TUR SURESİ

12. O kimseler ki, onlar bir bataklıkta oynarlar.

12. (O kimseler ki,) O yalanlamaya cür’et eden şahıslar ki, öyle bir helâke uğrayacaklardır. Çünkü: (onlar bir bataklıkta oynarlar) Bâtıl kanaatlere dalarlar, Allah’ın dini hakkında alaycı vaziyetler alırlar hesabı ve cezayı aslâ düşünmezler, yâni: Küfrlerinde ısrar edip durmuş bulunurlar, işte o pek müthiş ve ebedî azabı hak eden onlardır.

§ Havz; Lûgatte suya dalmak, su içinde yürümek mânasınadır. Sonra bâtıl, boş şeyler
ile uğraşmak, mânasında kullanılmıştır.

13. Bir gün ki, cehennem âteşine şiddetli bir sûrette atılıp defedilirler.

13. (Bir gün ki,) Bir kıyamet zamanı ki, gelir de o inkârcılar o gün (cehennem âteşine şiddetli bir sûretle) tam bir şiddet ve kahr ile (atılıp defedilirler.) cehennem bekçileri tarafından o kâfirler, elleri boyunlarına bağlanarak yüzleri üzerine cehennem âteşine bırakılırlar.

§ Yüd’avn; Kelimesi sertlik ve şiddetle, yâni: Yumuşaklıkla olmayıp sertlikle def. edilirler demektir.

14. Bu, o âteştir ki, siz bunu yalanlamıştınız. denilir.

14. O gün o kâfirlere bir kınamak için hitab edilerek (bu,) uğradığınız azab (o âteştir ki, siz bunu) dünyada iken (yalanlamıştınız.) denilir. Sizler bu korkunç istikbâli size bildiren Peygamberleri, ilâhî kitabları inkâr ediyordunuz, kendi bâtıl kanaatleriniz içinde yaşıyordunuz, şimdi anladınız mı?.

15. Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?

15. Ey kâfirler!. (Bu da mı bir sihir?.) Bu uğradığınız azab da bir sihirden, bir hayâlden mi ibâret?. Siz Peygamberlerin gösterdikleri hârikalara sihir diyor, kendilerini inkâr ediyorsunuz, şimdi bu azaba da bir sihir eseri diyebilecek misiniz.? Ne mümkün. (yoksa siz mi görmüyorsunuz?.) Hâlâ kör müsünüz, hâlâ uykuda mı bulunuyorsunuz?. Gözleriniz kapandı da birşey görmez mi bulunuyorsunuz?. Hayır, hayır. Artık cehenneme atılınca o azabı gözleriniz ile görmüş, onun bir hakikat olduğunu anlamış bulunacaksınız. Ne yazık ki, artık size pişmanlığınız bir fâide vermeyecektir.

16. Oraya giriniz, artık sabredin veya sabretmeyin, size karşı müsavidir. Siz ancak yaptığınız şey ile cezalandırılmış
olacaksınızdır.

16. Evet.. (Oraya giriniz) inkâra bir kudretiniz kalmamıştır (artık sabr edin veya sabr etmeyin) bu güçsüz düşüren azaba karşı nasıl bir vaziyet alırsanız alınız (size karşı müsavidir) faraza sabredebilecek olsanız da o size bir fâide vermeyecektir. (siz ancak yaptığınız şey ile) Dünyadaki kötü kanaatlarınızın, hareketlerinizin bir neticesi olmak üzere şimdi bu âhiret âleminde ebediyyen (cezalandırılmış olacaksınızdır.) herkes, kendi amellerine göre muamele görecektir. Binaenaleyh sizin için de lâyık olduğunuz bu azabtan kurtuluş yoktur. İşte küfrün müthiş neticesi, böyle bir ebedî azabtan ibârettir.

17. Takva sahipleri ise şüphe yok ki, cennetler ve nimetler içindedirler.

17. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin hilâfına olmak üzere mümin, takvâ sâhibi zâtların kavuşacakları ebedî nîmetleri, kalbin hazlarını bildiriyor. Onların korkulardan emin, tam bir zevk ile nîmetlere erişmiş ve tahtlar üzerinde oturarak pek güzîde eşlere kavuşacaklarını müjdeliyor ve öyle mümin zâtlara kendileri gibi imân ile vasıflanan zürriyetlerinin katacaklarını ve amellerinin mükâfatını noksansız göreceklerini haber veriyor ve her şahsın kendi kazancına göre muameleye tâbi olacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müttakiler ise) Cenab-ı Hak’dan korkan, üzerlerine düşen dinî vazifeleri samimi bir şekilde yapmaya çalışan mümin zâtlar ise, kâfirlerin ve münâfıkların aksine olarak (cennetler ve nîmetler içindedirler.) o müttakiler, yarın âhirette ne muhteşem bostanlara, bağlara ve bahçelere erişmiş ve ne kadar çeşitli, kıymetli nîmetler ile nîmetlenmiş olacaklardır.

18. Kendilerine Rab’lerinin verdiği şey ile sevinmektedirler ve onları Rab’leri cehennem azabından korumuştur.

18. O takvâ sâhibi zâtlar (Kendilerine Rab’lerinin) kerem sâhibi Yüce mâbud’un (verdiği şey ile) ihsân buyurduğu mevki ile (sevinmiş olmaktadırlar) yâni: Onlar gelecekte fevkalâde mutlu ve gönülleri ferah bulunmuş olacaklardır, bu muhakkaktır, (ve) Özellikle (onların Rab’leri) ibâdet ve itaate eriştirmiş günâhlardan uzaklaştırmış, öyle bir ilâhî koruma sâyesinde (cehennem azabından korumuştur.) onları o pek şiddetli bir tarzda parıldayıp duran cehennem nârından korumuştur. Ne muazzam bir kurtuluş ve selâmet!.

19. Yiyiniz ve içiniz afiyetler olsun, işlediğiniz şey sebebiyle.

19. Ve mutlu zâtlara denilecektir ki: (Yiyiniz ve içiniz) Cennetlerin nîmetlerinden istifâde ediniz, size (afiyetler olsun) hiçbir zahmete, bir gâileye düşmeksizin bu pek lezzetli, eşsiz cennet sularından, yiyeceklerinden istifâde etmiş olacaksınızdır, böyle pek muazzam bir nîmete, bir lutfa kavuşmanız ise dünyada iken (işlediğiniz şey sebebiyle) dir. Yâni: Kalblerinizi imân nûru ile aydınlatmış, üzerinize düşen dinî vazifeler yerine getirmeye çalışmış olduğunuz büyük bir mükâfatı olmak üzere şimdi bu ebedî nîmetler, Allah tarafından sizlere ihsân buyurulmuştur. Artık ne kadar tebrike lâyık bulunmaktasınız!.

20. Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak oturunuz ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik.

20. Evet.. O pek mes’ut zâtlar, kendilerine cennetlerde (Sıra sıra dizilmiş) birbirlerinin civarında bulunmuş olan (tahtlara) koltuklara (yaslanarak) tam bir zevk ve huzur ile oturunuz, denilecektir. Kerem sâhibi Yaratıcı onların haklarında büyük bir nîmeti olmak üzere de buyuruyor ki: (ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik) yâni: O takvâ sâhibi kullara gözleri pek güzel, giyiniş ve kendileri gâyet güzel ve pek uygun olan cennet kızlarını
hayat arkadaşı olmak üzere ihsân buyurduk.

21. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve kendilerine zürriyyetleri de imân ile tâbi oldular, onlara zürriyyetlerini de kattık ve onlar için amellerinden birşeyi de eksiltmedik. Her şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.

21. Yüce mâbud, diğer büyük bir lütfunu da şöylece beyân buyuruyor: (Ve o kimseler ki imân ettiler) Dünyada iken İslâm dini ile şereflendiler (ve kendilerine zürriyetleri de imân ile tâbi oldular) onların çocukları ve torunları da kendileri gibi inanıp Allah’ı birlediklerinden aralarında dini bir bağ gerçekleşmiş oldu. Artık (onlara) o babalara ve dedelere onların imân ehlinden olan (zürriyetlerini de kattık) hepsini de cennetlere beraber girdirmiş olduk. Yâni: Âhirette hepsi de cennetlerde beraber bulunacaklardır. Bu da pek büyük bir ilâhî lütuftur. Bir babanın evlâdını kendisiyle beraber yüce bir makamda görmesi, ne kadar kalbinin ferahlamasına vesîle olur. Henüz mükellef olmayan çocuklar, babalarının imânı sebebiyle babalarına tâbi olurlar.

 Mükellef olan çocuklar ve torunlar ise kendileri de mümin oldukları takdirde yarın âhirette babalarına, dedelerine tâbi olurlar, İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki: Allah Teâlâ cennette müminin zürriyetini, onun derecesine yükseltir, isterse, mertebe itibariyle o zürriyet, o müminlerin mertebesinden aşağı bulunmuş olsunlar. Tâki, o müminlerin gözleri onlar ile aydın olsun, yâni: Kendisine hürmet ettiklerinden dolayı kalbi ferah bulunsun. Elverir ki, o zürriyet, mükellef kimseler iseler bizzât imân ile vasıflanmış bulunsunlar. Ve Cenab-ı Hak, şöyle de buyuruyor: (ve onlar için) O kendilerine zürriyetleri tâbi kılınacak olan müminler hakkında (amellerinden birşey de eksiltmedik.) bu katma sebebiyle onların mükâfatları azaltılmış olmayacaktır. Belki onların mümin olan zürriyetlerinin mertebeleri Allah’ın bir lütfu olarak babalarının derecesine
yükseltilmiş bulunacaktır. Bununla beraber takvâ sâhibi olanlardan vesâireden (herbir şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.) kendi amelinden mes’uldür, başkasının günâhı, onun üzerine yükseltilmez, ister baba ve ister oğul olsun.

22. Ve onlara arzu edeceklerinden bir meyve ile ve bir et vermişizdir.

22. Bu mübârek âyetler de takvâ sâhibi müminlerin âhirette daha nice nîmetlere kavuşacaklarını tasvir buyuruyor. Onlara diledikleri çeşitli meyvelerin, gıda maddelerinin verileceğini bildiriyor. Onlardan temiz, zevk verici şerbetleri içerek günâhtan beri, temiz bir tarzda sohbetlerde bulunacaklarını haber veriyor, kendilerine pek güzel, nûranî cennet hizmetçilerinin hizmette bulunacaklarını ve kendilerinin birbirleriyle konuşarak dünyadaki hayat tarzlarını ve Cenab-ı Hak’ka duada bulunmuş olduklarını şimdi ise o gâfur, rahîm olan Kerem sâhibi Mâbudun yardımı sâyesinde korkulardan emin, olduklarını ve mutluluğa ulaştıklarını konu edineceklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı, o takvâ sâhibi kulları hakkında cennette tecellî edecek olan ilâhî lütfunu beyân için buyuruyor ki: (Ve onlara arzu edeceklerinden) Kalben bir eğilim duyacakları herhangi (bir meyve ve bir et vermişizdir) böyle her zevk alacakları nîmetler, kendilerine fazlasiyle verilecektir.

23. Ve orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, onda ne bir boş söz vardır ve ne de bir günâh.

23. (Ve) O mes’ut zâtlar (orada) o cennette (karşılıklı kadeh tokuştururlar) lezzetli gönül açan meşrubattan birbirlerine karşı içiverirler veyahut o içilecek şeyin ne büyük bir ilâhî lütuf olduğunu gösterir ve kendi sevinçlerini belli etmek için ve bir lâtife olmak üzere onu birbirinden çekip almaya çalışırlar, (onda) O içecekleri şeyde (ne bir boş söz vardır) onu içtikleri sırada lüzumsuz, boş lâkırdılarda
bulunmazlar (ve ne de bir günâh vardır) onun içilmesi, bir günâha sebebiyet vermiş olmaz. Yâni: O, dünyadaki şarablara benzemez, içenleri sarhoş etmez, onları abes lâkırdılara sevkeylemez, onları günâha sevk etmiş bulunmaz.