MUHAMMED SURESİ

13. Ve nice beldeler de var idi ki: Seni çıkarmış olan beldeden kuvvetçe daha şiddetli idi. Onları helâk ettik, artık onlar için bir yardımcı yoktur.

13. Evet.. Kâfirler, fâni varlıklarına güveniyorlar. Resûl-i Ekrem’i kendi beldesinden hicrete mecbur eden müşrikler, hiç bu kötü muamelelerinin korkunç âkıbetini düşünmediler mi?. (Ve nice beldeler de var idi ki) Ey Son Peygamber!, (seni çıkarmış olan) Hicrete mecbur eden (beldeden) yâni: Mekke-i Mükerreme ahâlisinden (kuvvetçe daha şiddetli idi) onlar da Peygamberlerini tekzîb etmişlerdi, fakat sayılarının çokluğu, kuvvetlerinin, servetlerinin fazlalığı kendilerine bir fâide vermemişti (onları) O küfrlerinden dolayı (helâk ettik) nice felâketlere, azablara uğramış oldular (artık onlar için bir yardımcı yoktur.) onları dünyadaki felâketlerinden kurtaracak bir kimse bulunmadığı gibi yarın âhirette de kendilerini cehennem azabından hiçbir kimse kurtaramayacaktır. Artık Ey Son Peygamber!. Seni inkâr edenler de böyle bir âkıbeti düşünsünler, onlar da kendilerinden evvelki inkârcı kavimler gibi helâke mâruz kalacaklardır, kendilerine bir yardım edecek bulunmayacaktır.

İbn-i Abbas Radiyallâhü Anhtan rivâyet olunuyor ki: Resûl-i Ekrem Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de hicreti esnâsında bir mağarada biraz durmuştu. Oradan Mekke-i Mükerreme tarafına dönmüş: “Sen bence Allah’ın beldelerinin en sevgilisi bulunuyorsun, eğer
senin ahâlin beni çıkarmamış olsa idiler ben senden çıkmazdım.” diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

14. Yâ şimdi Rabbinden bir açık delil üzerine olan kimse, kendisine kötü âmeli bezetilmiş ve hevalarının ardına düşmüş kimseler gibi midir?

14. Evet.. Müminler zümresi ile kâfirler topluluğu elbette eşit değildirler. (Yâ şimdi Rab’binden bir açık delil üzerine olan kimse) apaçık bir delile, bir ilâhî kitaba dayanarak ilâhî din ile vasıflanmış bulunan hangi bir mümin (kendisine kötü ameli bezetilmiş) dine, insaniyete muhalif hareketleri şeytanlar tarafından kendisine süslü gösterilmekte bulunmuş (ve hevalarının ardına düşmüş) nefslerinin gayrı meşrû arzularına tâbi olmuş, ahlâk dışı hareketleri işleyip durmuş (kimseler gibi midir?.) Elbette ki: Değildir.

Evet.. Bir zümre ki: Yüce mâbud’un emirlerine, yasaklarına riâyetkâr bulunmuş, ahlâkî fâzilet ile nitelenmiş ve tertemiz hayata sâhip bulunmaktadır. Diğer bir tâife ise Yüce Yaratıcının birliğini, ilâhî hükümlerini inkârcı bulunmuş, nefslerinin arzularına kapılmış, şeytan gibi kimselerin aldatmalarına tâbi olmuş, hakikî geleceklerini düşünmekten mahrum kalmıştır. Artık o seçkin zümre ile bu şaşkın tâife eşit olabilir mi?. Elbette ki olamaz. O zümrenin geleceği pek emîndir, pek nûranîdir. O tâifenin istikbâli ise pek korkunçtur, pek karanlıktır. Öyle bir âkıbetten Allah Teâlâ’ya sığınırız.

15. Takva sahipleri için vaad olunan cennetin sıfatı, onun içinde bozulmamış su’dan ırmaklar ve tadı değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için lezîz, şaraptan ırmaklar ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada her türlü meyvelerden vardır ve Rab’lerinden yarlığanma da vardır. Artık böyle zâtlar âteşte ebedîyyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip de bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir?

15. Bu mübârek âyet, müminlerin nâil olacakları cennetin vasıflarını beyân ve müminlerin ilâhî mağfirete mazhar olacaklarını müjdeliyor. Cehennemde ebedî olarak kalacak olan kâfirlerin de pek kötü, âteşin âkıbetlerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müttakîler için) yâni: îman ile, iyi ameller ile nitelenen, azabı gerektiren şeylerden kaçınan zâtlar için Allah tarafından (vâ’d olunan cennetin sıfatı) güzel vasfı, şu beyân olunandır, (onun) O cennetin (içinde bozulmamış) tadı, kokusu değişmemiş (su’dan ırmaklar) vardır.

 Dâima lezzetlerini, güzelliklerini korumuş bulunurlar, (ve tadı değişmemiş) Ekşimemiş, bozulmamış (sütten ırmaklar) vardır, akar dururlar ve (içenler için leziz şaraptan) dünyadaki şaraplar gibi tadında, kokusunda kerahat bulunan, içenleri sarhoş eden, bir nice zararları görülen şaraplar türünden olmayan, bilâkis pek lezzetli, fâideli meşrûbat türünden bulunan (ırmaklar) vardır. Ehl-i Cennet, onlardan içer zevk alırlar, (ve süzülmüş) Tam saf, lezîz başka şeylerden arınmış (baldan ırmaklar vardır.) cennette bulunanlar, onlardan bol bol istifâde ederler (ve onlar için) cennet ehline mahsus (orada her türlü meyvelerden vardır) onlar, tatları, kokuları, şekilleri muhtelif; çeşitli şeylerdir.

Bu yemişlerden ehl-i Cennet, yiyip lezzet alacaklardır. (ve) Özellikle onlar için en büyük bir ilâhî lütuf olmak üzere (Rab’lerinden yarlıganma da vardır) Yüce Yaratıcı Hazretleri onlardan râzı olacaktır, onların haklarında öyle pek büyük ilâhî ihsân da tecellî edecektir. Artık düşünmeli!. Böyle zâtlar, bu kadar ebedî nîmetlere, iltifatlara nâil olacak olan ehl-i imân (âteşte ebediyyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip bağırsakları parçalanan) kâfir (kimseler gibi midir?.) elbette ki değildirler. Mümin olanlar, ebedî selâmet ve saadete ve nice nîmetlere kavuşacaklardır. Kâfir olanlar da ebedî azaplar içinde kalarak tasavvurların üstünde ızdıraplara mâruz kalacaklardır. Artık bunlar birbirlerine eşit görülebilirler mi?.

§ Asin; Dura dura tadı bozulmuş olan şey demektir. “Hamim” sıcak su, sıcak günde yağan yağmur ve ter mânasınadır. “Em’a” da barsaklar demektir.

16. Ve onlardan bâzı kimseler vardır ki: Seni dinler, sonra senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara derler ki: O biraz evvel ne söyledi? Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalpleri üzerine mühürlemiştir ve arzularına tâbi olmuşlardır.

16. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in meclisinde bulunan, onun yüksek sözlerini işiten bir kısım münâfıkların alay edici hareketlerini teşhir ediyor. Bir kısım zâtların da hidâyete nâil, takvâ ile nitelenmiş olup ilâhî desteğe mazhar bulunmuş olduklarını bildiriyor. Münâfıkların kıyameti beklemekte olduklarına, kıyametin ise bâzı alâmetleri meydana gelmiş bulunduğuna, o ehl-i küfrün ise bunlardan ibret alacak bir kabiliyette bulunmadıklarına işâret ediyor. Sonra da Son Peygamber Hazretlerine Allah’ın birliği inancına devam edilmesinin lüzumunu, kendisiyle mümin erkekler ve mümin kadınlar hakkında istiğfarda bulunmasını emr ve Cenab-ı Hak’kın ilmî ihatasını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Onlardan) İnsanlardan (bâzı kimseler vardır ki) onlar münâfık, hakkı kabulden mahrum kimselerdir. Ey Son Peygamber!. Onlar (seni dinler) meclisinde bulunarak beyânatını dinlemiş olurlar. Fakat o beyânata karşı lâzım gelen dikkat ve riâyette bulunmazlar (sonra senin yanından çıktıkları zaman) giderler (kendilerine ilm verilmiş olanlara) İbn-i Mes’ut, İbn-i Abbas gibi ulemâdan bulunan Ashâb-ı kirâm’a (derler ki:) onlardan bir alay yoluyla sorarlar ki: (O) Hz. Muhammed, (ne söyledi?.) biz anlamadık, siz bize anlatabilir misiniz?. Allah Teâlâ da buyuruyor ki: (Onlar) O vasıfları bildirilen münâfıklar, (öyle kimselerdir ki: Allah, onların kalbleri üzerine mühürlemiştir.) onların kendi kötü tercihlerinden dolayı küfrleri hakkında ilâhî hüküm verilmiştir. Onlar kalblerini hayır tarafına çevirmezler, hakikatları işitip kabul etmek istemezler (ve) münâfıklar, kendi (arzularına tâbi olmuşlardır) kendi nefslerinin meyillerine uyarlar, kendi şehvetlerinin esiri bulunurlar. Onun içindir ki: Hak sözleri kabul etmezler, tâkibettikleri bâtıl yoldan geri dönmezler.

17. Ve o kimseler ki: Hidâyete ermişlerdir, Onlara hidâyeti arttırmıştır ve onlara takvâlarını vermiştir.

17. (Ve o kimseler ki:) O münâfıkların hilâfına olarak (hidâyete ermişlerdir) imâna nâil olmuş, Kur’an-ı Kerim’den istifâde etmişlerdir ve nefsleriyle cihâdda bulunarak hakka teslim olmaktan ayrılmamışlardır. Artık Allah Teâlâ da (onlara) öyle seçkin kullarına (hidâyeti arttırmıştır.) onların kalblerini imân nûru ile pek ziyade doğru bir yola sevk etmiştir. (ve onlara takvâlarını vermiştir.) O seçkin kullarını takvâya muvaffak etmiş, o hususta kendilerine yardımda bulunmuş onları pek büyük sevaplara vesîle olan bir nice güzel amellere muvaffak buyurmuştur.

18. Onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka birşeyi beklemiyorlar. İşte muhakkak ki, onun alâmetleri gelmiştir. Artık onlara geldiği vakit düşünmeleri anlamaları kendilerine ne fâide verecektir?

18. Fakat münâfıklara, imândan mahrum kimselere gelince (Onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka birşeyi beklemekte bulunmuyorlar) çünkü onlar, Allah’ın birliğine dâir, Hz. Peygamber’in doğruluğuna âid, kıyametin de herhâlde kopacağına dâir birçok âyetler, deliller, alâmetler var iken ve bir nice kulların küfrleri yüzünden helâk olup gittikleri herkesçe malûm iken o inkârcılar yine inkârlarında devam edip dururlar. Artık onlar, kıyametin ansızın kopmasını mı bekliyorlar?, (işte muhakkak ki: Onun alâmetleri gelmiştir) Yâni: Son Peygamber olan zât, dünyaya şeref vermiştir, ay’ın yarılması mûcizesi meydana gelmiştir, kıyamet yakın olunca insanların işleyecekleri beyân olunan bir nice dinî yasaklar yapılmakta bulunmuştur, (artık onlara) O inkârcılara kıyamet (geldiği vakit düşünmeleri) anlamaları, tevbeye koşmaları (kendilerine ne fâide verecektir!.) elbette ki, bir fâide vermeyecektir. Çünkü artık tevbe zamanı geçmiş bulunur.

19. İmdi şunu bil ki: Şüphe yok, Allah’tan başka ilâh yoktur ve günâhın için ve îmânlı erkekler ile imânlı kadınlar için mağfiret dile ve Allah, dolaştığınız yeri de, durduğunuz yeri de bilir.

19. (İmdi) Ey Yüce Peygamber!, (şunu bil ki: Şüphe yok Allah’tan başka ilâh yoktur) yâni: Sen ki: Müminlerin saadete nâil, kâfirlerin de bedbahtlığa mâruz bulunduklarını bilmiş bulunuyorsun. Binaenaleyh Allah’ın birliğine âid sâhip olduğun bilginde sâbit ol, bu husustaki bilgin kat kat artmış bulunsun. Bu gibi ilâhî hitaplar, Resûl-i Ekrem vasıtasiyle onun ümmetine de yöneliktir. Buyurulmuş oluyor ki: Her mümin, imânında sebât etmeli, onun imânı ilmülyakin derecesinden aynülyakin derecesine yükselmelidir. Çünkü bütün deliller, kanıtlar, mûcizeler bunu icap etmektedir.

(ve) Ey Yüce Resûl!. Kendi (günâhın için) yâni: İnsanlık hâli meydana gelen ve daha iyiyi yapmama kabilinden bulunan hangi bir hareketinden dolayı (ve imânlı erkekler ile imânlı kadınlar için mağfiret dile) onlardan da meydana gelmiş olan günâhların af ve örtülmesini, yüce mâbuttan niyâz eyle. Hz. Peygamber, mâsum olduğu hâlde, yine istiğfar ile mükellef olması onun için bir tevazu vazifesidir, lütfa olan ihtiyacı göstermektedir bir şükür yerinde bulunmaktadır.

Hattâ o Yüce Peygamber Efendimiz: Her gün yüz defa istiğfarda bulunduğunu Ashâb-ı kirâmına haber vermiştir. (ve) Ey insanlar!. (Allah dolaştığınız yeri de) Bilir, gündüzleri dünyadaki hareketlerinizi, nerelerde gezip durduğunuzu bilmektedir. Ve sizlerin (durduğunuz yeri de bilir.) geceleyin nerelerde kaldığınızı veya âhirette ne gibi birer mevkide bulunacağınızı da bilicidir. Onun muazzam ilminden hiçbir şey hariç bulunamaz. Artık dâima muntazam bir vaziyette bulunmak, o Yüce Yaratıcının lütfuna ilticâ etmek, ondan mağfiretler taleb eylemek her kul için en mühim bir kulluk vazifesi bulunmaktadır.

20. Ve imân edenler derler ki: Bir sûre indirilmiş olmalı değil mi idi, Vaktaki, bir muhkem sûre indirildi ve onda savaş zikiredildi, kalplerinde bir hastalık olanları gördün ki: Sana ölümden baygın kimsenin bakışı gibi bakıyorlar. Artık ölüm olarak daha lâyıktır.

20. Bu mübârek âyetler, cihâda vesâireye dâir âyetlerin inişini müminler temennî ettikleri hâlde münâfıkların ise böyle bir âyet nâzil olunca ne kadar üzgün, baygın bir hâlde kaldıklarını bildiriyor: Halbuki: Allah’ın emrine itaat etmiş, sadâkat göstermiş olsalar haklarında ne kadar hayırlı olacağını haber veriyor. Öyle fesata çalışan akrabalık haklarına riâyet etmeyen kimselerin ne kadar zillete, felâkete uğrayacaklarını ihtar ediyor. Onların Kur’an’ı düşünmez, kalbleri kilitlenmiş kimseler olduklarını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (ve imân edenler) Yâni: Allah yolunda cihâda atılmayı isteyen samimi müminler, ilâhî vahyi bekleyerek (derler ki: Bir sûre indirilmiş olmalı değil mi idi?.) ki: Bizi cihâd ile mükellef tutsa idi de o yüzden sevaplara nâil olsa idik (Ne zaman ki,) cihâda dâir (bir muhkem) nesh edilmemiş ve her vakit için tatbiki geçerli, fâidesi kabul edilmiş (sûre indirildi ve onda) o sûrede (savaş zikredildi) müslümanlara cihâd ile emr olundu (kalblerinde bir hastalık) nifak, şek ve şüphe (olanları gördük ki,) o münâfıklar topluluğunun hâllerini anladın ki, (sana ölümden baygın kimsenin bakışı gibi bakıyorlar) kendilerine ölüm hâli isâbet etmiş kimseler gibi bir vaziyet almışlar, şuursuzca bir bakışta bulunuyorlar. (artık) Ölüm (onlara daha lâyıktır.) onlar kahrolası kimselerdir. Allah onları kahretsin, onların ölmeleri, yaşamalarından iyidir, onlar İslâm âlemi için zararlı kimselerdir.

21. Onlar için, itaat ve güzel söz yaraşır sonra savaş emri, kesinlik kazanınca eğer Allah’a sadakatda bulunsalar idi elbette kendileri için hayırlı olurdu.

21. Onlar için (İtaat ve güzel söz) yaraşır. O münâfıklar, ilâhî emre hemen itaat etmeli değil midirler?. Yâhut bir ilâhî emir gelince o münâfıklar, görünürde itaat gösterir, bizim vazifemiz itaattir, meşrû lâkırdıdır derler (sonra) savaş (emri kesinlik kazanınca) onu hoş görmez, ölüm korkusundan titrer, cihâddan yüz çevirirler. Halbuki (eğer Allah’a sadâkatte bulunsalar idi) ciddi biçimde imân etmiş, Peygambere tâbi olmuş, güzel niyet sâhibi bulunmuş olsalar idi (elbette kendileri için hayırlı olurdu.) büyük şereflere, sevaplara nâil bulunurlardı.

22. Demek umulur ki: Eğer siz imândan yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuğa çalışırsınız ve akrabalık münasebetlerini parçalayıverirsiniz.

22. (Demek umulur ki:) Ey münâfıklar!. Sizin bu hâliniz göstermiş oluyor ki: (Eğer siz imândan) cihâddan, hak yolunda çalışmaktan (yüz çevirirseniz) bunun neticesi olarak (yeryüzünde bozgunculuğa çalışırsınız) savaş meydanlarından kaçar, İslâm varlığını, kuvvetini darmadağın etmek alçaklığında
bulunursunuz (ve akrabalık münâsebetlerini parçalayıverirsiniz) câhiliyet zamanında olduğu gibi birbirinize karşı düşmanca birer vaziyet alırsınız, birbirlerinizin kanlarını akıtırsınız, yurdunuzu, akrabanızı perişan bir hâlde bırakmak istersiniz.

23. Onlar o kimselerdir ki: Onlara Allah lânet etmiştir, sonra onları sağır kılmıştır ve gözlerini kör etmiştir.

23. Evet.. (Onlar) O münâfık, fesâtçı şahıslar (o kimselerdir ki: Onlara Allah lânet etmiştir) onları rahmetinden uzak bulundurmuştur (sonra onları sağır kılmıştır) işittikleri hayırlı sözlerden, nasihatlardan istifâde edemezler (ve gözlerini kör etmiştir) onlar gördükleri şeylerden fâidelenemezler insanların nefslerinde ve dışındaki bir nice kudret eserlerini bir ibret gözü ile görerek onlardan nasihat alamazlar. Onlar yaratılışlarını zâyi etmiş, zararlı kimseler kesilmişlerdir.

24. Kur’an’ı düşünmeye çalışmazlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde onların kilitleri mi var?

24. O münâfıklar (Kur’an-ı düşünmeye çalışmazlar mı?.) bütün insanlığı irşâd lütfunda bulunan, bütün şüpheleri gideren, bütün insanlara hidâyet yolunu açıkça gösteren Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini dinleyip yüce meâlini düşünmekte bulunmazlar mı?. Nedir onlardaki o gaflet o cehâlet!, (yoksa kalblerinin üzerinde onların) O kalblerin kendilerine mahsus (kilitler mi var?.) ki: Kur’an-ı Kerim’in o pek açık nasihatlarından istifâde edemiyorlar?. Düşünme özelliğinden tamamen mahrum bir hâlde bulunuyorlar. Evet.. Onların bütün bu kötü vaziyetleri kendi nifaklarının, kötü tercihlerinin bir neticesidir.

25. Şüphe yok, o kimseler ki, kendilerine hidâyet besbelli olduktan sonra arkaları üzerine dönüverdiler, onlar için şeytan süslemiş ve onları uzunca emellere düşürmüştür.

25. Bu mübârek âyetler, bir takım münâfıkların şeytanlara uyarak pek açık delillere rağmen dinden dönmüş olduklarını haber veriyor. Onların Kur’an-ı Kerim’i hoşlanmayan bâzı kabîlelere itaat edeceklerini gizlice söylediklerini, Allah Teâlâ’nın ise onların bu gizlediklerini bildiğini ihtar ediyor. Artık öyle Allah’ın gazabına uğramış, rızâsından uzaklaşmış, amelleri mahv ve yok olmuş olan şahısların öldükleri zaman melekler tarafından nasıl darbelere mâruz kalacaklarını bildiriyor. Onların İslâmiyet’e karşı olan şiddetli düşmanlıklarından Yüce Yaratıcı’nın haberdar olmadığını sanmak cehâletinde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok, o kimseler ki,) bir takım ehl-i kitaptan vesâireden olup da İslâmiyet’i kabul edenler ki, veya münâfıkça bir şekilde İslâm görünenler ki: (kendilerine hidâyet besbelli oldukları) İslâmiyet’in hakkiyyeti, onun bir hidâyet yolu olduğu birçok açık, parlak mûcizeler ile, deliller ile besbelli oldukları (sonra arkaları üzerine dönüverdiler) dinden döndüler, küfrlerini meydana koydular (onlar için şeytan) o dönmelerini, İslâmiyet’e muhalif cephe almalarını (süslemiş) güzelce bir hareket etmiş gibi göstermiş (ve onları uzunca emellere düşürmüştür.) bu dinsizliklerinden dolayı dünyada nice nîmetlere, lezzetlere nâil olacaklarını şeytan onlara telkin etmiştir.