LOKMAN SURESİ

12. Yüce zatıma andolsun ki, Lokman’a Allah’a Şükret diye hikmet verdik ve her kim şükrederse ancak kendi nefisi için şükretmiş olur ve her kim de nankörlük ederse şüphe yok ki, Allah zengindir, hamde lâyıktır.

12. Bu mübârek âyetler, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin Lokman’a hikmet verdiğini ve onu şükr ile sorumlu kılmış olduğunu bildiriyor. Lokman’ın da oğluna bir büyük zulm olan şirkten kaçınmasına dâir nasihat vermiş olduğunu gösteriyor. Ve anaya, babaya iyilikte ve onlara da şükrde bulunmalarını Cenab-ı Hak’kın insanlara tavsiye buyurduğunu, vâlidelerin mühim hizmetlerine de işaret buyurmuş olduğunu haber veriyor. Fakat ana ve babanın şirki gerektiren tekliflerine riayet edilmeyip kendilerine yumuşak bir karşılıkta bulunulmasını ve müminlerin yoluna gidilmesi gereğini ve ahiret sorumluluğunun vuk’u bulacağını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Zâtı uluhiyetime andolsun ki, Lokman’a) İslâm dinini kabul edip, Allah’ın emrine itaat eden o muhterem kula (Allah’a şükret diye hikmet verdik) onu kavuştuğu nimetlerden dolayı nimetin gerçek sahibi olan Kerem Sahibi Allah’a şükr etmekle mükellef kıldık, kendisini hikmete ermekle şereflendirdik. Yani: Onu ilmile destekleyen amellere muvaffak eyledik, nazari ilimleri elde edip ve fâziletli fiilleri kazanmak için kendisine tam bir meleke, bir ruhi kâbuliyet ihsan buyurduk. Evet.. Hikmet, bir nurdur ki, insanı Allah’ı tanımaya kavuşturur, güzel ameller ile meşgul olmaya yöneltir. Güzel bir ilm ile güzel âmellere muvaffak olan bir zâta hikmet verilmiş demektir. İlmiyle amel etmeyen bir kimse ise, ne kadar bilgili olsa da hakîm olmak şerefini kazanmış olamaz. İşte Hz. Lokman, böyle bir hikmete, bir üstünlüğe nâil olduğu için Cenab-ı Hak’ka şükr etmekle mükellef tutulmuştu. (ve her kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükr etmiş olur) çünki bu şükrün sevabı kendisine âittir. Bu sebeple hakkındaki ilâhi nimetler artar, devam eder. (ve her kim de nankörlük ederse) Nail olduğu nimetlerin kadrini bilmeyip şükür vazifesini yerine getirmezse bunun zararı da kendisine âittir. Hak Teâlâ kimsenin şükrüne hâşâ muhtaç değildir. Evet.. (şüphe yok ki, Allah, zengindir) hiçbir şeye muhtaç değildir. Hiçbir kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur ki, onun yokluğundan dolayı zarar görmüş olsun ve o Büyük Yaratıcı (hamde lâyıktır) hamd ve şükre her vechile daha lâyıktır, bütün kâinat, birer hal diliyle O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır, isterse bir takım kimseler, bu yüce vazifeyi lisânen ifade de bulunmasınlar.

§ “Hamd”; kelimesi, şükrü de kapsar, hamd, şükrün başıdır. Nitekim Ebussuud tefsirinde bulunan bir hadisi şerif, şu meâldedir: Allah’a hamd etmeyen bir kul, ona şükr etmiş olamaz.

13. Ve hatırla o vakti ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah’a ortak koşma, şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür.

13. Hikmet sahibi, düşünen zatlar, elbetteki, bu şükür vazifesini hakkıyla takdir eder, bunu yerine getirmeye kendileri çalıştıkları gibi başkalarına da bunu tavsiyede, tekliftebulunurlar. İşte Lokman Hekim’in bu vazifeyi böylece ifâ etmiş olduğunu bir itaat örneği olmak üzere Cenab-ı Hak şöylece haber veriyor: (ve hatırla o vakti ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah’a ortak koşma) O Büyük Yaratıcının birliğini, ortak ve benzerden uzak oluşunu bilip tasdik et (şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür) şirke düşen bir şahıs, kendi nefsini ebedî bir surette azaba mâruz bırakmış olur. Lokman Hekimin bu tavsiyesi üzerine oğlu da şirki terkederek İslâmiyet’e kavuşmuştur.

14. Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik: Onu anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti. Onun sütten kesilmesi de iki sene içindedir. Bana şükret ve ana ile babana da. Dönüş de banadır. Dedik.

14. Hak Teâlâ Hazretleri, Lokman Hekimin evlâdına olan nasihatini açıkladıktan sonra evlâdın da ana-babasına karşı nasıl bir vaziyette bulunmaları gereğini bizlere şöylece açıklıyor: (Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik) Onlara itaat etmelerini, iyilikte bulunmalarını emr eyledik. Çünki onların evlâtları hakkında hizmetleri pek çoktur. Ezcümle (onu) o evlâdı (anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti) ona bir müddet yüklü kalmış, doğum sancısına tutulmuş, zayıflığa uğramıştır. (onun sütten kesilmesi de iki sene içindedir) annesi ona böyle bir müddet süt verir durur, çoğunlukla anneler çocuklarına böyle iki sene süt yerirler. Süt müddeti, İmamı Azam’a göre doğumdan itibaren otuz aydır. Ondan sonra içilen süt ile hürmeti rida = süt analık sabit olmaz. Fakat İmamı Yusuf’a, İmamı Muhammed’e ve İmamı Zufer’e göre süt müddeti iki ay senesidir. Mâlikilere göre de bu müddet nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiilerce de iki ay senesinin sonuna doğru nihayet bulur. Hanbeli hukukçularınca da bu müddet tam iki senedir. Zahiriye mezhebine göre ise süt için böyle bir belirli süre yoktur.Binaenaleyh süt emen pek yaşlı da olsa yine hürmeti rida yani süt annelik sâbit olur. Süt emen, süt verenin süt evlâdı hükmünde bulunur. Hz. Aişe ile İbni Mes’ud gibi bazı sahabe-i kirâmda bu görüştedirler. Artık tedbirli bulunmalıdır. “Bidayetül müctehit” ve “El Muhallâ”. Evet.. Cenab-ı Hak, insana şöylece de tavsiyede bulunmuştur. (bana şükret, ve anan ile babana da) şükr et. Çünki asıl gerçek nimeti veren Allah Teâlâ olduğu için ona hamd ve şükrde bulunmak en birinci bir vazifedir. Ana baba da evlâdın varlığına sebep olup onun hayatına, terbiyesine hizmet etmiş oldukları için teşekküre hak kazanmışlardır. Evet.. şükret.. Çünki (dönüş te banadır) diyerek insanlara ilâhi emir yöneltmiştir. Yani: Ey insanlar!. Siz ahiret âleminde sorguya çekileceksiniz. Şükür vazifesini ifa edip etmediğinizden dolayı sizi mükâfata veya cezaya kavuşturacak olan ancak bir olan Allah’tır. Bunu unutmayınız!.

15. Eğer kendisi hakkında hiçbir bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşasın diye seni zorlarlarsa o vakit onlara itaat etme ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol ve bana yönelenlerin yoluna tâbi ol. Sonra dönüşünüz banadır. Artık neler yapmış olduğunuzu size haber vereceğim.

15. Bununla beraber oraya, babaya itaat, ancak meşru olan hususlardadır. (Eğer kendisi hakkında hiçbir bilgin olmayan birşeyi) yani: Cenab-ı Hak’kın ortağı olduğuna dâir hiçbir delil bulunmayan bir yaratığı, öyle gerçeğin aksine olarak (bana şerik koşasın diye seni zorlarlarsa) cebir ve şiddetle bulunurlarsa (o vakit onlara itaat etme) onların hatırları için öyle yaratıklara tapmak cehaletinde bulunma, bu hususta onlara itaat etmemek lâzımdır. (ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol) dine aykırı olmayan hususlarda kendilerine yumuşaklık göster, insanlığa uygun ve dininhükmüne uygun bir şekilde onlar ile muamelede bulun (ve bana yönelenlerin yoluna tâbi ol) müminlerin ibadet eden mütteki kulların izlerini tâkibet, başkalarını taklid etme. Çünki (sonra) ahirette (dönüşünüz banadır) hepiniz de benim mânevî huzuruma celbedilecek, sorgulamaya tâbi tutulacaksınız. (artık siz) Dünyada iken (neler yapmış olduğunuzu size) o ahiret âleminde (haber vereceğim.) herbirinizi dünyadaki âmellerinize göre mükâfata, cezaya kavuşturacağım. Binaenaleyh bu âkibeti güzelce düşünerek daha fırsat elde iken hareketinizi ona göre tanzime çalışınız.

16. Oğulcağızım! Muhakkak ki, o yaptığın şey bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa Allah onu getirir, meydana çıkarır şüphe yok ki, Allah lâtiftir, habîrdir.

16. Bu mübârek âyetler de Lokman Hekim’in oğlunu irşâda çalıştığını bildiriyor. Oğluna tavsiye ettiği en güzel amelleri ve en önemli ahlaki hareketleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Oğulcağızım!. Muhakkak ki, o) Yaptığın şey, gerek iyilik, gerek kötülük (bir hardal tanesi ağırlığında olsa da) öyle pek küçük, pek hafif bir miktarda olmakla beraber (bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa) öyle en gizli veya en yüksek veya alçak bir yerde gizlense (Allah onu) yine ortaya (getirir) yine meydana çıkarır, onunla sahibini sorgulamaya tâbi tutar, ona göre mükâfat ve ceza verir. (şüphe yok ki Allah, lâtiftir) onun dinî her gizli şeye de yetişir. Ve O Yüce Yaratıcı (habîrdir) herşeyin aslint, mahiyetini bilir. Biz buna inandık. Artık her insan bu hakikati düşünerek hayatını ona göre düzenlemelidir.

17. Oğulcağızım! Namazı dosdoğru kıl ve mâruf ile emr et ve münkerden nehy et ve sana gelen musibete sabr eyle. Şüphe yok ki, bu, kesinlikle gerekli işlerdendir.

17. Lokman Hekim, oğluna son derece şefkatli olduğunu gösterir bir tarzda hitabederek inanca, âit nasihat verdiği gibi en büyük ibadetlere, ahlâki hareketlere dâir de şöylece öğüt veriyor. (Oğulcağızım!. namazı dosdoğru kıl) kalbini aydınlatmak, ruhunu temizlemek için namazları farz ve şartları dairesinde kılmaya devam et (ve mâruf ile emret) meşru, fâideli şeyleri başkalarına da tavsiye et, hemcinslerinin çocuklarına şefkat göster, onların da ahlakını düzeltmeye çalışarak sevap kazan. (ve münkerden nehy et) haram, çirkin ve sosyal hayat için zararlı olan şeylerden de başkalarını gücün nisbetinde engellemeye çalış, bu suretle de insanlık adına iyilik iste. (ve sana gelen musibete sabr et) gerek ibadet ve taat hususunda ve gerek insanları irşâd yolunda görülecek bazı felâketlere, sıkıntılara karşı sabırdan, metanetten ayrılma, elinden geldiği kadar bu gibi pek faideli vazifelere devam eyle (Şüphe yok ki, bu) zikr ve tavsiye edilen husus (kesinlikle gerekli işlerdendir.) bunları Cenab-ı Hak, kulları üzerine kesin şekilde farz kılmıştır, bunlara riayet edilmesi, kesin bir vazifedir.

18. Ve insanlara avurdunu şişirme ve yeryüzünde çalımla yürüme, şüphe yok ki, Allah hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.

18. Lokman Hekim, oğluna karşı nasihatına devam ederek şöyle de demiştir: (Ve insanlara avurdunu şişirme) Yani: İnsanlara karşı gurur ve kibirli bir vaziyet alarak onlardan yüzünü çevirme, hastalıklı bir şahıs gibi bir tavır takınma, güleryüzlü ve tebessüm bir vaziyette bulun (ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, alay eder bir vaziyet alarak gezip durma. (şüphe yok ki, Allah, hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde görüp duran kibirli kimseler, Allah’ın sevgisine lâyık olamazlar.

§ “Tas’îr”; yüz döndürmek demektir.Kibirlenerek eğri büğrü bir tavır almak yerinde kullanılır: Asıl “saar” kelimesi yüz veya boyun eğriliği manasınadır. “Merah” şımarık bir tarzda kibirli olarak bir vaziyet almaktır. “Muhtâl” kendini görüp kibirleneni ve kendini beğenen kimsedir. “Fehûr” da iftihar eden, kendisini büyük görüp nazlanan kimse demektir.

19. Ve yürüyüşünde dengeli ol ve sesini alçalt, muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.

19. (Ve yürüyüşünde dengeli ol) Yolda giderken ne çok sür’atli ve ne de pek ağır yürüme, dengeli olmaktan ayrılma, ne hafiflik eseri göster, ne de, gururlu bir vaziyet al. Böyle bir yürüyüş, insanın şerefini giderir. Nitekim bir hadisi şerifte:

Pek hızlı yürümek; mümînin şerefini kıymetini giderir. (ve sesini alçalt) Fazla bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde yükseltme, (muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.) çünki o hayvan, gereksiz yere sesini pek fazla yükseltir, hoş olmayan bir surette anırışlarda bulunur. Artık bir insana yakışır mı ki, öyle boş yere yırtınırcasına bir eda ile bağırıp dursun?.

§ “Gadd, Gıdâda”; kısaltmak, azaltmak, herhangi birşeyi engellemek büyüklerin huzurunda göz ile etrafa bakıp durmamak, öne, aşağıya doğru bakmaktır ki, bu bir edeb gereğidir. “Hz. Lokman” büyük bir din alimi idi, hikmetle vasıflanan bir zât olduğu Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle sâbittir. Kendisine Allah tarafından hikmet ihsan olunduğu ve bu sayede evlâdına pek hikmetli nasihatlarda bulunduğu bir itaat örneği olmak üzere Kur’an-ı Kerim’dezikredilmektedir. Bu zâtın peygamberliğini kabul edenler de vardır. Lokman Hekim’in şahsiyetine, hayat hikayesine ortaya çıktığı yere dair tarihlerde kesin bilgiler yoktur. Bu hususta farklı rivâyetler vardır. Kendisinin aslen “Nübe”li bir köle olduğunu iddia edenler de vardır. Arap olması ihtimâli daha kuvvetli görülmektedir. Bir rivâyete göre babasının ismi “Baura”dır. Baura ise Eyüp Aleyhisselham’ın kız kardeşinin veya teyzesinin torunudur. Diğer bir rivayete göre de Azer’in evlâdındandır, bir sene yaşamıştır, Dâvud Aleyhisselâm’ın zamanına yetişmiş, o Peygamberi Ali’der ilm almıştır. Hz. Dâvud’un Peygamberliğinden evvel fetva verirmiş, daha sonra fetva vermez olmuştu. Diğer bir rivâyete göre de İsrailoğulları arasında kadılık görevinde bulunmuştur. Hülasa: çoğunluğun görüşüne göre Hz. Lokman, bir peygamber değil, bir hikmet alimi idi. Bu zâtın birçok hikmetli, faydalı nasihatları tesbit edilmiştir. Ezcümle oğluna nasihat vererek demiştir ki: “Ey oğlum!. Tövbeni geciktirme, çünki ölüm ansızın geliverir” Allah’tan kork, kalbin günahkâr olduğu halde sana değer versinler diye kendini insanlara muttaki gösterme”, “Oğulcağızım!. Ben susmamdan dolayı asla pişmanlık duymuş olmadım, çünki söz gömüşten olsa bile susma, altundur.” âlimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü Allah Teâlâ, ölü kalpleri hikmet nuru ile diriltir, nasıl ki, yeri yağmur sulariyle diriltiyor.” Rivayet olunuyor ki: Birgün Lokman Hekim’e efendisi demiş ki: Bir koyun kes, onun en temiz iki uzvunu bana getir, o da bir koyun kesmiş, onun dili ile kalbini alıp efendisine getirmiş, efendisi tekrar demiş ki: Bir koyun kes, onun en habis iki parçasını bana getir. O da kesmiş, koyunun yine dili ile kalbini getirivermiş. Efendisi bunu böyle görünce sebebini sormuş, Lokman Hekim de demiş ki: Bu iki organ, temiz olunca o koyunun bütünvücudu temiz olmuş olur ve aksine bu iki parça temiz olmayınca o koyunun bütün parçaları da temiz bulunmamış olur. Essirâc-ül-Münir. Binaenaleyh insanın da temizliği, ruhî nezâfeti dili ile kalbine göre belirlenmektedir.

20. Görmediniz mi ki: Allah Teâlâ sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır. Ve üzerinize zâhiren ve batınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne de bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadelede bulunur.

20. Bu mübârek âyetler, Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin insanlık hakkındaki birer Allah’ın birliğine delili olan çeşitli nimetlerini bildiriyor. Bir takım kimselerin ise bir delile dayanmaksızın sadece bir taklit sebebiyle cahilce harekette bulunarak küfre düşmüş, hidayetten mahrum kalmış olduklarını haber veriyor. Cenab-ı Hak’kın emrine boyun eğip dinine girenlerin ise kurtuluş haline işaretle güzel bir sona kavuşacaklarını müjdeliyor. Kafir olanların da dünyada süreli bir istifadeden sonra Allah’ın azabına sevkedileceklerini ve onların o inkârcı hâllerinden dolayı Resûl-i Ekrem’in üzülmemesini beyan ile o şânı Yüce Peygambere teselli vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Siz (Görmediniz mi?) göz ile görmüş gibi bilmiyormusunuz (ki Allah Teâlâ, sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır) bütün onlardan istifade edip duruyorsunuz. Mesela: Göklerde bulunan güneşin, ayın ve yıldızların ışıklarından, bulutların yağdırdığı yağmurlardan yararlanıyorsunuz. Yeryüzündeki bağlardan, bahçelerden, denizlerden, ırmaklardan, madenlerden, çeşitli hayvanlardan da istifade edip duruyorsunuz. Bütün bu hilkat eserleri, insanların menfaatlerini temin ediyor, faidelerine hizmette bulunuyor. (ve) O KeremSahibi Yaratıcı ey insanlar!. Sizin (üzerinize zâhiren ve bâtınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur.) bunları takdir etmek gerekmez mi?. İbni Abbas Hazretlerinden nakledildiğine göre zâhir nimetten maksat, Yüce Kur’an’dır, İslâm dinidir. Gizli nimetten maksat da, insanların günahlarından dolayı alelacele cezası verilmeyip o günahların örtülmesi töybe için süre verilmiş olmasıdır. Mücahidin beyanına göre de zâhiri nimetler, İslâmiyetin ortaya çıkışı müslümanların düşmanlarına karşı zafer elde etmeleridir. Batıni nimetler de müslümalara melekler ile yardım edilmiş olmasıdır. Bir kavle göre de zâhiri nimetler, göz, kulak, lisan ve diğer organlardır. Batıni nimetlerden maksat da kalp, akıl, fehim ve benzerlerinden ibarettir. Hülasa: Cenab-ı Hak insanlara maddî ve mânevi birçok nimetler ihsan buyurmuştur. Bunların kıymetini bilip şükrünü edâ etmek lâzımdır. (ve) hâlbuki (nâstan öylesi de vardır ki) nimete nankörlükte bulunur. (ne) delile dayanan (bir lime ve ne) de bir kurtuluş yolunu gösteren (bir rehbere ve ne de) kendisini (tenvir eden) ilâhi (bir kitaba dayanmaksızın) sadece cahilce bir taklit ve kuruntu tesiriyle (Allah hakkında mücadelede bulunur) O Kâinatın Yaratıcısının birliğini ve diğer yüce sıfatlarını inkâr eder, bir takım yaratıklara mâbudluk yaratıcı olma niteliği isnât ederek şirke düşer, gözleri önünde parlayan ilâhi birliğin delillerini görmez olur.

21. Onlara “Allah’ın indirmiş olduğuna tâbi olun” denildiği vakit, dediler ki: Hayır.. Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz. Ya şeytan onları alevli âteşin azabına dâvet eder olsada mı? yine tâbi olacaklar.

21. (Onlara) öyle küfr ve şirke düşen cahillere (Allah’ın indirmiş olduğuna tâbi olun) onun kitabını kabul edin, onun size tebliğe memur olan Şanı Yüce Peygamberine muhalefettebulunmayın (denildiği vakit) o inkârcılar (dediler ki: Hayır..) biz kanaatimizi terketmeyiz (biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz.) Yani: Putlara tapar dururuz. Bu ne cehalet!. (ya şeytan onları alevli âteşin âzabına dâvet eder olsada mı?.) yine tâbi olacaklar!. Evet.. Şanı Yüce Peygamber, onları Allah’ın kitabına dâvet ediyor ki, ona imân edip sarılanlar, ilâhi nimetlere kavuşacaklardır. Şeytan ise onları küfre dâvet ediyor ki, onun neticesi, en büyük ebedî cehennem azaplarından başka değildir. O halde nasıl olur ki, öyle şeytâni vesveselere kıymet verilebilsin?.

22. Ve her kim samimi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse muhakkak ki, en sağlam kulpa sarılmıştır. Bütün işlerin âkıbeti, Allah’a dönecektir.

22. (Ve her kim samimi olduğu) Yani: Zâhiren ve bâtinen hâlis, güzelce amellere sahip, kalb berraklığını elde etmiş bulunduğu (hâlde yüzünü Allah’a teslim ederse) bütün işlerini Yüce Yaratıcıya bırakırsa, bütün varlığiyle hakka yönelirse, bütün başarıyı o kerem sahibi halikından beklerse (muhakkak ki, en sağlam kulpa sarılmıştır) artık en büyük, manevî bir yüceliğe erecektir. Böyle sağlam birşeye sarılmak bir temsilden ibarettir. Nasıl ki: Yüksek bir yere yükselmek için kopmasıdan, kırılmasından korkulmayan pek sağlam bir urgana sarılan kimse, bu vasıta ile o makama yükselebileceği gibi, yüce bir makama kavuşmak için de ibâdet ve taat gibi bir mânevi vasıtaya yapışan bu suretle kendisini Allah’ın dinine bağlayan bir zât da o yüce gayesine elbette ki, kavuşur. (bütün işlerin âkibeti, Allah’a dönecektir.) Bütün kulların son sevkedilecekleri makam Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin manevî huzurudur, âhiret önündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. İşte o âkibeti düşünerek onagöre kurtuluş sebeplerini temine çalışmalıdır.