NUR SURESİ

31. Ve mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan çocuklara karşı açıverilmesi müstesnâ. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah’a tövbe ediniz, ey müminler! Tâki kurtuluşa erebilesiniz.

31. (Ve) Ey yüce Peygamber!. Ümmetinden olan (mümin kadılara da söyle) ilâhi emri tebliğ et ki, onlar da (gözlerini sakınsınlar) kendilerine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan geri dursunlar, gözlerini men eylesinler (ve avret mahallerini muhafaza etsinler) açmayıp örtsünler, gayri meşru eğilimlere meydan vermesinler (ve ziynetlerini açmasınlar) ziynet yerlerini namahrem olanlara göstermesinler, ziynet yenlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de ecnebilere karşı açık bulundurmaktan sakınsınlar. Çünkü bunlara bakmak, bir fitneye sebep olabilir. (onlardan) o ziynetlerden (zahir olanı müstesnâ) onların kendilerini örtmek mümkün olamayacak bir vaziyette görülmeleri, bir mazerete dayanmış olduğundan câiz bulunmuştur. Parmaktaki yüzüğün, eldeki kınanın, boyanın görünmesi gibi. Bunları saklamak, güç olduğu için bunların görünmesi herhalde memnu değildir. Bununla beraber mümkün olduğu kadar örtülmesi daha iyidir. (ve) İslâm kadınları (başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar)çarşaflarını başları üzerine örtsünler. Cahiliyet zamanında kadınlar, başörtülerini arkalarına salıvererek gerdanlıklarını diğer ziynetlerini ona buna gösterirlerdi, böyle bir vaziyet ise İslâmi terbiyeye aykırı olduğundan yasaklanmıştır. (ve ziynetlerini açıvermesinler) yani: Yüzlerinden ve ellerinden başka gerek namazda ve gerek yabancılara karşı açık bulundurulması câiz olmayan azalarını ziynet mahallerini başkalarına göstermesinler (ancak) bunların kendilerine gösterilmesi calz. olan kimseler vardır. Onlara gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut kendi babalarına) babalarının ve analarının babaları, dedeleri de bu cümledendir. (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler. (veya kendi oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler. Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet verilmiş olmasın. (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, mânen erkek mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir. Çünku bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüşbudur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun. (veyahut) o ziynet mahalleri (erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine) gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnâdır, bunlara karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açıvermemeleri lâzımdır. (ve) müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu, erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet demektir. (ve) ey müslümanlar zümresi!. (toptan Allah’a tövbe ediniz) daima Cenab-ı Hak’tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık hali bazı kusurların, câiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür, vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar etmelidir. (Ey müminler!.) Böyle Cenab-ı Hak’kın emrettiği şekilde hareket ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı,hakiki bir hürriyet içinde yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder. İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübârek âyetler de bu suredeki yedinci nevi şeri hükmü kapsamış bulunmaktadır.

32. Ve sizden olan bekârları ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları evlendiriniz. Eğer yoksul oldular ise Allah onları lütfundan zengin kılar ve Allah vâsidir, alîmdir.

32. Bu mübârek âyetler, iyi hal sahipleri olan kölelerin ve cariyelerin evlendirilmelerini emrediyor, yoksul oldukları takdirde Allah’ın lütfu ile zengin olacaklarını bildiriyor. Evlenmek için halleri müsait olmayanları da ilâhi lütuf ile zengin oluncaya kadar sabredip iffetlerini korumaya devam etmelerini tenbih ediyor. Mukatebe yapmak isteyen kölelerin ve cariyelerin kendilerinde bir hayır bilinmekte ise kitabeye kayd ile kendilerine mal bakımından yardım edilmesini tavsiye ediyor. İffetlerini korumak arzusunda bulunan cariyelerin de dünya malını dileyerek zorlama ile zinaya sevkedilmemelerini ihtar ve böyle bir zorlamaya mâruz kalanları daha sonra Cenab-ı Hak’kın af edip günahlarını örteceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey ehli îman!. (sizden olan bekârları) evlendiriniz. Yani: Zevcesi olmayan erkekleri ve henüz evlenmemiş veya kocası ölmüş kadınları evlerdirmeğe gayret ediniz. (ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları) da onların velileri, efendileri olan zatlar!. (evlendiriniz) bu evlenecek kimseler, (eğer yoksul oldular ise) bunlardan dolayl ümitsizliğedüşmemelidirler, çünkü Allah Teâlâ dilerse (onları lütufundan zengin kılar) rızıklandırır, bu evliliği onların haklarında geçim bolluğuna bir vesile kılmış olur. (ve Allah vâsidir) mahlûkatı için genişlik göstermeğe kâdirdir, onun nimetine, kudretine son yoktur ve (Alimdir) her şeyi hakkiyle bilir, dilediği kullarını hikmet menfaat gereğince bol rızka nâil buyurur. Bu âyeti kerime, bu suredeki sekizinci hükmü kapsamaktadır. Köleler ile cariyeler, iyi hal, ile kayıtlanmış bulunuyor. Çünkü iyi olmayan köleler ile cariyeler ise hallerini itinâ, kendilerine şefkat gösterilecek bir durumda bulunmamış olacakları için onları evlendirmeğe kalkmak, faide yerine zarar verir. Hür kimselerde ise nisbeten iyi hal galip ve kendi işlerini mallarını bağımsız olarak ifaya, idareye selâhiyetli oldukları için onlar evlenmek isteyince velilerin müsaade etmesi lâzımdır. Bu sebeple onların haklarında “iyi hal” kaydı zikredilmemiştir. Ve bu nikâh ile emir, nedb içindir, yoksa vücub için değildir. “Eyama” eymin çoğuludur. Karısı olmayan erkekler ile kocası bulunmayan bakire veya dul kadınlar demektir.

33. Evlenmeğe çare bulamayanlar da Allah kendilerini lütufundan zengin kılıncaya değin iffetlerini korusunlar ve ellerinizin sahip olduğu kimselerden mükatebe yapmak isteyenler olunca da eğer onlar da bir hayır bilmiş iseniz onları kitabete kaydediverin ve Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz. Ve genç cariyeleriniz iffetlerini korumak isterlerse dünya hayatının geçici metaını dileyerek fuhşa sevketmeyiniz. Ve her kim onları zorlarsa şüphe yok ki, Allah onların zorlanmalarından sonra da çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

33. (Evlenmeğe -çare- bulamayanlar da) nikâh için lâzım gelen mihri, nafakayı teminden âciz bulunanlar da (Allah kendi lütufundan zengin kılacağı değin iffetlerini korusunlar) zinadanve diğer haram şeylerden kendilerini korumaya çalışsınlar, Cenab-ı Hak’kın kendilerine zenginlik vereceği zamana kadar sabırdan, temizlikten ayrılmasınlar. Onların böyle iffetlice yaşamaya çalışmalarının bir mükâfatı olarak bir gün bir nimete, servete nâil olabilirler. Artık o zaman evlensinler. (ve ellerinizin sahip olduğu kimselerden) Yani: Köleler ile cariyelerden (mükatebe yapmak isteyen olunca da): Yani: bir bedel karşılığında azad edilmelerini isteyince de bakınız: Düşününüz; (eğer onlarda bir hayır bilmiş iseniz) yani: Onlarda iyi hal, emanete riayet, kitabete ait bedeli kazanıp vermelerine kabiliyet görür iseniz (onları kitabete kaydediverin) onları hürriyetlerine kavuşturmaya yardım etmiş olun. (ve) ey onların velileri, efendileri (Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz) onları biran evvel hürriyete kavuşturmak için kendilerine yardım ediniz, meselâ: Kitabet bedelinin bir kısmını kendilerine bağışlayınız. Beytülmal tarafından kölelere yapılacak yardım da bu cümledendir. Bu ilâhi emir de bu suredeki dokuzuncu hükmü kapsamaktadır. (ve genç cariyelerinizi iffetlerini korumak istiyorlarsa) onlar nefislerine hâkim olup zinadan kaçınmak istedikleri halde siz de onları takdir ve korumaya devam ediniz. (dünya hayatının geçici mahm dileyerek) onları (fuhşa sevketmeyiniz) onların fuhşiyatina meydan vermeyiniz, onların sürekli olarak iffet ile yaşamalarını temine gayret gösteriniz. Onlar iffetlice yaşamak istemeyince de onları engellemeye çalışmak lâzımdır, bu halde yapılacak şey, onların zinasına müsaade değil, onları zinadan men’e çalışmaktan ibarettir (ve her kim onları) zinaya (zorlarsa) o zorlayan büyük bir günaha girmiş olur, tövbe ve istiğfar etmedikçe bu günahtan kurtulamaz. Fakat o zorlanan cariyelere gelince (Şüphe yok ki, Allah onların) o cariyelerin haklarında öyle zorlandıklarından sonra da (çok bağışlayandır)onları af eder ve günahlarını örter ve (rahimdir) onları ilâhi merhameti ile korur, cezalandırmaz. Gerçek şu ki, zorlamaya binaen muvafakat etmekde câiz değildir. Şu kadar var ki, gönülsüz olarak ağır zorlamaya mâruz kalan şahıs hakkında ilâhi aff tecelli eder. Yüce “Gafur” isminin zikri buna işareti içermektedir ve bu beyan ilâhi, bu suredeki onuncu hükmü kapsamaktadır. “Cahiliye zamanında Abdullah İbni Übeyy gibi bazı kimseler, para kazanmak için cariyelerini zinaya teşvik ederlerdi. Übeyy’in iki cariyesi Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek bu pek çirkin hareketten dolayı şikâyette bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş böyle bir hareketin insanlığa aykırı, pek ziyade çirkin bir şey olduğunu bildirmiştir. “Kitabet” Efendi ile kölesi veya cariyesi arasında bir bedel karşılığında yapılan bir akittir. Şöyle ki: Mükellef olan bir kimsenin mükellef kölesini veya mükellef olan cariyesini onların rızalariyle bir muayyen hizmet veya muayyen bir nakdi bedel karşılığında azat etmesi demektir ki, o hizmet veya bedel ifa edilince kölelik ortadan kalkar. Kölelerin ve cariyelerin böyle kendi rızalariyle birer bedel karşılığında mükatebe yapmaları İslâm hukunca sade câiz olmakla kalmamış, belki mendub bile bulunmuştur. Emin, geçimini temine muktedir bir köle veya cariyeyi kitabete kesmek, onu hürriyete sevketmek demek olacağı cihette pek övülmüş bir muameledir. Bu sebepledir ki, kitabete başlanan bir köleye veya cariyeye kolaylık göstermek, üzerine aldığı kitabet bedelinin bir kısmını, meselâ: Üçte birini veya dörtte birini kendisine bağışlamak veya kendisine ayrıca nakden yardımda bulunmak pek güzel görülmüştür. Hattâ böyle bir yardımda bulunmak Şafiilere ve Zahirilere göre bir vecibedir. İşte İslâmiyetin hürriyeti ne kadar gerekli gördüğüne bu da pek açık bir delildir.

34. And olsun ki, size apaçık beyan eden âyetler ve sizden evvel gelip geçmişolanlardan bir mesel ve takva sahipleri için bir öğüt indirdik.

34. Bu mübârek âyet, Kur’an-ı Kerim’in taşımış olduğu üç yüce sıfatını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm ümmeti!. Mukaddes zatıma (and olsun ki) pek açık bir hakikattır ki, (size) ilâhi katımdan (apaçık beyan eden âyetler) indirdik. Bu, Kur’an-ı Kerim’in bir güzel sıfatıdır. Evet.. Kur’an-ı Kerim, dinî hükümlere vesaireye ait birçok yüce âyetleri içine almış bulunmaktadır. İnsanlığı birnice hakikatlardan haberdar buyurmaktadır. (ve sizden evvel gelip geçmiş olanlardan bir mesel) indirdik. Yani: Geçmiş kavimlerin garip, hayret ve ibret verici kıssalarına, hayat tarzlarına, kitaplarında anlatılmış hâdiselere benzer, onların emsali şeyleri de size Kur’an lisanı ile anlatmış olduk. Bu da anlattıkları hikmet dolu Kur’an’ın ikinci bir sıfatıdır. Hz. Meryem’in, Hz. Yusuf’un kıssaları bu cümledendir. (ve) bu Kur’an-ı hâkim vasıtasiyle (takva sahipleri için bir öğüt indirdik) takva sahibi olan zatlar, bundan nasihat alırlar, lâyık olmayan şeylerden sakınırlar, güzel ahlâk ile vasıflanmaya çalışırlar. İşte bu da mucize Kur’an-ı Kerim’in üçüncü bir seçkin sıfatıdır. Gerçek şu ki: Bu hikmetlerle dolu kitap bütün insanlığa hitabeder, bütün insanlık âlemine nurlar yayar, bütün insanlara en mükemmel bir selâmet yolunu gösterir. Fakat bundan hakkiyle istifade edenler, bunun nurlarından gerektiği gibi vicdanını aydınlatmaya muvaffak bulunanlar, ancak takva sahibi olan zatlardır. Yani: Cenab-ı Hak’tan korkan, onun dinî hükümlerinin yüceliğini takdir edip yücelten, gerçekten aydın olan îman sahipleridir.

35. Allah Teâlâ, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli, içinde güzel bir çırağ bulunan bir kandillik gibidir, o çırağ ise bir kandil içindedir. O kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır, doğusu ve batısı olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır. Onunyağı bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen hemen ışık verecektir. Nur üstüne nurdur. Ve Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilicidir.

35. Bu mübârek âyetler, ilâhiyata ait en beliğ, en parlak bir temsili içermektedir. Allah’ın nurunun bütün kâinatı aydınlıklar içinde bırakacak bir mahiyette olduğunu en açık bir temsil ile anlatmakta ve tasvir buyurmaktadır. Bu yüce nuraniyetinin en fazla tecelli ettiği yer olan mukaddes mâbetlerde ehli îmanın nasıl ibadet ve itaatle tesbih ve tehlil ile meşgul bulunduklarını beyan ve böyle manevî nimetlere kavuşmanın bir ilâhi feyz eseri bulunduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ göklerin ve yerin nurudur) bunları yaratıp aydınlatan O’dur. Bunları güneş gibi, ay gibi ışıklı, nurani vasıtalarla maddeten aydınlattığı gibi göklerin melekleriyle, yer yüzünü de muhterem Peygamberleriyle, velileri ile manevî bir şekilde aydınlatmış ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde yaşamak, hayata hizmet eden şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Allah Teâlâ, mahlûkatının tümünden kinaye olarak zikredilen göklerin, yerlerin, yani: Bütün âlemlerin icad edicisi, tanzim edicisi, idare edicisi ve aydınlatıcısı olmasa idi bu âlemlerden asla eser görülemezdi, bütün kâinat, sırf yokluktan ibaret bulunurdu. Binaenaleyh bütün gökler, yerler, bütün âlemler, yüce Allah’ın varlığına, birliğine kudret ve yüceliğinin sonsuzluğuna, yücelik nurunun bütün âlemlere yayılmış olduğuna birer şahittir. O Ezeli yaratıcının nuru, her türlü tasavvurların, yüceliklerin üstündedir. O nuru hakkiyle anlamak, onun künhüne ermek, insanlık için mümkün değildir. Ancak o kutsl nurun ebedî parlaklığın; zihinlere bir dereceye kadar yaklaştırmak mutlâk hâkim olan kerim mâbudumuz, şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor. (nurun meseli) yüksek sıfatı (içindegüzel çırağ bulunan bir kandillik gibidir) sanki bir daireye aydınlatmak için evvelce özel şekilde yapılmış bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de muazzam, sabahı andıran bir çırağ parlayıp duruyor. (o çırağ ise bir kandil içindedir) o güzel meşale ise bir kandil, bir saf, temiz sırça, bir parlayan fânus içindedir, bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır. (o kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır) o güzel çırağı sinesinde tutan, kandil=fanus ise sanki bir inci gibi saf, acib, parıldayıp duran bir yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki hanhangi bir parlak yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki harhangi bir parlak yıldız gibi son derecede parlak bir halde bulunur. (Doğusu ve batısı olmayan bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır.) yani: O yıldız gibi parlayıp duran kandilin içindeki güzel çırağ, o ilâhi lamba, öyle mübârek, menfaati çok bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ışıklar dağıtmaya devam eder ki, o mübârek ağaç, ne doğuya, ne de batıya mensuptur, o öyle yalnız doğuş zamanında veyahut yalnız batış anında güneşe mâruz kalarak noksan şekilde gelişip büyümüş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün güne güneş görmüş, doğu ve batı arasında bulunan, hakkiyle gelişip büyüyen mükemmel bir ağaçtır. Bir görüşe göre bu ağaç, Şam’a aittir. Çünkü Şam, yerin ortasında bulunmaktadır, ne doğuda ve ne de batıdadır, onun zeytin yağı pek mükemmeldir. Veya o cennete ait bir ağaçtır yahut onun gelişmesi ve neması, nur ve ışığı yalnız doğuya veya batıya mahsus olmayıp o, bütün âlemleri kapsar, mekansız bir varlık sahibidir. Denilebilir ki, o, anlaşılmasını bir dereceye kadar kolaylaştırmak ve zihne yaklaştırmak için elektrik cereyanı gibi bir kuvvetle temsil edilebilecek güzel, akıcı, mahiyeti bizce görülmeyen bir kudret harikasıdır. (onun yağı bir halde ki, kendisineateş dokunmasa bile hemen ışık verecektir.) Evet.. O mübârek ağacın yağı, meyvesinin yanıp parlayan usaresi, bir haldedir ki, kendisine ateş başlar, başkasının ateş tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermiyecek bir mahiyettedir, daima ışık yaymaya yakın, hazır bulunur. Kur’an-ı Kerim, bu beliğ beyaniyle, iniş tarihine göre keşfi geleceğe ait olan elektirik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir etmiş gibi bulunmuyor mu?. Bu da Kur’an’ın mucizelerinden sayılmaya lâyık olsa gerek!. (Nur üstüne nurdur) o, öyle sınırlı bir nur değil, kat kat, katmerli bir ışık kitlesidir, bir aydınlık kaynağıdır. İstenildiği kadar artar ebedî bir ışık ve berraklık mecmuasıdır. Malûmdur ki: Eşyanın tam manasıyla ortaya çıkması ve görülmesi zıtları ile olur. Karanlıklar arasında parlayan muazzam bir çırağın, nuru, kendi varlığını hakkiyle hissettirir, muhitindeki karanlıkları açarak kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Karanlıklarla birlikte olmayan bir nur, bir ışık ise bu üstün varlığını öyle herkese hissettirmiş olmaz. İşte ilâhi nur da şüphesiz sapıklık karanlıkları arasında parlayıp onları yok ettiği için güneşin vesair parlak cisimlerin nur ve ışığıyla temsil buyrulmayıp muazzam bir lambanın nuru ile temsil buyrulmuştur. Bununla beraber bir lamba ile temsil buyurulmuştur ki, onun fânusu bile parlak yıldızlar gibi parlak bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezada değil, binlerce müminin secde yeri olan kutsî mâbetlerde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki aydınlığın, aydınlatmak özelliğinin azametini düşünmeli!. Özet olarak: Allah’ın nuru, her şeyin üstündedir, onu kabiliyeti olan gözler görür, uyanık kalpler sezer, hidayete nâil olan zatlar kavramaya muvaffak olur. Evet.. (ve Allah Teâlâ nuruna dilediğini kavuşturur) aradan karanlık perdeleri kaldırarak istediği mutlu kullarını o nura erdirir, bu sahada bir hakkı hak ile görme tecellisine buyurur. Yoksa böylebir hidayet ve yardım bulunmadıkça o âlemleri kapsayan nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi nuru inkâra cür’et gösterir durur. (ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir) bir takım hakikatları, aklî ve manevî varlıkları, anlaşılmalarını kolaylaştırmak için maddî, alışılmış hâdiselere, varlıklara benzetme yoluyla beyan buyurur. Ta ki, insanlar gözlerini açsın, selim yaratılışı üzere hareket etsin, hidayete kavuşmak için kabiliyetli bir halde bulunsun. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir.) onun ezeli ve ebedî olan ilmi, her şeyi kuşatmıştır, onun ilminde hiçbir şey hâriç kalamaz. O yüce yaratıcı, kullarının yeteneğini, eğilimini, fiillerini ve hareketlerini tamamen bilir, onların uyanmalarına vesile olacak şekilde ilâhi ayetlerini gözler önüne serer, nurunu, kudret ve azametini temsil yoluyla beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet yoluna davet buyurur.

36. O kandillik birnice evlerde ki, Yüce Allah, o evlerin yükseltilmesine ve içlerinde mübarek isminin zikiredilmesine izin vermiştir. O evlerde kendisi için sabahleyin ve akşam üstleri tesbihle bulunurlar.

36. İşte o bilen ve ezeli olan mâbudumuzun hikmet ve ilâhî nurunun misali olan o kandillik ve lamba, bakınız ne kutsî yerlerde bulunmaktadır: (birnice evlerde) yani mescitlerde (ki, yüce Allah o evlerin) o ibadethanelerin maddeten ve mânen (yükseltilmesine) yüce tutulmalarına, saygı gösterilmelerine (ve içlerinde) mukaddes (isminin zikredilmesine izin vermiştir.) Evet.. O ibadethaneler daima yüce, daima hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan uzak olup her zaman müslümanların birer ulu secde yeri bulunmaktadırlar. (o evlerde), o mübârek mâbetlerde (kendisi için) Allah Teâlâ’ya mahsus olarak (sabahleyin ve akşam üstleri) yani: Bütün namaz ve niyâz vakitlerinde(tesbihte bulunurlar) o yüce mabûdu takdis ve tenzihe devam eder dururlar. “Bu âyeti kerime, mescitlerin muhterem tutulmalarının gereğine ve yüksek” muazzam bir tarzda yapılmalarını övülmüş olduğuna bir delildir. “Buyut” kelimesi, beytin çoğuludur. Beyt ise lügatte ev, ikametgâh demektir. Bu âyeti kerimedeki buyuttan maksat ise mescitlerdir. Bunlar birer manevî nur ile ziyadece aydınlanmış bulunmaktadırlar. Bazı zevata göre bu buyut ile maksat, Allah’ın izni ile yer yüzünde Peygamberler tarafından yapılmış, değerleri yüceltilmiş olan dört mübârek mescittir. Biri Kâbe-i Muazzamâdır ki, bunu İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm yapmışlardır. İkincisi: Beytülmukaddesdir ki, bunu da Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm yapmışlardır. Üçüncüsü ile dördöncüsü de: Mescidi.. Kuba ile Mescidi Medinedir ki, bunları da bizim yüce Peygamberimiz tesis buyurmuştur.

37. Birçok erler ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin muzdarip olacağı bir günden korkarlar.

37. Evet.. O kutsal mescidlerde daima ibadette, tevhit ve tesbihte (birçok erler) bulunurlar (ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazı hakkiyle kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz) o ibadet eden, takva sahibi kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima ibadet ve taatle uğraşır dururlar, yahut hem dinî vazifelerini yaparlar, hem de meşru şekilde ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevî meşguliyetleri, kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini ahiretten gafil bırakmaz, malî vebedeni ibadetlerine de aldanıp durmazlar. Belki (onlar, kalplerin ve gözlerin muztarip) ve allak bullak (olacağı bir günden) kıyamet gününün mesuliyetinden (korkarlar) Allah korkusu ile titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevkeder, onları gâfil bulunmazlar, daima korku ve endişe üzere uyanık birhalde bulunurlar.

38. Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin ve onlara ziyadesini de kendi kereminden ihsan buyursun ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde merzuk buyurur.

38. (Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin) amellerindeki kusurlarını gidersin, kendilerini amellerini en güzel mükâfatına erdirsin. (ve onlara ziyadesini de kendi kereminden) lütuf ve ihsanından (versin) onların güzel amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerini hatır ve hayale gelmedik nimetlere muvaffak kılsın. O kerem sahibi mâbudumuzun lütuf ve ihsanının sonu mu vardır?. (ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde rızıklandırır) onu maddî ve manevî nice lütuflara kavuşturur. Onun lütuf ve keremi, her türlü tasavvurların üstündedir. Binaenaleyh kulların vazifeleri de ilâhi nur sayesinde hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını tâkibetmektir, o kerem ve merhamet sahibi olan Hak Teâlâ Hazretlerinden aflar, lütuflar niyâz ederek o mukaddes ezeli mâbudun şeref ve yücelik huzuruna işlerini, bütün varlıklarını terk eylemektir. Bundan başka selâmet çaresi yoktur. “Bu âyeti kerime hakkında bazı yorumlar: Değerli tefsircilerden bazılarına göre “Meselü nurihî..” âyeti kerimesindeki nurdan maksat: Ya Kur’an-ı mübindir, veya dinî İslâmdır veya Resûl-i Ekrem’dir veyahut müminlerin kalplerinde parlayıp duran bir îman ve hidayet, bir ibadet ve itaat nurudur. Şöyle ki:

1. Bir kere şüphe yok, Kur’an-ı Kerim, elbette bir ilâhî nurdur.

Nitekim:  ve size apaçık bir nur indirdik (Nisa, 174) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir.

Mushafları süsleyen, kalpleri aydınlatan Kur’an-ı Kerim, Hak Teâlâ’nın vahyine dayanan, Allah kelamı olmakla pek kutsî pek mübârek bir varlığa sahiptir. Bu hikmet sahibi kitabın âyetleri öyle doğu ve batı eseri değildir. Zaman ve mekândan münezzeh olan yüce Allah’ın kelâmıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız doğuya ve yalnız batıya değil bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu semavî kitabın ihtiva ettiği hakikatlar, hikmetler şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca açıklığı ile, olanca nurluluğu ile parlayıp duracak bir vaziyettedir. Bu, bir nurlar, feyzler, mucizler mecmuasıdır. Artık böyle kutsî, mübârek ilâhî bir kitaba kavuşmak, şüphe yok ki bir hidayet eseridir.

2. Dinine gelince bu da muhakkak ki, ilâhî bir nurdur. Nitekim: “O öyle bir Allah’tır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler. Tâki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani: Siz küfür ve günah karanlıklarından kurtararak îman ve itaat nuruna, İslâmiyet’in ebedî feyizlerine mazhar buyursun. O kerim mâbut, müminlere çok merhametlidir” (Ahzab/43) mealinde bulunan”  âyetikerimesi de bunu bildirmektedir. Evet.. İslâm dinî, bir nurdur, onun semavi varlığı Arap yarımadasından parlamaya başlayıp azbir zaman içinde yer yüzününün birçok parçalarını aydınlatmaya muvaffak olmuştur. Bu makaddes dinin koruyucusu, Allah Teâlâ’dır tebliğcisi de son peygamber efendimizdir. Bu bir fıtri ve umumi bir dindir, bunun hitabeleri yalnız doğuya, yalnız batıya ait olmayıp bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu mübârek dinin yüce mahiyeti o kadar aydınlık, o kadar açık, o kadar hikmetlidir ki, bunu isbat için delile bile ihtiyaç yoktur. Bu, nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. Artık böyle yüksek hakiki bir dine kavuşmak, ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir ilâhi yardım neticesidir!. Bunu düşünmeli!.

3. = Nurunun meseli” nazmı kerimindeki nurdan maksat, Resûl-i Ekrem, sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre (kandillik) o yüce resûlün temiz, güzel, mübârek görüşlerinden kinayedir. (Kandil) den maksat, onun nurlu, tertemiz, mübârek kalbidir. (çerağ)dan maksat da sahip oldukları peygamberlik ve risalettir. (mübârek ağaç) dan maksat da nâil bulundukları peygamberlik zinciridir ki, tâ İbrahim Aleyhisselâm’da son bulmaktadır. = Onun yağı neredeyse ışık verecektir) mübârek sözünden maksat da Resûl-i Ekrem’in peygamberlik risaletinin tam manasiyle zahir, apaçık olmasıdır ki, diyelim kendisi bir yüce peygamber olduğunu söylemese bile bütün vasıfları ve davranışları, bütün fıtri güzellikleri ve olgunlukları kendisinin bir yüce Peygamberi olduğunu âleme karşı göstermeğe kâfidir. = Doğu ve batısı olmayan) mübârek sözü de Resûlullah’ın ibadetlerinde batıya yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Hristiyanlardan uzak olup hanif, müslüman, Allah’ın Ka’besine yönelmiş, yüksek bir mertebeye sahip, olduğuna işarettir. = Mübarek bir ağaçtan tutuşturulmaktadır.) yüce sözündeki mübârek ağaçtan maksat da İbrahim Aleyhisselâmdır ki, Fahri âlem efendimiz, o yüce peygamberin neslinden meydana gelerek insanlık âlemini nurlar içinde bırakmıştır. = nur üstüne nur) dan maksat da Resûl-i Ekrem’in zatındaki peygamberlik ve asalet nuru ile büyük pederleri Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in zatlarındaki peygamberlik ve asalet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine katılmış, son peygamber efendimiz bütün bu kat kat nurlara mazhar olmakla yükselmiştir.

blank

= Allah nuruna dilediğini kavuşturur). Yüce nazmından maksat da Hak Teâlâ’nındilediği herhangi bir mutlu kulunu Resûl-i Ekrem’in yoluna sevkedip onun peygamberlik nurundan istifade ettirmesi onun mukaddes dininine tâbi olmakla başarı ve kurtuluşa nâil buyurmasıdır. Nitekim diğer bir âyeti kerime de Resûl-i Ekrem Efendimize “siracı münir” denilmiştir ki, parlak, etrafı aydınlandıran çırağ mânasınadır.

4. = Nurunun meseli) mübârek nazmındaki nurdan maksat, müminlerin kalplerindeki îman ve hidayet, ibadet ve itaat nuru olduğuna göre de (kandillik) maksat, herhangi bir müminin temiz nefsidir, (kandil) den maksat, saf sinesidir. (Çerağ)dan maksat, kalbindeki parlayan îman ve Kur’andan ibarettir. (mübârek ağaç) dan maksat da yalnız Allah Teâlâ’ya olan ihlâstır. (doğusu ve batısı olmamasından) maksat da müminin bir takım hâdiselerin doğması ve batmasından etkilenmeyip kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi güzellik ve temizliğini korumaya muvaffak olmasıdır. Bir halde ki, rızıklanınca şükreder, müptelâ olunca sabr eder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler. = Onun yağı nerede ise ışıklandırır.) Yüce nazmından maksat da müminin kalbi durumunu beyandır ki, kendisine telkin edilmese bile hak ve hakikatı bilip anlayacak bir kabiliyette olur, sahip olduğu selim bir yaratılışla birçok meseleleri ve yüksek fikirleri anlamaya hazır, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah’ın nuriyle bakar” buyurulmuştur. “Nurün alâ nur”= (Nur üstüne nur) yüce sözünden maksat da müminin nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Olgun bir müminın sözünurdur, işi nurdur, gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur, kıyamet gününde gideceği yer de nurdur. Böyle bir müminin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet kaynağıdır, her dinî eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikce kalbindeki îman ve hidayet nurları artar durur. İşte bütün bu nurlara nâil olmak, bir ilâhî hidayet eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara!.

Ayetünnur ile gayr oldu gönüller nura,

Döndü îman dolu her sine mukaddes tura.

“Bu âyeti kerimeden alınacak dersin özeti: Allah Teâlâ Hazretlerinin nurundan maksat, gerek bizzat birliğinin nuru olsun, gerek Kur’an-ı Kerim olsun ve gerek Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müminlerin kalplerindeki îman ve İslâm nuru olsun, bundan şu hakikat çıkmaktadır ki: Bütün kâinatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir ilâhi, kutsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki, bütün insanlık âlemi için yegâne bir hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp tâkibetmek, maddî ve manevî muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir. Bu ilâhî nurun parlaklığını, kutsallığını tasvir için âciz, fâni lisanlar, kalemler yeterli olmaz, bu ilâhi nurun yüceliği, beyanı mucize olan Kur’an-ı Kerim’in lisanından temsil şeklinde şöyle anlaşılmaktadır. Binlerce ehli îmanın bütün gün secde yeri olan, birnice Allah adamlarının tesbihleriyle, tahlilleriyle süslenen muazzam mâbetlerinden herhangi birindeki bir kandillik içine konulmuş güzel bir lamba, parlak bir çırağ, düşünülsün ki billur bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fânus içinde parlayıp etrafı aydınlatıyor, doğuya ve batıya mensup olmayan fevkalâde bir zeytin ağacından meydana gelen yağı, kesintisiz parlamaya hazır, etraf o ışıkları yayması için ateşe temas ihtiyacından uzak, bizzat aydınlatmaya yetenekli, kat kat nur,aydınlığına son yok. İşte ilâhi, manevî nurun hâricî bir timsali!. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı?. Böyle kutsî bir nurdan hakkiyle istifade etmek istemez mi? Bu mübârek nura kavuşmak içinse Allah Teâlâ’ya sığınmaktan başka çare yok. Çünkü Allahu Azimuşşan, bu mukaddes nura yalnız dilediği mutlu kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurundan mahrum ettiği kimseler için artık nur bulunamaz. O mutlak hükümdarın dalâlete düşüreceği kimseler için artık hidayete erdirecek mevcut olamaz. Evet.. Kendi fıtretini, kendi iradesini kötüye kullananlar böyle bir cezaya çarpılacaklardır. O halde insan, daima hakka yönelmeli, daima kerem ve hikmet sahibi olan mâbuduna yalvarmalı, daima aslî yaratılışını korumaya çalışıp üzerine düşen vazifelerini ifaya gayret etmeli, ve bu hususta muvaffakiyete ulaşmak için mukaddes yaratıcısının yardım ve korumasına sığınmalıdır ki, dünyada da ahirette de hidayet ve kurtuluşuna vesile olan bu ilâhi nura nâil olabilsin. Yarabbi!. Ya ilâhi!. bizleri bu ebedî, kutsî nuruna mazhar olan seçkin kullarının zümresine kat. Peygamberlerin efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur. Hamd sana mahsustur, ey âlemlerin Rabbi!.

“Bu âyeti kerimedeki bazı kelimelerin izahı:

1: “NUR” lügatte ışık, aydınlık mânasınadır ki, eşyanın gözlere görünmesine sebep olur. Nur, güneş, ay, ateş gibi ışıklı, parlak cisimlerden diğer karanlık cisimlere yansıyıp yayılarak bir kısım görülmesini temin eder, kendisi de göz ile görülebilen maddî, seyyal bir cisim veya bir keyfiyettir. Bu, maddî ve cismani bir nurdur. Bir de göz ile görülemeyen, kalb ile sezilip anlaşılan manevî bir nur vardı ki, bir kısım ilâhi varlıkların, bir takım kutsî mahiyette bulunan zatların taşımış oldukları manevî aydınlıktan, aydınlatmak hassasından ibarettir, bununla hakikatlar meydana çıkar. Bu, nur, ebedî hayat için bir hidayet meşalesidir, bununlatakibedilecek saadet yolları açılıp görülür. Allah Teâlâ’ya nur denilebilir mi?. Bunda ihtilâf vardır. Mamafih lügat mânası itibariyle “NUR” denilemiyeceği şüphesizdir. Çünkü bu mânaca nur, yaratılmıştır, kendisi görülür ve görme vasıtası olur, fakat kendisi göremez. Bir de bu nur, cisim olsun, cisim ile kaim bir keyfiyetten ibaret bulunsun herhalde bülünmesi, parçalanması, yok olması mümkündür, yoğun buhar cisimler ile kaim olmaya bağlıdır, zaman ve mekâna muhtaçtır ve birçok nevilere ayrılıp mahiyetleri birbirine benzemektedir. Yüce Allah ise yaratıcıdır, ezelidir, ebedidir, cisim olmaktan, bülünmekten, yok olmaktan, ve mekâna ihtiyaçtan yücedir ve hiç bir şeyin dengi ve benzeri değildir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’ya nur denilmesi mecazdır veya bir teşbihi beliğ kabilindendir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri nur sahibidir, kâinatın yaratıcısıdır, tanzim edenidir, aydınlatanıdır, hidayete erdirendir. İşte bu gibi itibarlar ile mukaddes zatına nur denilmesi câiz görülmüştür. Nitekim adaletle, lütuf ve keremle vasıflanmış bir zata âdil, kerim, cömert yerinde sebebiyet ve mazhariyet gibi bir alâka ile adl, kerem, cud denilmesi adettir. Kur’an-ı Kerim, Arab lisanı üzere nazil olmuştur. Kur’anda nur denilince bunun en evvel sözlük mânası hatıra gelir, bu itibar ile bu âyeti kerimede nurdan ilâhi maksadın ne olduğunda değerli müfessirlerin çeşitli yorumları vardır. Bu cümleden olarak bu nurun, aydınlatan, hidayete erdiren, idare eden, tanzim eden, bilen, ortaya çıkaran veya nur sahibi manasında olduğu görüşünde olanlar vardır. Bu halde “Allah göklerin ve yerin nurudur” demek, gökleri ve yeri aydınlatandır, hidayete erdirendir, idare edendir, tanzim edendir, bilendir, orataya çikarandır veya nur sahibidir demek meâlindedir. “Meselü nuruhi= Nurunun meseli” yüce nazmındaki nurun, Allah’ın zatına izafesi de bunu göstermektedir. Çünkü gramerde tamlayanın tamlanandan başkaolduğu malûmdur. Fakat İmamı Gazali gibi bir kısım tasavvuf ehhine göre hakikt nur ancak Allah Teâlâ’dır. O en yüce nurdur, bizzat mevcuttur, anlayıcıdır, görendir, kâinatın yaratıcısıdır, aydınlatıcısıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ’ya nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi ise bir mecazden başka değildir. Sadeddini Kunevî de diyor ki: Hakiki nur ile başkaları görülüp idrâk olunur, kendisi ise idrâk edilemez. Çünkü o nur, nisbetlerden izafetlerden soyutlaşması hasebiyle hakkın zatının aynıdır. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Hazretleri: “Rabbini gördün mü” sualine cevaben “nurünrahü =bir nurdur, onu nasıl görebilirim” diye buyurmuştur. Ruhulbeyan sahibi de diyor ki: “nur” esmai hüsnadandır. Allah Teâlâ’ya nur denmesi hakikattir, mecaz değildir, nurlandıran mânasınadır. Bununla beraber nur lâfzı, bazı kıraatlara göre münevvir olarak okunmaktadır.

2: “Semavat” gök, üst taraf mânasına olan “sema” lâfzının çoğuludur. Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği semavat, muhtelif katlardan meydana gelmiş, bugünkü astronomi ilminin keşfi dairesinden yüce bir kısım muazzam âlemlerden ibarettir ki, bunlar melâikei kiramın karargahı, ilâhi kudretin birer tecelli ettiği yer olarak bulunmaktadır, göklerin yükseldiği, genişliği, onlardaki mahlûkatın çokluğu, azamet ve ihtişamı, temizlik ve mukaddesliği bizlerin tahmin edeceğimiz mertebelerden milyonlarca kat daha büyüktür. Yalnız dünya semasını bezeyen güneşin, ayin, yıldızların büyüklüklerini, ışıklarını, aralarındaki binlerce senelik mesafelerini, özellikle samanyolu denilen yıldızlar manzumesini teşkil eden hesapsız büyük yıldızların birer âlem olduğunudikkate almak, Allah’ın mülkünün büyüklüğünü düşündürüp insanları hayretlere düşünmeğe yeter. Yer küresinin üstünde yedi kat göklerin bulunduğunu çeşitli âyetlerde beyan buyurmaktadır.

3: “Arz” Yer yüzü, yer küresi, insanlığın geçici yurdu, göklere göre küçük bir saha ki, böyle nisbeten küçüklüğü ile beraber binlerce, milyonlarca harikaların, kudret, eserlerinin bir teşhir yeri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, yüce hükümdar olan Allah Teâlâ Hazretleri bizim gözlerimizi daima göklere çevirmemizi istediği gibi yere de çevirmemizi istemiştir. Allah’ın nurunun birer tecelli yeri olan bu âlemlerden bir uyanma dersi almamızı tavsiye buyurmaktadır.

“Olanlar feyzyâbi intibah âsarı kudretten”

“Alırlar hissei ibret, temaşayı tabiattan”

4: “Mişkât=kandillik” bir odanın, bir salonun, bir toplantı yerinin, bir mâbedin muayyen bir tarafında hazırlanmış olan hususi bir pencereden, arkası kapalı bir hücrecikten ibarettir ki, orada kandil, lamba, elektirik ampulü gibi bir şey konulur, onun dağılacak ziyalariyle gecenin karanlığı aydınlığa dönüştürülmüş olur.

5: “Misbah=lamba” çırağ, kandil fitilesi, elektirik lambası gibi ışık saçan güzel, lâtif bir meşale, bir aydınlatma âleti ki, bu sayede gecenin karanlığı açılır, etraf aydınlanır, nurani bir sabah yüz göstermiş gibi olur.

6: “Zücace” Sırça, billur kandil, kalın kenarlı camdan yapılmış fânus, şeffaf, içindekini gösterir, parlak bir zarf, safiyetin, samimiyetin, kalb nuraniyetinin bir harici timsali. Kandillik denilen yerde böyle billur bir fânus içinde bulunan bir çırağın ışığı, karşılıklı yansıma ve kırılma kanunları gereğince kat kat artar, lüzumsuz taraf o dağılmadan korunmuş olur, istenen tarafları kuvvetli bir tarzda aydınlatır durur.

7: “Dürriye”; İncimsi bir şey, inci gibi makbul, saf bir madde, parıltısıyla, temizliği ile gözleri kamaştıran manevî bir varlık. Malum olduğu üzere yıldızlar, gezegen ve sabite kısımlarına ayrılmıştır. Müşterî, Zühre, Mirrih, Zuhal, Utarit birer parlak gezegendir. Bunlara “beş inci” denir. Sâbitler de kendilerine mahsus, açık titreşimli birer nur merkezidir. Bu sebeple bunlardan her biri bir “incimsi yıldız”dır. Binaenaleyh âyeti kerimedeki kandil, bunlardan herhangi birine benzetilmiş demektir.

8: “Hidayet” Hüda, doğru yola gidiş, hakka kavuşma, doğru yolu gösterme ve irşat; Allah Teâlâ’nın kullarına ait fiilleri, amelleri kendi ilâhi rızasına muvafık bir halde vücude getirmesi, Hak Teâlâ’nın gösterdiği doğru yolu takibederek ebedî saadete kavuşmak demektir. Bu son manâdaki hidayete, ihtida da denilir.

9: “Gudüv”; Bir işe sabahleyin başlamak mânasında olup “gedat” yerinde kullanılmıştır. Gedat ise sabah namazı vakti, tan atmasından güneşin doğmasına kadar olan vakittir.

10: “Asal” ikindiden akşama veya yatsıya kadar olan vakit manâsına gelen Aslın çoğuludur, “aşiyy” gibi. Bununla beraber an vaktinden başka namaz vakitlerine de kullanılır ki, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini kapsamaktadır. “Gudüv” vün tekil, “asal”ın çoğul olarak zikredilmesi de bunu göstermektedir. Binaenaleyh bu iki tâbir ile farz namazların beş vaktine işaret buyrulmuş oluyor.

39. Kâfir olanların amelleri ise bir engin çöldeki bir serap gibidir ki, susamış kimse onu bir su sanır, nihayet ona vardığı zaman onu bir şey olarak bulmamış olur. Ve amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur. O da hisabını tamamen ifa etmiştir ve Allah hisabı sür’atle görücüdür.

39. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin pek karanlıkca olan hallerini ve pek fecî olacak âkibetlerini pek hayret verici bir misâl ile tasvir ediyor, onların nasıl şiddetli azaplara tutulacaklarını, onların hidayet nurundan mahrum olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müminlerin pek nurlu halleri, gelecekleri yukarıda gösterilmiş bulunuyor (kâfir olanların amelleri ise) bilakis pek karanlıklıdır, pek faidesizdir, bilakis büyük bir felâkete götürücüdür. Evet.. Kâfirlerin amelleri (bir engin çöldeki serap gibidir) onların karanlık halleri müminlerin aydınlanmış hallerinin tersinedir. Öyle (ki, susamış kimse onu bir su sanır) ziyadesiyle susuzluk harareti içinde kalmış bir şahıs, o serabi, o karşısında su gibi görülen hayali, su sanarak ona koşan, (nihayet ona vardığı zaman onu) o su gibi parıldayan hayali (bir şey olarak bulmamış olur) onun bir kuru hayalden ibaret olduğunu anlamış bulunur (ve) o seraba koşan bir kâfir (amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur) yani: Allah Teâlâ’nın muhasebesine tâbi olmuş, onun cezasına uğramış bulunur (O da) o hikmet sahibi yaratıcı da (ona) o kâfire (hesabını tamamen ifa etmiştir) amellerinin cezasını tamamen vermiş olur (ve Allah hesabı süratle görücüdür) cezaya lâyık olanları derhal cezaya kavuşturur. İşte kâfirler de cezalarına kavuşacaklardır. Onların dünyadaki varlıkları, servetleri, çalışmaları yarın ahirette kendilerine faide verici olamıyacaktır. Onlardan istifade edemiyeceklerdir. “Serap”; Gündüzün sıcak günlerinde ıraktan su gibi görünen ve ışığın yarışmasından ileri gelen hayaldir. (Bekia) Açık, yayılmış, düz, her tarafı aynı durumda olan yer yüzü demektir.

40. Yahut onların amelleri bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga vurur, üstünden bir dalga bir bulut ihata eder. Bunlar birbiri üstünde olan zulümetlerdir. Eliniçıkardığı zaman onu görmeğe yaklaşamaz. Ve her kim için ki, Allah bir nur nasib kılmamıştır, artık onun için nurdan bir şey yoktur.

40. (Yahut) o kâfirlerin çirkin amelleri (bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga bürür) onu tamamen kaplar, örter, o dalgayı da (üstünden) diğer (bir dalga) kaplar. Onun (üstünden) de (bir bulut) ihata eder, karanlık bir bulut havayı kaplar, yıldızların bile görülmelerine mâni olur. Bütün bunlar (birbiri üstünde olan karanlıklardır) böyle üç nevi karanlık, birbirini kaplamış bulunur ki: Bunların biri, denizin karanlık olmasıdır. İkincisi: Dalgaların karanlıklı bulunmasıdır. Üçüncüsü de bulutun karanlığı artırıcı bir manzara teşkil etmesidir. Bir haldeki, böyle müthiş bir hâdise karşısında kalan kimse (elini çıkardığı zaman onu) o elini bile (görmeğe yaklaşamaz) onu görmek değil, görmeğe yaklaşmış bile olamaz, o kadar karanlık, her tarafı kaplamış bulunur (ve her kim için ki, Allah bir nur) bir hidayet, bir dine muvaffakiyet nasip (kılmamıştır) yani: Hangi bir şahıs ki, o şahsın kendi yarattığını ibtâl, iradesini kötüye kullanarak ilâhî dine aykırı cereyanlara tâbi bulunmuş olduğundan dolayı onu hidayet yolundan mahrum bırakmıştır. (artık onun için nurdan bir şey yoktur) artık o asla nurlanmış olamaz ona hiçbir kimse hidayet edici bulunamaz, o ebediyyen karanlıklar içinde kalmış, ebedî azaba lâyık bulunmuş olur. İşte küfrün müthiş sonu! Kısaca: Bu mübârek âyetler, kâfirlerdeki manevî karanlıkları, üç nevi maddî karanlıklar ile temsil buyurmaktadır. Denizlerin karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı birer maddî karanlıktır, eşyanın gürülmesine birer engel teşkil etmektedirler. Kâfirlerin ise kalplerinde inanç karanlığı vardır. Sözlerinde hakka muhalefet karanlığı vardır, amellerinde de ilâhî hükümlere muhalefet karanlığı vardır, bunlar da birer mânevî karanlıktır. Artık bu karanlıklar da o kâfirlerin bir takım harikaları görmelerine, bütün kâinatın birer hal lisanı ileCenab-ı Hakkı tevhit ve tesbihte bulunduğunu işitip anlamalarına birer engel teşkil etmiş bulunmaktadır: Onun içindir ki, İslâmiyet gibi nurlar ufuklara yayılıp duran hakiki bir güneşi göremiyorlar, onun ışıklarından istifade edemiyorlar, bilakis onu inkâra cünet gösteriyorlar. O maddî karanlıklar, kat kat bölünmüş olduğu gibi kâfirlerin mânevi karanlıkları da öyle kat kat bir halde bulunmaktadır.

41. Görmedin mi ki, şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da ve kanatlarını açıp uçan kuşlar da o Allah Teâlâ için tesbihte bulunur. Herbiri gerçekte namazını ve tesbihini bilmiştir. Ve Allah Teâlâ da ne yapar olduklarını hakkıyla bilendir.

41. Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini, ilâhi kudreti açık olarak isbata yeterli olan çeşitli delilleri uyanmak için gözler önüne koyuyor. Böyle pek parlak delilleri göremeyenlerin ise sırf kalplerindeki karanlıklardan dolayı bu görmekten mahrum bulunmuş olduklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!.. (görmedin mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun paygamberlik nuru ile, gayb âleminin sırlarını bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi (ki) elbette bilmişsindir ki (şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada, gök boşluğunda (uçan kuşlar da) (O) kâinatın yaratıcısı olan (Allah Teâlâ için tesbihte bulunur.) Evet.. Bütün mahlûkat, yüce yaratıcıyı devamlı olarak tenzihte, onun birliğine, kudret ve büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunur dururlar. Çünkü bütün yaratılış sırları, bir yüce yaratıcının kudret eseridir, onun varlığına, kudret ve ululuğuna hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Gerçekten bir kısım kimseler, yaratılışlarını kötüye kullanarak sapıklığa düşmüş, o yüce mâbudu birleme ve yüceltme nimetindenmuhrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Yoksa bütün mahlûkattan (herbini gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyâzını (ve tesbihini bilmiştir) Cenab-ı Hak’ka muhtaç olup ona sığınmada, niyâzda bulunmak ve o yüce yaratıcıyı tesbih ve yüceltmek kabiliyetinde yaratılmıştır. (ve Allah Teâlâ da) mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir) onların kabiliyetlerini iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine aykırı harekette bulunduklarını da tamamen bilir, ilâhi dinî, bütün mahlûkatının hallerini tamamen kuşatmıştır. Buna inanmışızdır. Evet.. Bütün melekler, bütün îman sahipleri Cenab-ı Hak’kı bilfiil birleme ve tesbihte bulundukları gibi kendi mevcudiyetleri de Allah’ın birliğine, ilâhi kudrete delâlet edip durmaktadır. Bir takım kuşların vaziyetleri de hal lisanı ile Allah Teâlâ’yı birlemekte ve tesbih etmektedir. Bununla beraber kuşların vasıflarına dair hayvanat ilmi gözününe alınırsa görülür ki: O kuşların arasında fevkalâde kabiliyetlere sahip, hayatlarını korumak çarelerine, maksatlarını temin edecek vasıtaları bilen zümreler vardır. Artık onlar da mazhar oldukları bir zekâ, bir kabiliyet, bir ilâhi ilham sayesinde Hak Teâlâ’nın varlığını bilip kendilerine mahsus birer lisan ile o yüce mâbudu birleme ve tesbihte bulunabilirler. Bunu kimse uzak göremez.

42. Ve göklerin de, yerin de mülkü, Allah’ındır ve gidiş de Allah’adır.

42. Evet.. Bütün mahlûkat, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir (ve) onu tevhit ve tesbihe devam etmektedir. Çünkü (göklerin de, yerin de mülkü) varlığı (Allah’ındır) onun birer yaratılış eseridir, başkasının değil, zira bunların hepsi de sonradan yaratılmıştır, mümkün olan şeylerden, böyle sonradanyaratılmış olan her şey ise elbette ezeli olan bir vacibilvücude muhtaçtır, onun birer kudret eseridir, (ve gidişde de Allah’adır) bütün bu mahlûkat, Cenab-ı Hak’kın iradesiyle yok olacak, daha sonra Allah’ın kudreti ile bir kısım mahlûkat yeniden hayat bulup mahşere sevkedilecektir, orada Allah’ın hâkimiyeti tam manasıyle tecelli edip duracaktır. Evet.. Cenab-ı Hak’kın sonsuz kudretine, mutlak hâkimiyetine delâlet eden sonsuz eserler gözlerimizin önünde daima parlayıp durmaktadır. İşbu (41, 42) nci âyetler de tevhid delillerinin bir nevini kapsamaktadır.

43.Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, bir bulutu sevkediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra onu üstüste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet ettiriyor ve onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri gideriversin.

43. Ey Allah’ın kulu!. (Görmedin mi) elbette daima gözlerinle görüp duruyorsun (ki, muhakkak Allah Teâlâ bu bulutu sevkediyor) onu yoktan yarattıktan sonra tam bir merhamet dilediği semte gönderiyor, muhtelif durumlarda bulunduruyor (sonra arasını telif ediyor) o bulutun aykırı yönlerde olan cüzilerini topluyor, büyük bir bulut tabakası haline getiriyor (sonra onu üstüste yığıyor) onun pek ince olan parçalarını birbirine katarak gayet geniş geniş bir kıta halinde bulunduruyor (artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor) o bulutun arasından yağan yağmurlar yeryüzünü sular içinde bırakıyor (ve) Cenab-ı Hak, (gökten) havadan (ondaki dağlardan) dağlar gibi pek büyük bulunan bulutlardan (bir dolu indiriyor da onu) o doluyu (dilediği kimseye isabet ettiriyor) o kimseyi yağmura doluya tutulmuş bulunduruyor (ve onu) o doluyu, yağmuru (dilediğinden uzaklaştırıyor) dilediği kimselerionun sıkıntısından kurtarmış oluyor (az kalıyor ki şimşeğinin parıltısı) fevkalâde parlaklığından dolayı (gözleri gideriversin) bütün bunlarda Allah’ın kudretinin birer parlak delili bulunmaktadır. Şimşeğin pek kuvvetli olması, bulutların yoğunluğuna alâmettir, yağmurun fazlaca olacağına işarettir. Ve yıldırımların düşeceğini de bir ihtar mahiyetindedir. Bu vasıfları taşıyan bir şimşek şüphe yok ki, pek büyük bir ateş bulunmuş oluyor. Ateş ise suyun, dolunun zıddıdır. Buna rağmen suyun bunlardan çıkması, zıddan çıkması demektir ki, bu ancak kudreti ilâhiyye ile mümkün bulunmaktadır. Binaenaleyh bu hâdiselerin hepsi de Allah’ın birliğinin birer delilidir.

44. Allah geceyi ve gündüzü çeviriyor. Şüphe yok ki, bunda gözleri olanlar için elbette bir ibret vardır.

44. Evet.. (Allah) Teâlâ her şeye kâdirdir, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa çevirir. (geceyi ve gündüzü çeviriyor) bu sebeple insanlık alanında bir takım değişiklikler vücude geliyor, bunların müddetleri vakit vakit azalıyor, çoğalıyor. Artık (şüphe yok ki, bunda) şu beyan olunan pek büyük hâdiselerden her birinde (gözleri olanlar için) basiret sahibi olup Allah’ın kudretini takdir edip yüceltenlere mahsus (elbette bir ibret vardır) kâinatın yaratıcısı hazretlerinin varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna bütün eşyayı ilmen kuşatmış olduğuna delâlet ve şahitlik mevcuttur. Ancak kalpleri karanlıklar içinde kalmış olanlar, bu kadar parlak eserlerindeki kudretini, birliğinin delillerini görüp tasdik etmek duygusundan mahrum bulunmuşlardır. İşbu (43, 44) üncü âyetler de tevhid delillerinin ikinci bir nev’ini kapsar bulunmuştur.

45. Ve Allah her hayvanı bir sudan yarattı. Artık onlardan kimisi karnı üstüne yürüyor ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor veonlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor. Allah dilediğini yaratır. Şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kadirdir.

45. Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın yaratıcılığına, kudret ve hikmetine ait diğer bir nevi delilleri kapsamaktadır. Ve insanlığa hidayet yolunun gösterilmiş, lâzım gelen bilgilerin açıkca beyan buyurulmuş olduğunu ve Allah Teâlâ’nın dilediği kullarını doğru yola sevkedeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın birer yarattığı harikasıdır, kudretinin birer eseridir. (ve) bu cümleden olarak (Allah) yeryüzünde dolaşıp duran (her hayvanı bir sudan yarattı) o kadar muhtelif hayvanların asıl maddeleri, sudan, nutfeden ibarettir. (Artık onlardan) o hayat sahiplerinden (kimisi karnı üstüne yürüyor) yılanlar gibi. (ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor) insanlar ile kuşlar gibi. (Ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor) koyunlar, sığırlar, bir takım vahşi hayvanlar gibi. Örümcek akrep gibi dörtten çok ayaklı hayvanlar da vardır. Fakat hepsinin yürüyüşlerinde en ziyade dayandıkları, dörder ayaktan ibarettir. (Allah dilediğini yaratır) yarattığı şeyleri muhtehif şekillere, tabiatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim melekleri nurdan, cin taifesini ateşten, Hz. Àdemi topraktan, Hz. İsayı özel bir üfürükten yaratmıştır. Mamafih Tefsiri kebirde ve diğerlerindeki bir rivayete göre: Cenab-ı Hak, ilk evvel bir cevher yaratmış, ona bir heybet bakışı ile bakmakla o su kesilmiş, sonra o su da bölünerek ondan ateş, hava, nur ve toprak yaratılmıştır. Binaenaleyh bu âyeti kerimeden kasdediler asıl hilkati beyandır. Bu asıl hilkat ise sudan ibarettir. (şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kâdirdir.) dilediği şeyleri ezeli iradesi yönünde muhtelif şekillerde, kabiliyetlerde olarak vücude getirebilir. Onun ilâhi kudreti, bunların hepsine de fazlasıyla yeterlidir. Artık bu kadar çeşitli kudret eserleri karşımızda tecelli edipdururken bunların yüce yaratıcısını insan nasıl inkâr edebilir?.