TUR SURESİ

36. Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır.. Onlar yakinen bilmezler.

36. (Yoksa) O inkârcılar (gökleri ve yeri mi yarattılar?.) onlar bir kere düşünmeli değil midirler ki: Kendi nefslerini faraza kendileri yaratmış olsalar bile şu muntazam kâinatı da kendileri mi yarattılar?. Elbette böyle bir iddiaya cür’et edemezler, artık bir kâinatı yaratanın varlığını nasıl inkâr edebilirler?, (hayır onlar) O inkârcılar (yakinen bilemezler.) kendileri de kesin bir bilgi yoktur, onun içindir ki, Yüce Peygamberin tebligâtını anlayıp kabul etmezler. Yâhut onlar, kendi iddialarını da kat’î sûrette bilemezler, kendi iddialarının da doğruluğuna kesinlik derecesinde inanmış değildirler. Hattâ onlardan bir kısmına bu kâinatı kim yaratmıştır? Diye bir sual yöneltilince “bunları Allah yaratmıştır” derler. Sonra da o Yüce Yaratıcının birliğini tasdik etmezler, ona ibâdette bulunmazlar. Eğer bu cevapları kendilerince kesinlik arz etseydi elbette o âlemi Yaratanın birliğini tasdik ederek yalnız ona ibâdet ve itaatte bulunurlardı, küfr ve şirke düşmüş olmazlardı.

37. Yoksa onların yanlarında Rabbin hazineleri mi vardır? Yoksa onlar musallat, zorba kimseler midir?

37. (Yoksa onların yanlarında Rab’bin hazineleri mi var?.) Cenab-ı Hak’ka mahsus olan rahmet, lütuf, rızık verme hazinelerinin anahtarları o dinsizlerin ellerinde midir ki, diledikleri kimselere peygamberlik versinler, dilediklerini servet ve nîmete nâil kılsınlar dilediklerini de mahrum bıraksınlar?. (yoksa onlar, musallat, zorba) Yâni: Galibiyet sâhibi (kimseler midir?.) ki, bu kâinatta diledikleri gibi tasarrufta bulunsunlar, rablığa âid işleri idare etsinler?. Elbette ki, onlar böyle bir kabiliyet ve selâhiyete sâhip değildir. Bu kâinatta hakîm, tasarruf sâhibi olan, dilediğini yapmaya kaadir bulunan ancak Allah Teâlâ Hazretleridir. Ne için bunu takdir edemiyorlar?. Nedir onlardaki o gâflet ve cehâlet!.

38. Yoksa onlar için bir merdiven mi var, orada dinliyorlar? Öyle ise dinleyicileri açık bir bürhan getirsin.

38. (Yoksa onlar için) O kâfirlere mahsus (bir merdiven mi var?.) onunla semâlara yükseliyorlar da (orada) meleklerin konuşmalarını (dinliyorlar?.) ve meleklere vahyedilen gayba âid şeyleri dinleyip öğrenmiş bulunuyorlar. Ondan dolayı birçok kâhince sözler söylüyorlar, (öyle ise) yâni: Eğer faraza böyle semâya yükselerek oradaki konuşmaları dinleyen (dinleyicileri) var ise onlar bu hususta iddialarını isbat için (açık bir burhan getirsin) buna dâir açık bir delil meydana koysunlar. Nasıl ki, Muhammed -Aleyhisselâm- kendisinin peygamberliğine dâir teblîğ ettiği şeylerin Allah tarafından olduğuna âid kesin delil gösteriyor, kendisinin doğru sözlü olduğunu göstermeye muvaffak olduğu mûcizeler ile isbat edip duruyor. O inkârcılar da kendi iddialarını öyle kesin delil ile isbat etmeli değil midirler?.
Heyhat. Bilâkis onların yalancı, hakkı kabulden kaçan kimse oldukları apaçık ortadadır.

39. Yoksa onun için kızlar var da sizin için oğlanlar mı?, var.

39. O müşrikler, ne kadar câhilce bir iddiada bulunurlar. Melekler Allah’ın kızlarıdır, derler, bu ne cehâlet!. İşte onların bu cehâletlerini teşhir için de buyuruluyor ki: (Yoksa onun için) O Kâinatın Yaratıcısına mahsus (kızlar var da) ey beyinsiz müşrikler!, (sizin için oğlanlar mı) Var?. Halbuki, kâinattaki bütün varlıklar, o Yüce Yaratıcının kudret eseridir, birer mahlûkundan ibârettirler, onun için hiçbir kimse, evlât olmak kabiliyetine, selâhiyetine sâhip olamaz. Artık nasıl oluyor da Allah’ın birer mahlûku olan melekleri, Allah’ın kızları, sanıyorsunuz?. Halbuki, bir çoğunuz kız babası olmaktan bir utanç duyuyorsunuz. Buna rağmen o Yüce Yaratıcıya kızları isnad etmekten sıkılmıyorsunuz. Bu ne kadar ahmakça bir iddiâ!.

40. Yoksa sen kendilerinden bir ücret mi istiyorsun da artık onlar borçtan dolayı ağır bir yük altında bulunmuşlardır.

40. (Yoksa) Ey Peygamberlerin efendisi!. (onlardan) O inkârcılardan peygamberlik vazifen karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da artık onlar borçtan dolayı) kendilerine yüklediğin bir borçtan bir karşılıktan dolayı (ağır bir yük altında bulunmuşlardır?.) elbette peygamberliğin şânı, böyle bir talebte bulunmaktan yücedir. Sen onları sırf Allah rızâsı için dine, ibâdet ve itaate dâvet ediyor, kendilerini irşâda çalışıyorsun, onlar ise bu pek samimî, iyilik sever muameleyi takdir edemiyorlar, peygamber hakkında bir takım uygunsuz lâkırdılara cür’et edip duruyorlar.

“Magrem” Garamet, mutlak borç, kefâlet gibi bir sebeple lâzım gelen zarar demektir.

41. Yoksa gayb onların yanında mı ki, artık
ondan yazıyorlar?

41. (Yoksa gayb onların yanında mı ki,) Levh-i mahfuzda bulunanları biliyorlar mı ki, (artık ondan yazıyorlar.) o gayba âid şeyleri kaydediyorlar da sonra onları insanlar arasında yaymaya çalışıyorlar, bir takım kâhince muamelelerde bulunuyorlar. Dilediklerini isbata ve dilediklerini red ve inkâra cür’et gösteriyorlar.

42. Yoksa bir tuzak kurmak mı istiyorlar? Fakat o kimseler ki, kâfir oldular, tuzağa düşmüş olanlar, onlardan ibârettir.

42. (Yoksa) O müşrikler, o vicdansızlar (bir tuzak kurmak mı istiyorlar?.) Resûl-i Ekrem Hazretlerine karşı bir suikastte mi bulunmak cür’etini gösteriyorlar. Darünnedve’de toplanarak bu hususa dâir istişârelerde mi bulunuyorlar?. (Fakat o kimseler ki, kâfir oldular) Öyle tuzak kurmak alçaklığında bulundular, işte (tuzağa düşmüş olanlar, onlardan ibârettir.) onların kendi hileleri, kendi başlarına gelecektir. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı böyle düşmanca vaziyet alanların bir çoğu, Bedr gazvesinde lâyık oldukları cezalara, helâke uğramışlardır. Öyle din düşmanları elbette ki, nihâyet mağlûp ve kötü kuruntularının cezalarına mâruz kalacaklardır.
“Fethülbeyân”da anlatıldığı üzere bu âyet-i kerîme, gayba, istikbâle âid bir haberi içermektedir. Çünkü bu Tûr sûresi, Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştu, şânlı Peygambere karşı yapılmak istenilen bir tuzak bir hile ise daha sonra hicret gecesi düşünülmüştür. Sonra da o hileyi yapmak isteyenler bunun cezasına uğramışlar, Bedr gazvesinde mağlûp olup helâke mâruz kalmışlardır.

43. Yoksa onlar için Allah’tan başka bir ilâh mı vardır? Allah bunların ortak koştuklarından uzaktır.

43. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın
ortak ve benzerden münezzeh olduğunu bildiriyor. Müşriklerin nasıl yanlış görüşlü bulunduklarına işâret ediyor. Onların artık kıyamet gününe kadar terk edilmelerini ve onların kendi hile ve tuzaklarından bir fâide göremeyeceklerini, bilâkis kat kat azablara uğrayacaklarını ihtarda bulunuyor. Resûl-i Ekrem’in de Allah’ın himâyesinde olduğunu müjdeleyerek o mübârek zâtın Allah’ın hükmüne karşı sabr ile ve muayyen vakitlerde tesbîh ve hamd etmekle mükellef bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (yoksa onlar için) O kâinatı yaratanın birliğini inkâr eden kâfirler için (Allah’tan başka bir ilâh mı vardır?.) ki, kendilerini tevhid dininden men ediyor veya azabtan emin olmaları için ona istinad etmiş bulunuyorlar?. (Allah) Teâlâ Hazretleri ise (onların) o müşriklerin (ortak koştuklarından münezzehtir.) onların taptıkları putları vesâire hâşâ Cenab-ı Hak’ka ortak ve benzer olamazlar.

44. Eğer gökten bir parçanın düşücü olduğunu görseler derler ki: Toplanmış olacaklardır.

44. O müşrikler, o kadar inat ve azgınlık içindedirler ki: (Eğer gökten bir parçanın) bir azab parçasının başlarına (düşücü olduğunu görseler) yine bâtıl sözlerinden, kanaatlerinden dönmezler (derler ki:) bu düşecek şey (toplanmış bir bulut) dan başka değil, işte onların gözleri öyle bir hakikati görmez, onlar, kalbleri mühürlenmiş kimselerdir.
“Kisef”: Kıt’a, parça, birbiri üzerine toplanmış şeyler demektir.
“Merküm” da toplanmış bâzısı bazısiyle birikmiş mânasınadır.

45. Artık onları bırak, o kavuşacakları güne değin ki, onda çarpılıp helâk bir bulut.

45. Hak Teâlâ Hazretleri de Resûl-i Ekrem’ine emrediyor ki: (Artık) Habibim!. (onları bırak) O müşriklerin hâllerine bakıp üzülme, onlar
lâyık oldukları azaba kavuşacaklardır. Sen onları o kötü hâlleri üzerine terk et (o kavuşacakları güne değin ki:) o söz kabul etmeyen dinsizler (onda) o takdir edilen zamanda (çarpılıp helâk olacaklardır.) onlar, o günden itibaren Allah’ın kahrına uğrayacaklardır. O günden maksat ise müfessirlerin çoğunluğuna göre “Bedr Günü”dür. Maamafih bu ilâhî emir, o müşrikler hakkında büyük bir tehdidi içermektedir. Onların er geç lâyık oldukları azablara kavuşacaklarını ihtar etmektedir.
“Yüs’akun” öldürüleceklerdir veya durumlarının şiddetinden dolayı öleceklerdir, demektir.

46. O gün ki, onların tuzakları kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir. Ve onlara yardım da edilmeyeceklerdir.

46. “(O gün ki,) Onlar öyle helâk olacaklardır. Artık o gün (onların tuzaktan) onların hileleri, Hz. Peygamber aleyhindeki düşmanca hareketlere cür’etleri (kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir.) ondan aslâ istifâde etmiş olmayacaklardır. (ve onlar) Hiçbir kimse tarafından (yardım da edilmeyeceklerdir.) kendilerine çarpacak olan azabı kendilerinden hiçbir kimse isterse bir dakika olsun bertaraf edemeyecektir.

47. Ve şüphe yok ki, zulüm edenler için ondan önce bir âzab da vardır. Velâkin onların birçokları bilmezler.

47. (Ve şüphe yok ki, zulm edenler için) Cenab-ı Hak’kın birliğini Resûlullâh’ın peygamberliğini inkâr eden, birçok isyânları işleyen kimseler için (ondan önce) bilâhare mâruz kalacaklarını müthiş helâkten evvel (bir azab da vardır) öyle bir azaba da uğrayacaklardır. Bu azabdan maksat, yâ kabir azabıdır, veya kıtlık ve pahalılıktır (velâkin onların birçokları bilemezler.) kendi dinsizliklerinin bir cezası olmak üzere öyle bir
azaba tutulduklarını anlamazlar. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanca bir vaziyet almış olan Kureyş müşrikleri Bedr gazvesinde helâk olmalarından evvel yedi sene kadar kıtlık ve pahalılığa uğramak sûretiyle azab görmüşlerdir.

48. Ve Rabbin hükmü için sabret. Çünkü sen, muhakkak bizim himayemiz ve korumamız altındasın ve kalkacağın vakit Rabbini hamd ile tesbîhte bulun.

48. Artık ey Yüce Peygamber!. Sen üzülme (Ve Rab’bin hükmü için) o dinsizlere bir müddet mühlet verildiğine dâir olan ilâhî hükmden dolayı (sabret) takdir edilen gün gelince onlar helâke mâruz kalacaklardır, (çünkü: Sen, muhakkak bizim korumamız ve himâyemizdesin) Senin güzelce çalışma ve gayretini görmekteyiz, seni muhafaza edeceğiz, sana o düşmanların bir zarar veremeyeceklerdir. (ve kalkacağın vakit) Yâni: Uykudan veya oturduğun yerden kalkacağın zaman (Rab’bini hamd ile tesbîhte bulun) yâni: Sübhaneke Allahümme ve bihamdike, diye oku. Yâhut kalkıp namaza başladığın zaman sübhaneke Allâhümme ve bihamdike vetebarekesmüke ve Teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayrüke, mübârek cümlesini okuyuver.

49. Ve geceden de ve yıldızların batmaya başladıklarında da O’nu tesbîhe devam et.

49. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (geceden de) Muayyen vakitlerde (ve yıldızların batmaya başladıklarında da) yâni gecenin sonuna doğru sabah vaktinin ışığıyla yıldızların görünmez bir hâle gelecekleri zaman da (O’nu) o Yüce Yaratıcını (tesbîhe devam et) onu birlemek ve tenzih etmekle kalbini nurlandırmaya kulluk lisânını süslemeye devam ederek bu hususta da ümmetine uyulması gereken büyük bir örnek ol.
Denilmiştir ki: Geceleyin yapılacak tespihten maksat, akşam ve yatsı namazlarıdır. Veyâ
nâfile = teheccüt namazlarıdır. Yıldızların idbarındaki, yâni geriye dönerek batma zamanındaki tesbîhten maksat da sabah namazıdır.

Geceleyin ve sabaha yakın uykuyu, istirahatı terk ederek uyanmak, ibâdet ve itaat için hazır bulunmak, dini yönden sağlamlığın bir göstergesidir, bir gönül rahatlığı ve temiz inancın alâmetidir, nefse karşı bir cihâd mahiyetindedir ve daha nice fâideleri, hikmetleri içermektedir. Yıldızların öyle doğması ve batması da Allah’ın muazzam birer kudret eseridir. İşte bunun içindir ki: Bu âyet-i kerîme de bu vakitler gösterilerek bunlarda tesbîh ve tahmîde devam edilmesi emr olunmuştur ve bu Tûr Sûresi’nin bu son âyeti ile bunu tâkibeden Necm Sûresi’nin ilk âyetinde de yıldızlar beyân olunarak onların birer kudret delili olduğuna işâret buyurulmuştur. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi bu mübârek vakitlerde tevhîd ve tesbîhe devam eden zâtların arasına katsın. Peygamberlerin efendisinin hürmetine âmin…

Yorum Bırakın