SEBE SURESİ

23. Onun huzurunda şefaat fâide vermez,kendisine izin vermiş olduğu kimse müstesnâ. Sonunda kalplerinden korku giderilince derler ki: Rabbiniz ne buyurdu? Hakkı buyurdu derler ve o, çok yüce, çok büyüktür.

23. Ey müşrikler!. Taptığınız mahlûklardan şefaat mi bekliyorsunuz?. Bu da sizin için mümkün değildir. Çünki (Onun huzurunda) Yüce Yaratıcının manevî katında hiçbir (şefaat fâide vermez.) azabı hak etmiş olanları o azaptan kurtaramaz. Ancak (kendisine) şefaat etmesi için (izin vermiş olduğu kimse müstesna) Cenab-ı Hak Peygamberlere, meleklere ve diğer şefaat makamına lâyık zâtlara şefaat etmeleri için izin verir, onlar da yine Hak Teâlâ’nın müsaade buyurduğu kulları hakkında şefaatte bulunabilirler. Putlar ise cansız varlıklar türünden olup akıldan ve konuşmaktan mahrum şeylerdir, bunlar şefaat edebilecek bir kabiliyette değildirler. Zâten kâfirlerin hakkında ise; hiçbir kimseye şefaate izin verilmeyecektir. O müşrikler, meleklere, Hz. İsa gibi insanlara tapmış oldukları takdirde de bir şefaate nâil olamayacaklardır. Zira kâfirler, müşrikler hakkında şefaat edebilmek için hiçbir zât, izinli olamaz. Şefaat edecek ve şefaat olunacak zâtlar, mümin Allah’ı birleyen olan zatlardan başkası değildir. (Sonunda) Bu gibi mümin, Allah’ı birleyen zâtların (kalplerinden korku giderilince) yani: Bir takım zâtlara şefaat edilmesi için ilâhi izin çıkıp da şefaat bekleyen ehli imânın kalplerinden korku, heyecan giderilince öyle şefaati bekleyen zatlar (derler ki, Rab’biniz ne buyurdu?.) şefaat hususunda ilâhi emir ne şekilde tecelli etti?. Şefaat edecek zâtlar da: Rabbimiz (hakkı) buyurdu, râzı olduğu kulları hakkında şefaat edilmesine izin ve müsaade verdi, bunu sabit, uygulanması muhakkak bir durum kıldı (derler) ve o şefaat edecek zatlar, Yüce Yaratıcı Hazretlerine şöyle de övgü ve saygı sunmada bulunarak derler ki: (o) Şanı Yüce Mâbud (çok yüce) dir ve O (çok büyüktür) yücelik ve azamet, büyüklük ve ululuk anamahsustur. Onun yüce müsaadesi bulunmadıkça kimsenin şefaate ve söz söylemeğe selâhiyeti olamaz. Buna inancımız tamdır.

24. De ki: Sizi göklerden ve yerden kim rızıklandırıyor? De ki: Allah ve muhakkak bizler mi, yoksa sizler mi bir hidâyet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıktayız?

24. Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberimizin müşrikleri susturmak ve onları Allah’ın birliğini tasdike sevk için kendilerine ne şekilde hitabda bulunmakla memur olduğunu gösteriyor. Ahirette herkesin kendi fiillerinden sorumlu olacağını ve daha sonra araları açılarak haklarında adaletin gerektirdiğine göre muamele yapılacağını haber veriyor. Cenab-ı Hak’ka ortak koşanların bu husustaki cehâletlerini göstererek ilâhlığın güçlü ve hikmet sahibi olan Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. O müşriklere (deki: Sizi göklerden) yayılan ışıklardan, havalardan, bol bol yağmurlardan (ve yerden) meydana gelen çeşit çeşit bitkilerden, ekinlerden (kim rızıklandırıyor?.) bunu hiç düşünmüyor musunuz?. O taptığınız putlar mı sizi rızıklandırabiliyor ki, onlar bir zerre miktarına bile sahip ve hiçbir şeye kâdir değildirler. O cahil inkârcılar elbette ki, bir cevap vermeğe muktedir olamayacaklardır. Onların inatları, yanlış inançları onların hakikatı itirafta bulunmalanına engel olacaktır. Artık Ey Yüce Peygamber!. Sen (deki:) bizleri rızklandıran ancak (Allah)dır. Eğer insaflıca düşünür, asıl yaratılışınıza muhalefette bulunmamış olursanız bunu itirafa vicdânen mecbur olursunuz. (ve) Bir kere düşününüz ki: (muhakkak bizler mi, yoksa sizler mi bir hidayet üzerindeyiz?.) Kâinatı yaratanın birliğini tasdik eden, onun âlemin rızkını verici olduğunu bilip itiraf eyleyen ehli islam mı doğru bir yolu takibediyor, yoksa mahlûkata,cansız varlıklara yaratıcılık, rızık vericilik sıfatını isnât eden sizin gibi müşrik kimsler mi?. (veya) Hangimiz (apaçık bir sapıklıktayız?.) şüphe yok ki, böyle bir sapıklık içinde yaşayanlar, öyle cansız varlıklara, mahlûkata yaratıcılık, rızık vericilik sıfatlarını isnât etmekte bulunanlardır. Bir kere insaflıca düşünüp de bu hakikatı itiraf etmeli değil misiniz?. Ehli imânın hidayet üzere olduğu kesin olarak bilinen bir hakikattir. Müşriklere karşı böyle bir soru sorulması ise bir konuşma ve tartışma usulünden bulunmuştur, böyle halimce, hikmetlice, bir hitap, inkârcıları insafa sevke bir vesiledir ve kendilerini korkmadan tartışmaya davet alâmetidir.

25. Deki: Bizim işlediğimiz günâhlardan siz sorulmazsınız, biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes’ul olmayız.

25. Ey Yüce Resûl!. O inkârcılana şunu da (Deki: Bizim işlediğimiz günahlardan siz sorulmazsınız) bizden bir günâh, bir küçük hata meydana gelince onun sorumluluğu yalnız bize yönelir, size yönelecek değildir. (biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes’ul olmayız) sizin küfr ve isyanınızdan dolayı da bize bir sorumluluk yönelmeyecektir. Binaenaleyh biz öyle şahsi bir menfaat düşüncesiyle sizi îmana dâvet etmiş bulunmuyoruz. Sırf Allah rızası için, yalnız insanlığa hizmet için, iyi niyetli bir hareket olmak üzere sizi irşada, hidayet yoluna sevke çalışıyoruz. Bizim bu muamelemizi güzelce düşünmeli değil misiniz?. Ne kadar insaflıca, mütevâzice bir hitap!.

26. Deki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızı hak ile açacaktır. Ve O, öyle hakîmdir, öyle hakkıyla alîmdir.

26. Ve ey kadri yüce Peygamber!. Onlara (Deki:) Yarın ahiret âleminde (Rab’bimiz hepimizi bir araya toplayacak) bir muhasebeye tâbi tutacak (sonra aramızı hak ile açacaktır.) bir sâbit emr olan adalet ve lütuf ileayıracaktır ki, buna muhalefete hiçbir kimse kâdir olamayacaktır. (ve O) Hikmet Sahibi Yaratıcı (öyle hâkimdir) kullarına âit hükümleri verip, muameleleri halletmeğe kâdirdir. (ve o) Yüce Mâbud (öyle hakkiyle alimdir) kullarının gerek açık ve gerek gizli bütün fiillerini ve amellerini hakkiyle bilir. Ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz ve ona haşâ, hiçbır ortak ve benzer olamaz.

27. Deki: Ona ortaklar olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz, hâşâ, ancak herşeye galip, yegâne hakîm olan Allah’tır.

27. Ve ey şânı Yüce Peyamber!. O inkârcılara şunu da (Deki: O’na) o Kâinatın Yaratıcısına (ortak olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz) ne cür’ettir ki, bir takım mahlûkatı o Yüce Yaratıcıya ortak ediniyorsunuz?. Onlara da ibâdette bulunuyorsunuz. Onlar, hiç bir şey yaratabiliyorlar mı?. Onlar bir kimseye bir rızk verebiliyorlar mı?. Ne mümkün!. Müşriklere karşı böyle bir teklif, onların bu husustaki cehâletlerini, pek büyük hatalarını teşhir, onları uyanmaya dâvet hikmetine mebnidir. (hâşâ) Allah Teâlâ’dan başka bir mabûd, bir yaratıcı yoktur. (ancak herşeye galip) üstün bir galibiyete sahip ve (yegâne hâkim) açık bir hikmetle hakkiyle vasıflanmış (olan) ancak (Allah)dır. Ondan başka yaratıcılık ve mâbutluk sıfatını sahip bir zat yoktur. Artık bu gibi yüce vasıflara sahip olmayan şeylere ilahlık sıfatı nasıl yakıştırabiliyorsunuz?. Bu ne kadar cahillik ve sapıklık!. Bütün insanlığı irşada memur olan Yüce Peygamber’in gösterdiği hidayet yolunu takib etmeli değil misiniz?. Artık gafletten, cehâletten uyanmalıdır.

28. Ve seni göndermedik, ancak bütün insanlar için bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik. Fakat insanların pek çoğu bilmezler.

28. Bu mübârek âyetler, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın bütün insanlığa bir müjdeleyici ve uyanicı olarak gönderilmiş olduğunubildiriyor ve Yüce Peygamberden kıyametin kopacağı zamanı bir alay yoluyla soranlara karşı verilen tehdit dolu cevabı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!. (seni) Yalnız kavmine, yalnız bir kavme, bir zamana özel olarak (göndermedik) seni (ancak bütün insanlar için) bütün insanlık fertleri için kıyamete kadar (bir müjdeleyici) dindar olanları, ibadet ve itaatte bulunanları sevaba, dünyevî ve uhrevî mükâfatlara nâil olmakla müjdeleyici (ve bir korkutucu) isyankar olanları da ilâhi azap ile tehdit edici ve korkutucu (olarak gönderdik) seni öyle bir umumi peygamberliğe nâil buyurduk, seni bütün insanlık için bir hidayet rehberi kıldık. (fakat insanların pek çoğu bilmezler.) Senin o pek yüksek cihanşümül peygamberliğini bilip tasik etmezler, senin gibi bir din güneşinden nur iktibas ederek kalplerini aydınlatmaya çalışmazlar, bilakis muhalif bir cephe alarak ebediyyen küfr ve cehâlet karanlıkları içinde kalırlar.

“Başlar Lemean etmeğe bir neyyiri irfan”

“Her lâhza ufulûn gözetir şeppere taban”

“A’dasının alçaklığı ettikçe tevâli”

“Eyler O ziyâ küsteri âfak teâli”

“Fahr etmelisin ey şerefi nâmütenâhi”

“Zirâ sanamazhardır O mahbudi ilâhi”

Muallim Naci

29. Ve derler ki: Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz ne vakit bu vaad?

29. (Ve) O inkârcılar sıkılmazlar da bir alay yoluyla (derler ki: Eğer siz) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zât ile sana tâbi olanlar (doğru sözlü kimseler iseniz) haber verdiğiniz şeyler gerçeğe uygun ise (ne vakit bu vâd?) böyle kendisiyle müminleri müjdelediğiniz, inkârcıları sakındırıp tehdit etmekte bulunduğunuz kıyamet ne zaman kopacaktır?.

30. Deki: Sizin için vaad edilmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri geçebilirsiniz.

30. Ey Yüce Resûl!. Öyle alay eder bir tarzda senden kıyamet gününü soranlara (Deki: Sizin için vaad edilmiş) Allah katında takdir edilmiş bir (gün vardır ki) o mutlaka sizin başınıza gelecektir. O geldi mi artık siz (ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz) onu ne bir dakika tehire bırakabilirsiniz, bu sizin için asla mümkün değildir (ve ne de) o günü (ileri geçebilirsiniz) daha takdir edilmiş vakti gelmeden o kıyamet gününü meydana getiremezsiniz. Binaenaleyh sizin için lâzımdır ki, henüz o gün gelmeden uyanıp tövbe ve istiğfar edersiniz, o meydana gelecek müthiş günde ilâhi azaba maruz kalmamak için henüz fırsat var iken imân dairesine can atarak geleceğinizi temin etmiş olasınız.

31. Ve kâfir olanlar dediler ki: Elbette biz ne Kur’an’a inanırız ve ne de onun önündekine. Eğer o zalimleri Rab’lerinin huzurunda tevkif edilmiş oldukları zaman görecek olsan, Pek şaşırtıcı bir manzara görmüş olursun bâzısı bazısına söz çevirir, zayıf sayılmış olanlar, kendilerini büyük görmüş olanlara derki: Eğer siz olmasa idiniz, elbette biz müminler olmuş olurduk.

31. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’i ve diğer semavi kitapları inkâr edenlerin ahiret gününde nasıl fecî bir vaziyette görüleceklerini bildiriyor. Bir takım zayıf görülen inkârcılar ile kendilerini aldatmış ve büyüklük iddiasında bulunmuş diğer inkârcılar arasındaki uhrevî münakaşaları tasvir buyuruyor. Bu inkârcıların dünyadaki kötü amellerinin cezası olarak ahirette boyunlarına demir zincirler vurulup ne kadar müthiş bir azaba tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Arap müşrikleri (dediler ki: Elbette biz ne Kur’an’a inanırız) ne onun ilâhi bir kitap olduğunu tasdik ederiz (ve ne de onunönündekine) inanırız, ne Tevrat gibi, İnil gibi kitapları, öyle ahirete vesâireye dâir bilgiler veren eski kitapları kabul ederiz. Deniliyor ki: Mekke-i Mükerreme’deki kâfirler, Resûlullah’ın vasıflarını ehli kitaptan sormuşlar, onlar da o Yüce Peygamber’in vasıflarını kendi kitaplarında bulmuş olduklarını söylemişler. Bunun üzerine gazaba gelen kâfirler, Kur’an’a da, diğer semavi kitaplara da inanmadıklarını söylemek cehâletinde bulunmuşlardır. Artık o inkârcılar, bu inkârları yüzünden ne büyük bir felâkete aday olmuşlardı. İşte onların bu dehşet verici geleceklerini beyân için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Resûlüm!. (eğer o zâlimleri) O senin peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’i ve kıyamet âlemini inkâr edenleri (Rab’lerinin huzurunda) hesap yerinde (tevfik edilmiş oldukları zaman görecek olsan!.) Ne hayret verici, ne çirkin bir manzara görmüş olursun (Bâzısı bâzısına söz çevirir.) Tartışmada bulunurlar, birbirini tenkit ederler. (zayıf sayılmış olanlar) bir takım ileri gelenlere tâbi olanlar (kendilerini büyük görmüş olanlara) dünyada makam sahibi olan, önderlikte bulunan, böbünlenir birer vaziyet gösteren kimselere (der) ler (ki: Eğer siz olmasa idiniz) eğer siz bizi aldatmalarınızla şaşırtmamış bulunsa idiniz (elbette biz müminler olmuş olurduk.) Resûlullah’a tâbi olur, küfür ve isyândan kurtulur, bugün böyle bir felâkete maruz kalmazdık.

32. Kendilerini büyük görmüş olanlar da zayıf sayılmış olanlara derki: Biz mi sizi hidayetten alıkoyduk, size geldiği vakit? Hayır.. Siz günahkârlar idiniz.

32. (Kendilerini büyük görmüş) Avam tabakasına önderlikte bulunmuş (olanlar da) kendilerini savunmak için (zayıf sayılmış olanlara) kendi başkanlıkları, hükümleri altında bulunan kimselere (der)ler (ki: Biz mi sizi hidayetten alıkoyduk?.) Sizin aklınız yokmu idi ne için bize uydunuz, hak’ka tâbi olmaktan, hidayet yolunu takib etmekten geri durdunuz?. Ve Allah tarafından bir hidayet rehberi olan Peygamber (geldiği vakit?.) ne için ona uymadınız da bize uydunuz?. (Hayır.. Siz günahkârlar idiniz) siz kendi nefsinizin meyillerine tâbi oldunuz, kendinizi imândan mahrum bıraktınız, küfrü imâna tercih eylediniz.

33. Ve zayıf sayılanlar da o büyüklük gösterenlere der ki: Hayır.. Gece ve gündüzdeki hiyle. O vakit ki, bize emrederdiniz ki, Allah’ı inkâr edelim ve onun için ortaklar, edinelim ve azabı gördükleri zaman hepsi de için için pişman olurlar ve kâfir olanların boyunlarına demir zincirler vurmuş olacağız. Onlar işlediklerinden başka birşey ile cezalandırılmayacaklardır.

33. (Ve zayıf sayılanlar da) Kendilerinin mazeretleri olduğunu göstermek için nefislerini savunmaya cür’et ederek (o büyüklük gösterenlere) kendilerini saptırmış olan reislerine (der) ler (ki:) Hayır.. Öyle değil, kendinizi hiç savunmada bulunmayın, sizin tarafınızdan yapılan (gece ve gündüzdeki hiyle) tuzak ve aldatmalar ki, bizi öyle hidâyetten mahrum bırakmış oldu. Siz olmasa idiniz biz bu felâketlere uğramazdık. (o vakit ki) O dünyada bulunduğumuz zaman ki, siz (bize emr eder idiniz ki, Allah’ı inkâr edelim ve onun için ortaklar edinelim) işte sizin bu husustaki aldatmalarınızın etkisiyle biz öyle ilâhi dinden mahrum bulunmuştuk. (ve azabı gördükleri zaman) Hepsi de, zayıflarda, onları yoldan çıkaran reisleri de (için için pişman olurlar) birbirine karşı vaziyetlerini saklayarak kalben büyük pişmanlıklarda bulunurlar, yapmış oldukları fenâlıklardan dolayı büyük üzüntülere tutulurlar. Ne yazık ki!. Artık pişmanlık, kendilerine bir fâide vermez. (ve kâfir olanların boyunlarına demir lâleler) halkalar, zincirler (vurmuş olacağız) ohidâyetten mahrum kalmış ve insanları hidâyetten mahrum bırakmaya çalışmış kimseler öyle bağlanarak hepsi de cehenneme sevkedilmiş olacaklardır. (onlar) Dünyadalarken (işlediklerinden başka birşey ile cezalandırılmayacaklardır.) onlar ancak kötü amellerinden, inançlarından dolayı öyle bir azaba tutulmuş olacaklardır. Bu âkibet, kendilerine daha dünyadalarken ihtar edilmiş idi. Biraz düşünerek hâllerini düzeltmeli değil mi idiler. İşte hak’tan, ilâhi dinden ayrılanlar, kendi kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için öyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Başkalarını da hak’tan, ilâhi dinden uzaklaştırmaya çalışanlar, kötü propaganda yapanlar da hem kendi sapıklıklarından, hem de başkalarını sapıttırdıklarından dolayı kat kat azaplar içinde kalacaklardır. Bütün bu hususlardaki Kur’an açıklamaları, insanlığı uyandırmak, öyle inkârcı hareketlerde bulunmaktan men’etmek hikmetine dayanmaktadır. Bu da şüphe yok ki, insanlık hakkında bir ilâhi adalettir, bir ilâhi merhamet eseridir. Buna inanmışızdır. Ne yazık ki bundan istifâde edenler, azdır.