SEBE SURESİ

44. Halbuki, onlara ders alacakları kitaplardan vermemiştik ve onlara senden evvel azap ile bir korkutucu göndermemiştik.

44. (Halbuki, onlara ders alacakları kitaplardan vermemiştik) Onlar asırlardan ben ümmi, cehâlet içinde yaşamakta bulunuyorlardı. Kendilerini aydınlatacak bir kitaba sahip değillerdi, kendi inançlarını destekleyecek bir ilâhi kitap ise elbette ki, mevcut değildir. (ve onlara) O inkârcı tâifeye ey Son Peygamber!. (senten evvel) Kendilerini ilâhi azap ile (bir korkutucu göndermemiştik) fetret devrinde yaşıyorlardı. bir Peygamber’e nâil olmamışlardı. Artık ne oluyor ki, öyle cehaletlerinde devam edip duruyorlar?. Şimdi bütün insanlık için pek muazzam bir nimet olan Kur’an-ı Kerim’den, Hz. Muhammed’in peygamberliğinden istifadeye çalışmali değil midirler?. Ne için onlar, eski inkârcıların tarihi felâketlerinden bir ibret dersi almak istemiyorlar?.

45. Ve onlardan evvelkiler de yalanlamışlardı. Halbuki, onlar, ötekilerine verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir. Resûllerimizi yalanladılar. Artık bak, benim onları inkârım nasıl oldu.

45. (Ve onlardan evvelkiler de tekzib etmişlerdi) Nuh, Ad, Semud kavimleri gibi eski milletler de Peygamberlerini inkâr cür’etinde bulunmuşlardı. (halbuki, onlar) Asrı saadetteki müşrikler, (ötekilerine) evvelki milletlere (verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir) o eski milletlere daha çok kuvvet, servet ve hayat müddeti verilmişti. İşte onlar (Resûllerimizi tekzib ettiler) kendilerine gönderilen Peygamberlerin tebliğlerini kabul eylemediler, küfrlerinde devam etmek istediler (artık bak, benim) onları (inkârım) onlar hakkındaki kahr ve cezalandırmam (nasıl oldu!.) onlar o küfrleri yüzünden ne büyük felâketlere uğratıldılar, onları o kuvvetleri, servetleri o felâketlerden kurtaramadı. Artık onlar kadar kudretleri, varlıkları olmayan şimdiki müşrikleri, başlarına gelecek olan bir ilâhi azaptan kim kurtarabilir?. Bir kere o eski kavimlerin tarihi facialarını düşünerekonlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?. Nelerine güvenerek, ne gibi bir doğru esasa dayanarak öyle küfr ve şirk içinde yaşamaya cür’et gösteriyorlar?. Hiç geleceklerini düşünmezler mi?. Diğer bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem’in ümmeti, en üstün peygamber olan Yüce bir Peygamber’e nâil olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim gibi de pek yüce, mucize ilâhi bir kitap ile aydınlatılmakta bulunmuşlardır. Bu pek muhterem Peygamberin risâleti ve Kur’an-ı Kerim’in hükmü kıyamete kadar bâkidir, bütün insanlığa yöneliktir, insanlığı dünyevî ve uhrevî selâmete, saadete kavuşturmak gayesine mâtuftur. Bu ne kadar yüce, muazzam bir nimettir. Eski ümmetler, bu nimetin, bu mânevi yüceliğin onda birine bile nâil olamamışlardır. Artık bu ümmet, bu kadar yüce bir nimetin kadrini bilmeli, şükrünü ifaya çalışmalı değil midir. Eğer bunu takdir etmez, bundan yüz çevirirlerse eski kavimlerden daha ziyade azaba, felâkete müstahik omuş olmazlar mı? Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi mukaddes dinimize tam bir sadakatle bağlılıktan ayırmasın. Amin.

46. Deki: Size ancak birşey ile öğüt veririm: Şöyle ki: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkarsınız, sonra da güzelce düşünürsünüz, sizin arkadaşınızda cinnetten bir eser yoktur, o sizin için şiddetli azabın önünde bir korkutucudan başka değildir.

46. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in hangi hususa dair ümmetine öğüt verip onları hakikat aramaya sevk eylediğini bildiriyor. O Yüce Peygamber’de cinnetten bir eser bulunmadığını güzelce tefekkür edip anlamalarını emr ediyor. O kadri yüce Peygamberin kimseden bir ücret istemeyip onun Allah tarafından mükâfatlara nâil olacağını anlatıyor. Allâmülguyüb olan Cenab-ı Hak’kın vahyi ilâhisini dilediği kulunun kalbine yerleştireceğini beyân buyurmaktadır. Şöyleki: Ey Son Peygamber!. Ümmetine (Deki,) ben (size ancak birşey ile öğüt veririm.) size en mühim bir haslet ile vasıflanmayı tavsiye eder, sizi irşâda çalışırım. Şöyle ki: (Allah için) sırf Allah rızası için benim meclisimden ayrılırsın (ikişer ikişer ve teker teker kalkarsınız) gerek birlikte ve gerek tek olarak Peygamberimizin hal ve vasıflarını düşünürseniz, onun sizlere neleri getirip tebliğ ettiğini güzelce tefekkür edersiniz, bunun neticesinde size tebliğ ve teklif ettiği şeylerin doğruluğunu, yüceliğini anlamış olursunuz. Ve bilmiş olursunuz ki: (sizin arkadaşınızda) Size arkadaş olup ilâhi hükümleri tebliğ eden Muhammed -Aleyhisselâm- da (cinnetten bir eser yoktur) onun ne kadar yüksek bir akla yüce vasıflara nâil ve ne kadar hayır dilerce bir irşâda çalışmakta olduğu pek mükemmel anlaşılmış olur. Ve (o) Peygamber (sizin için şiddetli azabın önünde) cehennem azabının gelmesinden önce (bir korkutucudan başka değildir) sırf sizi büyük bir felâketten, bir cezadan korumak içindir ki, size nasihat veriyor, size ahiret azabını hatırlatarak sizi ondan kurtarmaya çalışıyor. Artık siz de onun bu hayır dilerliğine karşı teşekkür arzında bulunmalı, tebligatına riayet etmeli değil misiniz?.

47. Deki: ben sizden ücret adına birşey istersem o sizin içindir. Benim mükâfatını ise ancak Allah’a âittir ve o, herşey üzerine şahittir.

47. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ey Yüce Resûlüm!. Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini, haşr-ı neşri inkâr edenlere (Deki: Ben sizden) ifa ettiğim peygamberlik vazifesi karşılığında (ücret adına birşey istersem) yani: Ben sizden bir mükâfat beklemekte bulunmadım, ben sadece Allah’ın emrine, onun rızasına binâen sizi irşâda, uyarmaya çalışıyorum, sizi bir selâmet alanına erdirmek, istiyorum, sizden bir ücret istemem,(o sizin içindir) sizden istenilecek ücret, sizin olsun. Benim ona ihtiyacim yoktur. (benim mükâfatım ise ancak Allah’a aittir) Beni peygamberlik vazifemi ifâ ettiğimden dolayı sevaba, mükâfata nâil kılacak olan, ancak o Yüce Mâbud Hazretleridir. (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı (herşey üzerine şâhittir) bütün kullarının hallerini, amellerini bilmektedir. Elbette ki, benim de huhusustaki sadakatim, samimi niyetim o Yüce Yaratanca bilinmektedir. Ona göre, hakkımda ilâhi lütufları tecelli edecektir.

48. Deki: Muhakkak Rabbim hakkı ortaya koyar, bütün gayıptan tamamiyle bilendir.

48. Ey peygamberlerin en üstünü! Öyle bir takım inkârcılara, kâfirlere (Deki: Muhakak Rab’bim, hakkı ortaya koyar) hakikat ne ise onu Peygamberine vahy ve ilhâm buyurur. Veya hak ve hakikati ortaya koyarak onunla bâtılı atar, mahv ve yok eder, İslâmiyet’i bütün ufuklara yayılmış bir hale getirir, bu İslamiyet’in bütün ufuklara yayılması, yükselmesi hakkında ilâhi bir vâd, ve bir müjde demektir. Ve o Yüce Yaratıcı (bütün gayıbları tamamiyle bilendir.) göklerdeki, yerlerdeki bütün olayları, bütün sinları bilir. İslâm dininin gelecekte ne kadar yükselmeye, yayılmaya nâil olacağı da Allah katında tamamen malûm bulunmaktadır.

49. Deki: Hak geldi ve bâtıl ise birşeyi ne başlangıçta meydana getirebilir ve ne de iâde edebilir.

49. Bu mübârek âyetler de hakkın tecelli edip bâtılın yıkılmış olduğunu müjdeliyor. Resûl-i Ekrem’in kimseye bir zararı olmayıp kendisinin ilâhi vahiy sayesinde hidayete nâil olduğunu bildiriyor. İnkârcıların da ileride ne kadar heyecanlara düşerek ne kadar mahrumiyetler içinde çırpınıp duracaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. O İslâmiyet düşmanlarına (Deki: Hak geldi) İslâm dinî ortaya çıktı veya Kur’an-ı Keriminmeye başlaşmış oldu veya Hz. Muhammed’in peygamberliği mucizeler ile desteklenmiş bulundu, hak ve hakikat tecelli edip durdu. (ve) Ey inkârcılar!. Sizin tutmuş olduğunuz (bâtıl) ise, küfr ve isyan ise hiçbir şeyi (ne başlangıçtan meydana getirileblir ve ne de) mahv olup giden birşeyi (iade edebilir) yani: İslâmiyet’in gücü ve yüceliği karşısında küfrün bâtıl olduğu ortaya çıkmış, onun hangi birşeyi icat ve iâdeye kabiliyeti bulunmadığı belli olmuştur. İbni Mesut Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’yi feth edince Kâbe-i Muazzama’daki üçyüz altmış putu kırıp atmış, “Hak geldi, bâtıl gitti” meâlindeki âyeti kerimeyi okumuştu.

50. Deki: Eğer ben sapıtmış isem şüphe yok ki, kendi şahsını aleyhine sapıtır olurum ve eğer doğru yola ermiş isem bu da Rabbimin bana vahy ettiği şey sebebiyledir. Muhakkak ki, O Rabbim işiticidir, pek yakındır.

50. Ey faziletler saçan peygamber!. Senin yüceliğini itiraf etmeyen o inatçı inkârcılara (Deki: Eğer ben) Faraza doğru yoldan (sapıtmış isem, şüphe yok ki, kendi şahsım aleyhine sapıtır olurum) onun vebâli, mes’uliyeti benim şahsıma ait bulunmuş olur. (ve eğer doğru yola ermiş isem bu da) böyle bir hidayete kavuşmakda (rab’bimin bana vahyettiği şey sebebiyledir) onun ihsan buyurduğu Kur’an-ı Kerim ve feyz ve hikmet sayesindedir. Binaenaleyh o Hikmet Sahibi Yaratıcının bir olan zatına sığınmalıdır, onun Kur’ani hükümlerine riâyette bulunmalıdır ki, böyle bir hidayete kavuşmak nasib olsun. (Muhakkak ki, O) Rab’bim, o hikmet sahibi ve Yüce Yaratıcım (işiticidir) benim de, sizin de sözlerimizi işitmektedir ve o kerem sahibi mâbud, kullarına ilmen, mânen (pek yakındır) onların bütün sözlerini, işlerini görür, bilir, duâlarına icabet buyurur, onun yüce zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz.

51. Görecek olsan telâşa düştükleri zaman ne garip bir manzara görmüş olursun artık kurtuluş yok ve onlar yakın bir yerden yakalanmışlardır.

51. Ey peygamberlerin en şereflisi!. Eğer o inkârcıları (Görecek olsan telâşa düştükleri zaman) öldükleri veya mahşere sevkedildikleri veya Bedr savaşında mağlûbiyetlere uğradıkları vakit, ne acayip, ne ibret verici bir manzara görmuş olursun. (artık kurtuluş yok) Onlar o zaman kendilerini o felâketten asla kurtaramayacaklardır. (ve onlar yakın bir yerde yakalanmışlardır) Elde edilerek cezalarına kavuşturulmuş olacaklardır. O da, ya kabirlerinde veya cehenneme sevkedilecekleri zaman olacaktır, veyahut Bedr savaşında meydana gelecektir ki, artık o felâketten, o mağlûbiyetten kaçıp kurtulmalarına imkân kalmamış olacaktır.

52. Ve demiş olurlar ki, ona imân ettik. Fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?

52. (Ve) O inkârcıları, haklarında ilâhi azap kararlaştığı zaman, âhiret âleminde (Demiş olurlar ki, ona imân ettik) şimdi Kur’an-ı Kerim’i veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı tasdik etmekte bulunuyoruz. (fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?.) Artık ahiret gibi uzak bir yerden el uzatarak dünyadaki îmanı elde etmek kabil mi?. Ne yazık ki artık onun kabul edileceği zaman geçmiş bulunacaktır.

§ Tenavüş; Elde etmek, yakın birşeyi kolaylıkla yakalamak, almak manâsınadır.

§ Eşya’; Şia’nın çoğuludur ki, bir bölük cemaat demektir. Bir mezhebe tâbi veya bir kişinin etrafında yayılmış olan kimselerden ibarettir.

§ Mürib; Bir kimseyi reybe, yani, şek ve şüpheye, vehme düşüren şey demektir. Reyb kelimesi vehimle meydana gelen şek ve şüphe manasına olduğu gibi, hadise, rüzgar manâsında da kullanılmıştır.

53. Halbuki, onu evvelce inkâr etmişlerdi ve gayba uzak bir yerden taş atıyorlardı.

53. (Halbuki,) O kâfirler (onu) Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine, ahiret gününe îman edilmesini (evvelce) dünyadalarken (inkâr etmişlerdi) onlara inanmamışlardı. (ve gayba uzak bir yerden taş atıyorlardı) kendilerinde hiçbir bilgi, düşünce olmaksızın Resûl-i Ekrem’e haşâ.. Sihirbaz, şair, kahin diyorlardı, Kur’an-ı Kerim’e de sihir ve şiir demekten skılmıyorlardı. Ahiret hayatını inkâra cür’et gösteriyorlardı, kendi bâtıl zanlarına göre laf atıp duruyorlardı.

54. Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına bir ayrılık girmiştir. Nasıl ki, evvelce onların benzerleri hakkında da yapılmıştı. Muhakkak ki, onlar şüpheye düşüren bir tereddüt içinde idiler.

54. (Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına) Dünyaya dönüp de îmanda, salih amellerde bulunmak arzuları arasında büyük bir ayrılık engel bulunmuştur. Bu arzularına kavuşmaları artık mümkün değildir. (Nasıl ki, evvelce onların benzerleri hakkında da) öyle bir ayrılık (yapılmıştı) eski kavimler de Peygamberlerini inkâr etmişler, sonra kahra uğrayarak ahirete gidince dünyadaki hareketlerinin pek korkunç neticesini anlamışlar, tekrar dünyaya dönüp de imân ile kendilerini kurtarmak istemişlerdi. Fakat bu temennileri artık kendileri için bir faide temin edememiştir. Zira (muhakkak ki, onlar) dünyadalarken kendilerini (şüpheye düşüren bir tereddüt içinde idiler) yani: Pek büyük bir kuşku ve şüphe içinde yaşıyorlardı, kendilerini uyandırmak isteyen zatların sözlerine iltifat etmiyorlardı, kendi nefislerinin boş isteklerine tâbi olarak hayatın gayesinden habersiz bir halde bulunuyorlardı. İşte bu sebepledir ki, öyle mahrumiyet, pişmanlık içinde kalmışlardır. İnsanlara lâzım olan odur ki: Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin bu âlemde tecelli edensonsuz kudret eserlerini bir ibret gözüyle seyr edip uyanık bir halde yaşasınlar, nâil oldukları nimetlerden dolayı o kerem sahibi mabûda hamd ve övgüde bulunarak dindarca bir halde yaşamaya devam etsinler. İnsanlık için selâmet ve saadet çaresi bundan ibarettir. Ve Başarı Allah’tandır.