NUR SURESİ

46. Yemin olsun ki, açık açık beyan eden âyetler indirdik ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir.

46. İşte o yüce yaratıcı, buyuruyor: (Yemin olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki (açık açık beyan eden âyetler indirdik) gerek bu Nur Sûresinde ve gerek diğer surelerde dinî hükümlerin, kevni eserleri, ilâhi kudreti gösteren yaratılış eserlerine hikmetli beyanatta bulunduk, nice güzel misâller, harikalar anlattık, ve bütün bunlar Kâinatın yaratıcısının kudret ve azametini, ilâhi dinin hükümlerini göstermekte bulunmuştur. Artık bunlar böyle parlak bir şekilde meydanda iken kim kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri surebilir?. (ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir) yani: Selim yaratılışlarını muhafaza eden, kulluk vazifelerini, ifaya çalışan, ilâhi muvaffakiyetlere kabiliyetli bulunan kullarını bir ilâhi lütuf olmak üzere İslâm dinine nâil kılar, o sayede saadet, yoluna, başarı ve kurtuluşa erdirir, cennetlerine sokar. Bu Rabbimin lütfundandır!. “Bu (45, 46) ncı âyetlerde Allah’ın birliği hakkındaki delillerin üçüncü bir nev’ini kapsamaktadır.

47. Ve derler ki; Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik, bundan sonra onlardan bir taife yüz çevirirler ve onlar îmân etmiş kimseler değildirler.

47. Bu mübârek âyetler de açık ve hakikatın kendisi olan İslâm dinini lisanlariyle kabul ve itiraf edip kalben kabul etmeyen bir takım münafık kimselerin o çirkin ruhi hallerini teşhir etmekte ve kınamaktadır. Şöyle ki: (ve) o münafıklar, o Allah’ın hidayetinden mahrum kimseler lisanlariyle (derler ki: Allah’a ve Peygamber’e inandık ve) onlara, onların emir ve yasak ettikleri şeylere (itaat ettik) fakat onların bu iddialarında ciddi olmadıklarımüteakiben sâbit olur. (bundan sonra) böyle îman ve itaat iddialarını müteakip (onlardan bir taife yüz çevirirler) kalben olan inkârlarını açığa vurarak Allah’a ve resülüne îmandan, itaattan kaçınırlar (ve) binaenaleyh (onlar) o öyle îman ve itaat iddiasında bulunanlar, bu iddialarında samimi olmadıkları için ve bir kısmı da bu iddialarına fiilen muhalefet ederek yüz çevirdikleri için haddizatında (îman etmiş kimseler değildirler) onlar, hakikaten kalpleri sözlerine uygun olan samimi müminler zümresine dahil bulunmamaktadırlar.

48. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne davet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler.

48. O îman, itaat iddiasında gerçek dışı olarak bulunanlar, hangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Allah’a) Cenab-ı Hak’kın hükmüne (ve resûlüne) o hükmü resûlünun tatbik ve beyan etmesine (dâvet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem’in hükmüne razı olmayarak ona müracaattan kaçınır dururlar.

49. Ve eğer hak kendilerinin lehine ise ona boyun eğerek geliverirler.

49. (Ve) diyelim ki (hak kendilerininn lehine ise) o zaman (ona) o adaletli tam bir süratle koşar (boyun eğerek) mutluluk huzuruna (geliverirler) çünkü bu takdirde o yüce peygamberin kendi lehlerine hükmedeceğine kani bulunurlar. Onların bu müracaatları Allahu Teâlâ’nın ve Resûlü’nün hükmüne razı, itaat etmiş olduklarından değil, sırf kendi lehlerinde hükmedileceğini bildiklerinden dolayıdır. Halbuki, hakiki bir mümin, herhalde ilâhi hükme, peygamberin hükmüne razı bulunur, isterse kendi aleyhinde olsun.

50. Onların kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yoksa onlara Allah’ın ve Peygamberinin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar? Hayır.. O şahıslar zalim kimselerdir.

50. Nedir, o kimselerin bu fasıkca, münafıkca durumları?.. (Onların kalplerinde bir hastalık mı var?.) O kaçınmaları, fıtretlerinin uğramış olduğu bir manevî hastalıktan mı kaynaklanıyor?. (yoksa) o cahiller (şüphe mi ediyorlar?.) Resûl-i Ekrem’in peygamberliğinde, onun hak ve hakikati takibedip etmemesinde şüpheleri mi var?. Kendilerinin haklarında âdilce hükmetmiyeceğini mi zannediyorlar?. (yoksa onlara Allah’ın ve Peygamberi’nin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?.) hiç kerem ve rahmet sahibi olan yüce yaratıcının ve onun bütün ahlâki olgunluklara sahip bulunan yüce Peygamberi de hiçbir kimseye bir haksızlıkta bulunmaz, onların yüce şânları bu gibi töhmetlerden uzaktır müberradır. (Hayır..) Allah Teâlâ ile Resûl-i Ekrem’i hakkında öyle bir düşünceye asla yer yoktur. Ancak (o şahıslar zalim kimselerdir) onlar, haktan ayrılmış, küfre ve nifaka düşmüş, kendi nefislerine zulmeylemiş şahıslardır. Eğer öyle olmasa idi, Hak Teâlâ’nın ve mübârek Resûlü’nün hükümlerine tam bir memnuniyetle razı olur kalben ve lisanen onları tasdik eder ve yüceltirdi, samimi şekilde îman ve itaat sahibi bulunurlardı. Çünkü, hakiki müminler, bu gibi yüce vasıflara sahiptirler. “Bu âyetler, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Kısaca denilyor ki, münafıklardan “Bişr” namındaki bir şahıs bir Yahudi ile bir arazi dâvasında bulunmuştu. Yahudi, muhakeme için Resûlullah’a müracaat edilmesini teklif etmiş, Bişr ise bu müracaata razı olmamış, bu hususta münafıklardan olan “Kebüleşref’e” müracaat edilmesini teklif etmişti. Diğer bir rivayete göre de münafıklardan “Mugiretübnü Vail” Hz. Ali ile aralarında müşterek birtarlanın satılması ve bölünmesi hususunda tartışmada bulunuyor, Hz. Ali, keyfiyeti Resûl-i Ekrem’e arz ile onun hükmüne teklif ediyor, Mugire ise “ben onu hakem tâyin edemem, çünkü o beni sevmez, korkarım ki, hakkımda gadreder” demiştir. İşte böyle birer sebebten dolayı bu mübârek âyetler nâzil olmuş, münafıkların o çirkin kanaatları, hareketleri teşhir buyurulmuştur.

51. Aralarında hükmetmek için Allah’a ve peygamberine dâvet olundukları zaman müminlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir.

51. Bu mübârek âyetler de müminlerin övülmeye lâyık hallerini, Allah’ın hükmüne olan itaatlerini ve bu sayede kurtuluşa nâil bulunduklarını bildiriyor. Münafıkların da çirkin olan hallerine işaret ederek itaat edenlerin hidayete ereceğini, Resûl-i Ekrem’in de yüce vazifesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hakiki müminlere gelince (aralarında hükmetmek için Allah’a) o hikmet sahibi yaratıcının indirmiş olduğu ahkâma (ve) hakkı tatbike memur olan, havadan bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy ve ilham buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine dâvet olundukları zaman müminlerin sözü ancak “işittik” ve itaat ettik demelidir) yani: O yüce Peygamberin huzuruna dâvet edilince hemen icabed ederler, ve haklarında vereceği hükme isterse, aleyhlerinde olsun razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Hz. Peygamber hak ve adaletten ayrılmaz, Allah’ın hükümleri her ne ise onu tatbikten asla geri durmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir. (ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir) Evet.. O hâlis, itaatkâr müminler, başarı ve kurtuluşa ererler, korkunç âkibetlerden emin bulunmuş olurlar.

52. Ve her kim Allah’a ve resulüne itaatederse ve Allah’tan korkarsa ve ona korunursa işte kurtuluş bulacak olanlar, ancak bunlardır.

52. Evet.. (Ve) şüphe yok ki, (her kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse) onların her husustaki emirlerine, hükümlerine seve seve riayette bulunursa (ve Allah’tan korkarsa) kendisinden insanlık hali meydana gelen veya gelecek olan günahları düşünerek Allah korkusu ile kalbi titrerse (ve ona korunursa) tam bir sakınmakla kalbini aydınlatarak hayatta olduğu müddetce Cenab-ı Hak’ka iltica eylerse (İşte kurtuluş bulacak olanlar) uhrevî selâmet ve saadete kavuşacak, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği nimetlere nâil olacak olan zatlar (ancak bunlardır) böyle itaatle, Allah korkusuyla vasıflanmış olan müminlerdir.

53. Ve Allah’a en ağır yeminleriyle yemin ederler ki: Eğer onlara cihat ile emredersen elbette cihada çıkacaklardır. De ki: Yemin etmeyin, bu sözünüz bilinmiş bir itaattır. Şüphe yok ki, Allah yapar olduğunuz şeylerden hakkıyla haberdardır.

53. (Ve) fakat samimi şekilde mümin olmayanlar, kalpleri nifak ve düşmanlıktan boş bulunmayan kimseler ise (Allah’a en ağır yeminler ile yemin ederler ki) yani: Son derece gayret ve takatlarını sarfederek, meselâ: “Vallahilâzim” diyerek yalan yere yeminlerde bulunurlar ki, (eğer onlara) neyi emreder ise meselâ cihada çıkmalariyle (emreder isek elbette) cihada (çıkacaklardır) emirlerine muhalefette bulunmayacaklardır. Ey yüce Resûl!. O münafıklara red ve men için (de ki: Yemin etmeyiniz) öyle bana itaatde bulunacağınıza dair yeminde bulunmayınız, çünkü bu sözünüz, itaat iddianız (bilinmiş bir taattır) o, münafıkça bir itaattan, bir itaat iddiasından ibaretti, lisanlarınız ile söylemiş, fakat uygun düşmemiş bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri sizin (yaparolduğunuz şeylerden hakkiyle haberdardır) sizin görünen ve görünmeyen bütün amellerinizi, maksatlarınızı bilir, işte bu yalan yere and içmeniz de o cümledendir. Artık şüphe yok ki, o hikmet sahibi yaratıcı, bir gün sizin bu ahlâki rezaletinizi de teşhir edecektir, sizi nifakınızdan dolayı cezaya uğratacaktır. İşte nifakın müthiş neticesi!.

54. De ki: Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin. İmdi eğer yüz çevirirseniz artık onun üzerine olan, ona yükletilmiş olandır. Ve sizin üzerinize düşen de, size yükletilmiş olandır ve eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Peygamber üzerine ait olan vazife ise apaçık tebliğden başka değildir.

54. Ey son peygamber!. (de ki:) Ey Allah’ın kulları!. (Allah’a itaat edin) o mâbudu kerimin bütün emirlerine, hükümlerine riayette bulunun (Ve Peygambere itaat edin) o hikmet sahibi yaratıcının dinî hükümlerini size tebliğe memur olan yüce Resûlune de itaat de bulunun, onun da emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine muhalefette bulunmayın. (İmdi eğer) Ey kullar!. Selâmet sebebiniz olacak olan bu tebligatta riayet etmez de bundan (yüz çevirirseniz) bunun müthiş neticesini siz düşününüz!. (artık onun üzerine olan) o Resûl-i Ekrem’in üzerine düşen (ona yükletilmiş olandır) risaletini size tebliğden, Allah’ın hükümlerini size beyandan ibarettir ki, o da bu kutsal vazifesini yapmış bulunuyor (ve sizin üzerinize düşen de) sizi kabuliyle mükellef bulunmuş olduğunuz şey de (size yükletilmiş olandır) sizin Allah’ın hükümlerine riayet etmenizdir, Cenab-ı Hak’ka ve Resûlüne samimi bir şekilde itaat etmeniz ve boyun eğmenizdir. (Ve eğer) ey mükellef insanlar! (ona) o yüce peygambere, size emir ve tebliğ ettiği dinî vazifeler hususunda, (itaat ederseniz hidayete erersiniz) asıl maksad olan hayra, ebedî selâmete nâil olursunuz (Ve peygamber üzerine ait olan) vazife (ise) ilâhihükümleri sizlere (apaçık tebliğden başka değildir) o kadri yüce Peygamber ise bu yüce vazifesini pek mükemmel yapmış, insanlığa dinî vazifeleri, hükümleri Kur’an lisanı ile, hadis-i şeriflerle bildirmiş, onun bu açık beyanatı tesbit edilmiş, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler ile kuvvetlenmiş bütün doğu ve batıya yayılmıştır. Artık bu hakikati insanlık düşünmelidir, ona göre hareket tarzını belirlemeye çalışmalıdır ki, ebedî mesuliyetten kurtulsun, bir ebedî selâmet ve saadete kavuşsun. Hakiki müminler, itaatli kullar hakkında Allah Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı dünyada da, ahirette de tecelli edip duracaktır. Ne büyük başarı!.

55. Allah sizden îmân eden ve güzel güzel amellerde bulunanlara vâd etmiştir ki, elbette onları yeryüzüne sahip edecektir. Nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinlerini temkin edecektir. Ve muhakkak ki, onları korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir. Bana ibadet ederler bana bir şeyi ortak koşmazlar ve bundan sonra kim kâfir olursa artık fasıklar olan, onların kendileridir.

55. Bu mübârek âyetler, ehli îman ve itaat için va’dedilmiş olan güvenli bir geleceğe, bir mili hâkimiyet ve ilâhi lütuflara işaret ediyor. Allah’ın rahmetine vesile olacak olan başlıca ibadet ve itaati gösteriyor, kâfirlerin ise ilâhi kahrı uzaklaştıramayıp sonunda ateşin cehenneme mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. İnsanlara hitaben buyurur ki: (Allah sizden îman eden) mümin olarak dünyaya gelen ve mümin olarak yaşayan veya küfrü terkederek İslâmiyeti samimi şekilde kabul eyleyen (ve güzel güzel amellerde bulunanlara) îmanlarını kuvvetlendiren ve iyi hallerini artıran güzel ibadetlere devam edenlere (vâd etmiştir ki, elbette onları) o mümin, iyi kulları (yeryüzüne sahip edecektir)onları başkalarının yerine geçirecek, bir çok yerlere hâkim kılacaktır, hükümleri birnice yerlerde geçerli bulunacaktır. (nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir.) onlardan evvelki ümmetler arasında böyle halef kılma meydana gelmiştir. Nitekim Firavun’un ve bir kısım zorbaların yok edilmesinden sonra İsrailoğullarını da Mısır’a ve Şam bölgesıne hâkim kılarak kendilerini o helâk edilen kimselerin yerlerine halef kılmıştır. daha evvel de Nuh, Ad, Semud kavimlerinin helakiyle de onların yerlerine başkaları yerleşmiştir. Bir takım dindar olan kavimler, o dinsizlerin yerlerini elde ederek o yerlerde hükümran olmuşlardır. (ve elbette onlara) o mümin, salih kullara (kendileri için) Cenab-ı Hak’kın (razı olduğu dinlerini) yani: İslâm dinini (yerleştirecektir) o apaçık dinî onların kalplerinde tesbit ve takviye buyuracaktır, onun mübârek hükümlerine riayette devam edip duracaklardır. (ve muhakkak ki, onları) o samimi müminleri düşmanlarına karşı olan (korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir) o korkudan onları kurtarıp tam bir emniyet ile, kalp huzuru ile yaşayacaklardır. Nitekim de bu ilâhî vâd, az sonra tecelli etmiştir. Evet. Resûl-i Ekrem’i tasdik edip İslâm şerefine olan ashab-ı kiram, on sene kadar Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin birçok eza ve cefalarına karşı tahammül etmiş, bir korku ve heyecan içinde yaşamışlardı, bilahara Medine-i Münevvere’ye hicret etmişler, düşmanlarının eza ve cefasından kurtulmuşlar ve az sonra da Mekke-i Mükerreme’ye de Arap Yarımadasına da hâkim olmuşlardır, doğu ve batı taraflarında nice beldeleri fethetmişler, Kisraların, Kayserlerin yerleini elde ederek onların hazinelerine sahip bulunmuşlar, evvelce hiç bir ümmete nasip olmamış olan böyle muazzam bir hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. İşte Cenab-ı Hak’kın müminler hakkındaki ilâhî vâdi, böyle parlak bir şekilde meydana gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’in bir mucizeolduğu bu vesile ile tezahür eylemiştir, Artık şüphe yok ki, müslümanlar, İslâm dininin hükümlerine, tavsiyelerine daima riayet ettikleri takdirde yine bir çok nimetlere, hâkimiyetlere nâil olacaklardır. Elverir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini hakkiyle ifaya çalışsınlar. İşte Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: O müminler, öyle bir îman sahipleridir ki: Yalnız (bana ibadet ederler, bana bir şeyi ortak koşmazlar) şirkten uzak oldukları halde Allah’a ibadete devamda bulunurlar. (ve bundan sonra) öyle müminler hakkındaki ilâhi vâd gerçekleşmesinden veya dinsizlerin yerlerine müminler hâkim olduklarından sonra (kim) dinden döner de (kâfir olursa) nâil olduğu ilâhi dinin kadrini takdir edemez de ondan yüz çevirirse (artık fasıklar olan) şüphe yok ki (onların) öyle dinden dönenlerin ta (kendileridir) binaenaleyh böyle fıska, bir öldürücü felâkete mâruz kalmamak için İslâm dininin pek yüksek kıymetini, ehemmiyetini güzelce bilip ona tam bir samimiyetle sarılmalı, o sayede ilâhi feyizlerin tecellisini, devamını niyâzda bulunmalıdır.

56. Ve namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin ve Peygambere itaat edin tâki rahmete erdirilesiniz.

56. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bizlere yükselme yolunu, ilâhi lütufa nâil olmanın yolunu göstermek için buyuruyor ki: (ve) Ey müslümanlar!. (namazı dosdoğru kılın) namazları adab ve erkanına tamamen, riayetle yerine getirin, o en büyük bir ibadettir, kalplerde îman nurunun parlayıp durmasına bir vesiledir, mânevi yakınlığı temine ne güzel bir çaredir (ve zekâtı verin) çünkü zekât, din kardeşliğini temin, ruhlarda cömertliğin tecellisine pek büyük bir hizmetçidir. (ve peygambere itaat edin) o yüce peygamberin bütün emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine riayetten ayrılmayınız. Çünkü o yüce peygambere itaat, onu peygamberlikmertebesine nâil buyurmuş olan yüce yaratıcıya itaati gerektirmektedir. Siz Ey müminler!. Bu tebliğ edilen hususlara, emirlere hakkiyle riayet eyleyiniz (tâki rahmete erdirilesiniz) ilâhi rahmete kavuşma ümidine sahip bulunmuş olasınız. Çünkü rahmete, ebedî saadete ermek için bundan başka çare yoktur.

57. Sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde âciz bırakacak kimseler sanma ve onların varacakları yer ateştir ve elbette ne fena bir gidiştir.

57. Ey Allah’ın mümin kulu!. Öyle dinsiz kimselerin dünyadaki fani varlıklarına, kuvvetlerine kıymet verme, (sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde) haşâ Cenab-ı Hakkı, onun koruyacağı müminleri (âciz bırakacak kimseler sanma) o kâfirler sonunda helake maruz kalacaklardır, onların varlıkları fânidir. Yüce yaratıcının varlığı ebedidir, kuvvet ve kudreti sonsuzdur, onun iradesine engel olacak bir kuvvet, düşünülemez. O kuvvetli, saltanatlı görülen kâfirler ise bir gün helâke uğrayacaklardır. (Onların varacakları yer ateştir) onlar ahirette ebedî olarak cehennem içinde yanıp duracaklardır (ve elbette) onların bu ateşe gidişleri (ne fena bir gidiştir) artık kendilerini böyle ebedî bir ateşten kurtarmaya kâdir olamayan kimseler, haşâ Cenab-ı Hakkı ve onun korumuş olduğu müminleri nasıl âciz birakabilirler? Elbette samimi müminleri, muvaffakiyetlere nâil buyuracaktır. Elverir ki: müminler dinin bütün hükümlerine riayet etsinler. İslamiyetin verdiği terbiyeden, ahlaki faziletlerden ayrılmasınlar.

58. Ey îmân etmiş olanlar! Ellerinizin altında olan kimseler ve sizden olup da henüz bulûğ çağına ermemiş bulunanlar, üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce ve öğle vaktinde elbiselerinizi çıkarmış olduğunuz sırada ve yatsı namazından sonra, bunlar sizin için üç avrettir. Bu vakitlerden sonra üzerinizebakınız bazısı üzerine dolaşır olmalarından dolayı ne sizin üzerinize ne de onların üzerlerine bir günah yoktur. İşte Allah âyetlerini size böyle açıkça beyan ediyor ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

58. Bu mübârek âyetler, İslâm cemiyetinin yüce bir insani terbiye dairesinde yaşamaları için kendilerine pek mühim ictimai bir ders veriyor. İnsanların avret yerlerini örtmeye riâyetlerini, başkalarının mahrem azalarına bakmamalarını, bazı vakitlerde bir müsaade almak suretiyle birbirlerinin huzuruna girmelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) yani: Ey îman sahibi olan erkekler ve kadınlar. Bu hitap, özellikle erkeklere yönelik ise de kadınlar da bu nassın delâletiyle bu hükme girerler veyahut tağlub yoluyla iki zümreye de yöneliktir. (elleriniz altında olan kimseler) yani: Boyunlarına sahip olduğunuz köleler ve cariyeler, (ve sizden olup da henüz bûluğ çağına ermemiş bulunanlar) yani: Hür müslüman çocuklarından olup da henüz ihtilâm görmeğe başlamamış bûluğa ermemiş, bir halde bulunan çocuklar, sizin yanınıza girmek isterlerse (üç defa izin istesinler) gece ve gündüze ait üç vakitte izin istemeksizin yanınıza girmesinler. Bu bir vecibedir. Bu vecibe baliğ olan kölelere yöneldiği gibi baliğ olmayan çocukların da velilerine yöneliktir ki, onlara öyle bir terbiyeyi öğretsinler. Bu vakitlerin birisi: (sabah namazından önce) dir ki, girmek isterlerse izin istesinler. Çünkü bu vakitte yataktan yeni kalkmış, urbalarını tamamen giymemiş, kısmen açık bir halde bulunmuş olabilirler. (ve) ikincisi: (öğle vaktinde) dir ki, girmek istenilirse izin istemelidirler. Zira o vakit de sıcaktan vesaireden dolayı elbise kısmen çıkarılmış, kaylûlede = gündüzün ortasında uyumak arzusunda bulunulmuş olabilir. (ve) üçüncüsü de (yatsı namazından sonra) dır ki, bu vakitte de izin isteğinde bulunmalıdırlar. Çünkü bu,artık gündüze mahsus elbiseden soyunarak yatağa yatmak halvette bulunmak zamanıdır. Böyle zamanlarda başkalarının yanlarına girivermek, hoş gözükmeyecek görmelere, hâdiselere sebebiyet vermiş olabilir. İşte ey müslümanlar!. Bunlar (sizin için üç ayettir.) Yani: Yürürlükteki adete göre örtünmenin düzensiz olup açıkca bulunulacak birer zamandır. Bunlara riayet lâzımdır. (bu vakitlerden sonra üzerinize, bazınızın bazısı üzerine) izinsiz olarak (dolaşır olmalarından dolayı ne sizin ne de onların) o köleler ile cariyelerin ve çocukların (üzerlerine bir günah yoktur) çünkü o üç vakitten başka zamanlarda örtünmeye ziyadesiyle riayet edileceği, hoş olmayan bir vaziyetin görülmüş olması, düşünülmediği ve o hizmetçilerin hizmetlerine fazlaca ihtiyaç görüleceği için kendilerinin için istemeksizin girmelerine ruhsat vardır. Mesela: üç zamanın dışında bir köle, efendinin veya bir çocuk annesinin yanına izin istemeden de girebilir. (İşte Allah) dinî hükümlere vesaireye dair olan (âyetleri size böyle açıkça beyan ediyor) sizi aydınlatma lütufunda bulunuyor (Ve Allah) o yüce yaratıcı, şüphe yok ki: (alimdir) her şeyi tamamen bilir, insanlığın bütün hallerini ve tavırlarını da bilmektedir. Ve o yüce mabûd (hâkimdir) bütün emirleri, yasakları birer hikmete dayanmaktadır. Evet.. Bu husustaki emirleri insanlığın iyilik ve selâmetini temin hikmetini içermektedir. “Ebussuud tefsirinde diğerlerinde yazılmış olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bir öğle vakti Hz. Ömer’i çağırmak için Müdlic İbni Ömeril’ensarîi’yi göndermişti. Müdlic Hz. Ömer’in yanına müsaade istemeksizin girmiş, onu uyku halinde elbisesi üzerinden açılmış bir halde bulmuştu. Hz. Ömer, bunun üzerine demişti ki: Cenab-ı Hak’tan temenni ederim ki, bu saatlarde babalarımızı, oğullarımızı, hizmetçilerimizi izin istemeden yanımıza girmekten men buyursun. Sonra Hz. Ömer, ogenç ile beraber Resûl-i Ekrem’in yanına girince o yüce peygambere bu âyetin nâzil olmuş olduğunu görmüş, Hak Teâlâ’ya hamdeylemiştir. Binaenaleyh Hz. Ömer’in temennisi, bu âyeti kerimenin bir nüzul sebebi hükmünde bulunmuştur.

59. Sizden olan çocuklar da buluğa erince artık onlar da kendilerinden evvel olanların izin istemeleri gibi izin istesinler. İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.

59. Ey müslümanlar!. (Sizden olan çocuklar da) hür olan müslüman çocuklar da (bûluğa erince) ihtilâm yaşına ermiş, yani kameri aylar itibariyle onbeş yaşında bulunmuş ise ki, bu fakihlerin umumuna göredir. İmamı Azama göre de çocukların bulûğu ihtilam iledir. Yani: rüyalarında cinsel ilişkide bulunmakladır. Böyle ihtilam olmayınca oğlanlar onsekiz, kızlarda on yedi yaşlarında bûluğ çağına ermiş, mükellef bulunmuş olurlar. (artık onlar da kendilerinden evvel olanların) yani: Kendilerlnden evvelce mükellefiyet yaşında bulunan hür müminlerinn (izin istemeleri gibi) başkalarının yanlarına girmeleri için her defasında ve her ne vakitte olursa olsun izin istedikleri gibi siz de (izin isteyin) müsaade edilmedikçe hanelerine, odalarına girmeyiniz. Mesela bir bulûğa ermiş baliğ çocuk, izin istemeden babasının veya anasının bile hususi odasına girmemelidir. İslam terbiyesi bunu icabetmektedir. (İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor) İslâm milletini aydınlatmak, ahlâki olgunlukları temin buyuracak olan dinî hükümleri böyle açık bir şekilde beyan lütufunda bulunuyor. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) bütün mahlûkatının hallerini, onların haklarında hayırlı olup olmayan şeyleri tam manasiyle bilmektedir. Ve o yüce mabûd, (hikmet sahibidir) kullarına her emir ve tavsiye buyurduğu şey, elbette ki, bir mühim hikmetebağlıdır. Binaenaleyh biz kullar da o yüce yaratıcının bütün emirlerine, beyanatına göre hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. Bizim için bundan başka selâmet çaresi yoktur.

60. Evlenme arzuları kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde üst örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih iffete ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah bihakkın işiticidir, hakkıyla bilicidir.

60. Bu mübârek âyet, pek ihtiyar kadınlar hakkındaki bir şer’i müsaadeyi ve riayet edilmesi daha uygun olan bir vaziyeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (evlenme arzuları kalmayan) ihtiyar olduklarından dolayı erkekler ile evlenmek ümidinde bulunmayan (oturmuş) hayzından kesilmiş, çocuk doğuramaz bir hale gelmiş, başkalarının şehvet bakışlarını çekecek bir vaziyette bulunmamış (kadınlar ise) haklarında şöyle bir müsaade vardır. Onların (bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde) yani: = zinetlerini teşhir etmesinler (Nur/31) ilâhi emre uyarak gizli tutulması icabeden ziynetleri, ziynet mahallerini göstermemek, örtülmesi lâyık olan güzelliklerini namahreme göstermek suretiyle (üst örtülerini) elbiselerinin, başlarındaki örtülerinin üzerine ayrıca almış oldukları perdelerini, feracelerini, çarşaflarını (bırakmalarında kendileri için bir giinah yoktur) örtülmesi lazım gelen azalarını, ziynetlerini örtünce o üst örtülerini kaldırmaları kendi haklarında bir günah teşkil etmez. Onların artık dikkat çekmeyecek halleri, haklarında böyle bir müsaadeye vesiledir. (maamafih) o ihtiyar kadınların da (iffete ziyadesiyle riayetetmeleri) iffetli davranışta bulunmaları, yani: Yabancılardan sakınıp örtünmeleri (kendileri için daha hayırlıdır) çünkü bu şekilde İslâmi ahlâka daha ziyade riayet etmiş, kendilerini töhmetten uzak bulundurmuş olurlar (ve Allah hakkiyle işiticidir) bütün kullarının söylediklerini işitir ve (hakkiyle bilicidir) bütün kullarının kalplerinde olanı, hepsinin niyetlerini; emellerini, tasavvurlarını bilir. Binaenaleyh bütün erkek ve kadınlar arasında cereyan eden sohbetleri, konuşmaları tamamen işitir, bilir. Buna inanmışızdır!. Artık insanlık için lâzımdır ki, bu hakikatı bilip hayatlarını temiz bir şekilde tanzime çalışsınlar.

61. Kör üzerine bir güçlük yoktur, topal üzerine bir güçlük yoktur ve hasta üzerine bir güçlük yoktur ve kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur, kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde veya kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde veya sadık dostunuzun evinde yemenizden dolayı sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur. İmdi evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek, hoş bir sağlık dilemek üzere kendinize selâm veriniz. İşte Allah sizin için âyetleri böyle açıkça beyan buyuruyor, tâ ki, akıl erdiresiniz.

61. Bu mübârek âyet, bir kısım zararlı kimselerin başkalarıyle birlikte yemek yemelerinde bir mahzur olmadığını bildiriyor ve yine bir takım kimselerin aralarında soy yakınlığı bulunan zatların hanelerinde veya sahiplerinin izniyle tasarrufuna selâhiyatli oldukları hanelerde yemek yemelerinde bir vebal, bir güçlük olmadığını haber veriyor vemüslümanların bir arada ayrı ayrı veya toplu olarak yemek yemelerinde bir günah bulunmadığını beyan buyuruyor. Ve evlere girilince kendilerine bir bereket ve rahmet vesilesi olmak üzere selâm vermelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Sizden (kör) olanlar (üzerine bir güçlük yoktur.) hiçbir sıkıntıyı gerektirici değildir (topal) bulunanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onların haklarında bir vebali gerektirmez (ve) yine (hasta) olanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onlar da başkalariyle beraber toplanarak yemek yiyebilirler. Böyle bir arızaya tutulmuş olan müslümanlardan yine temiz, nezih dindaşlar bulunmaktadırlar. Böyle olduğu halde onlar, bedenleri sağlam dindaşlariyle beraber bir sofrada bulunup yemek yemektan sıkılmakta bulunuyorlarmış, kendilerinin vasıfları ve tavırlarından başkalarının tiksinecekleri, üzüleceklerini düşünerek onlar ile beraber bir sofrada oturup yemek yemekten çekinir bulunmuşlardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, onların diğer din kardeşleriyle bir arada yemek yemelerinde bir güçlük bir vebâl, çekinmeği gerektiren bir vaziyet olmadığını bildirmiş, müslümanların arasında bağlılık ve sevginin devamının lüzumuna bu vesile ile de işaret buyurulmuştur. (ve) Ey müslümanlar!. (kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur) bir külfet, sakınılacak bir yön mevcut değildir. (kendi evlerinizde) yani: Karılarınızın, çocuklarınızın hanelerinde yemek yemekte. Çünkü koca ile karı arasında büyük bir bağlılık vardır. Evlâdın haneleri de babalarının haneleri hükmündedir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “sen de, senin malın da baban içindir” buyurulmuştur. (ve babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca yoktur. İsterse soy bakımından uzak bulunsunlar, çünkü dedeler de babalar, analar makamındadırlar. Bunların aralarında da büyük bir bağ, bir bütünlük ve parçalıkmevcuttur. (Veya er kardeşleriniz evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir vebal yoktur. Bunların baba ana bir kardeşler almalariyle yalnız baba bir veya ana bir kardeşleri olmaları eşittir. Herhalde bunların aralarında da büyük bir velâyet, bir bağlılık vardır. (veya amucalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde) yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, bunlar da babaların birer parçaları demektir, aralarında büyük bir yakınlık vardır. (veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca mevcut değildir. Bunlar da annelerin birer parçasıdır, bunların da hanelerinde gidip yemek yemeğe, adeta göre müsaadeleri vardır. Meğer ki, açıkca men edilmiş olsunlar. (veya anahtarlarına sahip olduğunuz) evlerde, yani: Sahiplerinin vekil olup kendilerinde tasarrufata selahiyetli bulunduğunuz hanelerde veya köleleriniz hanelerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, çünkü bu takdirde izin verilmiş olur. Efendiler ise köleleri üzerinde mulkiyet hakkına sahiptirler (veya sadık dostunuzun) evinde yemek yemekte bir vebal yoktur, isterse, arada bir soy yakınlığı bulunmasın. Çünkü dostlar arasında büyük bir bağlılık, bir yardımlaşma geçerli bulunur. Ve ey müslümanlar!. (sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur) yani: Bir hanede toplanan müslümanlar, içlerinde kör gibi mâzeret sahipleri bulunsun, bulunmasın, bir kaptan toplu olarak yemek yiyecekleri gibi ayrı ayrı da yiyebilir, bir kere öyle toplu olarak yemekde çirkin görülecek bir cihet yoktur, bunun birliği temine, külfeti mene hizmet edeceği de düşünülebilir. Bununla beraber her ferdin kendi arzusuna göre yemek alarak tek başına yemesi de caizdir, bunda da bir zarar yoktur. Bununla birlikte tefsirlerde deniliyor ki: Vaktiyle müminlerden “Beni Leys” gibi öyle âlicenap,misafirperver zatlar varmış ki, hanelerde misafir bulunmadıkça tek başına yemek yemekten üzülür imişler, hattâ içlerinden bazıları misafir gelmedikçe aç durur, birgün aradan geçse bile yemek yemez, misafir gelmesini beklerdi. Bazı müslümanlar da fakir olan yakınlarının veya dostlarının hanelerine gidince onların ihtiyaçlarını göz önüne alarak yemeklerinden yemek istemezlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle bir harekette bulunmaya lüzum olmadığını bildirmiş, tek başına da, toplu olarak da yemek yenilebileceğini ve belli yakınlık sahiplerinin vesairenin hanelerindeki yemeklerden istifade edilebileceğini beyan buyurmuştur. (İmdi) Ey müslümanlar!. Cenab-ı Hak’kın müsaadesinden istifade ediniz, onun lütuflarına sığının, şu beyan olunan (evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından) sabit, onun emriyle meşru bulunan (mübârek) ziyade hayır ve sevaba vesile olacak (hoş) işitenlerin nefislerini hoş ve taltif edecek olan (bir sağlık dilemek üzere kendinize) fertlerinden bulunduğunuz o haneler ehline (selâm veriniz) böyle selâm vererek, büyük bir hayır dilerlik eseridir, bir dostluk nişanesidir, Allah katında kabule karin olacak bir güzel duadır. Hatta deniliyor ki: Bir kimse eve girince ailesine selâm vermelidir. Onlar selâma daha lâyıktırlar. Hanede kimse bulunmazsa: “Esselâmü aleyna ve alâ ibadillahissalihin”=Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” diye selâm vermelidir, melekler bunu selâm ile karşılarlar. Tefsiri kebirde ve Ebussuud efendinin tefsirinde yazılı olduğu üzere ashab-ı kiramdan Hz. Enes demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme on sene hizmet ettim, yaptığım bir şey için “bunu ne için yaptın” diye sormadı ve terkettiğim bir şey için de “onu niçin terkettin” duye sual buyurmadı, yani başında bulunarak ellerine su döküyordum, mübârek başını kaldırarak buyurdu ki: “Her ne zaman ümmetimden birkimseye tesadüf edersen ona selâm ver, ömrün uzun olur ve hanene girince onlara selâm ver, hanenin hayrı artmış olur ve kuşluk namazını da kıl, çünkü Allah’a yönelen iyilerin namazıdır” yani: Hak’ka dönen ümmetin iyilerinin devam edecekleri bir güzel nafile namazdır. (İşte) ey ehli İslâm! (Allah sizin için ayetleri böyle) bir lütuf olmak üzere tekrar tekrar ve (açıkça beyan buyuruyor) sizi irşad ve uyanmaya davet buyurmuş oluyor (tâki akıl erdiresiniz) güzelce, akıllıca düşünerek o hikmet sahibi yaratıcının sizlere yönelen emirlerindeki, ebedî saadetinizi temine muvaffak olasınız. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

62. Muhakkak müminler, onlardır ki, Allah’a ve resûlüne îmân etmişlerdir ve onun maiyetinde cemiyetli bir iş üzerinde bulundukları zaman da ondan izin istemedikçe gidivermiş olmazlar. İşte onlar, öyle kimselerdir ki, Allah’a ve Resulüne îmân ederler. Binaenaleyh bazı işleri için senden izin istedikleri zaman artık sen de onlardan dilediğine izin ve onlar için mağfiret iste, şüphe yok ki, Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

62. Bu mübârek âyet, hakiki müminlerin dinlerine ne kadar bağlı, peygamberin emrine ne derece itaatli olduklarını ve mühim bir hâdise dolayısiyle toplu bir halde bulundukları zaman, ictimai ahlâka riayet edip Resûl-i Ekrem’den müsaade almadıkça meclislerini terk etmediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de bunlardan dilediğine müsaade vermeğe Allah tarafından izinli ve onların haklarında istiğfarda bulunmakla görevli bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak müminler) mükemmel îmana sahip zatlar (onlardır ki) o müminlerdir ki: (Allah’a ve Resûlüne îman etmişlerdir) görünürde ve gizlide mümin (bulundukları zaman da) yani: Cuma ve bayram namazlarını kılmak veya cihada dair veya diğer mühim bir hadise hakkında danışmada bulunmak içinpeygamberin huzurunda toplanılmış olunca da îmanlarındaki olgunluğu gösterirler (ondan) o yüce peygamberinden (izin istemedikçe) ondan müsaade almadıkça o meclisi bırakıp (gidivermiş olmazlar) o müminler, bu kadar itaatkâr zatlardır. İşte onların güzelliklerini ifade etmek için buyruluyor ki: (onlar, öyle kimselerdir ki: Allah’a ve Resûlü’ne îman ederler) Ve bu îmanlarının tesiriyledir ki Resûlullah’tan izin istemeyi terk etmezler (binaenaleyh) o müminler (bazı) mühim (işleri için) Ey yüce Peygamber!. (senden izin istedikleri zaman) serbestsin (artık sen de onlardan dilediğine izin ver) hangisinin izin istemesi bir fayda ve hikmete dayanıyorsa onun hakkında müsaade lütufunda bulun (ve onlar için mağfiret iste) gerçekte izin isteği, özre, ihtiyaca mebni olsa da yine de istenmemesi daha iyi kabilinden olabilir ve dünyevî bir işin uhrevî bir işe takdimi lekesinden uzak olamaz. Bu sebeple haklarından mağfiret istemek faideden boş değildir. (şüphe yok ki, Allah çok bağışlayandır) kullarının kusurlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) kullarının üzerlerine ilâhi rahmetini ziyadesiyle akıtmaktadır. İşte o müminler için müsaade verilmesine, istiğfarda bulunulmasına dair olan ilâhi emir de bu mağfiret ve rahmet cümlesindendir. “Deniliyor ki: Resûl-i Ekrem, hutbe okurken münafıklığı ayıpladı. Orada bulunan münafıklar ise sağa sola bakar, kendilerini kimse görmeyecek ise hemen oradan çıkar giderlerdi, Kendilerini görecek kimse bulunursa o zaman durur, müslümanlar ile beraber namaz kılarlardı. Halbuki, hakiki müminler, bir lüzum görülmedikçe ve izin almadıkça o toplantı mahallinden ayrılıp gitmezlerdi. İşte bu âyeti kerime, bunlara işaret buyuruyor ve şuna da işaret buyurulmuş oluyor ki: Umuma ait mühim bir ictimai mesele hususunda toplanmış olan müslümanlara lâyık olan odur ki:Gerekmedikçe o meclisi terketmesinler. Bir lüzum görüldüğü takdirde de o meclise başkanlık eden zattan müsade istesinler. Çünkü içtimai ahlâk, İslâm terbiyesi bunu icab eder.

63. Aranızda Peygambere ait olan çağırmayı, bazınızın bazınıza olan çağırması gibi kılmayınız. Muhakkak ki: Allah, sizden saklanarak azar azar savuşup gidenleri bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden veya kendilerine elem verici bir azabın çarpmasından sakınsınlar.

63. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’e karşı saygılı bir şekilde hitaplarda bulunulmasını emrediyor, o yüce Peygamberin huzurundan ayrılan, emirlerine muhalefette bulunan münafıkların dünyevî ve uhrevî felâketlere uğrayacaklarını bildiriyor. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına karşı kullarının yapar oldukları şeylerin gizli kalamıyacağını ve herkesin kendi ameline göre muamele yapılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler!. (aranızda Peygambere ait olan çağırmayı) yani: O yüce peygamberin hangi bir husus hakkında sizi huzuruna dâvet etmesini diğer bir yoruma göre de o yüce Peygamberin aleyhinizdeki duasını ve başka bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem’e hitab etmeyi, onu hatırlamayı (bazınızın bazımıza olan çağırması gibi kılmayınız) Hazreti Peygamberin dâvetine hemen icabet ediniz, saadet huzuruna koşup gidiniz. Çünkü onun emrine koşuvermek bir görevdir. İkinci yoruma göre de: O yüce resûlün aleyhinizdeki bed duasına sebebiyet vermeyiniz, zira onun duası, ümmetin fertlerinin duaları gibi değildir, o yüce peygamberin duaları kabul olunur. Üçüncü yoruma göre de buyrulmuş oluyor ki: O kadri yüce peygambere karşı tam bir hürmet ve saygı ile nidâda bulunun, meselâ: Ona yalnız mübârek ismiyle veya künyesiyle hitabederek:”Ya Muhammed! .” yahut “ya ebelkasım” diye hitapta bulunmayın, belki: “Ey Allah’ın Resûlü!.”, “Ey Allah’ın nebisi!.” gibi saygılı bir şekilde hitab ediniz. O yüce Resûlü daima saygı ile anınız. (muhakkak ki, Allah sizden) Ey cemaati müslimin!. (saklanarak azar azar savuşup gidenlerin) bir takım münafık güruhunu (bilir) O bilen yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalmaz. (artık onun) Cenab-ı Hak’kın veya Resûl-i Ekrem’in veyahut Hak Teâlâ ile yüce Peygamberden her birinin (emrine muhalefet edenler) Hz. Peygamberin huzurundan izin istemeksizin çıkıp savuşanlar, Resûl-i Ekrem’e karşı hürmetkârane vaziyet almaktan, şu muhterem Peygambere karşı tam bir saygı ile hitabetmekten kaçınanlar (kendilerine) dünyada (bir fitne) bir hastalık, bir musibet, bir mağlûbiyet (ermesinden veya kendilerine) ahirette (elem verici azabın çarpmasından) kendilerine cehennem ateşinin isabet etmesinden (sakınsınlar) çünkü onların o kötü hareketleri böyle bir cezadan boş olamaz. Bununla birlikte haklarında hem dünyevî, hem de uhrevî felâket ve azabın birlikte olması da düşünülebilir. “Rivayete göre münafıklar, cuma günleri peygamber mescidinde durmadan ve özellikle Hz. Peygamberin hutbesini dinlemekden sıkılarak mescid-i şeriften gizlice çıkmaya cür’et ederlerdi. İşte bu âyeti kerime, onların bu fena hallerini bildirmektedir.

“Tecellül” cemaat arasından azar azar çıkarak savuşmak demektir.

“Livaz” da biribiri ardında gizlenerek hareketini gizlemeye çalışmaktır.

64. Haberiniz olsun, iyi biliniz. Göklerde ve yerde ne varsa şüphe yok ki, Allah’ındır. Muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hâli ve ona döndürülecekleri günü bilir. Artık onlara yapmış olduklarını haber verecektir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

64. Ey insanlar!. Cenab-ı Hak’kın her şeye kâdir, dinsizleri de istediği şekilde cezalandırmağa muktedir olduğu şüphesizdir. Bir kere o yüce yaratıcının, kudret eserlerini gözününe alınız. Evet.. (haberiniz olsun, iyi biliniz!. Göklerde ve yerde ne varsa) hepsi de (şüphe yok ki, Allah’ındır) hepsini de yaratan, hepsine de sahip olan, hepsini de yok etmeğe ve tekrar diriltmeğe kâdir bulunan ancak o yüce yaratıcıdır. (muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hali) hal ve durumları ve kısaca ilâhi dine muvafakatta mı, muhalefette mi bulunduğunuzu, samimiyetle mi, münafıklık ile mi vasıflanmış olduğunuzu bilmektedir. (ve) bütün dinsizlerin, münafıkların (ona) o ezeli yaratıcıya, onun mahkeme’i kübrasına (döndürülecekleri günü) de (bilir.) Buna inanmışızdır. Ona hiçbir şey gizli kalamaz. (artık) o hikmet sahibi yaratıcı (onlara) o mânevi huzuruna getirilmiş olacak kullarına dünyadalarken neler (yapmış olduklarını haber verecektir.) kendilerini dünyadaki amellerine göre cezaya uğratacaktır, artık bunu düşünmelidirler!. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) onun ilminden çerçevesinden bir zerre bile hâriç kalamaz. Binaenaleyh o yüce mâbud, itaat eden ve âsi bulunan bütün kullarının da amellerini maksatlarını tam manasıyla bilmektedir, kendileri ona göre mükâfata veya cezaya kavuşturacaktır. Evet.. O Hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, insanları irşad edecek olan Peygamberlerini, kitaplarını insanlık âlemine lütufen göndermiş, ilâhi kudretini gösteren âyetleri, yaratılış harikalarını teşhir buyurmuş, artık hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine imkân kalmamıştır. Nitekim bu son bulan mübârek sureyi takib eten Fürkan suresınde bu hakikatları izah buyurmaktadır. Artık, her akıllı insanın bunları güzelce düşünerek hayatını ona göre tanzim etmesi lâzımdır. Başarı Allah’tandır.