ŞURA SURESİ

40. Bir kötülüğün cezası da O’nun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa artık O’nun mükâfatı da Allah’a aittir. Şüphe yok ki, O, zâlimleri sevmez.

40. Bu mübârek âyetler görülen bir kötülüğe ancak dengi ile karşılık verileceğini, bundan dolayı, hesaba çekilemeyeceğini fakat af ile muamele yapılmasının mükâfata vesîle olacağını bildiriyor. Ancak zulm edenlerin, azgınlıkta bulunanların hesaba çekileceklerini ve azaba uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Kötülüklere karşı sabrda, affedici muamelede bulunanın ise teşekküre değer bir ahlâkî fâzilet göstermiş olduğuna işâret ediyor. Kötü hareketlerinden dolayı sapıklığa bırakılacak kimselerin ise dost ve yardımcıdan mahrum kalacaklarını ve azabı görünce dünyaya dönmeyi temennî edeceklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bir kötülüğün) Yâni: Haksız yere yapılan bir muamelenin, meselâ: bir şahsı öldürmenin (cezası da onun misli) o haksız muamelenin karşılığı olan (bir kötülüktür.) meselâ: Onun gibi öldürmektir. Haksız yere yapılan bir muamelenin, bir konuşmanın karşılık olarak aynısını yapmak bir kısım şartlara bağlıdır. Kısacası o muamelenin, konuşmanın mukabil şekilde yapılması, haddizâtında câiz bulunmalıdır. Bir hür mü’mini kasten öldüren diğer hür mümini öldürmek gibi ki, bu câiz bulunmaktadır. Bu ikinci öldürme hâdisesi, haddizâtında meşrû olduğu için bir günâh, bir kötülük değildir. Belki durumu düzeltmeye, cinâyetlerin önünü almaya vesîle olduğu gibi güzel bir muameledir. Ancakhaddizâtında öldürme iyi bir şey olmayı öldürülene nazaran kötü bir muamele olduğu için ona da, benzerlerine de “seyyie = kötülük” adı verilmiştir. Bâzı kötülükler de vardır ki, onların karşılığında aynı şekilde kötülük yapılması câiz değildir, belki o kötülüklerin hukuken belirli cezaları vardır, onlar tatbik edilir. Meselâ: Bir kimse bir şahsın namusuna tecâvüz etmiş bulunsa onun da namusuna tecâvüz edilemez, belki o tecâvüzün hukuken belirlenmiş olan cezası tatbik edilir. Bunlar, fıkha âid geniş meseleleri içersine almaktadırlar. (Fakat kim affeder) Herhangi bir kötülük gören kimse o kötülüğü yapan şahıstan intikama kalkışmaz, karşılıkta bulunmazsa (ve barışı sağlarsa) aralarındaki düşmanlığı giderecek şerefli hareketleri tercih eyler ise (artık onun) af eden kimsenin (mükâfatı da Allah’a âidtir) Cenab-ı hak ona bu yüzden birçok sevaplar ihsân buyurur. Bu ilâhî beyân, insanları af cihetine teşvik etmektedir. (şüphe yok ki, O) Hak Teâlâ Hazretleri (zâlimleri sevmez.) öyle başlangıçta kötülükte bulunanları sevmediği gibi kötülüğe fazlasiyle karşılıkta bulunanları da sevmez, bunlar birer zulmden ibârettir. Binaenaleyh bu hususta denkliğe riâyet edilmelidir. Af ciheti tercih edilirse bu da bir ahlâkî fâzilet eseridir. Saldırgan kimsenin utanmasına, kusurunu terketmesine ve bir takım ihtilâfların devam etmeyip ortadan kalkmasına sebep olabileceğinden dolayı övülmüştür, sâhibi için mânevî mükâfata vesîledir.

41. Ve her kim zulüme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların üzerine bir yol yoktur.

41. (Ve her kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa) Kendisine zulm eden şahsa karşı meşrû şekilde karşılıkta bulunursa, af cihetini tercih etmezse (artık onların) öyle karşılıkta bulunan kimselerin (üzerine bir yolyoktur.) onlar azaba, kınamaya lâyık olmuş olmazlar. Nihâyet olan bir şeyi, af cihetini terk etmiş, haddizâtında câiz olan bir fiilde bulunmuş olur.

42. Ceza ancak O kimseler üzerinedir ki, insanlara zulüm ederler ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar. İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır.

42. (Yol) Hesaba, günâh (ancak ancak o kimseler üzerinedir ki insanlara zulmederler) onun bunun hakkına tecâvüzde bulunurlar ve intikam hususunda haddi aşarlar, (ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar) Ona buna karşı kibirli ve tahakküm edici bir vaziyet alırlar, başkalarının meşrû hareketlerine manî olmak isterler. (İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır) onlar zulmlerinden, başkalarının haklarına tecâvüzlerinden dolayı öyle bir cezaya lâyık bulunmuş olur.

43. Ve elbette her kim sabreder ve kötülüğü affederse şüphe yok ki, O yapılmaya değer işlerdendir.

43. (Ve elbette herkim sabreder) Gördüğü bir kötülükten dolayı hemen intikama, ve benzeri bir karşılıkta bulunmaya kalkışmaz (ve) gördüğü kötülüğü (affederse) af eyler, onu teşhire kalkışmaz, onu Cenab-ı Hak’ka havale eylerse (şüphe yok ki, o) sabr ve af (yapılmaya değer işlerdendir.) tercih edilmeğe lâyık, hukuken taleb edilen, ahlâken güzel muamelelerden sayılmaktadır. Evet.. İnsan, haysiyetli olmalıdır, insanlardan gördüğü bir takım kusurları affetmeye ve bağışlamaya çalışmalıdır.

“Cihânda bîkusur insan bulunmaz”

“Ve lâkin her kusur teftiş olunmaz”

44. Ve Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık O’nun için ondan sonra bir dost yoktur. Ve zâlimleri göreceksin ki, azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe bir yolvar mıdır?

44. (Ve Allah kimi) Hangi kulunu o kulun kötü irâdesinden, kabiliyetinden dolayı (sapıklıkta bırakırsa) onu sapıklık içinde yaşatırsa (artık onun için ondan sonra) öyle sapıklığa düşürüldükten sonra (bir dost yoktur) ona yardım edecek, onu sapıklıktan kurtaracak bir dost, bir yardımcı bulunamaz, (ve zâlimleri) Yâni: Kâfirleri (göreceksin ki,) kıyamette (azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe) bizim için tekrara dünyaya gidip îman ve durumlarımızı düzeltmeğe (bir yol var mıdır?.) onlar böyle boş bir temennîde bulunacaklardır. Heyhât ki, artık bu temennîleri kabule lâyık değildir, onlar lâyık oldukları azaplara kavuşmuş olacaklardır.

45. Ve onları göreceksin ki: Zilletten başlarını öne eğerek, zayıfça göz kapağını depreterek baktıkları hâlde âteşe arzolunacaklardır ve iman etmiş olanlar da diyeceklerdir ki: Şüphe yok, ziyana uğrayanlar O kimselerdir ki, kıyamet günü nefislerini ve âilesini hüsrâna uğratmış olurlar. Uyanın! Muhakkak ki, zâlimler bir ebedî azap içindedirler.

45. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin cehenneme ne kadar zelil bir tarzda ve o âteşe korkularından dolayı göz ucuyla baka baka sevk edileceklerini bildiriyor. O kâfirlerin de, ailelerinin de hüsrâna uğradıklarını müminlerin söyleyeceklerini ve o kâfirlerin ebedî sûrette azapta kalacaklarını haber veriyor. Cehenneme atılacak kâfirlere yardım edecek bir dostları bulunamayacağını ve Allah’ın sapıklığa düşürdüğü kimseler için bir kurtuluş yolu bulunmadığını ihtar ediyor. Kıyamet gelmeden evvel âlemlerin Rabbi’nin dâvetine icâbet edilmesini, o günde sığınılacak bir mahâl bulunamayacağını ve hiçbir kimsenin kendi günâhlarını inkâr edemeyeceklerini anlatıyor. Resûl-i Ekrem’in dâvetini kabulden kaçındıkları takdirde bundan o kaçınanların mesul olacaklarını, Hz. Peygamberin vazifesiise dini hükümleri bildirmekten ibâret bulunduğunu zikrediyor. İnsanların kavuştukları bir rahmetten, bir nîmetten dolayı sevinir olduklarını, kendilerine kendi kusurlarından dolayı bir mûsibet, bir mahrumiyet isâbet edince de nankörlük yaparak evvelce nâil oldukları nîmetleri unutur olduklarını ve ümitsizliğe düştüklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o cehenneme sevk edilen zâlimleri yarın kıyamet günü (göreceksin ki,) kendilerine yüz gösteren korkunç şeylerden dolayı (zilletten mütevazî oldukları) pek zelilce, haince bir vaziyet aldıkları ve (zayıfça göz kapağını deprederek baktıkları) cehennemden korkarak ona göz uçları ile bakıp durdukları (hâlde âteşe arz olunacaklardır.) o korktukları âteşe atılmış olacaklardır, (ve îman etmiş olanlar da) O kıyamet günü (diyeceklerdir ki: Şüphe yok zarara uğrayanlar) hakikaten sermayesini kaybedip zarara, felâkete uğrayanlar (o kimselerdir ki: Kıyamet gününde nefslerini ve ailelerini hüsrâna uğratmış olurlar.) Dünyada iken şaşırtmış oldukları çoluk ve çocuklarının da böyle bir âkıbete uğramalarına sebebiyet vermiş bulunurlar. Bilâkis çoluk ve çocukları dindar olarak âhirete gitmiş olunca da kendi felâketlerinden dolayı onları üzmüş, aralarında büyük bir ayrılık bulunmuş olacaklardır. Artık ey insanlar!, (uyanın) İbret alın. (muhakkak ki, zâlimler) Yâni: Zulme devam eden kâfirler, mutlak sûrette zikredilen zâlimlerden maksat, kâfirlerdir, (bir ebedî azap içindirler.) Ondan aslâ çıkıp kurtulamayacaklardır. Bu hitap cümlesi!. Ya müminlerin ifâdeleri cümlesindendir veya onların ifâdelerini Cenab-ı Hak’kın tasdikinden ibârettir.

46. Ve onlar için Allah’ın ötesinde kendilerine yardım edecek dostlardan hiçbir kimse yoktur ve her kimi ki, Allah sapıtırsa O’nun için bir yol da yoktur.

46. (Ve onlar için) O cehenneme ebediyenatılacak kâfirler için (Allah’ın ötesinde) o Yüce Yaratıcı’nın hükmüne muhalefet edebilip (kendilerine yardım edecek olan dostlardan bir kimse yoktur.) Onlar öyle bir yardımcı aslâ bulamayacaklardır. (ve her kimi ki, Allah saptırırsa) Onu, şerre olan kabiliyetinden ve kötü irâdesinden dolayı sapıklığa düşürürse (artık onun için bir yol yoktur.) öyle bir kimse, dünyada hakka kavuşmak için, âhirette de cennete varabilmesi için bir yol bulamaz, o selâmet ve saadet yolundan tamamen mahrum bulunmuş olur.

47. Rabbiniz için uyun bir günün gelmesinden evvel ki, O’nun için Allah’tan reddedebilecek yoktur. O gün sizin için ne bir sığınacak yer vardır ve ne de sizin için inkâra imkân.

47. Kerem Sâhibi Yaratıcı, kullarını o müthiş kıyamet gününün azabından sakındırmak için buyuruyor ki: Ey insanlar!. (Rab’biniz için uyun) O Kerem Sâhibi mâbudun Resûlüne tâbi olun, onun dâvetini kabul edin, Allah’ın birliğinden, O’na ibâdet ve itaatten ayrılmayın (bir günün gelmesinden evvel ki) yâni: Kıyamet gününün gelmesinden önce ki, (onun için) o gelecek gün için (Allah’tan red edebilecek yoktur) O günü reddetmeğe, onun ortaya çıkmasına mâni olmaya hiçbir kimse güç yetiremez ve (o gün sizin için ne bir sığınacak yer vardır) o gün hiçbir şahıs kaçıp kendisini azaptan kurtaracak bir mahâl bulamaz (ve ne de sizin için inkâra bir imkân) bulabilir. Hiçbir fert, dünyada yapmış olduğu günâhlara güç yetiremeyecektir. Çünkü onlar, Allah katında bilmektedir, amel defterinde yazılıdır ve onlara bütün uzuvları şahadette bulunacaktır. Artık öyle müthiş bir mahkeme gününü düşünmelidir!.

§ Nekir; Yapılan şeyi inkâr etmek, meçhul nesne ve mekruh iş mânasınadır.

48. Eğer yüz çevirirlerse seni onların üzerine bir muhafız göndermedik. Senin üzerine düşen, tebliğden başka bir şey değildir veşüphe yok ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman onunla ferahlanır ve eğer onlara ellerinin takdim etmiş olduklarından bir kötülük İsabet ederse artık şüphe yok ki, insan nankördür.

48. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Kendilerine bu hakikatları haber verip hidâyet dairesine dâvet ettiğin kimseler (yüz çevirirse) bu dâvete icâbet etmezlerse (seni onların üzerine bir muhafız göndermedik) onların amellerini gözetip yazmaya, onları zorla kabule sevk eylemeğe seni memur kılmadık (senin üzerine düşen tebliğden başka birşey değildir.) sen emrolunduğun dini hükümleri onlara teblîğ ile mükellefsin, bunu yerine getirince mükellef olduğun vazifeyi yapmış bulunursun, artık mesuliyet onlara âidtir, (ve şüphe yok ki, bir insana) yâni insan nev’ine, çoğunluk itibariyle (tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman) ona sıhhat gibi, servet gibi, emniyet gibi bir nîmet ihsân ettiğimiz vakit (onunla ferahlanır) bir sevinç içinde yaşar (ve eğer onlara ellerinin takdim etmiş olduklarından) yâni: Kendisinin sebebiyet vermiş olduğu şeylerden, günâhlardan, kötü hareketlerden dolayı (bir kötülük isâbet ederse) meselâ: bir ihtiyaca, bir hastalığa müptelâ olursa (artık şüphe yok ki, insan) yâni: İnsan cinsi, çoğunluğu teşkil eden günâhkârları itibariyle (nankördür) evvelce nâil olmuş olduğu nîmetleri unutur, sonradan uğradığı ârızâyı düşünür durur, bunları büyütür, onlara kendisinin sebebiyet vermiş olduğunu hiç düşünmez. Halbuki: İnsan, hakikati beyân etmeye çalışmalıdır, evvelce nâil olmuş olduğu nîmetleri unutmayıp şükrünü yerine getirmeye devam etmelidir, daha sonra müptelâ olduğu fenâlıkların neden meydana geldiğini düşünerek hâlini düzeltmeye gayret göstermelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir, her hâdisenin bir sebebe, bir hikmete, bir faydaya dayalı olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır, Cenab-ı Hak’ka sığınmalıdır.

§ Kefur; Kapatıcı, fazlasiyle unutucu, yâni: Nîmeti çok unutup belâyı çok söyleyici kimse demektir.

49. Göklerin ve yerin mülkü, Allah içindir, dilediğini yaratır, dilediği kimseye kız çocukları bağışlar ve dilediği kimseye erkekler bağışlar.

49. Bu mübârek âyetler de bütün göklere ve yere sâhip olan Allah Teâlâ’nın dilediklerini yarattığını ve dilediği kullarına birçok evlât ihsân edip etmediğini bildiriyor. Ve o Kerem Sâhibi mâbudun kullarına kaç şekilde vahy ettiği, onlara ilâhî hitabın ne şekilde tecellî eder olduğunu haber veriyor. Hz. Peygamber’in de nasıl bir ilâhî vahiy sâyesinde ilmi mükemmelliklere sâhip ve bir hidâyet nûruna erişip insanlık için bir hidâyet rehberi olduğunu gösteriyor ve bütün mahlûkata âid işlerin bütün kâinata sâhip olan Ezelî Yaratıcı’nın mânevî huzuruna sevk edileceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerin ve yerin mülkü, Allah içindir) Bunları yaratan, bunlara mâlik olan, bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunan o Yüce Yaratıcıdır ki, (dilediğini yaratır) meydana getirir, O’nun her irâde ettiği şey mutlâka tahakkuk eder (dilediği kimseye) evlâttan yalnız (dişiler) kızlar (bağışlar) onları yaratıp ihsâneder (ve dilediği kimseye) de evlâttan yalnız (erkekleri bağışlar) onları oğullara nâil buyurur.

50. Veyahut onları erkekler ve dişiler olarak çift eder ve dilediğini de kısır kılar. Şüphe yok ki, O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

50. (Veyahut onları) O evlâdı (erkekler ve dişiler olarak çift eder) dilediği bir kuluna da hem kız, hem de oğlan evlâd nâsip eyler, o kulunu öyle iki sınıf evlâda nâil buyurur (ve dilediğini de kısır kılar) onun evlâdı meydana gelmiş olmaz (şüphe yok ki: O) Kerem Sâhibi Yaratıcı (âlimdir) her şeyi hakkıyla bilir ve (kaadirdir) her şeye kudreti fazlasiyle kâfidir. Binaenaleyh ve Yüce Yaratıcı’nın dilemesi, varetmesi ve yok etmesi, hikmet ve fayda gereği ne ise ona göre tecellî eder, dilediği kullarını birçok evlâda, nîmetlere nâil eder ve dilediği kullarını da evlâddan vesâir bâzı nîmetlerden faydalandırmaz. Meselâ: Şuayb ve Lût Aleyhisselâm’a yalnız kız evlâdı vermiştir. İbrâhim Aleyhisselâm’a yalnız erkek evlâdı ihsân buyurmuştur. Erkek olanlar: Kasım ve Abdullah ve İbrâhim üç mübârek oğludur. Kız evlâdı Zeynep, Rukiye, Ümmigülsüm ve Fatimet zehra adında dört mübârek kızıdır. Yahya ve İsâ Aleyhisselâm’ı da kısır kılmış, onların evlâdı dünyaya gelmemiştir.

51. Ve bir insan için doğru değildir ki, Allah onunla konuşsun. Ancak vahy ile veya bir perde arkasından sözle veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle dilediğini vahyettirmesi ile olan konuşma müstesnâ. Şüphe yok ki, O, pek yücedir, çok hikmet sahibidir.

51. Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın her emri her fiili bir hikmet ve fayda üzere tecelli eder, peygamberlerine de bir hikmet ve fayda dairesinde peygamberlik ve risâlet vermiştir, onları da öyle ruhanî nîmetlere nâil buyurmuştur, onlara da dinî hükümleri bir hikmet ve yücelik yönüyle bildirmiştir. (Ve bir insan için) insan fertlerinden herhangi bir zât için (doğru) lâyık, kolay ve takdir edilmiş (değildir ki, Allah onunla konuşmada bulunsun) çünkü, Peygamberler, maddiyat âleminde, zaman ve mekân içinde bulunmuşlardır. Cenab-ı Hak ise maddiyattan, zaman ve mekândan uzaktır, kullarıyla bir mekânda karşı karşıya gelip konuşmaktan yücedir, aralarında nice bir nice mânevî perde vardır (ancak) Allah Teâlâ dilediği şeyleri herhangi bir Peygamberine üç şekilden biriyle bildirir. Şöyle ki: Birinci: (vahyile) Bildirir. Yâni dilediği şeyi, arada bir vasıta olmaksızın gizli bir söz ile veya doğru bir rüyâ ile Peygamberlerinin kalbine düşürür, ilham eder.İlâhî hitabını işitip telâkki etmeğe o Peygamberini muvaffak kılar. Nitekim İbrâhim Aleyhisselâm’a kurban etmesi öyle bir rüyâ ile vahyedilmişti. (veya bir perde arkasından) Bir kelâm, ile bildirir, ilâhî hitabını Peygamberine bu şekilde işittirir, telkin buyurur ki, ilâhî kelâmı işitildiği hâlde yüce zâtı görülmüş olmaz. Nitekim Mûsa Aleyhisselâm böyle bir ilâhî vahye nâil olmuştu. Bu da ikinci şekildir (veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle) ilâhî müsaadesiyle kendisinin (dilediğini) o elçi vasıtasiyle (vahy ettirmesi ile) öyle bir konuşma şekliyle bildirir. Bu da üçüncü bir şekildir. Nitekim bizim Peygamberimize ve diğer Peygamberlere Cibril-i Emîn vasıtasiyle birçok vahyler, tebliğler vâki olmuştur. Bu vahylerin Allah tarafından olduğu, o Peygamberlerin kavuştukları mûcizeler ile desteklenmiş ve kuvvetlendirilmiştir. İşte böyle üç şekilde olan konuşma (müstesnâ) bunlardan herhangi biriyle Cenab-ı Hak Peygamberlerine dilediği şeyleri vahyedip bildirmiştir, (şüphe yok ki, o) Kâinatın yaratıcısı (pek yücedir) mekândan münezzehtir mahlûkatının sıfatiyle vasıflanmış olmaktan yücedir. O Yüce Yaratıcı (çok hikmet sâhibidir.) onun bütün ilâhî fiilleri, birer hikmet yolu üzere cereyan etmektedir, işte Peygamberlerine de hikmet gereğine göre bu üç nevi vahyden biriyle dilediği şeyleri bildirir, onları ilâhî kelâmından ve ilâhî kitaplarından haberdar buyurur,

52. Ve işte sana da evimizden bir ruh vahyettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, iman nedir ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.

52. (Ve işte sana da) Ey Son Peygamber!. Diğer Peygamberlere vahyettiğimiz gibi (emrimizden) ilâhî vahyimiz cümlesinden olarak (bir ruh vahyettik) yâni: Sana damânevî hayatın sebebi olan bir kitabı veya rahmeti vahy eyledik veya Cibril-i Emîni bir ilâhî vahiy olarak sana göndermiş olduk. (sen) Ey Yüce Peygamber!. Vahyden evvel (bilir değildin ki, kitap nedir) onun kutsal içeriği neden ibârettir ve bilir değildin ki (îman nedir?.) yâni: îmanın kitapta ayrıntılı olarak bildirdiği şekilde îmanın şartlarını, rükunlarını dini gerekleri detaylı şekilde bilemezdin. Bunlar vahyden önce meçhul bulunmakta idi. Diğer yorumlara göre de: Sen namazın veya diğer dini vazifelerin neden ibâret olduğunu bilemezdin ki, peygamberliğine îman etmiş olabilesin. Bütün bunları vahy sâyesinde öğrendin. Gerçekte Resûl-i Ekrem Efendimiz, ümmi idi. Fetret devrinde dünyayı şereflendirmişti. Vahiyden önce îmanın şartlarına, şeriatlerin hükümlerine ayrıntılı olarak vakıf olamazdı. Fakat akıl ve düşünce yoluyla bilinecek olan Allah’ın birliğine inanıyordu, ilâhî yüceliğini ikrar etmekte idi, putlara, müşriklere karşı kalben düşmanlık beslemekte idi, putların adına kesilen hayvanların etlerinden yemezdi. Kâbetullâhı ziyaret ederdi. Sonra ilâhî vahiy sâyesinde bütün dini hakikatleri tam anlamıyla öğrenmiştir. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve lâkin biz onu) Sana vahyetmiş olduğumuz ruhu, Kur’an-ı Kerim’i (bir nûr kıldık) onu büyük bir hidâyet nûru kılmış olduk, (onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz) Hidâyete erme yolunda ihtiyarını, kabiliyetini sarf eden bir kulu hidâyete kavuştururuz (ve şüphe yok ki, sen) Ey Muhammed!. O nûr ile (elbette bir doğru yola rehberlik edersin.) Hak Teâlâ’nın dilediği, lâyık gördüğü kullarını İslâmiyete, dini hükümlerini kabule sevk etmiş, onun için bir hidâyet vesîlesi bulunmuş olursun.

§ Vahy; İlham etmek, bildirmek, suratle işâret etmek, gizlice ihbar etmek, bir şeyi gerek uyanık iken ve gerek uyku hâlinde kalbe atmak demektir. Allah Teâlâ’nın herhangi birşeyi Peygamberlerinden birine bu şekilde bildirmesi, bir ilâhî vahiydir. Bununla beraber vahy olunan şeylere de “vâhî” denilir ki: İsmi meful sigasiyle “mûhâ” mânasına gelmiş olur. Bu itibarla vahyler, iki kısma ayrılır, birisi “vahy-i metlu” (okunan vahiy) dir ki, Bu Kur’an’ı Kerim’dir. Bunu Cibril-i Emîn Allah tarafından getirip Peygamberimize teblîğ etmiştir. Diğeri de “vahyi gayri metlûv” (okunmayan vahiy) dur ki, bu da kutsi hadislerdir. Bunlar da peygamberin kalbine vasıtasız olarak Allah tarafından ilham olunmuşlardır. Resûl-i Ekrem’in hiçbir kimseden bir şey okuyup yazmamış olduğu hâlde daha sonra Kur’an-ı Kerim gibi bir mûcizeyi yaymaya başlayıp o kadar yüce dini hükümleri, şer’i meseleleri, ahlâkî fâziletleri bütün insanlığa tebliğe muvaffak bulunması, onun ilâhî vahye mazhar peygamberlik vazifesiyle yükümlü olduğuna pek parlak bir delil bulunmaktadır.

“Baştan başa gark eyledi envara cihân”

“fak-ı risâletde doğan vahy-i ilâhî”

53. O Allah’ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O’nundur. Agâh ol! Bütün işler Allah’a dönüp varacaktır.

53. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Sen mazhar olduğun ilâhî vahiy sâyesinde bir hidâyet rehberisin (O) ortak ve benzerden uzak olan (Allah’ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur) bütün o varlıklar, yaratılış, mülk ve tasarruf yönüyle o Yüce Yaratıcının kudreti ve irâdesi altındadır. (Agâh ol) Ey Allah’ın kulu!. Haberdar ol, uyanık bulun (bütün işler) mahlûkatın bütün işleri, mükelleflerin bütün amelleri (Allah’a dönüp varacaktır.) herkes hak ettiğine göre muameleye tâbi tutulacaktır. Bu ilâhî beyân itaatkâr kullar hakkında vâ’di, müjdeyi içermektedir, günâhkârlar hakkında da tehdidi kapsamaktadır. Binaenaleyh daha fırsat elde iken kulluk vazifelerini güzelce yerine getirmeğe çalışarak ebedi saadetekavuşmayı kerem ve merhamet sâhibi olan mâbudumuzdan niyâz etmelidir. Ve başarı, Allah’tandır.