LOKMAN SURESİ

23. Ve kim de küfre düşerse artık onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşleri bizedir. Artık onlara ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz. Şüphe yok ki, Allah sinelerde gizli olanı hakkıyla bilicidir.

23. (Ve kim de) Bu dünyada (küfre düşerse) Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudret ve âzametini düşünmeyip hakka yönelmekten kaçınırsa (artık onun küfrü) Ey Şanı Yüce Resûl!. (seni üzmesin) o küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre sarılan şahsa âittir. (onların dönüşleri) başkasına değil (bizedir) dünyada da, ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir. (artık onlara) Dünyadalarken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz) onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız. (şüphe yok ki, Allah sînelerde) Her gizli (olanı hakkiyle bilicidir) O Büyük Yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık o inkârcılarında içerilerinde saklamış oldukları bozuk düşünceleri arzuları meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre cezalandıracaktır.

24. Onları biraz nimetlendiririz, sonra onları en şiddetli bir azaba atarız.

24. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Onları) öyle inkârcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz. (sonra onların en şiddetli) en galiz, ağır (bir azaba atarız.) onlar ahirette son bulmayacak olan şiddetli bir âzaba atılmış olacaklardır, dünyadaki alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.

25. Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olsan elbette diyeceklerdir ki: Allah. De ki: Elhamdülillâh. Hayır.. Onların pek çoğu bilmez.

25. Bu mübârek âyetlerde bütün kâinatı yaratan zâtın Allah Teâlâdan başka olmadığını kâfirlerin de kabul ve i’tirafa mecbur olduklarını bildiriyor ve göklerde ve yerde olan bütün varlıkların Hak Teâlâ’ya ait olduğunu ilân ediyor. O Büyük Yaratıcının kelimelerine, hayranlık uyandıran eserlerine, kudretinin hârikalarına olmadığını pek açık bir şekilde tasvir ve ifade buyuruyor ve o Kudret Sahibi Yaratıcıya göre bütün insanlığın diriltilip, iadesi bir şahsın diriltilip iadesi mesabesinde olduğunu beyân ile kıyameti inkâr edenlerin bozuk düşüncelerini çürütüp ve o Yüce Yaratıcının üstün vasıflarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki onlara) O Allah’ın birliğini, Muhammed’in Peygamberliğini inkâr eden müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?.) bütün onları ve onlarda olanları hangi zât vücude getirdi?. (diye soracak olsan elbette) o müşrikler (diyeceklerdir ki: Allah) evet.. Onlar böyle itirafa mecbur olacaklardır. Sen de Resûlüm!. (de ki: Elhamdülillâh) onlar, Allah’ın yaratıcılığını itirafa mecburiyet göroyor. Allah’ın birliğinin delillerine karşı inkâra cesaret gösteremiyorlar. (hayır..) onlar öyle itirafa mecbur olmakla beraber yine (onların pek çokları bilmezler.) yine şirkten, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkârdan geri durmazlar, Allah’ın birer mahlûku olduğunu kabul ettikleri şeyleri o Büyük Yaratıcıya ortak koşarlar. Kendilerini böyle müşrikce bir hareketten engelleyecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadırlar.

26. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphe yok ki, Allah’tır, gâni, hamîd olan O’dur.

26. O kâfirler, bir kere düşünmeli değil midirler?. (Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) onlar, birer yaratıkdırlar. Nitekim o kâfirler de bunu itiraf etmektedirler. Artık (Şüphe yok ki, Allah’tır) o mukaddes zattan başkası değildir. (gani, hamit olan O’dur)Evet.. Bütün varlıklar o yüce zâta muhtaçtır, o hiç birşeye muhtaç değildir ve her hamd ve övgüye lâyık olan da O’dur, isterse, O’na hiçbir kimse lisân ile hamdda bulunmasın, bütün kâinat, bir hal lisanı ile O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır.

27. Muhakkak ki: Eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa, deniz de mürekkep olsa ona arkasından yedi deniz de yardım eylese yine Allah’ın kelimeleri yazılmakla tükenmez. Şüphe yok ki, Allah Azîzdir, hakîmdir.

27. O Büyük Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşününüz. (Muhakkak ki, eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa) bütün ağaçlar kalem kesilse (deniz de) mürekkep olsa (ona arkasından yedi deniz de yardım eylese) bütün suları mürekkep kesilen bir okyanusa yedi denizin suları da mürekkep kesilerek ilave edilecek olsa, bunların hepsiyle Cenab-ı Hak’kın mukaddes kelimeleri, kudretinin harikaları çeşit çeşit hilkat eserleri yazılacak olsa (yine Allah’ın) o mukaddes (kelimeleri) öyle yazılmakla (tükenmez) hepsi de yazılıp tesbit edilmiş olmaz. Bilâkis kalemler de, mürekkepler de son bulmuş olur. (şüphe yok ki, Allah Azizdir) kudreti her veçhile eksiksizdir, O’nun kudretine son yoktur ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) onun ilminden, hikmetinden hiçbir şey hariç kalmaz. Onun ilmine, hikmetine son düşünülemez. Bu âyeti kerimenin nâzil oluş sebebi hakkında birkac rivâyet vardır. Bir rivâyete göre Yahudi’ler, Resûl-i Ekrem’e demişler ki: Allah Teâlâ herşeyi Tevrat’ta zikretmiştir, o’nun zikretmediği birşey kalmamıştır. Resûl-i Ekrem de buyurmuş ki: Tevrat’ta zikredilen şey, Allah Teâlâ’nın kelâmına nisbetle ancak denizden bir damla mesabesindedir. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.

28. Sizin yaratılmanız da, tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek kişi yi yaratıp iâde etmek gibidir. Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir,görücüdür.

28. Artık o Büyük Yaratıcının kudretini, büyüklüğünü düşünmelidir. Ve ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de) hepinizin ilk olarak dünyaya getirilip sonunda öldürüldükten sonra tekrar kıyamette yeniden hayata kavuşturulmanız da o Büyük Yaratıcıya göre (bir tek kişi) yi yaratıp onu öldürdükten sonra diriltip iade etmek (gibidir) çünki o Yüce Yaratıcıya karşı hiçbir çetinlik düşünülemez. Bütün mahlûkatı yaratmakla onlardan yalnız birini yaratmak aynı kolaylıkta bulunur. Bütün yaratıkların ortaya çıkması için o Büyük Yaratıcının bir Kün = ol diye emr etmesi kâfidir. Artık o büyük kudrete göre ahiret hayatını ve diğerlerini kim inkâr edip uzak görebilir?. (Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir.) her sözü, her sedayı her iddiayı tamamen işitip bilmektedir. Ve her var olanı (görücüdür) birini görmesi, diğerlerini görmesine engel olamaz. Binaenaleyh ey o Büyük Yaratıcının kulları!. Sizin de bütün sözlerinizi, işlerinizi o Kerem Sahibi halik işitip bilmektedir, artık bunu düşünerek bütün tavır ve davranışlarınızı ona göre tanzime çalışınız, dikkatli bir halde yaşayınız.

29. Görmedin mi ki, şüphe yok Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar ve güneşi ve ayı da musahhar kılmıştır. Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider. Ve muhakkak ki, Allah her işlediklerinizden haberdardır.

29. Bu mübârek âyetler de Büyük Yaratıcı Hazretlerinin diğer birer nev’i kudret eserlerine dikkatleri çekiyor, yaratıcılığın Cenab-ı Hak’ka âit olduğunu, ondan başka mabut edinilenlerin ise bâtıl bulunduğunu ihtar ediyor. Geceler ile gündüzlerin birbirini tâkibettiği gibi denizlerde de gemilerin birer ibret numunesi olmak üzere akıp gittiğini ve müthiş dalgaların ootaya çıkması anında yalnız Allah Teâla’ya sığınıldığını ve öyle ilâhiâyetlerin bir takım nankörlerden başkasını inkâr edemiyeceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sorumlu olan insan!. (görmedin mi ki) Görmüş gibi kesinlikle bilmedin mi ki, (Şüphe yok; Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar) bu vakitlerden herbirini diğerine girdirir, vakit vakit geceler ve gündüzler artar, eksilir. Onlarda böyle bir yenilik, farklılık eseri görülür durur (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (güneşi de ayı da musahhar kılmıştır.) bunları da kendi semalarında muntazam bir harekete tâbi tutmuştur, yeryüzüne ışıklarını, nurlarını yayar dururlar. (Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider) Güneş de, ay da kıyamete kadar doğar ve batar, yaratılışındaki hikmet ve fayda parlar durur. (muhakkak ki, Allah) Ey insanlar!. Sizin öyle gündüzlerde ve gecelerde (her işlediğinizden haberdardır.) O’nun bir olan zâtına hiçbir şey gizli kalmaz. Öyle ise bu vakitleri boş şeyler ile uğraşarak zâyi etmemelidir, bunlarda güzel, güzel amellerde bulunarak Allah’ın rızasını kazanmaya muvaffak olmalıdır.

30. Şu beyân olunanlar, şundandır ki, hak olan şüphe yok, ancak Allah Teâlâ’dır. O’ndan başka çağırdıkları hep bâtıldır. Ve muhakkak ki, Allah’tır, o çok yüce, çok büyük olan O’dur.

30. (Şu beyân olunanlar, şundandır ki,) Yani: öyle bildirilen âyetlerin, gösterilen kudret eserlerinin gerçek sebebi şudur ki (hak olan, şüphe yok, ancak Allah Teâlâ’dır) bütün farklı yaratıklar, o’nun birer kudretinin eseridir. Yaratıcılık ve mâbutluk ancak o’na âittir. (O’ndan başka çağırdıkları) kendilerine ibadetde, duâ ve yakarışta bulundukları (hep bâtıldır) onlara ilâhlık, mâbutluk isnât edilmesi bâtıldır, boştur. (muhakkak ki, Allah’tır) başkası değil (o çok yüce) bütün yaratıkları üzerinde hâkim, yüksek sıfatlarla vasıflanan ve (çok büyük olan) ululuk ve büyüklüğe sahib bulunan ancak (O’ur) o Kâinatın YaratıcısıHazretleridir. Biz buna inanmışızdır.

31. Görmedin mi ki, muhakkak gemiler, denizde Allah’ın nimetiyle akar gider, size onun ayetlerinden göstermek için. Şüphe yok ki, bunda herbir çokça sabır eden, çokça şükür eden için ibretler vardır.

31. Ey hitap edilebilir olan insan!. (Görmedin mi ki, muhakkak gemiler) büyük olsunlar, küçük bulunsunlar hepsi de (denizde Allah’ın nimetiyle) onların sebeplerini hazırlamak için kullarına vermiş olduğu kabiliyetle veya rüzgârları ortaya çıkarmasıyla (akar gider) arzu edilen tarafa harekette bulunur. Tâki, ey insanlar!. (size onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (âyetlerinden) bir kısımı (göstermek için) öyle denizde akmasına devam eder. Evet.. Bütün bu ulaşım vasıtalarının varlığı, muntazam hareketleri, Büyük Yaratıcının birliğine, ilmine, kudretine ait birer delildir, bunlara bakıp da kendilerine o kabiliyeti veren nimet sahibi yaratıcının varlığını, kudretini tasdik edip, yüceltmek elbette ki, gerekir. (şüphe yok ki, bunda) bu zikredilen yüce âyetlerde, alâmetler de (herbir çokca sabr eden) düşünce hususunda, ibâdet ve taat hususunda sabr ve sebattan ayrılmayan ve (çokça şükr eden) ilâhi nimetlere karşı şükür vazifesini lâyıkiyle yerine getirmeye çalışan müminler (için ibretler vardır) öyle mümin, düşünen zâtlar, bu gibi ulaşım vasıtalarını düşünürler, kıymetlerini takdir ederler. Evet.. Onların o koca denizlere nasıl yürüyerek uzak uzak kıt’alara yolcuları nasıl taşımakta oldukları düşünülmeğe lâyıktır. Ve özellikle zamanımızdaki uçakların havalarda ne kadar sür’atle uçup gittiklerini de nazarı dikkate almak gerekmektedir. Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelen birer hilkat harikasıdır. Artık her zaman, bu gibi eserleri dikkate alarak bunları yaratan şânı yüce Yaratıcıyı ululama ve yüceltmeye devam etmelidir, gafletle yaşamamalıdır.

32. Ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman, onlar Allah’a dini ona tahsis ediciler olarak yalvarmaya başlamış olurlar. Sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman onlardan mutedil olan vardır ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olandan başkası inkâr etmez.

32. Halbuki, nice insanlar vardır ki, bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmezler, bunları yaratan Kerem Sahibi Yaratıcıya kulluk etmeğe devam etmezler, ancak vakit vakit denizlere vardıkları (ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman) can korkusuna düşerler, o vakit (onlar Allah’a, dinî ona) o eşsiz mâbuda (tahsis ediciler olarak) yalnız, O’nun kendilerini kurtuluşa erdirebileceğine inanarak (yalvarmaya başlamış olurlar) o korkunç durumdan kurtulmalarını yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâzda bulunurlar. (sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman) yine onların ekserisi küfrlerinde, isyanlarında devam ederler. Ancak (onlardan) bir kısım (mutedil olan vardır) Allah’ı bir kabul etmeye devam, hayatına bir düzen vermeğe kabiliyetli bulunur. Fakat böyleleri pek azdır. Nail oldukları nimetlerin kıymetini bilmeyip yine küfrlerine dönenlerin ise ne kadar fena bir kabiliyette insanlar olduklarını bildirmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olanlardan başkası inkâr etmez.) Evet.. Sözlerinde durmayanlar, ahidlerine vefa göstermeyenler, nimete nankörlükte bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka yalvarıp böyle bir felâketten kurtulduktan sonra yine küfrlerine devam eder dururlar. Doğuştan gelen kabiliyetlerini tamamen zâyi etmemiş olanlar ise böyle bir nimete nâil olunca kıymetini bilirler, onu kendilerine ihsan buyurmuş olan Cenab-ı Hak’kı bir olarak kabul edip, ululamağa çalışırlar, Allah’ın dinine gönül vererek ebedî kurtuluşa ermiş bulunurlar. “Rivâyete göre bu âyeti kerime, Ebu Cehl’inoğlu İkrime hakkında nâzil olmuştur. İkrime önceden babası gibi İslâmiyet’e cephe almıştı, Mekke-i Mükerremenin fethi üzerine firar edip deniz sahiline varmış, Yemen’e gitmekte olan bir gemiye binmişti. Gemi ansızın bir rüzgâra tutulmuş, büyük bir tehlike yüz göstermişti. İkrime kendi kendine söz vermiş ki, eğer Allah Teâlâ beni bundan kurtarırsa elbette Muhammed Aleyhisselâm’a döner giderim, mübârek dine sarılarak İslâmiyet’i kabul ederim. Derken rüzgâr dinmiş, İkrime de selâmetle Yemen sahiline çıkmıştı. Kendisinden evvel karısı Ümmülhâkim de İslâmiyet’i kabul etmişti. Yemen’e gelerek kocası İkrime ile beraber Peygamber efendimizin yanına dönüp gelmişler, İkrime de müslümanlığını açıklayarak samimi bir şekilde İslâm dinine sarılmış oldu. Ebu Bekrıssıddık zamanında bir askeri birlik ile Umman ve Yemen taraflarına giderek kâfirler ile, dinden dönenler ile savaşlarda bulunmuştur. Sonra Şam fethine gidip Ecnâdiyye veya Yermuk muharebesinde şehit olmuştur. İslâmiyet’e güzelce hizmetlerde bulunmuştur. Radiallahu Teâlâ anh “Essirac-ül-Münir” “Kamusulalâm”.

33. Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz ve bir günden de endişe ediniz ki, bir baba evlâdından birşey ödeyemez, evlât da atasından birşey ödeyecek değildir. Şüphe yok ki, Allah’ın vâdi haktır. Artık sizi dünya hayatı sakın aldatmasın ve sizi o çok aldatıcı şeytan Allah hakkında şaşırtmasın.

33. Bu mübârek âyetler, insanlığa Allah’dan sakınmalarını, kıyamet gününün müthiş durumlarını düşünüp korkmalarını ve dünyanın fani varlığına ve şeytanın aldatmalarına kapılmamalarını emr ediyor. Kıyametin zamanını, yağmurların ne vakit yaşacağını, ana rahimlerinde nelerin olduğunu, ve insanların ileride neler kazanacaklarını ancak Allah Teâlâ’nın bildiğini, başkalarının bilemiyeceğini açıklamaktadır. Şöyle ki: (Eyinsanlar!. Rab’binizden korkunuz) O Büyük Yaratıcının kudretini, azametini düşünerek titreyiniz, onun dinine aykırı harekette bulunmayınız (ve bir günden de endişe ediniz ki,) başka günlere benzemiyecektir, deniz fırtınalarının ve diğer dehşet verici olayların çok fevkinde olan nice korkunç olayları içinde bulunduracaktır. Artık öyle bir günden nasıl korkulmaz ki, (bir baba evlâdından birşey ödeyemez) o kadar şefkatli olduğu hâlde yine evladının bir günahını yüklenemez, onun cezasını kendisi çekemez (evlât da atasından birşey ödeyecek değildir) babasının sorumluluğunu üzerine atamayacaktır. Bir kâfir babaya mümin olan evlâdının ahirette hiçbir faidesi olamayacaktır. Babasını Allah’ın azâbından kurtaramayacaktır. (Şüphe yok ki, Allah’ın vâdi haktır) vad buyurmuş olduğu o kıyamet günü herhalde meydana gelecektir. Herkese amellerine göre sevap ve ceza verileceği hususundaki ilâhi açıklama gerçeğin ta kendisidir. (artık sizi dünya hayatı) bu fani âlemin güzelliği ve süsü (aldatmasın) sizi gaflete daldırıp insanlık vazifenizi yerine getirmekten geri bırakmasın. Çünki o hayat sürelidir, ebedî hayatı düşünüp onu sağlamaya çalışmalıdır. (ve sizi) Ey insanlar!. (o çok aldatıcı) olan şeytan (Allah hakkında şaşırtmasın) sizi kötülüklere sürükleyerek o yüce mabûdunuza karşı isyân edici bir vaziyette bırakmasın, kalplerinizi Allah’dan korkusundan boş, tevbe edip, af diler olmaktan gafil bir hale getirmiş olmasın. Daima uyanık bulunarak kulluk vazifelerinizi yapmağa çalışınız, müthiş kıyamet gününü unutmayınız.

34. Şüphe yok ki, o kıyamet hakkındaki bilgi Allah indindedir ve yağmuru o indirir ve rahimlerde olanı o bilir ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez ve bir kimse hangi yerde öleceğini kestiremez. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alîmdir, habîrdir.

34. (Şüphe yok ki, o kıyamet hakkındaki) Okıyamet kopacağı güne dair (bilgi Allah indindedir) onun ne zaman ortaya çıkacağını Allah’tan başkası bilemez. İnsanların vazifesi, o meydana geleceği kesin olan günü düşünerek daha dünyada iken hayatlarını tanzime, davranışlarını düzeltmeğe çalışmaktan ibarettir. (ve yağmuru o indirir) O Kerem Sahibi Yaratıcı, takdir edilmiş olan vakitlerde yağmurları yeryüzüne yağdırır, bir hayat mayası olan sular ile yeryüzüne bir nev’i hayat vermiş olur. (ve rahimlerde olanı o bilir) O Kerim olan Yaratıcı annelerin rahimlerinde olan çocukların erkek mi, dişi mi olduklarını yarattıklarının tamam mı, noksan mı bulunduğunu ancak o Büyük Yaratıcı bilir (ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez) hayıra mı kavuşacağını, şerre mi uğrayacağını bilemez, hayat faaliyetinin nasıl bir netice vereceğini kesin şekilde belirleyemez. (ve bir kimse hangi yerde öleceğini kestiremez) ileride ne gibi hâdiselen zuhur edeceğini, ne gibi bir sebeple dünya hayatından mahrum kalacağını ve ölüm olayının meydana geleceği günü kesin olarak bilemez. Binaenaleyh insan, o günü hatırdan çıkarmamalıdır, gaflet içinde yaşamamalıdır, insan, hiç umulmayan bir zamanda hayata veda edebilir, hayatından ümit kesilmek üzere olan bir hasta da şifa bularak nice seneler daha yaşayabilirler. Bütün bunları hakkıyla bitmek, Cenab-ı Hak’ka aittir. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alimdir) Onun ezeli ilmi, külli ve cüz’i bütün hadiseleri, bütün olayları kapsar ve o Hikmet Sahibi Yaratıcı (habirdir) gerek açık ve gerek gizli bütün olayları bilir, bütün gönüllerde gizli olan düşüncelerden, kanaatlerden haberdardır. Hiçbir şey o Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerine gizli kalamaz, artık bu gibi ilâhi vasıfları düşünerek uyanık bir halde, kulluğun şânına lâyık bir tarzda yaşamaya çalışmalıyız. Rivayete nazaran “Hars Bini Amr” adında bir şahıs, çölden peygamberin huzuruna gelerek: Kıyamet nezaman kopacaktır?. Ben tohumlarımı yere bıraktım, yağmur ne zaman yağacaktır?. Zevcem hâmiledir.. Oğlan mı kız mı doğuracaktır?. Ve ben yarın ne iş göreceğimdir?. Ve ben nerede öleceğim?. Diye bu beş şeyden sualde bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, bunları ancak Cenab-ı Hak’kın bildiği ifade buyurulmuştur. Bunlara “Mugayyebatı Hamse” denilir. Bunları Allah Teâlâ dilediği kuluna vahy veya itham yoluyla bildirmedikçe kimse bilip kesin surette tayin edemez. Bazı alametlere dair elde edilen malûmat ise kesin değildir. Daima uymayabilir. Mamafih öyle bir bilgi, o alametlere dayanacağı için yine Cenab-ı Hak’kın bildirmesiyle meydana gelen bir bilgiden başka değildir. Bu mugayyebat = gaybler hakkında “Buharî’de” zikredilen bir hadis-i şerif, şu mealdedir. Gayıb anahtarları beştir, onları Allah’tan başkası bilmez. Şöyle ki: Yarın ne olacağını Allah’tan başkası bilmez. Ve rahimlerde ne olduğunu Allah’tan başkası bilmez ve kıyametin ne vakit kopacağını Allah’tan başkası bilmez. ve bir kimsenin nerede öleceğini kendisi bilmez, ancak Allah bilir, ve yağmurun ne vakit geleceğini de Allah’tan başka bir kimse bilmez. Bu gibi gayba ait şeylerin Allah’ın ilmine tahsis buyurulmuş olması, bir hikmet ve menfaat gereğidir. İnsanlara gerekli olan, üzerlerine düşen vazifeleri yapmaktır, zahiri sebeplere yapışmakla beraber Cenab-ı Hak’ka tevekkülde, teslimiyette bulunmaktır, her hususta başarıyı o kerem sahibi, merhametli şânı yüce Yaratıcı’dan beklemektir. Ve başarı yalnız Allah’tandır..