KAF SURESİ

15. Yâ biz ilk yaradılış ile yorulumuverdik âciz mi kaldık Hayır.. Onlar yeni bir yaradılıştan şiddetli bir şüphe içindedirler.

15. Yüce Yaratıcı, öyle Peygamberlerini yalanlamış haşr ve neşri inkâr ederek küfrlerinde devam edip durmak istemiş olan kimselerin cehâletlerini, o pek bâtıl düşüncelerini kınama ve teşhir için şöyle de buyuruyor: (Ya biz ilk yaratılmış ile yorulumuverdik) Bize ondan dolayı bir âcizlik mi âriz oldu ki, inkârcılar, ölülerin ilâhî kudret ile tekrar hayata erdirileceklerini imkânsız görüyorlar, ondan dolayı büyük bir şüphe ve inkâr içinde yaşıyorlar?, (hayır..) Onlar da yüce zâtın o ilk yaradılışını, ona olan kudretini inkâr edemezler.

Fakat (onlar yeni yaradılıştan şiddetli bir şüphe içindedirler) ölmüş bir kimsenin tekrar hayata erdirileceğini onların akılları kabul etmiyor, buna imkân göremiyorlar, bu hususta büyük bir şek ve şüphe içinde yaşıyorlar. Onların bu ruh hâlleri, güzelce düşünülürse pek iyi anlaşılır ki, akıl ve düşünceye tamamen aykırıdır. Bir kere ilâhî kudretin büyüklüğünü düşünmeli değil midir?. Herhangi birşeyi başlangıçta yoktan var etmek, yaratmak icadta bulunmak, o şeyi darmadağın olduktan sonra
tekrar iâde etmekten, vücuda getirmekten daha güç değil midir?. Artık öyle bir yaratma ve icada kaadir olan bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, yeniden yaratmaya da kaadirdir. Binaenaleyh bu hakikati inkâr, bunda tereddüt, pek büyük bir cehâlet ve pek bâtıl bir düşünce eseri değil de nedir?.

§ Ağ’; Yorulmak, incinmek, birşeyi yapmaktan, söylemekten âciz kalmak demektir. Lebs” de şiddetli şüphe ve hayret ve ihtilât = karışıklık mânasınadır.

16. Ve and olsun ki, biz insanı yarattık ve ona nefisinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.

16. Bu mübârek âyetler de haşr ve neşrin vuk’u bulacağına dâir diğer bir çeşit delil bulunuyor. Yüce Yaratıcının kullarına mânevî yakınlık itibariyle ne kadar yakin olduğunu edebî bir üslupla beyân buyuruyor, bütün insanların herhâlde öleceklerini ve yeniden sûr’a üfrülmekle hayata ereceklerini ve her şahsın bütün yaptıklarını, söylediklerini meleklerin tesbit ettiklerini ihtar ediyor. Ve nihâyet inkârcıların vesâirenin gâfletleri giderilerek gerçek durumdan pek kat’î şekilde haberdar olacaklarına şöylece işâret buyurulmaktadır. (ve and olsun ki,) Kesin bir durumdur ki: (biz insanı yarattık) Öyle bir yaratılış hârikasını yoktan var ettik (ve ona nefsinin ve vesvese verdiğini de biliriz.) onun hayır ve şer adına neler düşündüğüne de ve onun başkalarınca bilinmeyen gizlice hâllerini de biz hakkıyla bilmekteyiz (ve biz ona) o insana (şâh damarından daha yakınız) yâni; İnsanlardan hangi birinin varlığına, bütün hâl ve fiillerine, bütün maziye, hâle ve istikbâle âid mâruz kaldığı ve kalacağı hayatî durumlarına ilm ve müşahede itibariyle onun pek mühim ve kendisine pek yakın olan şâh damarlarından daha yakın bulunuyoruz. Çünkü damarlarda et parçalariyle kaplanmış sâhibinden bir derece uzakça bulunmuştur, onun duygularına, kuruntularına vakıf değildir.

Allah Teâlâ ise kullarını kendisi yaratmıştır, onların bütün fiillerini ve sözlerini o kullarından daha fazla bilmektedir, hiçbir kulun bir hareketi, bir düşüncesi Allah’ın ilmi dışında kalamaz.
Bilinmektedir ki: Allah Teâlâ, mahlûkatına benzemekten, mahlûkat gibi bir mekâna muhtaç olmaktan, mahlûkat gibi cismen, maddeten bir yere yakin veya bir yerden uzak bulunmadan ve herhangi bir mahlûkunun bedenine girmekten hâşâ münezzehtir. O Yüce Yaratıcı, bütün bu kâinatı yoktan var etmiş, bu kâinattan evvel yine mekâna ve zamana muhtaç bulunmaksızın var bulunmuştur. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının yakınlığından maksat, onların bütün varlıklarını, bütün amel ve fiillerini kendilerinden daha fazla bilip onların varlıklarını takdir ve icâd buyurmuş olduğunu edebî bir üslûpla tasvir ve ifâdeden ibârettir.

Evet.. O kerem sâhibi mâbudumuz, bizlere yaratıcılığı, lûtf ve ihsânı ve bütün davranışlarımıza olan ezelî ilmi itibariyle bizden daha yakındır. Ne yazık ki: Biz bu hakikati gerektiği şekilde takdir edemiyoruz. O Yüce Yaratıcımızın mânevî yakınlığına lâyık olabilmek için üzerimize düşen kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirmeye çalışamıyoruz.

 

Evet.. Dost, hakiki sevgili, bana benden daha yakındır. Bu ise pek enteresandır ki: Ben ondan uzak bulunmaktayım. O Kerem Sâhibi Mâbudumuz cümlemizi gafletten uyandırsın, âmin…

17. O vakit ki, iki gözetici melek sağından ve solundan oturucu olarak gözetirler zabıt tutarlar.

17. Artık hatırlanmalıdır (O vakit iki gözetici) iki hafaza meleği (sağdan ve soldan oturucu olarak gözetirler.) yâni: Bu meleklerden biri bir insanın sağ tarafında bulunarak onun iyiliklerini yazar, diğer bir melek de o insanın sol tarafında bulunarak onun kötülüklerini tesbit eder. İşte insanların bütün fiilleri ve sözleri bu şekilde de bilinmektedir, yazılmaktadır. Bu da insanların uyanmasına bir vesîledir, ileride bir inkâra, bir mâzeret ileri sürmelerine meydan kalmayacağını temin hikmetine dayanmaktadır ve haklarında ilâhî delillerin tamam olmasına da bir sebeptir.

18. İnsan hiçbir söz söylemez ki, illâ yanında hazırlanmış bir gözetici melek vardır.

18. Evet.. Herhangi bir insan (Bir lâkırdı telaffuz etmez ki,) meşrû veya gayr-ı meşrû bir söz söylemez ki, (illâ yanında hazırlanmış bir gözetici) melek (vardır.) onun bütün lâkırdılarını yazar, onun amellerini gözetir, o insanın sevabı veya azabı gerektiren her lâkırdısını yazıverir. Artık insanların bütün hâlleri bu sûretle de bilinmiş, yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh insanlar, bu vaziyeti düşünüp hayatlarını tanzim etmelidirler, mes’uliyeti gerektiren sözlerden, hareketlerden kaçınmalıdırlar. Bu meleklerin bu husustaki görevleri de insanların tetikte yaşayabilmelerine bir güzel vesîle bulunmaktadır.

§ Rakîb; Koruyan, bakan, bekleyen mânasınadır. “Atid” hazır, emrolunduğu şeyi yazmaya hazır demektir.

19. Ve ölümün şiddeti hakkıyla gelince: İşte bu, kendisinden kaçtığın şeydir denilecektir.

19. (Ve ölümün şiddeti hakkıyla) Geldi, ölüm sarhoşluğu hâli yakinen ortaya çıktı, yâni böyle bir ölüm hâli (gelince) bir konuşma lisânıyla olmasa da bir lisân-ı hâl ile (işte bu, kendisinden kaçtığın şey) denilecektir. Yâni: Ey insan!. ölümü hiç düşünmüyor mu idin?. Ondan nefret ediyor, ona muhalif bir cephe almak istiyor idin, öldükten sonra nasıl bir istikbâle kavuşacağını tefekkürde bulunmuyordun, işte o kendisinden kaçınmak istediğin hâdise gelip çattı, artık bundan kurtuluş yoktur. Fakat insan öyle ölmekle artık kurtulmuş, bir daha hayata kavuşmayacak bir hâlde bulunmuş değildir.

20. Ve sûr’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdid günüdür.

20. Evet.. Her ölen insan, tekrar hayat bulacaktır (Ve sûr’a üfürülmüştür) yâni: Kıyamet zamanı gelmiş olunca İsrâfil Aleyhisselâm tarafından yapılan ilk sûr’a üfürme ile bütün insanlar hayattan mahrum kalmış ve bilâhare ikinci bir üfürme ile de bütün ölüler yeniden hayat bulmuş olacaklardır, bunun vukuu muhakkaktır, (işte bu, tehdit günüdür) ölülerin böyle yeniden hayata erecekleri gün, kâfirler hakkında pek korkunç bir azab zamanıdır, Cenab-ı Hak’kın kendilerini korkutmuş olduğu bir ceza zamanıdır. Artık bu âkıbeti düşünsünler!.

21. Ve herkes gelmiştir. Kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhid bulunduğu hâlde.

21. (Ve) O ikinci sûr’a üfürmenin vuk’u bulacağı gün (herkese gelmiştir) her mükellef şahıs, yüce mahkemeye sevk edilmiş bulunacaktır (kendisiyle beraber bir sürücü) onu ceza mahkemesine sevk edici (ve bir şâhid bulunduğu hâlde) öyle bir sevk vücuda gelmiş olacaktır. Yâni: Onun dünyada iken hayır ve şer adına her ne yapmış ise onun kendince de belirlenmesi için kendisi bir melek tarafından mahkemeye götürülecektir, ve her ne yapmış ise onun hakkında da şâhitlik edici bir melek veya kendisinin herhangi bir uzvu bulunacaktır.

22. Muhakkak ki, sen bundan bir gaflet içinde idin, imdi senden perdeni kaldırıp açtık, artık bugün senin gözün keskindir.

22. Ve o gün kâfirlere veya gafletten uzak olmayan bütün insanlara hitaben şöyle de denilecektir: (Muhakkak ki, sen bundan bir gaflet içinde idin) bu müthiş günü düşünemiyordun, bu gündeki bu pek korkunç hâlleri düşünmüyordun, büyük bir gaflete, ber nefsanî arzuya tâbi bulunuyordun (imdi senden perdeni kaldırıp açtık) dünyada iken gözleri, kulakları, kalbleri örten, insanları sonunu düşünür olmaktan mahrum bırakan engelleri bertaraf ettik, şimdi bu âkıbeti sana apaçık göstermiş olduk (artık bu gün) bu dirilme zamanında (senin gözün keskindir) pek fazla görücüdür. Binaenaleyh bu âlemi inkâra imkân kalmamıştır ve her insan, dünyada iken işlemiş olduğu şeyleri inkâr edemeyip kabule mecbur bir hâlde bulunmaktadır.

23. Ve arkadaşı olan melek der ki: Bu yanımda olan şey amel defteri hazırlanmış bulunmaktadır.

23. Bu mübârek âyetler de cehenneme sevk edilenlere meleklerin ne diyeceklerini bildiriyor. Ve her inkârcı, inatçı, hayıra engel olan, hakka tecâvüz eden, şüpheye müptelâ ve şirk ile vasıflanmış kimselerin cehenneme atılacaklarını ihtar ediyor. Cehenneme atılan ve aralarında arkadaşlık bulunmuş olan kimselerin kendilerini nasıl müdafaa etmek isteyeceklerini Cenab-ı Hak’kın da onları çekişmeden nasıl men buyuracağını gösteriyor ve cehenneme yönelecek bir ilâhî hitaba cehennemin ne şekilde cevap vereceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Azaba lâyık olan herhangi şahsın (arkadaşı olan) yâni: Kendisini cehenneme sevk etmekle emrolunan melek, yarın âhirette (der ki:) bu hâdisenin vuk’u bulacağı muhakkak olduğu için geçmiş zaman kipiyle “dedi ki:” diye beyân buyurulmuştur (bu yanımda olan şey) yâni: Bu sevk ve idaresiyle görevli olduğum şahsa âid amel defteri (hazırlanmış bulunmaktadır) onu arzedeceğim.

Müfessirlerin ekserisine göre, bunu böyle söyleyen melektir. Bâzı müfessirlere göre de bunu böyle söyleyen şeytandır. O yarın âhirette diyecektir ki: Bu isyânkâr olan şahıs, benim katımda öyle birşeydir ki, cehennem için hazırlanmıştır, ben onu azdırarak ve saptırarak cehenneme hazırlamış bulunuyorum.

24. Ve emrolunur ki: Cehenneme atınız, her kâfir inatçı olanı.

24. Allah Teâlâ tarafından insanları âhirette mahşere sevke ve onların haklarında şâhitlikte emrolunan iki meleğe veya iki cehennem bekçisine emr olunur ki: (Cehenneme atınız) Dünyada iken (her kâfir, inatçı) bulunmuş (olanı) çünkü: Cenab-ı Hak’kı inkâr eden, pek fazla inatçı olup hakka itaati terk eden kimseler, cehennem cezasına lâyık bulunmuşlardır.

25. Hayr için men’e çalışanı, azgını, şüphe içinde bulunanı.

25. Yine cehenneme atınız (Hayır için men’e çalışanı) insanların İslâmiyet’le, ahlâkî fâziletlerle vasıflanmasına mâni olmak isteyeni, insanların hayır ve iyilikte bulunmalarına engel olanı. Öyle bir şahıs da cehenneme lâyıktır. Deniliyor ki: “Velid Binil Muğire” kardeşi oğullarını İslâmiyet’ten men’e çalışmış olduğu için bu âyet-i celîle, onun hakkında nâzil olmuştur. Fakat hükmü umumîdir, o gibi hayıra engel olanları kapsamaktadır. Ve (mütecaviz olanı) dinin hududunu aşanı, halkın hukukuna musallat olanı, insana eliyle ve diliyle zulm edeni ve (şüphe içinde bulunanı) Allah Teâlâ’nın
birliğini, kudretini büyüklük ve genişliği hususunda şüphe için yaşayanı da cehenneme atınız, onların hepsi de cehenneme lâyık bulunmuşlardır.

26. O kimseyi ki: Allah Teâlâ ile beraber başka ilâh da edinmiştir. Hemen onu pek şiddetli bir azab içine atıveriniz.

26. Ve bâhusus cehenneme atınız (O kimseyi ki: Allah) Teâlâ (ile beraber başka ilâh da edinmiştir.) Allah’ın birliğini inkâr ederek bir takım mahlûkatı da birer tanrı tanımıştır, şirk içinde yaşamıştır, (hemen onu pek şiddetli bir azab içine atıveriniz) o gibi dinsizler hakkın emirlerine tecâvüz eden ahlâksızlar, öyle bir azaba her şekilde lâyık bulunmuşlardır.

27. Arkadaşı der ki: Rabbimiz! Onu ben azdırmadım ve lâkin o uzak bir sapıklık içinde bulunmuş idi.

27. Yarın âhirette cehenneme sevk edilecek herhangi bir şahıs, kendisini mâzur göstermek için der ki: Yarabbi!. Beni yoldaşım olan, arkadaşım bulunan şeytan, azdırdı, doğru yoldan çıkardı. O (Arkadaşı) olan şeytan da (der ki: Ey Rab’bimiz!. Onu ben azdırmadım) onu yoldan ben çıkarmadım (velâkin o, uzak bir sapıklık içinde bulunmuş idi) o yaratılıştan alçak idi, ahlâkı pek bozuktu, artık o kendi kabiliyetine göre hareket etmiş, bizzât sapıklığa düşmüştü.

28. Allah Teâlâ da buyurmuş oluyor ki: Benim huzurumda, çekişmeyin, ben size muhakkak ki, önceden tehditte bulunmuştum.

28. Yüce Allah da öyle çekişmede bulunan herhangi bir sapık şahıs ile onu saptırmış olan şeytana, şeytan tâbiatlı saptırıcı kimseye (Dedi ki:) yâni: Kıyamet gününde buyurmuş olur ki: (benim huzurumda çekişmeyin) Bu ceza gününde kusurlarınızı biribirinize isnad ederek kendinizi mâzur göstermeğe çalışmayınız, hepinizinde hâli, durumu Allah tarafından bilinmektedir, (ben size muhakkak
ki: Önceden tehditte bulunmuştum.) Size hak ve hakikati kabul edesiniz diye peygamberler ve semâvî kitablar vasıtasiyle Allah’ın azabını haber vermiş, onun ne müthiş olduğunu bildirmiş idim, artık hakkınızda ilâhî delil tecelli etmiş, bir mâzeret ileri sürmenize selâhiyetiniz kalmamıştır. Şimdi birbirinizle mücadelede bulunmak, sizin için bir fâide vermeyecektir, hepinizde lâyık olduğunuz azaba kavuşmuş bulunacaksınızdır.

29. Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullarım için zulümkâr değilim.

29. Yüce Allah tarafından şöyle de buyurulur ki: (Benim huzurumda söz değiştirilmez.) yâni: Benim kat’iyyen beyân ettiğim, takdir buyurmuş olduğum şeyler hakkındaki ilâhî beyânım, kesindir, onlar değiştirilmez. Meselâ: Müminlerin cennetlere, kâfirlerin de cehennemlere sevk edilecekleri hakkındaki ilâhî beyân kesindir. Aynı şekilde: Bir kimsenin kendi günâhı üstünde azap görmeyeceğine, müşriklerin de aslâ mağfiretine nâil olamayacaklarına âid bulunan ilâhî beyânda kesindir, bunlarda bir değişme ve başkalaşma câri olamaz (ve ben kullarım için zulmkâr değilim.) ben hiçbir kimseye yapmış olduğu bir günâh bulunmadıkça azap etmem ve hiçbir kimseyi başkasının yerine azaba uğratmam, her hususta ilâhî adâletim tam anlamiyle tecellî eder durur.

Mübalâğa sigasiyle “Zellâm” denilmesi, Cenab-ı Hak’kın zulümden ne kadar münezzeh olduğuna bir işârettir. Çünkü denilmiş bulunuyor ki: Faraza Hak Teâlâ, bir şahsa zulm etse bu zulm, Allah’ın şânına göre pek büyük bulunmuş olur, böyle bir zulm ile vasıflanan pek zâlim sayılır. Halbuki, Allah’ın zâtı bu noksanlıklardan münezzehtir. Şüphesiz buna inanıyoruz. Bir de bunda şöyle bir işâret vardır. Mükellef kullar, pek fazladır. Bunların bir kısmına olsun zulm edilmesi, pek büyük bir yekûn teşkil edeceği için bu zulmü tercih
eden bir zât, “zellâm” olmuş olur. Halbuki, Hak Teâlâ Hazretleri böyle bir vasıf ile vasıflanmaktan uzaktır. O hikmet sâhibi Yaratıcı hiçbir kimseye zulm etmez, azaba uğrayanlar, kendi kötü hareketlerinin hikmet ve adâlet gereği olan cezasına kavuşmuş olur.