KALEM SURESİ

13. Bunun ötesinde de kötü sözlü olup fenâlıklarla tanınmış bulunana.

13. (Bunun ötesinde de) yâni: Bu fenâ özelliklerin
üstünde de (kötü sözlü olana) insanlara karşı kabalıkla, kötü lâkırdılarla muamelede bulunan “utül” adını alan kimseye de itaat eyleme (fenâlıklarla tanınmış bulunana) da, yâni: İnsanlar arasında şerler ile, günahlar ile tanınmış bulunan “Zenîm” diye anılan şahsa da itaat eyleme ki: Böyle kendilerine itaat câiz olmayan kimseler, dokuz gruba ayrılmış bulunmaktadır. “Zenîm” lâfzı yaramaz, “leim”, haramzâde mânâsını da ifade eder. Bu onüçüncü âyet-i kerîme, müfessirlerinin çoğunluğuna göre “Velîd Binil’mugayre” hakkında nâzil olmuştur ki: En büyük bir İslâmiyet düşmanı idi.

14. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye.

14. Cenab-ı Hak, buyuruyor ki, Yüce Resûlüm!. Öyle bir kimseye itaat etme (Mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.) öyle bir kimse ne kadar dünyevî varlığa mâlik olsa da onun haddizatında bir kıymeti yoktur, kendisi aslâ itaate lâyık olamaz. Çünkü âhirette sırf mal, çoluk ve çocuk sâhibine fâide veremeyecektir. İnsana lâzım olan sahîh bir îmandır, temiz bir kalptir ve kulluğun gereklerine uymaktır.

15. Ona karşı bizim âyetlerimiz okunduğu zaman dedi ki: “Evvelkilerin masallarıdır.”

15. (Ona karşı) O mal ve evlât sâhibi olan, fakat dinden mahrûm bulunan şahsa yönelik olarak (bizim âyetlerimiz okunduğu zaman) onu tasdik etmedi, bil’akis inkâr ederek (dedi ki,) bu okunan şeyler (evvelkilerin masallarıdır.) evvelki kavimlerin uydurmuş oldukları kıssalardan ibarettir, Allah tarafından indirilmiş değildir.

16. Biz yakında onun burnu üzerine damga basacağız.

16. (biz yakında onun) O Kur’an-ı Kerim’i inkâr eden şahsın (burnu üzerine damga basacağız) onun hurtumuna bir alâmet koyacağız. Yâni: Onun vaziyetini, uğrayacağı felâketi, herkesçe malûm olmak için açıkça meydana çıkaracağızdır. Onun ne derece alçak olduğu bu alâmetle de teşhîr edilmiş bulunacaktır. Rivâyete göre Bedr gazvesinde Velîd’in burnuna bir yara isâbet etmiş, izi bâki kalmıştır. Diğer bir görüşe göre de Cenab-ı Hak, o kâfirleri kıyamet gününde pek
çirkin bir alâmetle toplayacaktır ki, onunla diğer kâfirlerden ayrıca bilinecek, teşhîr edilmiş olacaktır.

17. Şüphe yok ki: Biz bunları da belâya uğrattık, nasıl ki: Bostan sahiplerini belâya uğratmıştık, o vakit ki: Onlar yemin etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsulâtı döşüreceklerdi.

17. Bu mübârek âyetler, Mekke-i Mükerreme’deki inkârcıların bir imtihan devresine tâbi tutulmuş olduklarını bildiriyor. Vaktîle böyle bir imtihana tâbi tutulmuş olan bir bostan sâhiplerinin durumlarını bir uyanma vesîlesi olmak üzere hikâye buyuruyor. O bostan sâhiplerinin gösterdikleri bir cimrilik ve kendilerine yapılmış olan bir tavsiyeyi kabul etmemiş olmaları neticesinde bostanlarının yanıp yakıldığını, ondan istifâde edemediklerini ihtar ediyor. Bu felâket üzerine o bostan sâhiplerinin pişmanlık gösterdiklerini, tevbekâr olup Allah’ın affına sığındıklarını ve daha büyük nîmetlere nâil olacaklarını Cenab-ı Hak’tan ümid ederek ümitsizliğe kapılmamış bulunduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Şüphe yok) meydana gelmiş bir hakikattir (ki, bunları da) Mekke-i Mükerreme ahâlisi de vaktîle (belâya uğrattık) onların haklarında da hikmet gereği bir imtihan, bir tecrübe muamelesi yapılmış oldu. Bir zaman servet ve zenginliğe sâhip iken bilâhare küfürleri yüzünden Resûl-i Ekrem’in bedduasına uğradılar, yurtlarında şiddetli bir kıtlık ve pahalılık yüz gösterdi, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü îfa etmedikleri için bilâhare öyle bir ihtiyaca hedef oldular. Artık pişman olmalı değil mi idiler?, (nasıl ki:) Vaktîle büyük bir bağ ve (bostan sâhiplerini) de (belâya uğratmıştık.) onlar da bir imtihana tâbi tutulmuşlardı.

Çünkü onlar da Allah’ın hakkına riâyet etmemişlerdi, mallarının zekâtını fakirlere vermekten kaçınmışlardı, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü yerine getirmeye koşmamışlardı. (O vakit ki: Onlar) O bostan sâhipleri (yemîn etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsûlâtı düşüreceklerdi.) ekinleri biçeceklerine ve ağaçlarındaki meyveleri, hurmaları toplayacaklarına dair yemîn etmişlerdi. Bu mahsûlâtı fakirler görmeden elde etmiş bulunacaklarına ait kat’î bir kararda bulunmuşlardı.

Rivâyete göre bu bostan, Yemen diyârındaki San’adan iki fersahlık bir mesafede bulunmuştu. İlk sâhibi sâlih bir zât idi, bu bostanın mahsûlâtından yoksullara bir çok şeyler bırakırdı. Vakta ki: Kendisi vefat etti, oğulları babalarına muhalif bir harekette bulundular. “Eğer babamız gibi biz de mahsûlâttan fakirlere bir şeyler bırakırsak bir ihtiyaç içinde kalırız, binaenaleyh biz mahsûlâtımızı erkenden toplayalım ki: Yoksullar, bundan haberdar olup gelmesinler” demişler ve bu kararlarını yemîn ile tekit etmişlerdi.
“Belva” belâ, zahmet, tecrübe, çeşitli belâ ve âfet ile imtihan mânâsınadır. “Serm” de kesmek demektir.

18. Bir istisnada da bulunmuyorlardı.

18. Bu bostan sahipleri, mahsûlâtı toplayacaklarına dair yemîn ediyorlardı, fakat (bir istisnada da bulunmuyorlardı) Yâni: İnşallah demiyorlardı. Şüphe yok ki: Cenab-ı Hak dilemedikçe hiçbir kimse bir şey yapamaz, bir şeye muvaffak olamaz. Bütün muvaffakiyetleri Allâh-ü Teâlâ’dan niyâz etmelidir. İlâhî takdirin de nasıl tecellî edeceğini bilemediğimiz için yapmak istediklerimiz şeyler hakkında “Allâh-ü Teâlâ dilerse yapacağız” demelidir. Kat’î sûrette yemîn eder de sonra o şeyi yapamaz isek günahkâr oluruz, yemîn keffaretinde bulunmamız icabeder. Gayr-i meşrû bir şeyi yapmak için yemîn etmek ise aslâ câiz değildir, cezayı gerektirir.

19. Derken onlar ,uykuda oldukları halde o bostanın üzerine Rabbin tarafından bir dolaşan beliyye dolaşıverdi.

19. İşte o bostan sâhipleri böyle bir ihtiyatsızlıkta bulunmuşlardı. (Derken onlar, uykuda oldukları hâlde, o bostanın üzerine Rab’bin tarafından bir dolaşan) bir belâ bir, yıldırım (dolaşıverdi) yâni: Helâk edici ve kuşatıcı bir azap, bir ateş, o bostanı sarıverdi, sahipleri ise uykuya dalmış,
gaflet içinde bulunmuşlardı.

20. Artık o bostan yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir halde sabahladı.

20. (Artık) O bostan, o yıldırımın tesiri ile (yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir hâlde sabahladı.) kapkaranlık bir geceye dönmüş oldu, veyâhut, onun bütün meyveleri, mahsûlâtı karanlık bir gece gibi bir duruma düştü. “Harîm” pek karanlık bir gece demektir.

21. Derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.

21. O vaziyetten haberdar olmayan bostan sâhipleri (derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.) Haydi koşunuz, gidelim, diye söylendiler.

22. Eğer kesip döşürecek iseniz bostanınıza sabahleyin erken varınız.

22. Ve dediler ki: Ey arkadaşlar!. (Eğer kesip düşürecek iseniz) Bostanın mahsûlâtını toplayıp elde etmek istiyor iseniz, bostanınıza (sabahleyin erken varınız) kimse görmeden mahsûlâtı elde etmiş olunuz.
“Sarm” kesmek “Sarim” de kesici, meyveleri kesip düşürücü demektir.

23. Artık aralarında gizlice söyleşerek gidiverdiler.

23. Artık o bostan sahipleri, yoksullar duymasınlar diye (Aralarında gizlice söyleşerek) istişârede bulunarak (gidiverdiler.) bostanları tarafına yöneldiler, yürüdüler.

24. Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin: diyorlardı.

24. Ve bostan sâhipleri birbirine hitaben (Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin) ona bir şey vermek vaziyetinde kalmayalım, diyorlardı.

25. Ve yoksulları men’e kadir oldukları halde erkenden gidiverdiler.

25. (Ve) Bu cimri şahıslar, yoksulları (men’e kaadir oldukları hâlde) o bostana (erkenden giriverdiler.) yâhut, o yoksulları men’e karar verip bostandan istifâdeye kaadir olduklarını zannederek bostan tarafına yönelip gittiler.
“Hard” menetmek, kastetmek mânâsınadır” menedene de “Harid” denilir.

Yorum Bırakın