SEBE SURESİ

34. Ve hiçbir beldeye bir korkutucu zât göndermedik ki, illâ onun refah içinde yaşayanları dediler ki: Biz şüphe yok ki, kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.

34. Bu mübârek âyetler, bir takım inkârcıların yalanlamasına uğrayan Yüce Resûl!. Hakkında bir teselliyi içermektedir. Eski kavimler arasında da maddî varlıklarına güvenerek Peygamberlerini yalanlayan ve kendilerinin azap görmeyeceklerini iddia eden kimselerin bulunmuş olduğunu bildirmektedir. Dünyada bazı şahısların fazla veya noksan servete, çoluk çocuğa sahip olmalarının bir hikmet gereği olduğuna işaret buyuruyor. Hakiki bir şerefe, mânevi bir yakmlığa, uhrevî makamlara kavuşmaya vesile olan şeyin öyle maddî varlıklardan ibâret olmayıp imândan ve iyiamellerden ibaret bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (hiçbir beldeye bir korkutucu zât göndermedik ki) Ahalisine ilâhi azab ile ihtar ederek kendilerini ilâhi dine davet eden bir Peygamber göndermedik ki, (illâ onun) o beldenin (refah içinde yaşayanları) onların reisleri, fâni şeyler ile nimetlenmiş olan zenginleri (dediler ki: Biz Şüphe yok ki,) ey bizi ilâhi azap ile korkutan zâtlar!. Sizin (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.) yani: Biz Allah’ın birliğine inanmayız, ahiret hayatına kani değiliz, tebliğ etiğiniz hükümlerin bir ilâhi kitaba ait olduğuna inanmış bulunmuyoruz.İşte Ey Son Peygamber!. Şimdi saadet zamanında olduğu gibi evvelce de birçok inkârcılar, peygamberlerine karşı böyle inkârcı bir tarzda sizlere cür’et göstermişlerdi.

§ Mütref; Zengin, fazla nimete ermiş kimse demektir. Çoğulu, Mütrefun’dur.

35. Ve dediler ki: Biz malca ve evlâtca daha çoğuz ve biz azap görecek kimseler değiliz.

35. (ve) O eski inkârcılar, Peygamberlerine hitaben (dediler ki: Biz malca ve evlâtca daha çoğuz) biz dünyada böyle nimetlere ermiş bulunuyoruz. (ve bir azap görecek kimseler değiliz) Demek ki: Allah bizi sevdiği için bize dünyada bu nimetleri veriyor. Artık bizi ahirette azaba uğratır mı?. Ne yanlış bir düşünce!. Onlar kendilerine verilen bu nimetlerin şükrünü ifâ edecek yerde küfür ile, isyân ile nankörlükte bulunmuş oldukları için daha ziyâde azabı hak etmiş olduklarını anlayamıyorlar.

36. Deki: Şüphe yok Rabbim, rızkı dilediği kimseye genişletir ve darlaştırır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

36. İşte onların öyle bâtıl düşüncelerini red için Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Ey Yüce Resûlüm!. O inkârcılara (De ki: Şüphe yokRab’bim, rızkı dilediği kimseye genişletir) hangi bir kuluna bu dünyada dilediği vakit bolca mal ve evlât verir (ve) dilediği vakit de o kuluna veya diğer kullarına rızkı (darlaştırır) onları ihtiyaç içinde, çoluk çocuktan mahrum bir hâlde bırakır. Bunlar birer hikmet ve fayda gereğidir. Bir kulunu geniş bir geçime nâil etmesi, herhalde ondan razı olduğuna delâlet etmez. Bunun aksine bir kulunu dan bir geçime mübtelâ kılması, ondan razı olmadığına bir alâmet sayılamaz. Bu gibi muhtelif hayat tarzları, bu imtihan âleminin gereklerindendir. (fakat insanların çoğu bilmezler) Bu gibi çeşitli hâllerdeki hikmet ve menfaati takdir edemezler. Fazla bir varlığı, bir şeref ve keramet alâmeti sanırlar, bir maddî mahrumiyeti de bir zillet ve horluğa düşme belirtisi derler. Halbuki, çok kere büyük bir varlığa kavuşmak, bir derece derece felâkete düşme yoluyla onu elde edenin daha ziyâde sorumluluk altında kalmasına sebep olur, şükrünü ifâ etmez, o varlığı gayrımeşru bir şekilde sarfederse bunun uhrevî cezasına çarpılır. Darca bir geçimde bir ibtilâ, bir imtihan vesilesi bulunur. Sahibi, ilâhi takdirine razı olup sabr ettiği takdirde uhrevî mükâfatlara nâil olur. Mamafih bu dünya, bir çalışma alanıdır. Her kim fazla çalışırsa, iktisadi, ictimai esbaba ziyâdece rivâyet ederse bolca bir varlığa kavuşur. Aksine hareket edenler de böyle bir varlıktan mahrum kalabilir. Bunlar dünyevî fa’aliyyetin birer neticesidir. Bu faaliyyet, hüsnüniyete mukarin, Allah rızasına uygun bulunmadıkça sahibi için uhrevî bir faide temin edemez.

37. Ve ne mallarınız ve ne de evlâdınız sizi bize yaklaştıracak yüksek mahiyete sahip değildir. Ancak kimler imân eder ve iyi amelde bulunurlarsa işte onlar için yaptıkları amelleri karşılığında kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek makamlarda emniyete kavuşmuşzatlardır.

37. Evet.. Ey insanlar!. (Ve ne mallarınız ve ne ile evlâdınız sizi bize yaklaştıracak) Bir mânevi yakınlığa sebep olacak (yüksek bir mahiyete sahip değildir) onlar haddi zatında binen yakınlık vesilesi olamaz. Artık ne için onlara aldanmalı, başkalarına karşı böbürlenir bir vaziyet almalı. (ancak kimler imân eder) ilâhi dine sarılır (ve sâlih amelde bulunurlarsa) üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifâ eder, meselâ: Namaz kılar, diğer ibâdetleri ifâya calışır, meşru şekilde kazandığı malın zekatını verirse (işte onlar için yaptıkları) o güzel, ilâhi rızaya uygun (amelleri karşılığında kat kat mükâfat vardır.) öyle bir güzel amel karşılığında en az on misli mükâfata nâil olurlar. (ve onlar) Öyle îman ve iyi amel sahipleri yarın ahirette (yüce makamlarda) cennet köşklerinde (emniyete kavuşmuş zâtardır) işte onları, korkudan emindirler. Nimetlerinin yok olmayacağından emin bir halde mutluca yaşar dururlar.

§ Zulfa; Yakınlık, mertebe, menzile, yüksek derece sarsılmaz bir yakınlık demektir.

§ Gurfe; Köşk, yüksek çardak, hânelerin üzerinde yapılan üst bina demektir. Çoğulu Gurüfat’dır ki: Yüksek evlerden ibarettir.

38. Ve o kimseler ki: Ayetlerimiz hakkında bizi âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar. Onlar azap içinde tutulmuş kimselerdir.

38. Bu mübârek ayetler de müşriklerin diğer bir kötü durumlarını tasvir etmektedir. Cenab-ı Hak’kın âyetlerini ibtâle, ilâhi nurunu söndürmeğe çalışan o inkârcıların cehennem, azabına mâruz kalacaklarını ihtar ediyor. Rızık verici Yüce Allah’ın dilediği kullarına bol bol rızk vereceğini ve dilediği kullarını da dar bir geçim içinde yaşatacağını beyan buyuruyor. Meleklere tapınmış olan müşrikleri meleklerin ahiret gününde yalanlayacaklarını ve öyle müşriklerin cehennemlere atılacaklarını habervermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Kâfir ve mallarının, evlâtlarının çokluğuna aldanmış (kimseler ki, âyetlerimiz hakkında) Kur’an-ı Azim’in beyanları hususunda, aleyhlerindeki ilâhi delilleri ibtâl maksadiyle ve kendi bâtıl iddialarınca bizi (âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar) ilâhi azaptan yakalarını kurtaracaklarını zannederler, Cenab-ı Hak’kın kendilerini cezalandırmaya kâdir olmadığı hülyasında bulunurlar, işte (onlar) o ilâhi dinden mahrum, gazaba uğramış şahıslar, kıyamet günü zebaniler tarafından (azap içinde hazır tutulmuş kimselerdir) onları, o inkâr ettikleri pek kötü âkibete kavuşmuş olacaklardır.

39. Deki: Şüphe yok Rabbim, rızkı kullarından dildiğine genişletir ve onun için darlaştırır ve birşeyden ne harcar iseniz o, onun karşılığını verir ve o, rızk verenlerin hayırlısıdır.

39. O inkârcılar öyle ellerindeki dünya varlığına mı, güveniyorlar?. Resûlu Zîşanım!. Onlara ve bütün insanlara hitaben (Deki: şüphe yok Rab’bim, rızkı kullarından dilediğine genişletir) onu büyük bir geçime nâil eder. Bu bir ilâhi imtihandır, bunun şükrünü bilmelidir. Ve Cenab-ı Hak, rızkı yine (onun için) o kulu için dilerse (darlaştırır) bu da bir imtihandır, bir hikmete dayanmaktadır, sabr etmek icab eder ve nimet elde olunca onun kadrini bilmelidir, onu meşru şekilde sarfetmelidir. (ve) Ezcümle elindeki (birşeyden ne infak ederseniz) Allah rızası için fakirlere, âcizlere ne gibi bir yardımda bulunur iseniz (O) Kerem sahibi Yaratıcınız (onun) o harcanan şeyin (karşılığını verir) daha dünyada iken onun bedelini ihsan eder, ahirette de sevab ihsan buyurur. Hak yolundaki bir fedakarlık, asla zayi’ olmaz. (ve o) Yüce Yaratıcı (rızk verenlerin hayırlısıdır.) kullarını hiç ummadıkları yerden de rızıklandırır, ve onun takdiri bulunmadıkça kimse kimseye rızk adına birşey veremez, ondan başka hakiki bir rızıkverici yoktur, başkaları ancak takdir edilmiş rızkı, insanlara kavuşturmaya birer vasıtadan başka değildirler.

40. Ve o günki, onları hep toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir, sonra meleklere derki: Ya şunlar size mi tapar olmuşlardır?

40. (Ve) Ey Yüce Resûl!. Kavmine ihtar et (o gün ki,) o kıyamet gününde ki, Yüce Yaratıcı (onları) şirke düşmüş olanları ve onların tapındıklarını (hep toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir) bütün onları mahşerde toplayacaktır. (sonra meleklere derki) Onlara tapanları göstermek ve ona tapanları kınamak ve yalanlamak için meleklere hitaben buyuracaktır ki: (ya şunlar, size mi tapar olmuşlardı?.) O ne kadar cahilce bir hareket idi!. Şimdi sizin onlardan uzak olduğunuz görünmüş olacak. Cenab-ı Hak’kın meleklere böyle bir soru yöneltmesi, sırf meleklerin yüceliğini meydana çıkarmak, onlara tapanları rezil etmek ve kınamak içindir. Yoksa Hak Teâlâ Hazretleri, meleklerin öyle bir mabûdluk iddiasında bulunmadıklarını elbette bilmektedir. Buna inanmışızdır.

41. Melekler de diyeceklerdir ki, Yarabbi! Seni tenzîh ederiz. Bizim velîmiz, onlar değil sensin. Hayır.. Onlar cinlere tapar olmuşlardı. Onların birçokları onları imân ediciler idi.

41. Melekler de bu ilâhi hitaba cevaben diyeceklerdir ki: Yarabbi (Seni tenzih ederiz) sen ortak ve benzerden yücesin, senden başkası mabûdluk sıfatına sahip olamaz (bizim velimiz) sığınağımız ve koruyucumuz veliyyi nimetimiz (onlar değil) o bize bağlılık göstermiş olan müşrikler değil, ancak (sensin) biz başkalarından uzak bulunmaktayız, bizimle onların arasında bir dostluk yoktur. (hayır) Yarabbi!. Sen bilirsin ki, (onlar cinlere tapar olmuşlardı) onları şeytan ve onun zürriyeti aldatmış bizim rızamız olmaksızın bize ibadetedilmesini, putlara tapılmasını o müşriklere faideli göstermişler, süslemiş bulunmuşlardı. Evet.. (onların) O müşriklerin (birçokları onlara) cinlere, şeytanlara (imân ediciler idi.) onların aldatmalarına kapılmışlar, mahlûkattan bir kısmını mâbut tanıyarak onlara da ibâdette bulunmuşlardı.

42. Artık bugün bazınız bazınıza ne bir faideye ve ne de bir zarara sahip olamaz ve zulüm etmiş olanlara deriz ki: O âteşin azabını tadınız ki, siz onu inkâr eder olmuştunuz.

42. Allah tarafından da şöylece bir yüce hitap gelecektir: Ey insanlar!. (artık bugün) Bu mahşer gününde (bâzınız bâzınıza ne bir fâideye ve ne de bir zarara sahip olamaz) bugün hiçbir kimse diğer bir kimseye faide ve zarar veremiyecektir. Bugün bütün emir ve buyruk, ortaktan münezzeh olan Allah’a âittir, hakkınızda dilediği gibi muamele yapılacaktır. (ve zulm etmiş olanlara deriz ki:) O müşrikler hakkında ilâhi emir çıkar ki, ey müşrikler!. Şimdi siz (o âteşin azabını tadınız ki, siz) dünyada iken (onu) o cehennem ateşini tabiat ve yaratılış bakımından (inkâr eder olmuştunuz) şimdi gördünüz mü, o ne kadar bir hakikat imiş!. İşte lâyık olduğunuz cezaya kavuşmuş oldunuz.

43. Ve onlara karşı bizim açık açık ayetlerimiz okunduğu vakit, dediler ki: Bu, başka değil, bir adamdır ki, sizi atalarınızın ibâdet ettikleri şeyden men etmek istiyor. Ve dediler ki: Bu Kur’an başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır. Ve kâfir olanlar, hak için kendilerine geldiği vakit dediler ki: Bu apaçık bir sihirden başka değil.

43. Bu mübârek âyetler de o münkirlerin neden azabı hak etmiş olduklarına işâret buyuruyor. Onların kendilerine karşı okunan pek açık âyetleri nasıl inkâr ettiklerini, Resûl-i Ekrem hakkında nasıl dil uzatmalarda bulunduklarını göstermektedir. Onların cehâlet içinde kalmış ve küfrleri yüzünden helâk olmuşeski kavimlerin tarihi hallerinden bir ibret dersi almamış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, peygamber zamanındaki müşriklerin hallerinin kötülüğünü teşhir için buyuruyor ki: (Ve onlara) O müşriklere (karşı) Resûl-i Ekrem’in veya ashab-ı kiramın lisâniyle (bizim açık açık âyetlerimiz okunduğu vakit) Allah’ın birliğinin doğruluğunu, şirkin bâtıl olduğunu insanların vazifelerini pek açık bir tarzda bildiren Kur’an-ı Kerim’in âyetleri okununca o müşrikler (derler ki: Bu) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- (başka değil, bir adamdır ki, sizi atalarınızın ibadet ettikleri şeyden men etmek istiyor.) sizi putlara tapmaktan geri bırakmaya çalışıyor, sizi kendi dininizden alıkoyup kendisine tâbi kılmak arzusunda bulunuyor. Onun iddiası, bir delile dayanmış değildir. (ve) O müşrikler şöyle de (derler ki: Bu) Kur’an veya Allah’ın birliği iddiası (başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır) yalan yere Allah’a izafe ediliyor (ve kâfir olanlar) gerek o müşrikler ve gerek ehli kitaptan olup da Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eyleyenler, inkârlarında daha ileri giderek (hak için) gerçekleri açıklayan Kur’an hakkında veya Hz. Peygamber’in risâleti veya yaydığı İslâmiyet hakkında (kendilerine geldiği vakit) kendileri tevhit dinine, insani fazilete dâvet edildiği zaman bir insaflı düşünme ve tefekkürde bulunmaksızın (derler ki: Bu, apaçık bir sihirden başka değil) bu açık bir hayalden ibâret, bu bir hakikate dayanmış olmayıp bir büyü mahiyetinde bulunmakta. İşte o inkârcılar, kendi haklarındaki pek büyük bir hidayet vesilesi, bir saadet rehberini öyle takdir edemiyerek kendi cehaletlerini, hakikatı araştırmaktan mahrum bulunduklarını meydana koymuş oldular.