NECM SURESİ


30. İşte onların ilmden erebildikleri budur. Şüphe yok ki, Rabbin O yolundan sapıtan kimseyi en iyi bilendir ve O, hidayete eren kimseyi de en iyi bilendir.


30. (İşte onların) O dinsiz, müşrik kimselerin (ilmden erebildikleri budur) onların bilgilerinin son derecesi, ancak dünya hayatını bilip âhiret hayatını inkâr etmekten ibârettir. Onlar yalnız dünyaya âid şeyleri, varlıkları düşünürler, onları kazanmaya çalışırlar, ebedî hayatlarını temin edecek şeyleri bilmek istemezler, o husustaki bilgilerden kaçınırlar. Artık öyle pek fâideli pek lüzumlu olan şeylere dâir bilgi ve kanaat sâhibi bulunmazlar.

Velhâsıl onlar, dünya hayatını âhiret hayatı üzerine tercih etmiş, ebedî istikbâllerini pek mühim tehlikelere mâruz bırakmışlardır. Halbuki, insan dünyada bulundukça hem
meşrû sûrette dünya için çalışmalı, hem de ebedî hayatını temin edecek vazifelerini bilip yapmaya gayret etmelidir.

 Bilgisi, mesâisi yalnız dünya hayatına âid bulunmamalıdır, (şüphe yok ki, Rab’bin) Evet.. (O) Yüce mâbud (yolundan sapıtan kimseyi) kurtuluş yolunu, tevhid yolunu bırakıp hilâfını tercih eden, küfr ve şirke düşen herhangi bir şahıs (en iyi bilendir) öyle bir şahsın açıkça ve gizlice olan bütün işlerini ve fiillerini ilmen kuşatmıştır, onu lâyık olduğu müthiş bir âkıbete erdirecektir, (ve O) Kerem sâhibi mâbud (hidâyete eren kimseyi de en iyi bilendir) din ve fâzilet yolunu tâkibeden, Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışan herhangi bir mümin kulunu da tamamen bilir, onu da şüphe yok ki, ebedî saadete kavuşturacaktır. Artık ey peygamber!. Sen sabret üzülme, herkes lâyık olduğu âkıbete kavuşacaktır.


31. Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır ve güzellikte bulunmuş olanları da daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.


31. Bu mübârek âyetler de göklerde ve yerdeki herşeye sâhip olan ve her şeyi bilen Allah Teâlâ’nın kullarını kendilerinin fenâ ve iyi amellerine göre ceza ve mükâfata erdireceğini haber veriyor. İyi kulların vasıflarını ve ilâhî ilmin genişliğini beyân ve kulların hayatî davranışlarına işâret ediyor ve onları, kendilerini temize çıkarmaktan men ediyor. Biraz sonra cimrilik yapan bir şahsın hakka tâbi olmaktan kaçındığına dikkatleri çekiyor ve onun gaybı bilmediğini ilân ediyor.

Mûsa ve İbrâhim Aleyhisselâm’ın sahifelerindeki birçok mühim bilgiden ne için haberdar olmadığını kınamak için sual buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır) Bütün mahlûkat Hak Teâlâ’nın kudreti altındadır, hepsi de yaradılış ve mülkiyet ve idare itibariyle o Yüce Yaratıcının tasarrufu altındadır, o ezelî mâbuda bunlardan hiçbiri gizli kalamaz. Binaenaleyh (fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır) onların işledikleri günâhların, yaptıkları sapıklıkların gerektirdiği azablara uğrayacaktır (ve güzellikte bulunmuş olanları da) yâni: Hidâyete ulaşmış, dinî vazifelerini yerine getirmeye devam eden, din yolunda düşmanların ezâ ve cefâlarına karşı sabr gösteren ve cihâdda bulunanları da (daha güzeli ile) pek güzel olan cennet ile veya pek güzel olan amelleri sebebiyle (mükâfatlandıracaktır.) onları cennetlere kavuşturacaktır, orada akıl ve hayâle gelmeyen büyük nîmetler ile nîmetlendirecektir.


32. Güzellikte bulunanlar O kimselerdir ki: Günâhın büyüklerinden ve edepsizliklerden kaçınırlar, küçük günâh müstesnâ. Şüphe yok ki, Rabbin affı geniş olandır ve O sizi en iyi bilendir, o vakit ki, sizi yerden yarattı ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler hâlinde idiniz. Artık kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanları en iyi bilendir.


32. O güzellikte bulundukları beyân olunan zâtlar ise (O kimselerdir ki) o muhterem mümin kullardır ki, (günâhın büyüklerinden) sakınırlar, yâni: Cenab-ı Hak’ka ortak isnad etmek gibi, mâsum kimseleri öldürmek gibi, başkalarının mallarını alıp haksız yere sarf etmek gibi, farz olan ibâdetleri, vazifeleri terk etmek gibi dinen haram olan şeyleri tercih etmezler (ve fâhiş şeylerden) de (kaçınırlar.) yâni:

Tâbiatıyla çirkin görülen, aklen inkâr edilen, şer’an kötü sayılan hareketlerden, iffet ve temizliğe muhalif muamelelerden, müstehcen lâkırdılardan da uzak bulunurlar, onlara eğilim göstermezler, (küçük günâh müstesnâ.) İnsanlık icabı böyle küçük bir günâhı işlemek, hemen cezayı gerektirici değildir. Büyük günâhlardan kaçınanların bu küçük günâhlarından dolayı haklarında Allah’ın affı tecellî eder. Fakat bu küçük günâhlara da devam edip durmak büyük bir günâh hükmünde bulunmuş olur.

Nitekim  (Küçük günâh ısrar edilirse büyür, küçük günâhda tevbe edilirse bağışlanır.)” buyurulmuştur.


“Lemen” Küçük günâhlar demektir. Bâzılarına göre günâha yaklaşmak mânasınadır. Gayr-ı meşrû birşeyi düşünüp ondan vazgeçmek gibi. Nikâhı düşenlere bakmak, lüzumsuz şakalarda bulunmak, kibirli bir tarzda yürümek, bir mûsibetten dolayı yakayı yırtmak, yüze çarpmak, fâsıklar arasında sohbet etmek üzere oturmak gibi şeyler küçük günâhlardan sayılmaktadır. (Şüphe yok ki, Rab’bin mağfireti geniş olandır.) Binaenaleyh bir günâh işlenildi mi hemen ondan tevbe edip Allah’ın affına sığınılmalıdır. Büyük günâhlardan kaçınanların da küçük günâhlarını affeder ve bağışlar, (ve O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!, (sizi en iyi bilendir.)

 Sizin bütün amellerinizi, kanaatlerinizi, arzularınızı sizden fazla bilmektedir, bütün hâllerinizi görmektedir. (o vakit ki, sizi yerden yarattı) Atanız Âdem Aleyhisselâm’ın içinde sizi topraktan halk etti (ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler hâlinde idiniz.) doğmaya hazırlanmakta bulunan çocuklar vaziyetinde bulunuyordunuz. Bütün sizler öyle yaratılışınızın başlangıcından beri Allah tarafından bilinmişsinizdir. (artık kendinizi temize çıkarmayınız) küçük olan günâhlar dahi birer kusurdur, bunlardan dolayı hesaba çekilmem, Allah’ın lütfunun birer eseridir, bundan dolayı da, Cenab-ı Hak’ka şükür etmelidir.

Yoksa kendi nefslerinizi her
yönüyle temizleyerek bencillikte bulunmayınız, kendinizi günâhlardan tamamen uzak görüp o şekilde medh ve senaya cür’et etmeyiniz. Özellikle ikiyüzlülükle yapılan bir amel ile kendini beğenmek aslâ câiz değildir. İnsanlardan insanlık hâli bir nice günâhlar görülebilir, artık dâima alçak gönüllü olmalı ve ilâhî korumaya sığınmalıdır. (O) Kerem sâhibi Yaratıcı (müttaki olanı en iyi bilendir.) onları lâyık oldukları mükâfatlara kavuşturur, onların kendilerini lüzumsuz yere temize çıkarmalarına ihtiyaç yoktur. Evet o ilim sâhibi Yaratıcı, günâhkâr olanları da bilir. Onları da lâyık oldukları âkıbetlere kavuşturur.


33. Şimdi gördün mü o kimseyi ki, imândan yüz çevirdi.


33. İşte o günâhkârlardan bir numune olmak üzere buyuruluyor ki: (Şimdi gördün mü o kimseyi ki,) imân şerefine nâil olmak üzere iken bilâhare ondan (yüz çevirdi.) dinsizliği tercih etti, hakka tâbi olmakta, o hususta sebât etmekten kaçındı.


34. Ve bir az şey verdi, gerisini de men etti.


34. (Ve) Kendisini saptıran şahsa (bir az şey verdi) az bir mal bağışladı, vermeyi üzerine aldığı malın öyle bir miktarını verdi, (gerisini de men etti.) Vermekten kaçındı, sözünde durmadı.
“Küdye” lûgatte yalçın kaya, kazılması zor yer demektir. “İkda” da, öyle bir yeri kazımak mânasınadır. Bundan cimrilik, vermemek mânası kastedilir.


Rivâyete göre bu âyet-i kerîme, Velid İbn-ül Mugayre hakkında nâzil olmuştur. Bu Velid, Resûl-i Ekrem’in Kur’an-ı Kerim’i okuduğunu ve nasihat verdiğini dinlemiş, kalbinde İslâmiyet’e karşı bir eğilim uyanmış, fakat sonra kendisini müşriklerden bir şahıs, kınamış, atalarının dinini terk mi ediyorsun?. Sen kendi dinine dön. Sen eğer azabından korkuyorsan ben senin adına o azabı yüklenirim. Şu kadar var ki, sen bana şu miktar mal ver, demiş. Velid de, bu sözü uygun görmüş, o kadar malı vermeyi üzerine almış, İslâmiyet’ten yüz çevirmiş. Fakat o kendisini saptıran şahsa da üzerine aldığı malın bir kısmını vermiş, gerisini vermemiş, cimrilik göstermiş, İşte bu âyet-i kerîme, o hâdiseye işâret buyurmaktadır.


35. Yâ gaybî bilgi onun yanında mıdır ki: Artık o görüyor.


35. (Yâ gaybî bilgi onun) O bir şahsın aldatmasına kapılarak İslâmiyet’ten yüz çeviren mürteddin (yanında mıdır ki, artık o görüyor?.) âhirette ne muamele yapılacağını biliyor. Kendi günâhını o aldatan şahsın yükleneceğini anlıyor, onun sözüne kıymet veriyor, bu ne kadar ahmaklık!.


36. Yoksa Mûsa’nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?


36. (Yoksa) O İslâmiyet’ten çevrilen mürtede (Mûsa’nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?.) Tevrat’ta yazılı olan bir takım dini hükmlerden hiç haberdar olmamış mıdır?. Halbuki, onun bulunduğu muhitde Tevrat, yaygın bulunmaktadır, ona müracaat edilmesi mümkün bulunmuştur.


37. Ve emrolunduğu şeyi hakkıyla tamamlamış olan İbrâhim’in sahifelerindeki de kendisine haber verilmedi mi?


37. (Ve emrolunduğu şeyi) Cenab-ı Hak’ka karşı üzerine aldığı Peygamberlik vazifesini (hakkıyla tamamlamış olan İbrâhim’in..) sahifelerinde olan şey de, bir kısım şer’î hükümler de o muhitde yayılmış bulunmakta idi. Bunlara olsun müracaat etmeli değil mi idi?.. Ne için öyle şeytanî vasıfları olan bir şahsın aldatmasına kapıldı. İşte Hz. Mûsa Hz. İbrâhim’e âid o sahifelerdeki pek mühim hükümlerdenden, hâdiselerden on besini şu âyet-i celîle göstermektedir.


38. Hakikaten hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez.


38. Bu mübârek âyetler, Hz. Mûsa ile Hz. İbrâhim’in kitablarında bulunan ve bu iki büyük Peygambere tâbi ve hürmetkâr olduklarını iddia eden Arab müşrikleriyle kitab ehli denilen Yahudî’ler ve Hıristiyanlarca bilinmesi lâzım gelen on beş mühim dinî esası bildiriyor. Bunlara muhalif görüşte olanların cehâletlerini teşhir buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Hakikaten hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez.) Hiç yüklü bir şahıs başkasının yükünü taşımaz. Yâni: Hiçbir kimse başkasının günâhiyle hesaba çekilmez ki, o başkasını cezadan kurtarabilmiş olsun. Binaenaleyh Velid İbn-ül Mugiyre gibi herhangi bir şahıs da kendi günâhını, kendisini dinden mahrum bırakan diğer bir şahsa yükletemez ki, kendisi günâhtan kurtulmuş olabilsin. Şu kadar var ki, bir günâhı işleyen kendi fiilinden dolayı hesaba çekileceği gibi onu o günâha sevk ve teşvik eden bir kimse de bu saptırmasından dolayı hesaba çekilecektir.

Çünkü bu da o diğer kimsenin işlediği bir günâhtır. Evet.. Herhangi bir günâha sebebiyet vermek de ayrıca bir günâhtır ki, o sebebiyet verene âid bulunur. Deniliyor ki: Vaktiyle bir şahıs bir cinâyet işleyince, meselâ birini öldürünce onun yerine babası veya evlâdı veya amcası veya eşi gibi bir yakını öldürülürmüş sonra İbrâhim Aleyhisselâm Peygamber gönderilince kendisine bu meâldeki bir âyet-i kerîme nâzil olmuş, bunun üzerine kavmini öyle adâlete muhalif bir hareketten men etmiştir. İşte bu birinci bir esas-ı dinîdir. Hiçbir kimsenin bir cinâyetinden dolayı başkası mes’ul olmaz. Meğer ki, o cinâyete sebebiyet versin.


39. Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.


39. (Ve şüphesiz ki,) Başkasının amelinden yararlanmaya insanın hakkı olamaz (insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.) yâni: Bir insan, kendisi sebebiyet vermiş olmayınca başkasının günâhından mes’ul olmayacağı gibi güzel amelinden dolayı da bir mükâfatı hak etmiş olamaz. Meselâ: Bir zâtın namaz kılmasından, Hacc etmesinden, Kur’an okumuş olmasından dolayı diğer bir şahıs sevaba nâil olamaz. Ancak bir hadis-i şerifte beyân olunduğu üzere insan ölünce artık onun ameli nihâyet bulmuş olur.

 Üç şey müstesnâ. Biri hayırlı evlâddır ki, babası için duada bulunur, İkincisi: Vakıflar gibi sadaka-i câriyedir ki, kendisinden sonra devam eder. Üçüncüsü de kendisinden istifâde olunan ilmdir. Bunlar ise haddizâtında yine bir şahsın kendi çalışması neticesi demektir. Bir de müminler, Peygamberlerin ve meleklerin şefaatlerine nâil olacaklardır. Kezâlik: Din kardeşlerinin dua etmelerinden ve sırf Allah rızâsı için Kur’an-ı Kerim’i okumalarından ve sadaka vermelerinden faydalanmış bulunacaklardır. Fakat bunlar da imânlarının bir mükâfatı demektir ve bunlara kendileri herhâlde lâyık olmayıp bunlar kendi haklarında ilâhî bir lütuftan ibâret bulunmaktadırlar. Bu da ikinci bir dinî esastır.


40. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.


40. (Ve elbette ki,) Her mükellef insan (çalışmasını yakında görecektir.) yâni: Ölünce dünyadaki amellerinin mükâfat veya cezasına kavuşmuş olacaktır. Kıyamet gününde amel defteri açılacak, amelleri mizâna vurulacak, ona göre hakkında muamele yapılacaktır. Bu da üçüncü bir dinî esastır.


41. Sonra Onun çalışması tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.


41. (Sonra) O âhirete gidecek şahsın dünyadaki çalışması, güzel amelleri (tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.) Yâni: Herkes, çalışma ve gayretinin meyvesine kavuşacaktır. Şöyle ki: Bir günâhı işlemiş olan
bir kimse, o günâhın karşılığı olan bir cezaya uğrayacaktır. O günâhın afv edilmesi de umulur, elverir ki, küfrü gerektirici olmasın. Fakat bir güzel amelde bulunan bir mümin de samimiyet derecesine, hayatî durumuna göre o amelinin en az on misli sevaba nâil olacaktır. Yedi yüz misli sevaba nâil olacak olanlar da bulunacaktır. Bu da dördüncü bir dinî esastır.


42. Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rabbinedir.


42. (Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rab’binedir) Bütün mahlûkatın, bütün işlerin sonu, varacağı yer, kıyamet gününde Allah’ın huzurudur. O gün de herkes hesaba çekilecek, amellerinin karşılığını görecek, bir kısım halk, cennetlere, bir takım halk da cehennemlere sevk edileceklerdir. Bu ilâhî beyân, sâlih kullar için bir müjdeyi, günâhkârlar için de bir tehdidi ve Resûl-i Ekrem hakkında da bir teselliyi içermektedir. Buyurulmuş oluyor ki: Resûlüm!. İnkârcıların hâllerine bakıp da üzülme. Onlar nihâyet âhirette lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Bu da beşinci bir dinî esastır.


43. Ve muhakkak O’dur ki, güldürdü ve ağlattı.


43. (Ve muhakkak O’dur ki,) O hikmet sâhibi yaratıcıdır ki, kullarını hikmetin gereğine göre (güldürdü ve ağlattı.) onlarda gülmek ve ağlamak kuvvetini yarattı. Yarın âhirette de mümin kullarını tam bir ferahlığa ulaştırarak güldürecektir. Kâfirleri de ebedî azaba uğratarak ağlatacaktır. Sâlih amellerde bulunanlar, ruhanî bir sevince, bir gönül neş’esine nâildirler, kötü amellerde bulunanlar da üzüntü içinde yaşayarak korkunç istikbâllerini düşünerek ağlayamaya lâyıkdırlar. Bu da altıncı bir dinî esastır.


44. Ve şüphe yok, O’dur, O’dur ki, öldürdü ve hayata erdirdi.


44. (Ve şüphe yok, O’dur) O ezeli Yaratıcıdır, evet.. (O’dur ki: Öldürdü ve hayata erdirdi.)
kullarını yaratan, yaşatan, öldüren sonra yine hayata kavuşturacak olan o Yüce Yaratıcıdır. Kâfirleri küfrleri sebebiyle saadete dayalı hayattan mahrum bırakan, müminleri de imânları sebebiyle ebedî, mes’ut bir hayata kavuşturan o âlemlerin Rabbinden başkası değildir. İnsanların birbirlerini öldürmeleri, ölümün dış sebeplerine teşebbüs etmelerinden ibârettir. Yine onun üzerine ölümü meydana getiren Yüce Yaratıcıdır. Ondan başka yaşatan ve öldüren yoktur. Bu da yedinci bir dinî esastır.