NECM SURESİ


15. Onun yanında ise Cennetülme’va bulunmaktadır.


15. (Onun) O Sidrenin (yanında ise Cennet-ül me’va bulunmaktadır.) yâni: Takvâ sâhiplerinin veya şehitlerin ruhlarının gidip kendilerine yurd edinecekleri bir cennet civarındadır. Yâhut orası, meleklere mahsus bir cennettir ki, Sidre’de onun civarında bulunmaktadır. “Me’va” lûgatte sığınak, sığınılacak yer, yurd edinilen yer demektir.


16. O vakit ki, Sidreyi bürüyen buyuruyordu.


16. İşte Resûl-i Ekrem, Cenab-ı Hak’kın pek büyük âyetlerini, yâni kudret ve büyüklüğünü gösteren eserleri, alâmetleri gördü (O vakit ki, Sidre’yi bürüyen bürüyordu.) birçok melekler, Allah’ın yüceliğine işâret eden birçok mahlûkat, Sidretül Müntehâ’yı kaplamış, birer perde teşkil etmiş, orasını örtmekte bulunmuşlardı. Yâhut orasını ilâhî nûrlar kaplamıştı. Çünkü Resûl-i Ekrem, oraya ulaşınca Rabbani tecellilere kavuşmuş, o vesîle ile Sidre’yi kutsî nûrlar doldurmuştu.


17. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı.


17. İşte öyle ilâhî feyzlerin tecelli ettiği Sidre-i Müntehâda Resûl-i Ekrem’e âid olan mübârek (Göz ne çevrildi) o gördüğü nûrlu manzaralardan başkasına ne meyletti ve yöneldi, (ve ne de sınırı aştı.) Ne de oradaki enteresan güzel şeylerin dışında olup kendilerine bakmakla mükellef bulunmadığı şeylere iltifatta bulundu. Ancak kendisine karşı tecelli eden yüce varlıklara karşı tam bir ihtimam ile sebât edip durdu, onları müşahede ile pek büyük bir ruhanî zevk almış oldu.


18. And olsun ki, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.


18. (And olsun ki,) Hz. Peygamber, öyle semâlara yükselmiş olduğu vakit (Rab’binin en büyük delillerinden) mühim bir kısmını (gördü) Kâinatın yaratıcısının pek büyük saltanatını, yüce eserlerini seyr etti ki, onları ifâdelerle belirlemek ve anlatmak mümkün değildir. Bâzı zâtların beyânına göre Yüce Peygamber o gece büyük peygamberlerin ruhlarıyla karşılaştı ve ufukları kaplayan bir yeşil refrefi göklere yükselen bir nakil vasıtasını müşahede buyurdu. Maamafih görülen âyetlerin nelerden ibâret olduğu açıklanmadığı için onların neler olduğu konusuna girmeyip Allah’ın ilmine havale etmek daha uygundur.


19. Siz Lât’ı ve Uzza’yı gördünüz mü?


19. Bu mübârek âyetlerle müşriklerin bir takım âdi şeylere mâbutluk isnad ederek ne kadar boş hareketlerde, -kanaatlerde bulunmakta olduklarını gözler önüne seriyor ve kınıyor. Kendilerine Allah’ın birliğinin, İslâm dininin gerçek din olduğunu bildiren bir hidâyet rehberi geldiği hâlde yine kendi nefslerinin arzularına tâbi olan o müşriklerin öyle bâtıl mâbutlarından bir fâide göremeyeceklerini, zâten Cenab-ı Hak’kın müsaadesi olmadıkça meleklerin bile kimseye şefaat edemeyeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Siz Lât’ı ve Uzza’yı gördünüz mü?.) O putlar, öyle âdi şeyler hiç mâbutluk sıfatına sâhip olabilirler mi?.


20. Diğer üçüncü olan Menat’ı da gördünüz mü?


20. (Diğer üçüncü) Bir put (olan Menat’ı da) gördünüz mü?. Bunların hepsi de zelîl, kuvvetten ve kudretten mahrum şeylerdir, hiç onlar tanrı edinilebilir mi?. Ne yazık ki, birçok kimseler bunlara tapınıyorlar, bunlardan bir fâide bekliyorlar. Bu gibi sualler, halkı irşâd ve müşrikleri kınamak ve cehâletlerini göstermek içindir.


“Câhiliye zamanında” Lât, Haif’te Sakiyf kabilesi tarafından veya Nahle’de kureyş kabîlesi tarafından edinilen bir sanem, bir puttur. Esasen hacılara kavut hazırlayan bir şahıs imiş, sonra ölünce mezarına devam ederek kendisine tapınmaya başlamışlardı. Daha sonra da onun için bir heykel yaparak ona ibâdet eder olmuşlardı. “Uzza” da Gazfan’da bulunan bir ağaç imiş, ona taparlar imiş, o ağacı Resûl-i Ekrem’in emriyle Hâlit İbni Velîd Radiyallâhü Anh kesivermiştir.


“Menât” da Hüzeyl ve Huzaa kabîlelerine âid bir büyüktaş imiş, kurbanlarını onun yanında kesip kanlarını akıtırlardı, ve o tasa tapınıp dururlardı.


İşte böyle yaratılmış, âciz, yok olmaya mâruz şeyleri mâbud edinen kimselerin ne kadar akıldan, muhakemeden mahrum bulunmuş olduklarını Cenab-ı Hak bildiriyor. Bu kadar kudret eseri gözleri önünde parlayıp dururken Kâinatın yaratıcısının birliğini, kudret ve hikmetini takdir edemeyip de öyle âdi şeylerden fâide bekleyen, onlara ibâdette bulunan beyinsizlerin o pek câhilce, gâfilce hâllerini teşhir ediyor.


21. Sizin için erkek de O’nun için dişi mi?


21. O Yüce Yaratıcı, o müşriklere kınamak için buyuruyor ki: (Sizin için) Evlâd olmak üzere (erkek de, O’nun) o ezelî mâbud (için dişi mi?) buna nasıl inanabiliyorsunuz?. Yâni: Ey müşrikler!. Siz bir takım putları, melekleri kız sanıyorsunuz ve onlar Allah’ın kızlarıdır, diyorsunuz. Kendiniz ise kız evlâdından utanıyorsunuz, erkek evlâd sâhibi olmak istiyorsunuz. O hâlde sıkılmıyor musunuz ki, Yüce Yaratıcı’ya evlâd, hem de dişi evlâd isnadında bulunuyorsunuz. Bütün bu kâinat, onun birer mahlûku, birer kudret eseri değil midir?. Bunu neden takdir edemiyorsunuz?.


22. Bu, o hâlde âdilce olmayan bir taksim.


22. (Bu) Ey müşrikler!. Sizin böyle bir isnadda bulunmanız (o hâlde adilce olmayan bir taksim!) bu bir noksanlıktır, lâyık olmayan bir kısmetten ibârettir. Kendinize râzı olduğunuz kimseleri ayırıyorsunuz. Çirkin gördüğünüz kimseleri de evlâd olmak üzere Yüce Yaratıcıya izafe ediyorsunuz, bu ne kadar büyük bir iftira, bir hürmetsizlik!.


“Diza”; Zulüm, hakaret, haddi aşmak, adâletli olmayan hareket demektir.


23. Onlar hiçbir şey değil, ancak bir takım isimlerdir ki, onları siz ve babalarınız takmışsınızdır. Allah Teâlâ ona dâir bir delil indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar. Halbuki, onlara Rab’lerinden bir hüdâ bir hidâyet rehberi gelmiştir.


23. (Onlar) Öyle tanrı edindiğiniz putlar, ilâhlık mâbutluk itibariyle (hiçbir şey değil) dirler, öyle bir yüce vasfa aslâ sâhip olamazlar, onlar (ancak bir takım isimlerdir ki) onlar için tanrılık vasfına sâhip olacak varlıklar yoktur (onları) o isimleri (siz ve babalarınız takmışsınızdır) yoksa onlar, haddi zâtında o isimler ile anılan birer mâbutluk vasfına sâhip değildirler. (Allah) Teâlâ (ona dâir) onların birer mâbutluk sıfatına sâhip bulduklarına âid (bir delil indirmemiştir) ey müşrikler, siz kendi iddialarınızı isbat edecek ve kuvvetlendirecek bir delile sâhip değilsinizdir. Sırf körü körüne bir taklit sebebiyle öyle müşrikçe bir iddiaya cür’et edip duruyorsunuz. Evet.. O hitaba lâyık olmayan müşrikler, (zândan ve nefslerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar.) onlar, bir zânna, bir nefsanî heva ve arzuya uyuyorlar, körü körüne atalarını taklit edip duruyorlar. (Halbuki, onlara Rab’lerinden bir hüda) Resûl-i Ekrem gibi, Kur’an-ı Kerim gibi birer hidâyet rehberi (gelmiştir) o hidâyet rehberine tâbi olup da selâmet ve saadete kavuşmaya çalışmalı değil midirler?.


24. Yoksa insan için her temennî ettiği şey var mıdır?


24. O müşrikler ne diye aldanıyor?. Nelere ümit bağlayarak selâmete ereceklerini bekliyorlar?. (Yoksa insan için her temennî ettiği şey var mıdır?.) ki, onlar da o putlar sâyesinde temennî ettikleri şefaate, selâmete nâil olabilsinler. Bu ne kadar yanlış bir kanaat!.


25. Fakat Allah içindir ahiret de, dünya da.


25. (Fakat Allah içindir) Allah’ın zâtına mahsustur (âhirette dünyada) bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının mahlûkudur, onun mülküdür, onun tasarrufları altındadır. Artık öyle putlardan ne beklenilebilir?. Onlar, kendilerine tapınanlara yarın âhirette şefaat mi edebilecekler?. Ne mümkün!.


26. Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir fâide vermez, meğer ki, Allah Teâlâ’nın dilediği ve râzı olduğu kimse için müsaade verdiğinden sonra olsun.


26. (Ve) Değil ki, öyle âdi, aşağılık putlar, şefaat edebilsinler, hattâ (göklerde nice melekler vardır ki,) öyle yüksek mâkama nâil, Allah katında makbul oldukları hâlde (onların) bile (şefaatleri hiç) bir kimse hakkında bir (fâide vermez.) onlar kendi kendilerine her diledikleri kimselere şefaate güç yetiremezler. (meğerki, Allah Teâlâ’nın dilediği ve râzı olduğu kimse için müsaade verdiğinden sonra olsun.)

 İşte ancak imân ve tevhid ehlinden olan bir kimse hakkında şefaat etmelerine ilâhî bir izin tecellî ederse o zaman melekler de şefaat etmelerine ilâhî bir izin tecellî ederse o zaman melekler de şefaatde bulunabilirler, böyle bir müsaade ise meleklere vesâireye tapan müşrikler, ve dinsizler hakkında tecellî etmeyeceği muhakkak olduğundan artık şefaatlerine ulaşmak ümidiyle meleklere tapınanlar da pek aldanmış, hayâlâta düşmüş, ilâhî tebligâta muhalefet etmiş bulunmaktadırlar.


Binaenaleyh bir kere düşünülsün, mübârek melekler böyle öyle şefaate selâhiyetli olmadıkları hâlde bir takım âdi, hayattan mahrum, yeryüzünde sefilce kalmaya mahkûm şeylerden ne beklenilebilir?. O hâlde onlardan nasıl bir şefaat, bir menfaat beklenilir ki, kendilerine tapınmak câiz olabilsin. Böyle bir tapınma ne kadar bir cehâlet, bir ahmaklık eseridir.


27. Muhakkak o kimseler ki, ahirete imân etmezler, elbette melekleri dişilerin adıyla adlandırırlar.


27. Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir câhilce iddialarını kınıyor. Meleklere dişilerin adlarını veren o câhillerin bu hususta hiçbir bilgileri olmadığını, onların yalnız bir bâtıl zânna tâbi olduklarını buyuruyor. Resûl-i Ekrem’e de öyle yalnız dünya hayatını dileyen, Allah’ı zikirden yüz çeviren dinsizlerden uzaklaşmasını emr eyliyor. Allah Teâlâ’nın ise sapıklığa düşenler ile hidâyete erenlerin hâllerini bildiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler) O dini olmayan şahıslar (ki, âhirete imân etmezler) âhiret hâllerini Peygamberlerin beyân etmiş oldukları şekilde bilip tasdik eylemezler, onlar birçok câhilce iddialarda bulunurlar, bu cümleden olmak üzere (elbette melekleri dişilerin adiyle adlandırırlar.) onlar, meleklere Allah’ın kızlarıdır demek cehâletinde bulunurlar. Allah’ın şânı ise kız ve oğlan babası olmaktan uzaktır.


28. Onların ona dair bir bilgileri yoktur. Zândan başka birşeye tâbi olmazlar. Halbuki, şüphe yok, zan, haktan hiçbir şey ifade etmez.


28. (Onların) Öyle bir iddiada bulunan müşriklerin (ona dâir bir bilgileri yoktur) bu iddiaları bir delile dayanmış değildir. Onlar, aslâ bir delile bir ilâhî vahye dayanmış
olmaksızın meleklere “Allah’ın kızları” demek cür’etinde bulunurlar. Kâinatın Yaratıcısının çocuk edinmekten uzak olduğunu takdir edemezler. Onlar (Zândan başka bir şeye tâbi olmazlar) onların o iddiaları bir zânna bir kuruntuya dayanmaktadır. (halbuki, şüphe yok zân, haktan hiçbir şey ifâde etmez.) Çünkü bir şeyi hakikî bir sûrette bilmek, en kesin olan, kuvvetli delillere dayalı bir bilgiye bağlıdır. O müşrikler ise böyle bir bilgiden mahrumdurlar.


29. Artık sen, bizi anmaktan yüz çevirenden ve dünya hayatından başkasını dilemeyen kimselerden yüz çevir.


29. Hak Teâlâ Hazretleri de Resûl-i Ekrem’ine emr ediyor ki: (Artık) Habibim!. (sen bizim zikrimizden yüz çevirenden) Öyle müşrikler gibi Allah’ın kitabındaki beyânları kabul etmeyip aklın ve temiz yaratılışın kabul etmeyeceği şeyleri iddiada bulunan ve tercih eden (ve dünya hayatından başkasını dilemeyen) bütün çalışma ve gayretleri yalnız dünyanın fâni varlığına âid olan dinsiz (kimselerden yüz çevir.) onlar kendi kabiliyetlerini kaybetmiş kimselerdir.