KALEM SURESİ

26. Vaktaki: O bostanlarını o halde gördüler, dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.

26. (Vakta ki:) Gidip (O bostanları) öyle yanmış, mahvolmuş, bir hâlde (gördüler) şüpheye düştüler, onun kendi bostanları olup olmadığında tereddüt gösterdiler, (dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.) yanlış yola gitmiş bulunuyoruz. Bu, bizim bostanımız olmayacak.

27. Hayır, biz mahrum kimseleriz.

27. (Hayır) Biz sapık değiliz, yanlış yola gelmiş bulunmuyoruz (biz mahrûm kimseleriz.) biraz düşünerek kendilerinin ne kadar ihtiraslı harekette bulunmuş olduklarını anladılar, yoksulları men’e çalışmış olmalarının cezasına uğradıklarının farkına vardılar, pişmanlık göstermeye başladılar. Ne yazık ki: Artık bu pişmanlık, kendilerine bir fâide verecek değildi.

28. Orta halde bulunanları dedi ki: Ben size “tesbîh eder olmalı değil misiniz?” demedim mi?

28. (Orta hâlde bulunanları) Yâni: Kardeşleri arasında yaşça veya rey ve görüşçe orta derecede bulunan zat (dedi ki: Ben size tesbîh eder olmalı değil misiniz demedim mi?.) Yâni: Allah-ü Teâlâ’yı tesbîh ve takdise, onun nîmetlerine karşı teşekküre çalışarak fakirlerin haklarını ödeyiniz, tâ ki: Hakkınızda ilâhî nîmetler devam etsin diye tavsiyede bulunmadım mı?. Neden siz bu tavsiyeme rivayet etmediniz?.

29. Dediler ki: Ey Rabbimiz! Seni tesbîh tenzih ederiz, muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.

29. Artık hepsi de kusurlarını anlamış oldular, itirafa başladılar, (Dediler ki: Ey Rab’bimiz…) Ey bizi yaratan, besleyen, hakkımızda nîmetleri pek çok olan kerîm Mâbudumuz!. (seni tesbîh) Tenzîh (ederiz) bizi affet (muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.) Nefisimize zulmettik, cimrilik gösterdik, fakirleri mahrûm bırakmanın cezasına uğradık.

30. Artık bazıları bazılarına dönerek birbirlerini kınamaya başladılar.

30. (Artık bâzıları, bâzılarına dönerek) Meydana gelen kusuru birbirine atfederek (birbirlerini kınamaya başladılar.) yaptıkları şeyin ne kadar uygunsuz olduğunu anlamış bulundular.

31. Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere. Şüphe yok ki: biz haddi aşanlar olduk.

31. Hepsi de pişman olarak (Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere) biz cezaya lâyık bulunmuş olduk (şüphe yok ki, biz haddi aşanlar olduk.) Kerem sahibi Yaratıcı’nın nîmetlerine şükrü terkettik, fakirlere yardımda bulunmamız hakkındaki ilâhî emre muhalefette bulunduk, bu ne büyük bir kusur..

32. Umulur ki: Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını bedel olarak verir, şüphe yok ki: Biz yönelip Rabbimizin affını arzu ediyoruz.

32. Evet.. O zatlar, kusurlarını bilip itiraf ettiler, sonra da tevbekâr olarak Allah’ın affına sığınmaya başladılar ve şöyle dediler: (Umulur ki,) Allah’ın lütfundan umulur ki: (Rab’bimiz bize ondan) o yanıp mahvolan bostanımızdan (daha hayırlısını bedel olarak verir.) yine maişetimizi temin ederiz, daha müreffeh bir hâlde yaşayabiliriz. (Şüphe yok ki; Biz yönelip Rab’bimizin affını arzu edenleriz.) O Kerem sâhibi Yaratıcımıza sığınırız, o bizi lütfen affeder ve bağışlar, bizi yine nîmetlere nâil buyurur.

Mücahitten rivâyet edilmiştir ki: Bu zâtlar, tevbe etmişler, Allâh-ü Teâlâ da onlara daha hayırlı nîmetler nâsip buyurmuştur. İşte tevbenin feyz ve bereketi.
Binaenaleyh insanlar, kusurlardan hâli olamıyorlar, elverir ki: Kusurlarını bilsinler, daha fırsat elde iken tevbe ve istiğfar etsinler, Allah’ın lütfuna sığınsınlar.

33. İşte azap, böylecedir ve muhakkak ki, âhiret azabı daha büyüktür, eğer bilecek olsalar idi.

33. (İşte azap böylecedir.) Allah’ın emrine karşı gelen, fakirlerin haklarını vermekten kaçınan
kimseler böyle ellerindeki nîmetlerin yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke ehlinin kıtlık ve pahalılığa tutulmuş olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak ki: Âhiret azabı daha büyüktür.) Artık dinî vazîfelerini yerine getirmeyenlerin Yüce Peygamber’i inkâr ederek küfür ve isyânda devam eyleyenlerin âhiretteki azaplarını düşünmeli, o ne kadar şiddetlidir, o mala değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) İnkârcılar, isyânlara devam edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi) elbette o pek câhilce hâllerine devam etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takibe başlıyorlardı. Binaenaleyh gafletten uyanmalıdır, kaybedilenin telâfiye çalışılmalıdır ki: Öyle müthiş, ebedî bir âhiret azabından kurtulunabilinsin, ebedî nîmetlere, saadetlere nâiliyet nasip olsun.

34. Şüphe yok ki: Takva sahipleri için Rab’leri katında Naîm cennetleri vardır.

34. Bu mübârek âyetler: Takva sahibi, müslüman zâtların günahkârlar gibi olmayıp naîm cennetlere nâil olacaklarını müjdeliyor. İnkârcıların ellerinde istinad edecekleri bir kitap, bir vesika ve aynı kanaatte ortaklar olmadığı hâlde nasıl câhilce hükümlerde bulunduklarını kınamak için teşhîr buyuruyor. Onların dünyada iken güç yetirdikleri hâlde kendilerine emredilen secdelerden kaçınır olduklarını, âhirette ise secdeye güç yetiremeyip zelîl, zarar ve ziyana uğramış bir hâlde bulunacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok) Kat’iyen takdir edilmiştir (ki: Takva sâhipleri için) Cenab-ı Hak’tan korkan küfür ve isyândan kaçınan, dinî vazîfelerini yapmaya çalışan mü’mînlere mahsus (Rab’lerinin katında Naîm cennetleri vardır.) onlar, korku ve tehlikeden uzak, saf nîmetleri içeren birer feyz ve ferahlık mahalli olan ebedî bahçelere, bağlara, bostanlara nâil olacaklardır.

35. Ya Müslümanları o günahkârlar gibi kılar mıyız?

35. Evet: Kerem Sâhibi Mâbud buyuruyor ki: (Yâ Müslümanları) Öyle muttakî, mü’mîn zâtları (o günahkârlar) o isyânlar dalmış, inkârcı şahıslar (gibi kılar mıyız?) elbette ki: Kılmayız. Bu ilâhî beyan, kâfirleri reddetmektedir.
Mükatil diyor ki: (34) üncü âyet-i kerîme nâzil olunca Mekke-i Mükerreme’deki, kâfirler, Müslümanlara demişler ki: Allah, bizi dünyada size üstün kıldı. Yânî: bize daha ziyade servet, kuvvet verdi. Artık şüphe yok ki: Bizi âhirette de size üstün kılar, eğer üstünlük hâsıl olmasa da eşitlikten az da olmaz ya?. İşte onların bu iddiasını red için iş bu âyetler nâzil olmuştur.

36. Sizin için ne var, nasıl hükmediyorsunuz?

36. Evet.. Onları red için buyruluyor ki: Ey inkârcılar!. Ey fâsıklar!. (Sizin için ne var?) Neye istinad ediyorsunuz ki, öyle bozuk bir yerde, akla aykırı bir iddiada bulunuyorsunuz… Sizi bu pek yanlış fikre sevk eden nedir?. (Nasıl hükmediyorsunuz?) Sizi böyle bir hükme hangi kuruntunuz sevk etmiş oluyor?. Bu ne kadar câhilce bir hükm..

37. Yoksa sizin için bir kitap var da onda mı okuyorsunuz ki:

37. (Yoksa) Ey inkârcı şahıslar!. (Sizin için) Gökten inmiş (bir kitap varda, onda mı okuyorsunuz ki?) aranızda dolaşan öyle yüce bir kitapta yazılmış mı bulunuyor ki:

38. Her neyi tercih ederseniz, muhakkak sizin içindir.

38. Siz (Her neyi tercih ederseniz) arzunuza neyi uygun görür iseniz (muhakkak) o tercih ettiğiniz şey (sizin içindir.) o şey sizin emrinize verilmiştir, siz âhirette de istediğiniz nîmetlere kavuşacaksınız, böyle mi yazılı bulunuyor?. Ne boş bir iddia..

Yorum Bırakın