KALEM SURESİ

39. Yoksa sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki: Ne hükmeder olursanız sizin içindir.

39. Yoksa ey inkârcılar!. (Sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki,) Biz size karşı âhiret gününe kadar öyle bir taahhütte mi bulunduk ki: Siz (ne hükmeder olursanız sizin içindir.) nelere temâyül ederseniz, nelere karşı arzuda bulunur iseniz onlar size verilecektir, siz böyle bir söz ve aman iddiasında mı bulunuyorsunuz?. Bu ne cür’et..

40. Onlara soruver, buna hangisi kefildir?

40. Ey Yüce Peygamber!. (Onlara) öyle kuru bir iddiada bulunan inkârcılara (soruver, buna) bu iddia ettikleri şeye (hangisi kefildir) buna içlerinden hangisi kefildir, bu iddialarını içlerinden hangisi yerine getirebilecektir?.

41. Yoksa onlar için ortaklar mı vardır? Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler o ortaklarını getiriversinler.

41. (Yoksa onlar için) Öyle boş iddiada bulunan inkârcılar için (ortaklar mı vardır?) Onların o rey ve iddialarına insanlardan kimler iştirâk ediyorlar?. Onları kimler uygun görüyorlar?. (Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler) İddialarında sâdık bulunuyorlarsa (o ortaklarını getiriversinler.) elbette ki, onların o bâtıl iddialarına, kuruntularına akıllı olan, güzelce düşünmeyi başarmış bulunan hiçbir kimse, iştirâk etmez, müminler ile kâfirlerin âhirette eşit olacaklarına aslâ inanmaz.

42. O gün ki, bacaklar açılır ve secdelere dâvet olunurlar, artık güç yetiremeyeceklerdir.

42. Haydi o inkârcılar, eğer var ise ortaklarını getiriversinler (O gün ki: Bacaklar açılır) fevkalâde vaziyetler vücuda gelir, nice hakikatler ortaya çıkar (ve secdelere dâvet olunurlar) o dünyada iken secdeyi, Cenab-ı Hak’ka ibâdeti terk etmiş olan inkârcılara âhirette kendilerine bir kınama olmak üzere secde etmeleri teklif olunur, fakat onlar, bu şereften ebediyen mahrûmdurlar, (artık) secde etmeğe (güç yetiremeyeceklerdir.) bu mahrûmiyetleri onların hasret ve pişmanlıklarını kat kat arttıracaktır, dünyadaki isyânlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır.

43. Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış bulunurlar, Halbuki: Onlar sapa sağlamlar iken bu secdelere dâvet olunuyorlardı.

43. Evet.. O kâfirler, o âhiret âleminde (Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış) bir hâlde secdeye dâvet olunmuş bulunurlar. Dünyadaki kibirli hâllerinden dolayı azaba tutulmuş olurlar. (Halbuki, onlar) Dünyadalarken (sapa sağlamlar iken bu secdelere dâvet olunuyorlardı.) onlar ise güç yetirdikleri hâlde böyle yüce vazifeyi kulluğu yerine getirmekten kaçınmışlar idi. Onlar, namaz gibi, niyâz gibi kulluk vazîfelerine riâyet etmeli değil mi idiler?. Nâil oldukları sıhhat ve nîmetin şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil mi idiler?. Ne yazık ki: Artık onlar için fırsat geçmiştir.

Deniliyor ki: Âhiret gününde âlemlerin Rabbi tecellî buyurur, bütün mü’mînler secdeye kapanırlar, kâfirlerden, münâfıklardan hiçbiri ise, secde etmeye kaadir olamayacaktır. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken üzerine düşen kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışsın tâ ki: Âhirette selâmet ve saadete ersin ebedî hüsrana mâruz kalacak olan bir topluluğa katılmış bulunmasın.

44. Artık bu sözü yalanlayanları bana bırak, onları bilmedikleri bir taraftan derece derece azaba yaklaştıracağızdır.

44. Bu mübârek âyetler, kendilerinden bir ücret istenilmediği ve yanlarında gaybe ait malûmat bulunmadığı hâlde Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenlerin bir mühlet sonra nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem’e sabıretmesini emrederek sâlih ve mümtâz bir Peygamber olan Hz. Yunus gibi müteessir olup da, kavminden ayrılmamasına işaret buyuruyor. Peygamber zamanındaki inkârcıların bütün âlemler için ilâhî bir öğüt olan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini işittikleri zaman o ilahî kitaba karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını ve Resûl-i Ekrem’e cinnet isnat ettiklerini kınamak için teşhîr buyurmaktadır.

Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamber’ine emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. (Artık bu kelâmı) Bu Kur’an-ı Kerim’i (yalanlayanlar) ona evvelkilerin masalları diyenleri (bana bırak) onlardan intikam hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) Bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nîmetleri artar; bununla iftihar ederler, kendilerinin mü’minler üzerine üstün kılındıklarını zanna düşerler. Halbuki: Bu, onların haklarında sonuç olarak bir helâk sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır. Nitekim Bedr gazvesinde uğramış oldular. Bu ilâhî beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir, müşrikler için de bir tehdittir.

“İstidrac” derece derece arttırmak, bir kimseyi bir imtihan olmak üzere arzusuna kavuşturmak demektir. Bir şahsı lâyık olmadığı hâlde zengin kılmak gibi.

45. Ve onlar için bir mühlet veririm, şüphe yok ki, benim fendim sağlamdır.

45. (Ve onlar için bir mühlet veririm) Onları derhal helâk etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha ziyade azaba lâyık olmuş olurlar, (şüphe yok ki: Benim fendim) Yâni: Onlara görünürde ihsânda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile yakalayıvermem (sağlamdır.) pek kuvvetlidir. Ona kimse mâni olamaz, artık onlar, bu âkıbete hazırlansınlar.

“İmlâ” mühlet vermek, müddeti uzatmak demektir.

46. Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun da, artık onlar bir borçtan dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır.

46. (Yoksa) Ey Yüce Peygamber!. Sen (onlardan) o inkârcılardan onlara yaptığın nasihatler, Hak’ka dâvetler, hayırlı ihtarlar karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da) bir dünyevî men’faat mi bekliyorsun da (artık onlar, bir borçtan) ödenmesi icabeden bir şeyden, mâlî bir kerametten (dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır?.) elbette ki: Böyle bir şey de yoktur. Onların o durumları ne kadar acîb!. Sırf Allah rızâsı için yapılan bir dâvetten kaçınıyorlar, haklarında o kadar iyilik sever olan bir Yüce Peygamberi yalanlamaya cür’et gösteriyorlar.
“Megrem” ödenmesi vâcib ve lâzım olan şey, bir mâlî borç demektir.
“Müskalûn” da ağır yükleri yüklenmekle mükellef kimseler mânâsınadır.

47. Yoksa onların yanlarında gayip mi vardır ki: Artık onlar yazı veriyorlar?

47. (Yoksa onların) O inkârcı şahısların (yanlarında gayib mi vardır ki:) levh-i mahfuz mu mevcuttur ki: Veya onlar gayba dair şeyleri mi bilen kimselerdir ki: (artık onlar yazıveriyorlar?.) Kendi iddialarını isbat edecek kanıtları, delilleri oradan mı alarak ilâna çalışıyorlar?. Bir Yüce Peygamberin verdiği malûmattan kendilerini nasıl ihtiyaçsız görebiliyorlar?. Heyhât.. Bu ne mümkün..

48. Artık sen Rabbinin hükmüne sabret, o balık sahibi gibi olma, o zaman ki: O gazaba tutulmuş olduğu bir halde nidâ etti.

48. (Artık sen) Ey Yüce Resûl!. (Rab’bin hükmüne sabıret.) Senin ve o inkârcıların hakkınızda tecellî edecek olan kadere ilâhî hükmü bekle, sen peygamberlik vazifeni yapmaya devam et (O balık sâhibi) Yunus İbn-i Metta (gibi olma, o zaman kî: O) Hz. Yunus (gazape tutulmuş olduğu bir hâlde nidâ etti) balığın karnında karanlıklar içinde kalarak niyâza başladı. Yârabbi!. Senden başka ilâh yoktur, seni kutsarım, şüphe yok ki: Ben zâlimlerden oldum, diyerek ilâhî attı temennîde bulundu.
“Mekzum” gazb ile, gayz ile dolmuş kimse demektir. Hz. Yunus için Sûre-i Enbiyâ’nın (87 ve 88) inci âyetlerinin tefsîrine de bakınız.

49. Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmiş olmasa idi, elbette fezâya kınanmış bir halde atılmış olacaktı.

49. (Eğer ona) O mübârek Yunus Peygambere (Rab’binden bir nîmet erişmiş olmasa idi) Cenab-ı Hak, onu tevbeye muvaffak buyurmasa idi (elbette) balığın karnından (fezaya) ağaçların, otların bulunmadığı geniş bir sahraya (metrut) her hayrdan mahrûm veya günahından dolayı kınamaya uğramış (bir hâlde atılmış olacaktı.) Çünkü: daha ilâhî izni kavminin arasından çıkıp gitmesi peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesine mâni teşkil etmiş bulunuyordu. “Ara” çok geniş, engelden uzak, boş yer demektir. “Mezmum” da kınanmış ve yerilmiş, övgü ve kerametten mahrûm bulunmuş demektir.

50. Fakat onu Rabbi, seçti, artık onu sâlihlerden kılmış oldu.

50. (Fakat onu) O muhterem Peygamberi (Rab’bi) Kerem Sâhibi olan Mâbudu (mümtâz kıldı) Peygamberlik vazifesini vazîfe-i nübüvveti yerine getirmek için ihtiyar etti ve seçti (artık onu sâlihlerden kılmış oldu) onu son derece iyi hâl sâhipleri olan peygamberler topluluğunda bulundurdu. Yüz bin veya daha ziyade nüfustan müteşekkil bir topluluğu ilâhî dine dâvet için gönderdi, o da artık sabırederek peygamberlik görevini yerine getirmeye devam etti. İşte sabırın sonu selâmettir, Allah’ın yardımına erişmektir.
“İctiba” istifâ, ihtiyar, intihap, seçmek ve seçilmek mânâsınadır.

51. Ve az kaldı ki: O kâfir olanlar, o zikri işittikleri zaman seni gözleri ile kaydırıversinler ve derler ki: Şüphe yok, O elbette bir mecnundur.

51. (Ve) Ey Son Peygamber!. (Az kaldı ki:) Senin zamanındaki (o kâfir olanlar) o İslâmiyet düşmanları (o zikri işittikleri zaman) hakikati beyan eden Kur’an’ın âyetlerini dinledikleri vakit, pek şiddetli olan düşmanlıklarından dolayı (seni gözleri ile kaydırıversinler.) çıkası gözleri ile yer yüzüne düşürüversinler. Sana o kadar düşmanca bir gözle baktılar, sana nazar değdirecek gibi bir vaziyet aldılar (ve) o hain dinsizler, tam bir cehâletlerinden dolayı (derler ki: Şüphe yok O) Peygamberlik iddiasında bulunan (elbette bir mecnundur.) çünkü o Kur’an âyetleri diye bir şeyler okuyor, bize bilmediğimiz hayret verici şeyleri haber veriyor.
“İzlak” bir şeyi yerinden ayırmak, kaydırmak, gidermek mânâsınadır.

52. Halbuki, o başka değil, âlemler için bir öğüttür.

52. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri ise o inkârcıları şöylece red buyuruyor: (Halbuki: O) Kıraat olan Hikmeti Kur’an (başka değil, âlemler için bir mev’izadır.) bir nice hakikatleri fâideleri içermektedir, bütün insanlar ve cinler için bir selâmet ve hidâyet rehberidir. Artık öyle hakikatleri beyan eden bir kitabı teblîğ eden yüce sıfatlara sâhip bir zâta nasıl cinnet isnat edilebilir?. Bütün mükellef kimseler için gerekir ki: O ilâhî kitabın yüce hükümlerine riâyet
etsinler, onu teblîğ eden zâtın fevkalâde akıllı iyiliksever Yüce bir Peygamber olduğunu tasdik ederek onun gösterdiği yolu takip etsinler, ebedî bir selâmet ve saadete aday bulunsunlar. Ve başarı Allah’tan.

Yorum Bırakın