TUR SURESİ

24. Ve onların etrafında kendilerine mahsus bir takım genç hizmetçiler dolaşırlar ki, sanki onlar saklı inci gibidirler.

24. (Ve onların üzerlerine) O cennete girecek takvâ sâhiplerine karşı (kendilerine mahsus bir takım genç hizmetçiler) o meşrubatı takdim etmek ve sâir hizmetlerde bulunmak üzere (dolaştılar ki,) bunlar, onlara ihsân buyrulan kölelerdir, hizmetçilerdir. Ve denilmiştir ki: Bunlar, kendilerinden evvel ölmüş olan çocuklarıdır. (sanki onlar) O hizmet edecekler (saklı) sedefleri içinde korunmuş (olan incilerdir) öyle saflığa, güzelliğe sâhip bulunan birer yaratılış eseridir.

25. Bazıları bazısı üzerine yönelip sorarlar.

25. O takvâ sâhipleri, cennette öyle büyük nîmetlere nâil olunca fevkalâde bir sevinç içinde kalırlar, artık (Bazıları bâzısı üzerine yönelip) birbirlerinden (sual ediverirler.) dünyadaki zahmetli hâlleriyle cennetteki pek mutlu vaziyetlerini mukayesede bulunmak isterler.

26. Derler ki: Biz muhakkak ki, evvelce âilelerimiz arasında korkar kimseler idik.

26. O zâtlar, birbirlerine (Derler ki: Biz muhakkak ki, evvelce) dünyada iken (ailelerimiz arasında) bulunurken (korkar kimseler idik.) Cenab-ı Hak’kın azabını düşünerek, hâlimizin âkıbetini tefekkür ederek bir korku ve dehşet içinde yaşar durur idik, kulluk vazifelerimizi gerektiği şekilde yerine getiremeyeceğimizi takdir ederek bundan dolayı büyük bir mes’uliyete hedef olacağımızı düşünür titrer idik.

27. Şimdi Allah Teâlâ bizim üzerimize lütuf ve ihsânda bulundu ve bizi o Semum azabından korudu.

27. (Şimdi Allah) Teâlâ Hazretleri (bizim üzerimize lûtf ve ihsânda bulundu) bizi rahmetine muvaffak buyurdu (ve bizi o Semum) cehennem nârının (azabından korudu.) şimdi cennete nâil olduk, kendisinden korkar olduğumuz cehennemden emin bulunduk.

“Semum” Âteş azabıdır ve cehennemin isimlerinden biridir. Bu kelime âsi lûgatte gündüzleri olan pek şiddetli sıcaklık veya soğukluk demektir.

28. Şüphe yok ki, biz evvelce O’na dua eder olmuştuk, muhakkak ki, O vaadinde sâdıkdır, çok esirgeyicidir.

28. Ve o müttaki zâtlar, şöyle de diyeceklerdir: (Şüphe yok kî, biz evvelce) Dünyada iken (O’na) o kerem sâhibi Yaratıcımıza (dua eder olmuştuk) ona yalvarır, ibâdette bulunur, ondan koruma, afv ve kerem niyâz eder idik (muhakkak ki, O) Yüce mâbud (vâ’dinde sâdıktır) O, ihsân edicidir, O’nun kulları hakkındaki lütuf ve keremi pek geniştir. Ve o kerem sâhibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir.) rahmeti, mağfireti pek çoktur, yapılan ibâdetleri kabul eder, duaları kabul buyurur, işte o takvâ sâhibi kullarını nîmetlere nâil buyurması da o Kerem Sâhibi Yaratıcının bir ilâhî rahmeti eserinden ibâret bulunmaktadır.

29. Artık sen öğüt vermeğe devam et. Çünkü Sen Rabbin nimeti hakkı için ne bir kâhinsin ve ne de bir mecnun.

29. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’e öğütleriyle insanları irşâda devam edip İnkârcıların lâkırdılarına, şairlik, kâhinlik vesâire isnadlarına ehemmiyet vermemesini emrediyor. Ve o dinsizlerin Hz. Peygamber hakkındaki bâtıl, birbirine ters isnadlarını ve bozuk kanaatlarını kınıyor ve teşhir eyliyor.
Yüce Peygamberin o inkârcıları tehdit ile ve onların feci âkıbetlerine işâret etmekle emrolunduğunu gösteriyor. Ve o kâfirlere Allah’ın bir kelâmı olduğunu kabul etmedikleri Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirmelerini teklif ederek onların âcizliklerini, cehâletlerini, iddialarındaki bozukluğu ortaya koymakta ve ilân etmektedir. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin Efendisi!.

(Artık sen öğüt vermeğe devam et) Kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğun kavimleri, cemaatleri Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle irşâda, aydınlatmaya çalış, bir takım inkârcıların bâtıl iddialarından dolayı öğütlerini terk etme, (çünkü, sen, Rab’bin nîmeti hakkı için) Sana verdiği peygamberlik ve yüksek akıl ve zekâ hakkı için veya sen öyle bir nîmete kavuşma sebebiyle büyük bir mertebeye sâhipsin, sen (ne bir kâhinsin ve ne de bir mecnun) o inkârcıların sana karşı yaptıkları öyle bir isnad pek bâtıldır, kendilerinin cehâletlerini teşhir etmektedir.

“Kâhin” Kendi zânnına göre gaipten, geçmişe âid meçhul hâdiselerden haber veren falcı demektir.

30. Yoksa diyorlar mı ki: O Bir şâirdir, onun hakkında zamanın ızdırap veren felâketini bekliyoruz.

30. (Yoksa) O inkârcılar (diyorlar mı ki:) o Peygamberlik iddiasında bulunan Muhammed -Aleyhisselâm- (bir şairdir) sözleri, şiirsel hayâllerden ibârettir (onun hakkında zamanın ızdırab veren felâketini bekliyoruz.) o bir gün ölecek veya bir felâkete uğrayacak, iddiasında muvaffak olamayacaktır.
“Reyb” Izdırab veren mûsibet ve felâket gibi hâdiseler demektir.

“Memnun” de dehr = zaman veya ölüm mânasınadır.

31. De ki: Gözetiniz, çünkü ben de şüphe yok ki, sizinle beraber gözeticilerdenim.

31. Hak Teâlâ Hazretleri de Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki: Habibim!. O inkârcılara (De ki: Gözetiniz) bekleyiniz (çünkü ben de şüphe yok ki, sizinle beraber gözeticilerdenim) bakalım, hakkımızda Allah’ın takdiri ve hükmü ne şekilde tecellî edecektir. Bu, daha sonra görülecektir. Artık güzel bir âkıbete veya dünyevî ve uhrevî muvaffakiyet kimin hakkında meydana gelecektir, bunu yakında bileceksinizdir. Yâhut siz benim helâkımı gözetmede, yâni ona beklemede bulunduğunuz gibi ben de sizin helâkinizi bekler bulunmaktayım, sonra kimin helâk olup olmayacağı ortaya çıkacaktır.

32. Yoksa onlara bunu akılları mı emrediyor? Yoksa onlar bir azgın kavim midirler?

32. (Yoksa onlara) O inkârcılara (bunu) bu çelişkili şeyleri isnad etmeyi (akılları mı emr ediyor?.) bu ne kadar bâtıl, asılsız bir isnad?. Bütün varlık mükemmellikleri parlayıp duran bir Yüce Peygamberlere gâh şairlik, gâh kâhinlik ve gâh cinnet isnadına cür’et ediyorlar. (yoksa onlar, bir azgın kavim midirler?.) Evet Onlar, inatta kibirde sınırı aşmış bir guruptur. Onları böyle bir isnâda sevk eden ruhsal durum, kendilerinin azgınlığıdır ve kendilerinin inatçı olmalarının, haktan uzak düşmüş bulunmalarının bir neticesidir.

33. Yoksa diyorlar mı ki: Onu kendisi uydurdu? Hayır. İman etmezler.

33. (Yoksa) O dinsizler, daha büyük bir iftirada, daha fâhiş bir çelişkide bulunarak (diyorlar mı ki: Onu) o Kur’an-ı Kerim’i (kendisi uydurdu) onu kendisi yalan yere söyleyerek Allah Teâlâ’ya isnad etti. (Hayır..) O kâfirler, pek büyük bir cehâlet ve ahmaklık içinde bulunuyorlar, onlar (imân etmezler), onları kendi dinsizlikleri böyle çok kötü bir söze sevk etmiş bulunuyor.

34. Haydi onun misli bir söz getiriversinler,
eğer doğru sözlü kimseler oldu iseler.

34. Eğer Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in sözü ise (Haydi) kendileri de (onun benzeri bir söz getiriversinler) onlar da öyle ebedi, mânaları doğru, gayba ve tarihe âid haberleri içeren, eşsiz bir eser, bir söz meydana getirsinler. (eğer) Kendi iddialarınca (doğru sözlü kimseler oldu iseler.) çünkü, kendilerinin insanlık, ırk ve lisân itibariyle Hz. Peygamber ile ortak yanları vardır. Kendilerinin arasında birnice şairler, kâhinler, hatipler, dünya tarihini bilenler mevcuttur.
Buna rağmen hepsi de o Kur’an-ı Kerim’in bir sûresine bile benzer bir söz yazmaktan âciz bilmektedir, kırk yaşına kadar aslâ peygamberlik iddiasında bulunmamıştır. Bir kimseden birşey okuyup yazmamıştır, ve şiir ile, kehanet ile de aslâ uğraşmamıştır, kendisinden ahlâka aykırı bir hareket de aslâ görülmemiştir. Artık öyle kutsal yaşantı sâhibi bir zât, Allah Teâlâ adına iftira ederek öyle mûcizevî bir kitabı uydurabilir mi?. Buna muktedir olabilir mi?. Bunu o inkârcılar hiç düşünmemişler midir?. Bu ne kadar insaftan, muhakemeden mahrumiyet?. Bu hususta “Şuarâ Sûresi”nin tefsîrine de müracaat!.

35. Yoksa birşey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratıcılar onlar mıdır?

35. Bu mübârek âyetler de ilâhlığı inkâr edenleri ve Cenab-ı Hak’ka ortak koşanları ve O’na kız evlâdı isnad edenleri red ediyor ve değersiz gösteriyor. O dinsizlerin ne kadar câhilce ve kibirli şekilde hareket ettiklerini göstererek onlardan bir ücret isteyerek onları sıkıntıya uğratmış olmadığını beyân ve onların kurdukları tuzaklara kendilerinin düşmüş olduklarını ihtar ederek Resûl-i Ekrem’in Allah’ın yardımına eriştiğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: O inkârcılar, Yüce Yaratıcıyı nasıl inkâr ediyorlar?. Onlar (Yoksa) kendi iddialarınca (birşey olmaksızın mı yaratıldılar?.) kendilerini yaratan bir Yaratıcı,
ezelî bir icâd edici bulunmaksızın mı yaratılmış oldular?. Bu kadar üstün, eşsiz, mükemmel bir sûrette yaratılmış olan insanlar, kudret ve hikmet sâhibi kerim bir yaratıcı bulunmaksızın hiç kendi kendilerine meydana gelmiş olabilirler mi?. Aklen de sâbittir ki, yokluktan varlığa geçen her mevcut için elbette bir Yaratıcı vardır, (yoksa yaratıcılar onlar mıdır?.) O insanlar mı kendi vücutlarını kendileri yarattılar?. Bunu hangi akıl sâhibi iddia edebilir?. Hiç esasen mevcut olmayan birşey, kendisinin yaratıcısı olabilir mi?. Elbette ki olamaz. Bu apaçık bir durumdur. Artık bunu kim iddia edebilir. Ebedî ve ezelî bir Yüce Yaratıcının varlığı nasıl inkâr edilebilir?. Bütün bu varlıklar, o ezelî Yaratıcının varlığına birer açık şâhittir.

Yorum Bırakın