KIYAMET SURESİ

14. Doğrusu insan kendi şahsı aleyhine bir delildir.

14. (Doğrusu insan) hakkında başkalarının şâhitliklerine ihtiyaç yoktur. İnsan (kendi şahsı aleyhine bir delildir.) dünyadaki yaptıkları şeylere yarın âhirette bütün beden organları şâhitlik edecektir.

15. İsterse, mazeretlerini ortaya atmış bulunsun.

15. (İsterse) O insan, kendisini kurtarmak için (mâzeretlerini ortaya atmış bulunsun.) bununla kendisini sorumluluktan kurtaramaz, o boş mâzeretleri kabul edilmez. Diğer bir görüşe göre de: İsterse, bütün elbiselerinden soyulmuş, yâni: Bağırıp çağırmaya başlamış; zelilce bir vaz’iyet almış olsun, artık pişmanlık zamanı geçmiş bulunur.
“Meâzir” mâzeret lâfzının çoğul ismidir. Bir de örtü, perde mânâsındaki “mizarın” çoğuludur.

16. Onu Kur’an’ı acele alasın diye onunla dilini kımıldatma.

16. Sen de ey Yüce Peygamber!. (Onu) O sana vahy olunan Kur’an-ı (acele alasın diye) acele etme, (onunla) o henüz vahy edilmekte olan Kur’an âyetlerîle (dilini kımıldatma) daha vahy
olunması, tamam olmadan onları hemen okumaya başlama, Cibrîl-i Emîn, onları okuyunca tam bir huzur ile dinle, o vahy olunacak âyetler, senin kalbinde yerleşecek, hafızası nûrlandıracaktır, bu hususta acele etmeğe gerek yok.
Rivâyet olunuyor ki: Cibrîl-i Emîn, ilâhî vahyi teblîğ edince Resûl-i Ekrem Hazretleri, hemen okumak için mübârek lisânını harekete getirirdi, bu sûretle de, Kur’an-ı Kerimin derhal ezberlenmesine itinada bulunurdu, Cenab-ı Hak ise, o Kur’an-ı Kerimin korunacağını müjdelemek için Resûl-i Ekrem’ine böyle emr buyurmuştur.

17. Şüphe yok ki: Onu toplamak da, onu okutmak da bize aittir.

17. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bu hususa işaret için şöyle de buyuruyor: (Şüphe yok ki: Onu) O Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini (toplamak ta) Peygamberin hafızasında toplamak ve tesbit etmek de (onu okutmak ta) senin lisânını onu okumaya uygun hâle getirmek de (bize aittir.) Yüce zatını, seni öyle bir muvaffakiyete nâil kılacaktır. Nitekim O Yüce Peygamberin ümmetinden nice bir nice zâtı da, Kur’an-ı ezberlemeye, güzelce okumaya muvaffak buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’deki bu ilâhî beyanda, bir Kur’an-ı mûcize demektir ki: Bin üçyüz seksen dört seneden beri dâima gerçekleşip durmaktadır.

18. İmdi onu biz okuyunca artık sen onun okumasına tâbi ol.

18. (İmdi onu biz okuyunca) Yâni: Kur’an-ı Kerîm’in âyetlerini Cibrîl-i Emîn vasıtasîle inzâl ederek sana teblîğ eyleyince, okumasını o vasıta ile tamamlamış olunca (artık sen onun okumasına tâbi ol.) sen de Cibrîl-i Emîn’in okuduğu şekilde oku, o ilâhî kitabın hükümleri ile amel eyle gereğine göre hareketini tanzîm buyur.

19. Sonra şüphe yok ki: Onun açıklanması da bize aittir.

19. (Sonra şüphe yok ki: Onun) O Kur’an-ı Kerim’in (açıklanması da) onun ezberlenmesinden yüksek mânâlarının, işâretlerinin, hükümlerinin izah edilmesi de, peygamberin kalbine ilham buyurulması da (bize aittir.) o kudsî kitabı, inzâl eden Yüce Mâbuda mahsustur. Artık akla gelen her şeyi, muvaffakiyeti Hak Teâlâ Hazretlerinden beklemelidir, niyâz etmelidir.

20. Yok, yok.. Siz acele olanı seversiniz.

20. Bu mübârek âyetler de bâzı kimselerin dünyaya düşkün olup kıymeti inkâr, âhireti terketmelerinin sebebini bildiriyor. O kıyamet gününde mü’mînlerin saadete erişeceklerini müjdeliyor, inkârcıların da felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor. Dünyanın geçici olduğunu, nihâyet Cenab-ı Hak’kın tâyin buyuracağı yerlere insanların sevk edileceklerini ve vefat hâlinde ruhların cesetlerden nasıl ayrılacaklarını tasvîr ve beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yok yok) Ey Âdem Oğulları… Ey kıyameti inkâr eden tâifeler!, iş sizin zannettiğiniz gibi değildir. Bu ihtirasla istediğiniz dünya, geçicidir. Âhiret hayatı ise muhakkaktır, (siz) ise (acele olanı seversiniz) bugün mevcut olan dünyaya pek düşkünsünüz, istikbâle ait olan âhireti, onun ebedî nîmetlerini düşünmez, itiraf etmezsiniz.

21. Ve âhireti bırakıverirsiniz.

21. (Ve âhireti bırakıverirsiniz) O ebedî âlemde için hiç çalışmazsınız, bilakis o âlemi inkâra bile cür’et ediyorsunuz, o âlemdeki mükâfatı ve cezayı hiç nazar-ı dikkate almıyorsunuz, bu ne gaflet ve cehâlet!.

22. O gün de bir takım yüzler parıldayacaktır.

22. (O günde) O kıyamet meydana geldiği zaman (bir takım yüzler parıldayacaktır) parlak, ışık dolu bir hâlde bulunacaktır. Bunlar samimi mü’mînlerden ibarettir. Kavuştukları nîmetlerden, tecellîlerden dolayı büyük bir güzelliğe, bir parlaklığa erişmiştirler.

23. Rab’lerine bakacaklardır.

23. O mes’ut kullar (Rab’lerine bakıcıdır) lar. O Kerem Sâhibi Mabutlarını mahiyeti ve yönü belli olmaksızın görmek şerefine nâil olacaklardır. Böyle bir tecelliye kavuşmak ise bütün mânevî zevklerin üstünde bulunacaktır.

24. Bir kısım yüzler de o gün pek ekşi bir haldedir.

24. Bilakis (Bir kısım yüzlerde o gün) o kıyamet zamanında (pek ekşi) dökük, katı, kararmış (bir hâldedir) ki: Bu da kâfirlerin pek çirkin bir tarzda bulunacak olan yüzleridir.
Bütün İslâm büyüklerini, müslümanların çoğunluğunun ittifâkları vardır ki: Mü’minler âhirette Rabbül-âlemin Hazretlerine nazar edeceklerdir. Güneşe ve ayın on dördüncü gecesinde aya baktıktan gibi, bu hususta birçok sahih hadisler vardır.

25. Sanır ki: Ona bel kemiklerini kıracak bir muamele yapılacaktır.

25. Öyle fenâ bir yüz sâhibi (sanır ki, ona) o yüz sâhibine (bel kemiklerini kıracak bir muamele yapılacaktır. Pek büyük bir musîbete, bir belâya uğratılacaktır. “Fakire” zahmet, meşakkat, bel kemiğini kıracak şey demektir. “Basire” ekşi yüzlü. Katı yürekli demektir. “Teraki”de Terkuve’nin çoğuludur ki:
Boyun halkasının kemiği mânâsınadır.

26. Hayır hayır.. Vaktâ ki, can köprücük kemiğine dayanır.

26. (Hayır, hayır) Öyle değil, dünyayı âhirete tercih edip acele etmeniz uygun olamaz. (Vakta ki,) Can (boyun halkasının kemiklerine kavuşur.) yâhut: Ruh göksün en yukarılarına ulaşır, insan nefisi ölüme yüz tutar.

Paylaşırsak daha çok kişi faydalanır: