeye kabiliyetli ohan (bir kavim için elbette ibretler vardır.) îman nuruna ulaşan her insan bilir, takdir eder ki, bütün insanları yaratan, yaşatan, onları nimetlere kavuşturan, onların üzerinde dilediği tasarrufatta bulunan ancak Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh kabiliyetli olan insanları, uyandırmaya, aydınlatmaya, hidayet yoluna sevk eylemeye ilâhi beyanlar kâfidir. Buna inancımız tamdır.

53. De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, O evet.. O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.

53. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nınmüminler hakkındaki rahmetinin genişliğini, ilâhi mağfiretinin büyüklüğünü bildiriyor. İnsanları daha fırsat elde iken hak’ka dönerek hayatlarını tanzime ve teslimiyete teşvik buyuruyor. Azaba lâyık olanlara bilâhara yapacakları pişmanlıkların, temennilerin bir faide veremiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Mümin kullara (De ki:) Allah Teâlâ sizi müjdelemek için buyuruyor ki: (ey nefisleri üzerine israfta bulunmuş) Bir takım günahları işlemiş olan (kullarım!. Allah’ın rahmetinden) sizi mağfiretine kavuşturmasından (ümitsizliğe düşmeyin) ümidinizi kesmeyiniz (şüphe yok ki, Allah) şirkten kaçınan kullarına âit (günahları) dilerse (hepsini bağışlar) onları örter, onlar ile hesaba çekmez. (Muhakkak ki, O) Evet.. (O) Kerem Sahibi Yaratıcı, şirkten başkasını (çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir) sizleri de af eder, rahmetine ulaştırır O’nun sonsuz olan rahmetinden ümidini kesmek, doğru değildir. Elverir ki, tevbe edip, af dileyip o Kerem Sahibi Mâbudun af ve bağışına sığınsın. “İbni Cerir, İbni Abbas Hazretlerinden şöyle rivâyet etmektedir: “Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler demişler ki: “Muhammed -Aleyhisselâm- zannediyor ki: Putlara tapanlar ve Allah ile beraber başka tanrıların da bulunduğunu iddia edenler ve Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldürenler için af yoktur. Artık biz nasıl hicret edip, müslüman olabiliriz ki, bir takım putlara ibadet etmekte ve nefisleri öldürmüş ve şirke düşmüş bulunmaktayız. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Cenab-ı Hak’kın rahmetinden ümidi keserek şirk içinde yaşamaya devam etmenin doğru olamayacağını bildirmiştir. Binaenaleyh kendi kusurunu bilip de tevbe eden ve af dileyen herhangi bir kulunu, Allah Teâlâ dilerse af eder vaktiyle olan küfr ve isyanından dolayı azap etmez. Evet.. Yüce zatına sığınan herhangi bir kulunu dilerse af ve mağfiret buyurur. İsterse, vaktiyle olan günahlarıdenizin köpüğü kadar çok olsun.

54. Ve Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, size azap gelmeden evvel. Sonra yardım olunmazsınız.

54. Velhâsıl: Ey Kullar!. Allah’ın azabından kurtulup ilâhi mağfirete kavuşmak istiyoriseniz hemen tevbe edin ve af isteyin (Ve Rab’binize dönün) O’na sığınarak ibadet ve itaatte bulunur (ve O’na teslim olun) Tam bir samimiyetle O’nun takdirine râzi bulunun, O’nun dâvetine icabet ederek itaatten ayrılmayınız. (size azap gelmeden evvel) öyle güzelce, uyanıkça harekete koşunuz. Bunun hilâfına harekette bulunur iseniz (sonra yardım olunmazsınız) sizi Allah’ın azabından kurtaracak bir yardımcı bulamazsınız. Bu âyeti kerime ve benzerleri gösteriyor ki: Cenab-ı Hak’kın bütün günahları af etmesi bir takım şartlara bağlıdır. Kısacası evvelâ küfr ve şirkten tövbe edilmiş olmalıdır. Sonra güzel bir itikat ile Allah Teâla’ya sığınılmalıdır, kulluk vazifelerine de riayetten kaçınmamalıdır. Bununla beraber insanlık icabı bazı günahlar işlenilmiş olursa onlardan dolayı ümitsizliğe düşmemelidir, yine tövbe edip Hak Teâlâ’nın af ve mağfiretinden ümidi kesmemelidir.

55. Ve Rabbinizden sizin için indirilmiş olanın en güzeline tâbi olunuz, size, siz farkında olmadığınız hâlde ansızın azap gelmeden evvel.

55. (Ve) Ey insanlar!. (Rab’binizden sizin için indirilmiş olanın) Kur’an-ı Kerim’deki beyanların (en güzeline tâbi olunuz) yani o mübârek kitapta beyan olunan haramlardan kaçının, helâl olan şeyleri tercih edin ve ruhsatların üstünde olan azîmetleri tercih eyleyin, meselâ: Bir din kardeşinizin bir kusurunu af etmekle beraber ona mümkün ise iyilikte de bulunun, nâfile ibadetlere de devam eyleyin ve şahsi kusurlarınızdan dolayı Allah’ın affını da niyâz eyleyin (size siz farkındaolmadığınız hâlde ansızın azap gelmeden evvel.) öyle güzelce hareketlere devam etmiş bulunun. Aksi takdirde ise elden gideni telafi etmek mümkün olamaz.

56. Her nefisin: “Allah’a karşı yaptığım kusurlardan dolayı eyvah bana yazıklar olsun” ve ben alay edenlerden olmuş idim” demesinden evvel. İnsan hâlini ıslâh etmelidir.

56. Evet.. İnsan daha fırsat elde iken kaybettiği şeyleri telâfiye çalışmalıdır (Her nefsin) kendisine azap gelip de pişmanlık göstererek (Allah’a karşı) O’na borçlu olduğum ibadet ve itaat hususunda (yaptığım kusurlardan dolayı eyvah bana yazıklar olsun) diye çırpınmasından (ve ben) zaten (alay edenlerden olmuş idim) kibir ve gurura mübtela bulunmuştum (demesinden evvel) insan hâlini ıslah etmelidir, daha fırsat var iken tevbe etmeli ve af dilemelidir.

§ Tefrit; Taksir, fazlaca kusur etmek demektir.

57. Veya her nefisin: Şüphe yok ki, eğer Allah bana hidayet etse idi elbette ben sakınanlardan olurdum. Demesinden evvel uyanması lâzımdır.

57. Evet.. Fırsat fevt olunca, artık bao mâzeretler, temenniler kabul edilmez (Veya) her nefsin, küfr içinde ölüp giden herhangi bir şahsın (şüphe yok ki, eğer Allah bana hidayet etse idi elbette ben sakınanlardan) şirk ve isyanı terk etmiş olanlardan (olurdum, demesinden evvel) uyanması lâzımdır.

58. Veyahut azabı gördüğü zaman: Keşke benim için bir kerre daha dünyaya dönmek olsa idi de iyi işler işleyenlerden olsa idim. demesinden evvel uyanmalıdır.

58. (Veyâhut) Her şahıs (azabı gördüğü zaman: Keşke benim için bir kere daha) dünyaya (dönmek olsa idi de iyi işler işleyenlerden olsa idim) güzel âkide sahibi, güzel amellere devam eden kimselerdenbulunsa idim, demesinden evvel uyanmalıdır, sonra bu gibi temennilerin kendisine bir fâidesi olamayacaktır.

59. Hayır.. Muhakkak sana âyetlerini gelmişti de, sen onları yalanladın ve büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun.

59. (Hayır..) Öyle bir şahsın o gibi temennileri kendisine bir fâide veremiyecektir. Ona kınamak için denilecektir ki: (muhakkak sana âyetlerim gelmişti) Peygamberim vasıtasiyle Kur’an-ı Kerim’in âyetleri hükmleri sana tebliğ edilmişti, ilâhi dinin mahiyeti, hükmleri medeniyet âleminde yayılıp durmuştu (da sen) Ey inkârcı (onları) O âyetleri, o tebliğ edilen hükmleri (yalanladın) onların Allah tarafından olduğunu kabul etmedin (ve böbürlenenlerden oldun) kendini büyük gördün, nefsine mağrur olup hak’kı kabulden kaçındın (ve kâfirlerden oldun.) onların izlerine uydun, gözlerin önünde parlayan hidayet nurlarını görmek istemedin, verilen nasihatları kabul etmedin, kendi kabiliyetini kötüye kullandın. Artık şimdi lâyık olduğun azaba kavuşmuş oldun.

Yorum Bırakın