ŞURA SURESİ

13. Sizin için dinden meşru kıldı, kendisiyle Nûh’a tavsiye etmiş olduğunu. Ve o şeyi ki,sana vahyettik ve o şeyi ki, anınla İbrâhim’e, Mûsa’ya ve İsâ’ya vasiyyetde bulunduk, dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin den ibârettir Müşriklerin üzerine kendisine dâvet ettiğin şey ağır geldi. Allah dilediği kimseyi kendisine seçer ve Hakka dönen kimseyi hidâyete erdirir.

13. Evet.. O Yüce Yaratıcı, Son Peygamberi de vahye mazhar kıldı. Artık ey O Yüce Peygamberin ümmeti!. O Kerem Sâhipi mâbud (Sizin için dinden meşrû kıldı) size mahsus da din hususunda bir açık, parlak yol tâyin buyurdu (kendisiyle Nûh’a tavsiye etmiş olduğunu) onun için de meşrû bir açık yol tâyin etmiş olduğu ne ise bu ümmete mahsus din yolu ve fâzilet de öyle ilâhîdir, yücedir, hidâyet vesîlesidir. Ve Ey Son Peygamber!, (ve o şeyi ki, sana vahy ettik) Kur’an-ı Kerim’in âyetlerinden ve İslâm şeriatlerine âid hükümlerden sana bildirdik (ve o şeyi ki, anınla İbrâhim’e, Mûsa’ya ve İsâ’ya vasiyette bulunduk) işte bu meşrû kılınan, tavsiye buyurulan şeyler (dini doğru tutun) yâni: Tevhid dinini yaymaya çalışınız onun hükümlerini güzelce muhafaza ve tatbik ediniz (ve onda) o ilâhî dinde, onun her ümmete yönelen hükümlerinde şeriatlerin usulü hususunda (ayrılığa düşmeyin) den ibârettir. Artık bu konudaki ilâhî emre her yönüyle riâyete çalışılmalıdır. Kalblerinde imân nuru hakkıyla parlayan zâtlar, bu gibi ilâhî emrleri tam bir zevk ile memnuniyetle telâkki ederler. Fakat ey Yüce Nebi!, (müşriklerin üzerine kendisine dâvet ettiğin şey) Allah’ı birlemek, putlara ibadeti terk etmek (ağır geldi) kendilerine atalarından intikâl eden öyle bir takım bâtıl kanaatleri, hareketleri terketmek meşakkatli bulundu. Fakat (Allah dilediği kimseyi kendisine seçer) onun güzel itikada, güzel amellere muvaffak kılar, onu bir mânevî yakınlığa, bir fâzilete, bir keramete nâil buyurur. (ve) Hakka (dönen kimseyi) küfr ve isyândan tevbe edip İslâm dinini kabul eden,ibâdet ve itaate devam eden (kimseyi hidâyete erdirir) onu doğru yoluna kavuşturur, bir selâmet ve saadet sahasına ulaştırır. Binaenaleyh insan, aslî yaratılışını muhafaza etmelidir, irâdesini güzelce kullanmalıdır, Allah’ın yolunu tâkibe devam etmek istemelidir ki, Allah Teâlâ da onu hidâyete muvaffak buyursun.

14. Ve ayrılığa düşmediler, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sadece aralarında haddi aşmaktan dolayı ayrılığa düştüler ve eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar geçmiş bir kelime bulunmasa idi elbette aralarında hükmolunurdu. Ve muhakkak O kimseler ki, onlardan sonra kitaba vâris oldular, elbette ondan şaşkınca bir şüphe içindedirler.

14. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin bir nice delillere, hüccetlere, rağmen sırf bir düşmanlık ve haset sebebiyle inkârda bulunduklarını ve asr-ı saadetteki inkârcıların da kendi atalarından intikâl eden kitaplar hakkında da şek ve şüphe içinde yaşadıklarını bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de Peygamberlik vazifesini tam bir doğruluk ve adâletle yerine getirmekle emrolunduğunu ve kâfirlerin arzularına iltifat etmeyip bütün semâvî kitapları ve Allah’ın birliğini tasdik ettiği ve herkesin kendi ameline göre muameleye tâbi olacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yahudî’ler, Hristiyanlar gibi kitap ehli denilen eski kavimler (ayrılığa düşmediler) dinî hükümlerden hakkında muhtelif cereyanlara tâbi olmadılar (ancak kendilerine bilgi geldikten) böyle câhilce ayrılıkların sapıklıktan ibâret olduğuna, aralarındaki düzenin esaslarını bozacağına dâir kendilerine malûmat verilmiş oldukları (sonra yalnızca aralarında haddi aşmaktan) sadece bir câhiliye taassubunda, bir dünyevî muhabbette, bir başkanlık talebinde bulunmaktan (dolayı) öyle ayrılıklara düşmüş oldular, herbiri kendi bâtıl kanaatini, görüşünü ileri sürerek başkalarınıninançlarını, mezheplerini kötülemeye çalıştılar. Cemiyet arasındaki birliği, dayanışmayı yıkmaya sebebiyet verdiler, (ve eğer belirli bir süreye kadar geçmiş kelime bulunmasa idi) yâni: Onların azaba uğramaları için büyük kıyamet gibi bir gün tâyin edilmemiş, böyle bir ilâhî takdir geçmemiş olsa idi (elbette aralarında hükm olunurdu) hepsi de daha dünyada iken, kökleri kazımak sûretiyle Allah’ın kahrına mâruz bırakılırlardı. (ve muhakkak o kimseler ki,) Peygamber zamanındaki kitap ehli ki, (onlardan sonra) kendi atalarını müteâkip (kitaba varis oldular) kendi atalarına verilmiş olan kitaplar kendilerine intikâl etti ve kendi zamanlarında da Kur’an-ı Kerim gibi en mükemmel bir semâvî kitap insanlığa Allah tarafından ihsân buyuruldu, o kimseler ise (elbette ondan) o kendilerine miras kalmış olan kitaptan, Kur’an-ı Kerimden ve diğer herhangi bir semâvî kitaptan (şaşkınca bir şüphe içindedirler.) Onlar, inkâra sebep olacak bir delilleri olmadığı hâlde sadece bir tereddüt, bir ızdırap, bir zanna tâbi olma itibariyle tereddütlü ve inkârcı bir vaziyette bulunup durmaktadırlar. Onlar, gözlerinin önünde parlayan bir hakikati güzelce görmeli değil midirler?. Nedir o kadar ahmakça bir hareket!.

15. İşte bundan dolayı sen dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların heveslerine tâbi olma ve de ki: Allah’ın kitaptan indirilmiş olduğuna iman ettim ve aranızda adalet yapmakla emrolundum, Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizedir, sizin amelleriniz de size aittir. Bizim aramızla sizin aranızda bir düşmanlık yoktur. Allah aramızı toplayacaktır ve dönüş ancak O’nadır.

15. Cenab-ı Hak da Son Peygamber Hz. Muhammed’e emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. (İşte bundan dolayı) Milletlerin öyle ayrılığa düşmüş, şek ve şüphe içinde yaşar bir hâldebulunmuş olduklarından dolayı veya kendilerine Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî bir kitap ihsân buyurularak kendilerini îmana, birlik ve dayanışmaya dâvet buyurduğu cihetle (sen) bütün insanları hakka, İslâm dinine (dâvet et) güzel bir inanç ile birlik ve beraberlik dairesinde yaşasınlar (ve emr olduğun gibi istikâmette bulun) tam bir sağlamlık ve doğrulukla halkı hak dine dâvet et, irşâda çalış (ve onların heveslerine tâbi olma) onların bâtıl arzularına iltifat etme, Allah’a sığınarak aydınlatmaya devam et, onların pek yanlış kanaatlerini teşhîre gayret göster, (ve) Onlara hitaben (deki:) ben (Allah’ın kitaptan indirmiş olduğuna îman ettim) ben bütün Peygamberlere inen kitapları, sahifeleri tasdik ediyorum, hiçbirini yalanlamıyorum, sizin gibi ihtilâflara sebebiyet vermiş olmuyorum (ve) ben sizin (aranızda adâlet yapmakla emrolundum) kendi keyfime göre değil, Allah’ın bana vahy ettiği yüce hükümlere göre hakkınızda hükm vermekle yükümlü bulunuyorum, hepiniz aynı hükümlere eşitlik üzere tâbi bulunmuş olacaksınızdır. Keyfi bir hükm bulunmayacaktır. Cemiyet arasında böyle bir adâlet cereyan edecektir. Mevki sâhibi olanlar ile olmayanların araları bu hükümler itibariyle ayrılmayacaktır. Ne güzel, ne insaflı bir eşitlik!. (Allah bizim de Rab’bimizdir, sizin de Rab’binizdir) Hepimizin de Yaratıcısı işlerimizin idarecisi, yüce mâbut’tan başka değildir. Bütün insanlık arasında bir birlik vardır. Artık hepimiz de yalnız o Kerim Yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunmalı değil miyiz?. Neden bir takım âciz, fâni şeyler mâbud edinilerek insanlığın sosyal birliği parça parça edilmiş olsun. Bunu hiç düşünmüyor musunuz?. (Bizim amelleriniz bizedir, sizin ameliniz de size âidtir) hiçbirimiz, diğerlerinin amelinden dolayı mükâfat veya ceza görecek değildir. Sırf ilâhî emre uymak, insaniyete hizmet, insanlık merhametini göstermek içindir ki, ey inkârcılar!. Sizi Allah’ındinine dâvet ediyoruz. (Bizim aramızda sizin aranızda bir düşmanlık yoktur) bir delile ihtiyaç kalmamıştır, hak ortaya çıkmıştır. Size karşı bizde nefsanî bir düşmanlık yoktur ki, ondan dolayı sizi kınamış ve teşhir etmiş olalım. Biz sırf Allah’ımızın emrine riâyet, insaniyete hizmet içindir ki, sizi İslâm dinine dâvet ediyoruz, aramızda bir din kardeşliğinin doğmasını temin etmeye çalışıyoruz. (Allah aramızı toplayacaktır.) Kıyamet gününde bizi bir araya toplayarak aramızdaki ihtilâfları çözecektir. O zaman kimin haklı, kimin haksız bulunmuş olduğu tamamen anlaşılacaktır (ve dönüş ancak O’nadır) Evet.. Şüphe yok ki, hepimizin de öldükten sonra gideceğimiz makâm, Cenab-ı Hak’kın mânevî huzurudur, O’nun yüce mahkemesidir, orada hepimizin hakkında lâyık olan hükm verilecektir, kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğu tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. İşte o zamanı bir dikkate almalıdır.

16. Ve O kimseler ki, Allah hakkında tartışmada bulunurlar, Allah için dâveti kabul edildikten sonra. Onların delilleri Rab’lerinin katında boştur ve onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır.

16. Bu mübârek âyetler; İlâhî dinin ortaya çıkmasını ve nice kimseler tarafından kabulünü müteâkip inkârcıları ile tartışmaya mahâl kalmadığından ve inkâra âid delillerin boş bulunduğunu bildiriyor. Kitabı hakkıyla indiren ve adâleti ortaya çıkaran Allah Teâlâ olduğunu ve kıyametin belki de pek yakın bulunduğunu haber veriyor. inkârcıların bir alay maksadiyle kıyametin kopmasını acele ettiklerini, müminlerin ise o günün herhâlde meydana geleceğini bilip ondan korkar olduklarını ve o günün vuku bulacağında şek ve şüphe içinde bulunanların büyük bir sapıklık içinde yaşadıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o) Müşrik, hakkı kabulden kaçınan (kimseler ki, Allah hakkında mücadeledebulunurlar) İslâm dini aleyhine bir takım bâtıl deliller ileri sürmek isterler (Allah için dâveti kabul edildikten sonra) birçok zâtlar İslâm dini hakkındaki dâveti kabul ettikten, o hakiki dine ilâhî tecellilere kavuştuktan sonra yine o kâfirce, câhilce bir şekilde tartışmaya devam etmekten geri durmazlar. Halbuki: (onların) O inkârcıların, müşriklerin kendi zanlarınca zikr ettikleri (delilleri Rab’lerinin katında boştur) bâtıldır, mânasızdır, bir kıymete sâhip değildir. Meselâ: Yahudîler demişler ki: Üzerinde ittifâk edilen bir şeyi kabul etmek ihtilâf edilen şeyi kabul etmekten daha iyidir. Binaenaleyh Mûsa Aleyhisselâm’ın Peygamberliği, Tevrat’ın gerçekliği ittifâkla bilmektedir, Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamberliği, ittifâk konusu değildir. Öyle ise Yahudîliği tercih etmek vâciptir. Cenab-ı Hak ise onların bu delillerindeki bozukluğu beyân buyuruyor. Şöyle ki: Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliği hakkındaki ittifâk, onun gösterdiği mûcizelerden dolâyıdır. Hz. Muhammed’in gösterdiği mûcizeler ise, daha çoktur, bu mûcizeleri Yahudî’ler de müşahede etmişlerdir. Madem ki, mûcizeler, peygamberlik iddia eden zâtın doğruluğuna işâret ediyor, o hâlde Son Peygamberi de tasdik etmek lâzımdır. Ve eğer işâret etmiyorsa Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de tasdik etmemek gerekir, bu ise bir tenakuzdur. Maamafih Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların bir çoğu Fir’avun ile beraber boğulup ilâhî azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudîler de, Mûsa Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların birçoğu Fir’avun ile beraber boğulup ilâhî azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudîler de, Mûsa’nın şeriatına muhalefet etmekte, birçok yanlış itikatlarda bulunmakta ve Tevrat-ı bozmaya uğratmakta bulunmuşlardır. Artık öyle ittifâk iddiaları nasıl doğru olabilir?. Velhâsıl?. Onların bu gibi iddiaları haddizâtında bir delil mahiyetindedeğildir. (Ve onların) Öyle inkârcı kimselerin (üzerine bir gazap vardır.) Bir ceza yöneliktir, onlar, açık olan bir hakikati inkâr etmelerinin cezasına kavuşacaklardır, (ve onlar için) Âhirette de (bir azap vardır) ki, onun miktarını dehşetini insanlar takdirden âcizdir.

17. Allah, O zâttır ki, hakkıyla kitabı ve mizanı indirdi ve sana ne bildirir? Belki O kıyamet yakındır.

17. (Allah, O) Yüce zât (dır ki, hakkıyla kitabı ve mizânı indirdi) semâvî kitapları, sahifeleri dilediği Peygamberlerine inzal etti ve insanlar arasında hakları tâyin eden şeriatı veya adâletli zâtı lütf ve ihsân buyurdu. Tâki: İnsanlar arasında adâlet ile insaf ile hükm ediliversin. (ve) Ey Yüce Peygamber!. (sana ne bildirir?.) Allah’ın ilmine havale edilmiş bir durumdur (belki o kıyamet yakındır) o acele istedikleri pek korkunç gün, takdir edilmiş vakti gelince ansızın meydana gelecektir. Sizin vazifeniz, onun zamanını tâyin değil, emrolunduğunuz şeyleri yapmaya, adâleti yerine getirmeye çalışmaktan ibârettir.

18. O’na iman etmeyenler, O’nu acele ederler. İmân etmiş olanlar ise, ondan korkarlar ve O’nun şüphesiz hak olduğunu bilirler. Haberin olsun! O kimseler ki, O kıyamet hakkında mücadelede bulunurlar, elbette ki, uzak bir sapıklık içindedirler.

18. (Ona îman etmeyenler) Kıyametin vuk’u bulacağına inanmayanlar, (onu istical ederler) onun takdir edilen zamandan evvel meydana gelmesini alaycı ve inkârcı bir tarzda ister dururlar, onun meydana gelmesinden korkmazlar (îman etmiş olanlar ise ondan korkarlar) o günü düşünerek titrerler, (ve onun şüphesiz hak olduğunu bilirler) kıyamet gününün ne müthiş bir gün olduğunu bilmektedirler, o günde bütün insanların bir muhasebeye, bir muhakemeye tâbi olacaklarına kanaatları vardır, kalblerinde böyle bir îman nûru parlayıp durmaktadır. Ogün haklarında ne çeşit muamele olacağını düşünerek hâllerini ıslâha çalışmaya lüzum görürler, o günün meydana gelmesini acele etmezler, Allah’ın takdirine râzı olurlar. (haberin olsun) îman ehli ile inkârcıların hâlleri farklıdır (o kimseler ki, o kıyamet hakkında mücadelede bulunurlar) onu inkâr ederek müminlere karşı düşmanca bir vaziyet almış olurlar (elbette ki,) onlar hak ve hakikatten (uzak bir sapıklık içindedirler) onlar bir nice açık delilleri, kanıtları hiç dikkate almazlar, Allah’ın kudretinin genişliğini, büyüklüğünü düşünmezler, kıyametin vukuunu inkâra cür’et gösterirler, yalnız dünya varlığına kalblerini bağlayarak, ebedî hayatı, uhrevî nîmetleri hiç düşünmekte bulunmazlar.

19. Allah, kullarına çok lûtfedicidir, dilediğine rızık verir. Ve O her şeye kadirdir, galiptir.

19. Bu mübârek âyetler, her şeye kaadir ve galip olan Allah Teâlâ’nın kulları hakkında çok lûtff ve ihsânda bulunduğunu bildiriyor. Âhiret varlığını isteyen kulunu fazlasiyle o varlığa kavuşturacağını, dünya varlığını isteyene ise o fâni varlıktan vereceğini ve artık öyle bir kimse için âhiretten bir nâsip bulunmadığını haber veriyor. Müşriklerin şeytanî vesveseleri neticesinde ilâhî dine aykırı inançlarda bulunduklarını ve eğer takdir edilmiş bir gün bulunmamış olsa idi öyle inkârcıların hemen cezalarına kavuşturulmuş olacaklarını beyân ve sâlih kulların ise Allah’ın bir lütfu olarak cennetlerin bahçelerinde dilediklerine nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Allah kullarına çok lûtf edicidir) O bir lûtuf sâhibi Yaratıcıdır, yâni Onun lûtf ve ihsânı, merhamet ve rahmeti, ilm ve hikmeti pek boldur (dilediğini rızıklandırır) her kulunu iyi olsun, günâhkâr olsun bu dünyada hikmetinin gereğine göre rızka, servete eriştirir (ve O) Kerem Sâhibi Yaratıcı Her şeye (kaadirdir, galiptir) bütün kâinatta böyle dilediği gibi tasarrufta bulunmak hakkı, onun tek olanzâtına mahsustur. Hiçbir kimse, o Yüce Yaratıcının irâde buyurmuş olduğu şeye mâni olamaz.

20. Her kim ahiret kazancını dilerse onun için kazancında artış meydana getiririz ve her kim dünya kazancını dilerse ona da ondan veririz. O’nun ahirette bir nasibi yoktur.

20. (Her kim âhiret kazancını dilerse) Yâni: Uhrevî meyveleri, fâideleri, kazançları, mükâfatları arzu ederse (onun için kazançta artış vücuda getiririz) onu güzel amellere kavuştururuz, mükâfatını kat kat arttırırız, bir güzel ameli, muamelesi, karşılığında en az, on misli ihsân buyururuz, (ve her kim) Bilâkis yalnız (dünya kazancını dilerse) dünya varlığına, dünyevî lezzetlere düşkün olup âhireti hiç nazara almazsa, o ebedî hayatın alâmeti için çalışmazsa (ona da ondan) o dünya varlığından takdir edilen miktarda (veririz) o da dünyada istediğine kısmen olsun kavuşur. Fakat (onun için âhirette bir nâsip yoktur.) o, âhirette bir sevaba, bir mükâfata kavuşamaz. Çünkü, onun isteği, arzusu yalnız dünya varlığına âidtir. Herkes niyetine, itikadına göre mükâfat ve cezaya kavuşur.

21. Yoksa onlar için ortaklar var da onlar için dinden kendisiyle Allah’ın izin vermediği şeyleri meşru mu kıldılar? Ve eğer O ertelemek sözü olmasa idi elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu ve şüphe yok ki, O zâlimler için elem verici bir azap vardır.

21. (Yoksa onlar için) O kâfirler, dünyaya bağlanan kimseler için (ortaklar var da) hâşâ!. Cenab-ı Hak’kın Yaratıcılığına, mâbutluğuna ortak olacak kimseler var da (onlar için) o kâfirlere mahsus (dinden kendisiyle Allah’ın izin vermediği şeyleri meşrû mu kıldılar?.) Allah’ın dininde haram olan şeyleri o kâfirler için helâl mi gösterdiler?. Bir takım bâtıl inançları, hareketleri şeytanî vesveseleriyle tezyin ederek o kâfirlere din adına kabul mu ettirmiş oldular?. Nedir onların o kadar ilâhîdine aykırı hareketleri?. (ve eğer o erteleme kelimesi olmasa idi) Yâni: Cezaların tehirine dâir geçen bir ilâhî hükm ilâhî takdir bulunmasa idi (elbette aralarında hükm verilmiş olurdu) o dinsizler lâyık oldukları azablara hemen kavuşturulmuş olurlardı. O dinsizler ile o ortak edinmiş oldukları şeyler arasında veya o kâfirler ile müminler arasında hemen ilâhî hüküm tecellî ederdi. (ve şüphe yok ki, o zâlimler). O Allah’ın hükümlerine muhalefet edenler, o bâtıl ortaklar edinmiş olanlar (için) âhirette (elem verici bir azap vardır) onlar ebedî sûrette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır.

22. Zâlimleri göreceksin ki: Kazanmış oldukları şeylerden dolayı korkarlar. Ve O, korktukları şey onların başlarına gelecektir O iman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rab’lerinin katında diledikleri şeyler vardır. İşte budur, O en büyük lütuf.

22. Evet.. O dinsiz zâlimlerin uhrevî azapları muhakkaktır. Ey mümin kul!. (Zâlimleri) Âhirette (göreceksin ki,) dünyada iken (kazanmış oldukları şeyden) dinsizlikten, günâhtan, gayrı meşrû şeyleri işlemiş olmalarından (dolayı korkarlar) dünyada iken inkâr edip hiç düşünmedikleri azabların meydana geldiğini görünce tir tir titreyeceklerdir. (ve o) Korkacakları şey, kötü amellerinin cezası (onların başına gelecektir) onlar korksunlar, korkmasınlar herhâlde o kötü amellerinin cezasına kavuşacaklardır. İşte küfrün âkıbeti!, (ve îman edenler, ve sâlih amellerde bulunanlar ise) dünyada iken tevhid dinine sarılarak onun kutsal hükümlerine riâyette bulunmuş olanlara gelince onlar (cennetlerin bahçelerindedirler) en şerefli, en temiz, en zevk verici mevkilerinde, bahçelerinde bulunacaklardır. (onlar için) O sâlih mübârek kullar için (Rab’lerinin katında) o Kerem Sâhibi Yaratıcının mânevî huzurunda,onun mü’min kulları için yaratmış, hazırlamış olduğu o ebedî cennetlerde (diledikleri şeyler vardır) hatır ve hayâle gelmez nîmetler, maddî ve mânevî zevkler, en gönül açan manzaralar hazır bulunmaktadır. (İşte budur) Müminlerin erişecekleri bu pek büyük nîmettir, bu ebedî cennet hayatıdır (o en büyük lütuf.) en kıymetli bir hayır ve ilâhî lütuf ki, bunun yanında dünya nîmetleri, varlıkların hiç mesabesinde bulunmuş olur. İşte bu da îmanın ebedî mükâfatı!.

23. İşte bu, O haberdir ki, Allah iman eden ve iyi amellerde bulunan kullarına müjdeler. De ki: Ben bunun üzerine sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Ve kim bir iyilik yaparsa O’nun sevabını fazlasıyle veririz. Şüphe yok ki, Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.

23. Bu mübârek âyetler, bundan evvelki âyet-i kerîmenin cennetlere kavuşma haberinin müminler hakkında bir müjde olduğunu bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’in sırf Allah rızâsı için peygamberlik tebliğinde bulunup karşılığında akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemediğini ve güzel amellerde bulunanların kat kat sevaplara kavuşacaklarını haber veriyor. Resûl-i Ekrem’e yalan ve iftira isnâdının ne kadar gerçek dışı olduğunu, hakka karşı iftiralarda bulunanların, kalblerine mühürler basılacağını ihtar buyuruyor. Cenab-ı Hak’kın tevbeleri kabul, dilediği mü’minleri af edeceğini ve sâlih mü’minlerin dualarını kabul ile kendilerine büyük sevaplar ihsân buyuracağını, kâfirleri de büyük bir azaba uğratacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (İşte bu o) Cennetlere erişme hakkındaki haber (dir ki,) bunu (Allah, îman ve sâlih sâlih amellerde bulunan kullarına müjdeler) tâki, daha dünyada iken bu ilâhî lütuftan haberdar olarak tam bir aşk ve gönül ferahlığı ile kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışsınlar. Ey Yüce Peygamber!. Ümmetine hitaben (de ki:Ben bunun üzerine) size teblîğ ettiğimiz dinî hükümlerden, müjdeler, uyarılar karşılığında (sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.) ben sırf Allah rızâsı için tebligâtta bulunuyorum, ancak müslümanlar arasında akrabalık hukukuna riâyet edilmesini, yakınların birbirine karşı büyük bir sevgiyle duyarlı olmalarını, aralarında bir dostluğun, iyilik sever bir alâkanın devamını istiyorum, İslâm Cemiyeti arasında dayanışmanın, yardımlaşmanın, ahlâkî olgunlukların cereyanı ancak bu sûretle te’min edilmiş olur. Bu âyet-i kerîme, Resûl-i Ekrem’in ailesine, akrabaşına sevgi ve dostlukta bulunmanın lüzumuna da işâret etmektedir. O mübârek zâtla sevgi, Hz. Peygamber’e sevginin güzel bir nişânesidir. (ve kim bir güzellik kazanırsa) Bir iyilik yaparsa meselâ: Allah rızâsı için akrabalık hukukuna riâyet gösterirse (onun için onda bir güzellik artırırız.) o güzelliği kat kat sevaba vesîle kılarız, bu güzel amel karşılığında en az on güzel sevap ihsân ederiz. (Şüphe yok ki, Allah gâfurdur) Tevbe edenlerin günâhlarını affeder ve bağışlar, küfr ve şirkin dışındakini de dilediği kulları için bağışlar, isterse, tevbe etmemiş olsunlar ve o Yüce Yaratıcı (şekûrdür) » şükrün karşılığını verendir kullarının güzel amelleri karşılığında birçok sevaplar ihsân buyurur.

24. Yoksa derler mi ki, Allah’a karşı gelen yalan yere iftirada bulundu. Eğer Allah dilese kalbin üzerine mühür basar ve Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphe yok ki, O kalplerde olanı bilicidir.

24. Ey Yüce Peygamber!. (Yoksa) Senin hakkından (derler mi ki: Allah’a karşı yalan yere iftirada bulundu) kendisinin peygamberliğe erişmesini, kendisine Kur’an’ın bir ilâhî bir kitap olarak nâzil olduğunu hakikate aykırı olarak iddia ediyor. O kâfirler, böyle bir isnâda mı cür’et ediyorlar?. Bu ne kadar ahmaklık!. Hiç yalan yere peygamberlikve risâlet iddiasında bulunan bir şahsı, Cenab-ı Hak ilâhî kahrına uğratmaz mı?. Onu birtakım mûcizeler ile teyid eder mi?. Faraza sen öyle bir iftirada bulunacak idin sana müsaade eder mi idi?. (Eğer Allah dilese senin kalbin üzerine mühür basar) Sana sabr ve tahammül nasîb eder, hakkındaki gerçek dışı isnadlara karşı fazla üzülmezsin. Yâhut faraza, sen iftirada bulunmak istese idin Allah senin kalbini mühürlerdi, Kuran gibi mûcize bir kitabın âyetlerini ezberleyip okuyamazdın, onları unutur idin. Binaenaleyh böyle İslâm dinini yaymaya, Kur’an’ın âyetlerini okumaya muvaffak olduğunda gösteriyor ki: Sen iftiradan uzak, doğru sözlü bir Peygambersin. (Ve Allah bâtılı mahveder) Cenab-ı Hak’ka karşı yapılan bir iftira, bâtıl olduğundan mahv olmaya mahkûmdur, hiç öyle bir iftiranın devamına müsaade eder mi?, (ve kelimeleriyle) Yâni delilleriyle, (Hakkı gerçekleştirir) işte İslâm dini ve onun dayandığı Kur’an-ı Kerim birer haktır, sırf birer hakikattir. Bundan dolâyıdır ki, Hak Teâlâ onu desteklemiş, onun yayılmasına müsaade buyurmuş, Yüce Peygamberini bu uğurda nice muvaffakiyetlere nâil kılmıştır, (şüphe yok ki. O) Hikmet Sâhibi Yaratıcı (göğüslerde olanı bilicidir.) herkesin kalbinden geçenleri, şahsi işleri hakkıyla bilicidir, bâtılın itibarını arttırmaya çalışanları bilir, zarar ve ziyanda bırakır, hakka hizmet edenleri de bilir, onları muvaffakiyetlere nâil buyurur.

25. Ve O, o zâttır ki, kullarından tevbeyi kabul eder ve günâhlardan affeyler ve ne yaptıklarınızı bilir.

25. (ve O) Kerem Sâhibi mâbud (o) zât (dır ki: Kullarından tevbeyi kabul eder) yapmış oldukları günâhlardan dolayı samimî şekilde pişman olup bir daha o günâhları yapmamaya karar veren mü’min kullarını o geçmiş günâhlarından dolayı hesaba çekmez. (Ve günâhlardan afv eyler) o geçmiş günâhları afeder ve bağışlar (ve ne yaptıklarını bilir) Hayırı mı, şerri mi ihtiyar ettiklerini bilir, samimî bir şekilde mi, gayrı samimî bir hâlde mi tevbe edildiğini de bilir. Artık kullarını hikmet ve faydaya göre mükâfata veya cezaya kavuşturur. Binaenaleyh mükâfata lâyık olacak şekilde hareket edilmesi, kulluk vazifesinin gereğidir.