MUHAMMED SURESİ

26. Bunun sebebi şudur ki: Onlar, Allah’ın indirdiğini hoşlanmayanlara dediler ki: Biz size bâzı emirde itaat ederiz. Halbuki, Allah onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.

26. (Bunun sebebi şudur ki:) O dinden dönenlerin, münâfıkların öyle küfre düşmeleri şundan ileri gelmektedir ki: (onlar, Allah’ın indirdiğini kerîh görenlere) Kur’an-ı Kerim’e karşı büyük bir nefret, düşmanlık besleyen müşriklere, Ben-i Kureyza, Ben-i Nâdir gibi Yâhudî tâifelerine gizlice (dediler ki: Biz size bâzı emirde itaat ederiz) Peygambere
düşmanlık hususunda, müslümanları cihâddan men hususunda size yardımda bulunuruz, sizin galip gelmenizi temine çalışırız. (halbuki, Allah, onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.) Onlar, kendilerinin o ihanetini, o alçaklığını müslümanlardan gizli tutabileceklerini mi sanıyorlar?. O ne cehâlet!. Allah Teâlâ, onların bütün o gizli sözlerini, hareketlerini elbette Peygamberine haber verir.

27. Artık melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları vakit hâlleri ne olacak?

27. (Artık melekler) Ruhlarını almaya memur olan Azrail ve onun yardımcıları olan diğer ruhanî zâtlar (onların) o kâfirlerin, o İslâm düşmanlarının (yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları vakit) o dinsizlerin (hâlleri ne olacak?.) kendilerini o felâket darbesinden, o ilâhî kahırdan nasıl kurtarabilecekler?. Böyle bir âkıbeti hiç düşünmezler mi?.

28. Bunun sebebi de şüphe yok ki, onlar, Allah’ın gazabını çeken şeye tâbi oldular ve onun râzı olduğu şeyi kötü gördüler. Artık onların amellerini mahvediverdi.

28. (Bunun sebebi de) O kâfirlerin böylece fecî bir âkıbete uğramalarını gerektiren şey de (şüphe yok ki, onlar, Allah’ın gazabını çeken şeye tâbi oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemediler, şeytanın vesveselerine kapılarak en çirkin şeyleri güzel görerek yapmaya cür’et gösterdiler, (ve onun râzı olduğu şeyi) Cenab-ı Hak’kın rızâsına vesîle olan imân gibi, ibâdet ve itaat gibi şeyleri (hoş görmediler. Artık) Allah Teâlâ da (onların) bu kâfirce, düşmanca hâllerinden dolayı (amellerini mahv ediverdi.) meselâ: Bir müddet imân ile yaşamış iseler bilâhare kâfir olunca o imânları kendilerine bir fâide veremez bulunmuştur. Kâfirlik hâllerinde yaptıkları iyiliklerde, fakirlere yardımlarda uhrevî bir mükâfata sebep olamaz. Çünkü imâna dayalı olmayan bu gibi amellerin Allah katında bir kıymeti yoktur.

29. Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, sandılar mı ki, Allah onların kinlerini meydana çıkarmayacaktır?

29. (Yoksa kalblerinde) Nifak gibi, fesatçı hareketlere meyil gibi mânevî bir (hastalık bulunanlar) içlerinde müminlere karşı kin ve düşmanlık besleyenler (sandılar mı ki, Allah onların kinlerini) o düşmanca kuruntularını (meydana çıkarmayacaktır?.) Yok, yok.. Elbette Cenab-ı Hak, elbette onların bütün gizli ve âleni hâllerini meydana çıkaracaktır, Yüce Peygamberine bildirecektir, o düşmanları eliboş ve ziyanda bırakacaktır. Nitekim bilâhare da öyle olmuştur. Nitekim Beraet sûresinde onların çirkin, rezil hâlleri haber verilmiş, bu münâsebetle o mübârek sûreye “Essuretülfazihe” adı da verilmiştir.

30. Ve eğer dilesek elbette onları sana gösteriveririz de onları herhâlde simâlarıyla bilirsin. And olsun ki: Onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin. Ve Allah ise bütün amellerinizi bilir.

30. Bu mübârek âyetler, münâfıkların hangi şahıslardan ibâret olduğunu Cenab-ı Hak dilemiş olsa idi Peygamberine tamamen göstereceğini, bununla beraber Yüce Peygamber’in de o münâfıkları ifâde tarzlarından tanımakta bulunduğunu, Yüce Yaratıcının ise bütün kullarının amellerini bildiğini beyân buyuruyor. Hikmet sâhibi Yaratıcının kullarından sabırlı ve mücahit olan ile olmayanların belli olması, hâllerinin ortaya çıkması için onları cihâd gibi vazifeler ile imtihana tâbi tutacağını haber veriyor.

Pek açık, parlak olan İslâmiyet’e, hidâyete rağmen küfre düşen, Peygambere muhalefetde bulunan, başkalarını da hidâyetten mahrum bırakmaya çalışan bir kısım cemaatlerin ilâhî dine bir zarar veremeyip kendi amellerinin yok olmuş olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer dilesek elbette onları) O münâfıkları Ey Yüce Resûl!, (sana gösteriveririz) Onların hangi şahıslar olduğunu sana bildiririz (de onları herhâlde simâlariyle bilirsin) münâfık olduklarını gösteren alâmetleri apaçık bir hâle getirmiş oluruz. Fakat münâfıkların bir kısmı böyle apaçık bir şekilde hikmet gereği bildirilmemiştir, onların hâlleri dünyada örtülmüştür. Onların bir kısmı samimi müslüman olan akrabalarının o yüzden müteessir olup mahcup olmalarına sebebiyet verilmemiştir.

 Bununla beraber deniliyor ki: Bu âyet-i kerîmenin inmesinden sonra bütün münâfıklar, Resûl-i Ekrem’ce malûm olmuştur, onları yüzlerinden tanımakta bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Ey Resûlüm!, (and olsun ki,) Muhakkak ki: Sen (onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin) onların sözleri, samimî değildir, kinâyeli ve târizli lâkırdılardan ibârettir, söyledikleri şeylerin tersini yaparlar, görünüşte güzel sözler söylerler ki, o sözler haddizâtında çirkin şeylerdir, (ve Allah ise bütün amellerinizi bilir.) Samimi kullarının güzel işleri, münâfıkların da çirkin işleri Allah katında malûmdur. Herkesi ameline göre mükâfat ve cezaya erdirecektir. Bu ilâhî beyân, müminler hakkında bir müjdeyi kapsamaktadır.

31. Celâlim hakkı için sizi imtihana tâbi tutacağız, tâki, sizden mücahit olanlar ile sabredici olanları bilelim ve sizin haberinizi de deneyeceğizdir.

31. (Celâlim hakkı için sizi) Ey Resûl-i Ekrem’in etrafında toplanmış insanlar!. (imtihana tâbi tutacağız) Sizi cihâd ile vesâir bâzı meşakkatli vazifeler ile mükellef tutmak sûretiyle hakkınızda hikmet gereği bir imtihan muamelesi yapılmış olacaktır. (Tâki, mücahid olanlar ile sabredici olanları bilelim) yâni: ilâhî emre uyarak cihâd gibi şiddetli işlere isteye isteye atılanlar, bir takım sıkıntılara karşı sabr göstererek ilâhî takdire teslimiyette bulunanlar, belli olsun, zâten Allah katında malûm olan bütün bu gibi şeyler, bir görme bilgisi ile de malûm bulunsun. bunlar, Cenab-ı Hak’kın muhterem kullarınca da bilinmiş olsun, (ve sizin haberinizi de deneyeceğizdir.) Onları da açığa çıkaracağız. Onların güzelleri ile çirkinleri meydana çıkmış olacaktır. İbrâhim Bin-i Leş’es diyor ki: Fudeyl Bin-i İlyâs, bu âyet-i kerîmeyi okudukça ağlar ve derdi ki: Allah’ım!. Bizi imtihan buyurma, çünkü: Bizi imtihan eder isen rüsvay etmiş ve bizim perdelerimizi yırtmış olursun. Yâni nice kusurlarımız meydana çıkarılmış olur.

32. Şüphe yok, o kimseler ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ettiler ve kendilerine hidâyet apaşikâr belli olduktan sonra Peygambere muhalefetde bulundular, elbette Allah’a hiçbir zarar vermiş olmadılar ve onların amellerini iptâl edecektir.

32. (Şüphe yok, o kimseler ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ettiler (ve Allah yolunda) insanları (men ettiler) İslâm dinini kabul etmelerine engel kesildiler (ve kendilerine hidâyet apşikâr belli olduktan sonra) Son Peygamberin risâleti hakkında nice deliller, mûcizeler zuhura geldiğini müteâkip (peygambere muhalefetde bulundular) öyle muhterem ve Allah katından desteklenmiş bir zâta karşı düşmanlık gösterip durdular (elbette) onlar, o fenâ hareketleriyle (Allah’a) O Yüce Yaratıcının dinine, Peygamberine (hiçbir zarar vermiş olmadılar) onlar kendilerini ebedî zararlara aday bırakmış oldular ve bunun farkında bulunamıyorlar. (ve) Yüce Allah (onların) o kâfirlerin (amellerini ibtâl edecektir.) onlar, dünyada güzel işler yapmış olsalar da bunların Allah katında bir kıymeti yoktur, çünkü imâna dayalı değildir veyahut onların İslâmiyet aleyhindeki hareketleri, hileleri kendilerine bir fâide vermeyecektir, hepsi de yok olup gidecektir, kendileri için birer ceza sebebi teşkil etmiş bulunacaktır.

33. Ey imân etmiş olanlar! Allah’a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz ve amellerinizi iptâl etmeyiniz.

33. Bu mübârek âyetler, müminlerin Allah Teâlâ’ya ve Yüce Peygamber’e itaat edip amellerini ibtâl etmemelerini emrediyor. Kâfirlerin, dinin yayılmasına mâni olanların da ilâhî mağfiretden mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Yüce değere sâhip olan müminlerin düşmanlara karşı sertlik gösterip, zâfiyet göstermemelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm dinine girmiş bulunanlar!. (Allah’a itaat ediniz) onun bütün emirlerine, yasaklarına riâyetde bulununuz, (ve Peygamber’e itaat ediniz) Onun gösterdiği yolu tâkibediniz, ona muhalefette bulunmayınız. Çünkü bir Peygambere muhalefet, onu Peygamber göndermiş olan Allah’a muhalefet demektir. Ona itaat de Hak Teâlâ’ya itaatten başka değildir. (ve) Güzel (amellerinizi) şek ve şüphe ile, kibir ve riya ile, büyük günâhlardan olan diğer günâhları işlemek ile (ibtâl etmeyiniz) meselâ: Bir kimse, senelerce imân ve ibâdet dairesinde yaşadığı hâlde bilâhare küfrü, nifakı gerektiren bir harekette bulunsa ve tevbe ve istiğfar etmeden ölse ebedî azabı hak etmiş olur. Vaktiyle olan imânı, ibâdetleri ibtâl edilmiş bulunur. Binaenaleyh bu gibi pek korkunç hâdiselerden son derece sakınmalıdır.

34. Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ediverdiler, sonra da onlar kâfir olarak öldüler, artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.

34. (Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular) İslâm dininden mahrum kaldılar (ve Allah yolundan men ediverdiler) İslâmiyet’i kabul etmek isteyenleri o saadetten mahrum
bırakmaya çalıştılar, kendi dinsizliklerini yaymaya çalışıp durdular (sonra da onlar) İslâm dinini kabul etmeksizin, dinsizliklerinden dolayı tevbe ve istiğfar etmeksizin (kâfir olarak öldüler) öyle dinsiz bir hâlde hayatları sona ermiş bulundu (artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.) onları ebedî şekilde azaplandıracaktır, dünyadaki o kâfirce hâllerini mahşer âleminde örtmeyip teşhir buyuracaktır.
Bu âyet-i kerîme, Ashâb-ı Felib hakkında, yâni: Bedr savaşında öldürülmüş ve pis cesetleri “Felib” denilen kuyuya atılmış olan müşrikler hakkında nâzil olmuş ise de hükmü bütün kâfirlere şâmildir.

35. Binaenaleyh zâfiyet göstermeyiniz ve sizler en üstün olduğunuz hâlde sulha dâvet etmeyiniz ve Allah sizinle beraberdir ve size amelinizi eksiltmez.

35. Kâfirlerin Allah katında ne kadar yerilmiş, ne derece kahredilmiş oldukları beyân buyurulmuş oluyor. (Binaenaleyh) Ey müslümanlar!. Siz o zelîl şahıslara karşı (zâfiyet göstermeyiniz) onlar ile cihâddan korkup kaçmayınız, onların görünür varlıklarına kıymet vererek kendi şeref ve şânınızı ihlâl edecek hareketlerde bulunmayın (ve sizler en üstün) onların üstünde bir mevkie sâhip, haddizâtında galibiyetle nitelenmiş (olduğunuz hâlde) onları (sulha dâvet etmeyiniz) kendinizi sulha muhtaç gibi göstermeyiniz, celâdet ve yiğitliğinizi muhafaza ediniz (ve Allah sizinle beraberdir) Allah’ın yardımı size yönelmiş bulunmaktadır (ve) Kerem Sâhibi Yaratıcınız (size amelinizi eksiltmez.) din yolundaki, cihâd sahasındaki çalışma ve gayretinizin mükâfatını tamamen görürsünüz, lâyık olduğunuz sevaplara kavuşursunuz. Ancak dinsizler hakkındadır ki, onların dünyada bâzı güzel muameleleri bulunsa da bunların uhrevî bir kıymeti yoktur. Onlar, o yüzden âhirette bir sevaba nâil olamayacaklardır. Çünkü imândan mahrumiyetleri, bu sevaba mânidir.

§ Vetr; Gâib, zâyi, noksan etmek demektir. Oğlu ve kardeşi gibi bir yakını öldürülerek tek başına bırakılmış kimsenin hâline “vetr” denilmiştir.

36. Şüphe yok ki, dünya hayatı, bir oyundur ve bir eğlencedir ve eğer imân ederseniz ve ittikada bulunursanız size ücretlerinizi verir ve sizden bütün mallarınızı da istemez.

36. Bu mübârek âyetler, bir yok olan gölgeden ibâret olan dünya hayatının mahiyetini bildiriyor. Bu hayata kapılmayarak imân ile, takvâ ile vasıflanmış olanların mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor. Cenab-ı Hak’kın insanlardan bütün mallarını Allah yolunda fedâ etmelerini istemediğini, böyle bir istek olmuş olsa birçok kimselerin cimrilik göstererek kötü düşüncelerinin meydana çıkarılmış olacağını ihtar buyuruyor.

 Allah Teâlâ’nın bütün mahlûkatından müstağni olup insanların ise muhtaç kimseler bulunduklarını ve ilâhî dinden dönenlerin yerlerine başka seçkin, dinlerinde sâbit kimselerin getirileceğini şöyle beyân buyurmaktadır, (şüphe yok ki: Dünya hayatı bir oyundur) Ömrün boş yere zâyi olmasına sebebiyet veren, gelecek için bir fâide temin etmeyen bir harekettir, (ve bir eğlencedir) İnsanı mühim işlerden alıkoyan, sebâtı bulunmayan, mânevî menfaatten uzak bulunan, çabucak yok olup giden bir vakitten ibârettir.

Asıl hayat, sâhibini diyanet ve fâzilet dairesinde yaşatan pek hayırlı bir varlıktan ibâret bulunmaktadır. (ve eğer) Ey insanlar!. Siz bu dünyada iken (imân ederseniz ve sakınırsanız) üzerlerinize düşen vazifeleri ifâya çalışırsanız, gerektiğinde cihada atılarak sebât ve metanet gösterirseniz, Cenab-ı Hak da size (ücretlerinizi verir) o güzel amellerinizin mükâfatını ihsân buyurur (ve sizden) bütün (mallarınızı da istemez.) sizi müşkül bir durumda bırakacak bir fedakârlıkla da mükellef tutmaz, bütün mallarınızı harcamanızı size emretmez. Ancak mallarınızın kırkta biri kadar nispeten az bir miktarını hak yolunda fedâ etmenizi size emreder.

37. Eğer sizden onların hepsini istese de size ısrarda bulunsa cimrilik gösterirsiniz ve sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.

37. Ey insanlar!. (Eğer) Allah Teâlâ (sizden onların) mallarınızın (hepsini istese de size ısrarda bulunsa) bütün servetinizi veriniz diye sizi kesin bir şekilde mükellef tutsa siz (cimrilik gösterirsiniz) birşey vermek istemezsiniz (ve) Allah Teâlâ veya sizin o cimriliğiniz (sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.) öyle bir fedakârlıkla emre karşı içerinizde bir nefret, bir düşmanlık duyarsınız, kendinizin kötü hâlleri meydana çıkmış olur.

38. İşte sizler, o kimselersiniz ki: Allah yolunda harcamada bulunmaya dâvet olunursunuz da sizden kimi cimrilikte bulunur. Halbuki, kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefisi için cimrilikte bulunmuş olur. Ve Allah zengindir. Sizler ise fakirlersinizdir. Ve eğer siz kaçınırsanız sizden başka bir kavmi yerinize değiştirir. Sonra onlar, sizin emsâliniz olmazlar.

38. (İşte) Ey muhataplar!, (sizler o kimselersiniz ki, Allah yolunda infakta bulunmaya dâvet olunursunuz da) Zekât vermekle, gâzilere yardımda bulunmakla, İslâmiyet’e hizmet etmekle mükellef olursunuz da (sizden kimi, cimrilikte bulunur) öyle hak yolunda fedakârlıkta bulunmaktan kaçınır, cimrilik gösterir durur (halbuki, kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefsi için cimrilikte bulunmuş olur) çünkü o cimriliğin zararı kendi nefsine âittir, o yüzden kendisini sevaptan, Allah rızâsına nâil olmaktan mahrum bırakmış olur. (ve Allah ganidir) O hâşâ kimseye muhtaç değildir, O kullarının mallarını vermelerine ihtiyaçtan yücedir, bütün varlıklar, onun birer kudret eseridir, (sizler ise) Ey insanlar!. Şüphe yok ki, (fakirlersinizdir) hepiniz de o Yüce Yaratıcıya muhtaçsınızdır (ve eğer siz kaçınırsanız) Allah Teâlâ’ya itaatdan, O’nun ahkâmına riâyetden yüz çevirirseniz, sizi helâk eder, sonra (sizden başka bir kavmi) sizin yerinize (tebdil eder) sizin yerinize birçok seçkin kimseleri İslâm şerefine nâil kılar (sonra onlar) o seçkin zâtlar (sizin emsâliniz olmazlar) onlar, sizin gibi cimrilik göstermezler, ilâhî emirlere, yasaklara muhalefetde bulunmazlar. Nitekim de öyle olmuştur. Mâide sûresindeki (54)cü âyet-i kerîmeye de müracaat!.

Evet.. Vaktiyle Resûl-i Ekrem’e karşı cephe alan bir nice kabîleler, ilâhî kahra uğramışlardır, onların yerlerine pek seçkin kavimler, cemiyetler gelmişlerdir. Ensâr-ı Kirâm bu cümledendir. Daha sonra doğu ve batıya İslâmiyet’i kabul edib onunla övünen, onun hükümlerine riâyetkâr bulunan nice milletler de, zümreler de meydana gelmiştir. Hâlâ da birçok milletler arasında İslâmiyet’i kabul eden zâtlar görülmektedir. İşte bu sûreyi mübârekeyi tâkibeden “Feth sûresi” de müslümanların ilâhî yardıma nâil olacağını müjdelemektedir.
Kısaca: İslâm dini pek yücedir, kıyamete kadar müslümanlar bulunacaklardır, İslâm dinine girmekle, hizmetle iftihar edeceklerdir. Böyle mukaddes bir dine kavuşmamızdan dolayı biz Türkler de Yüce Yaratıcımıza dâima şükrân sunmada bulunmayı bir kulluk vazifesi biliriz. Hak Teâlâ Hazretleri bizleri bu şereften, bu pek yüce nîmetten mahrum bırakmasın Âmin.. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.