GAŞİYE SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre “Ez-zariyat” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yirmi altı âyeti içermektedir. Gâşiye denilen pek şiddetli felâketiyle ortalığı kaplayacak olan kıyamet gününü bildirdiği için bu sûre-i celîleye böyle “Gâşiye” adı verilmiştir. Kendisinden evvelki “El-A’lâ” sûresinde mü’mînler ile kâfirlerin ve cennet ile cehennemin durumuna kısaca işaret olunmuştur. Bu sûre-i celîlede ise bu hâller daha genişçe bildirilmiş olduğu için aralarında büyük bir irtibat vardır.

1. Sana salgın kıyametin haberi geldi mi?

1. Bu mübârek âyetler, kıyametin ne müthiş bir gün olduğunu hatırlatıyor. O günde bir takım kimselerin ne yakıcı azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Yine o günde bir takım zâtların da ne büyük, muhteşem nîmetlere nâil olacaklarını haber veriyor. Şüphe yok ki: Ey Yüce Peygamber!. (Sana) salgın, şiddetile her tarafı sarıp kaplayan, büyük bir felâketten ibaret olan (Kıyametin haberi geldi mi?.) Yâhut geldi değil mi?

Bu ilâhî hitap,
hakikaten bir sual, bir sorup anlamak maksadiyle değildir. Belki bu, bir konuşma üslûbudur ki: Söylenecek şeye muhatabın nazarı dikkatini celbeder, dinleyenler için bir hayret vesîlesi ve düşünme olur ve dinlemeye teşvik eder.
“Gâşiye” saran, kaplayan, salgın şey demektir ki: Cehennemden kinâyedir.

2. O gün nice yüzler zillete düşmüştür.

2. (O gün) O kıyamet zamanında (nice yüzler) kâfir, isyânkâr kimseler (zillete düşmüştür.) Cehenneme atılarak pek zelilce, rezilce bir hâlde bulunmuştur.

“Hâşia” zelîl, hakaret ve zillete tutulmuş demektir.

3. Çalışmış, yorgun kalmıştır.

3. O yüzler, yâni: Onların sâhipleri, (Çalışmış) cehennemde nice meşakkatli şeyleri yapmaya mecbur edilmiş, nice azap zincirlerini taşımakta bulunmuş, ateşlere daldırılmış olarak (yorgun kalmıştır.) Güç ve tâkatten kesilmiş bir hâle gelmiştir. Yâni Kâfirler, isyânkârlar dünyada iken Cenab-ı Hak’ka ibâdet ve itaatten kaçınmış olmalarının cezasına âhirette bu sûretle uğramış bulunacaklardır.

Diğer bir görüşe göre kâfirler, münâfıklar,, dünyada çok çalışmışlar, zahmetlere ve meşakkatleri katlanmışlardır. Fakat o çalışmalarının âhirette kendilerine bir fâidesi olmayacaktır. Yüzleri, şahsiyetleri zilletlere, hareketlere mâruz kalacaktır.
“Nasıbe” derde, zahmete meşakkate tutulmuş demektir.

4. Son derece sıcak bir ateşe girecektir.

4. Artık o Cehennemlik yüzler, (Son derece sıcak bir ateşe girecektir.) Öyle bir ateş ile azap görecektir. Çünkü dünyadaki şirretli hareketleri, kendilerini böyle bir âkibete sevk etmiştir.
“Taslâ” giriverir, yaslanır, atılır demektir. “Hâmiye” de son derece hararetli mânâsınadır.

5. Pek hararetli kaynaktan suvarılacaktır.

5. O cehennem ehli orada (Pek hararetli bir kaynaktan suvarılacaktır.) Onlar, hararetlerini
gidermek için su arayacaklardır, fakat hararetlerini giderecek değil, belki kat kat artıracak olan pek kızgın bir sudan başka bulamayacaklardır. “Ayn” su kaynağı, çeşme demektir. “Aniye” de hararetli pek şiddetli olan şeydir.

6. Onlar için dikenli bir ağaçtan başka bir yiyecek yoktur.

6. (Onlar için) O cehenneme atılacak olan bir kısım suçlulara mahsus, acıktıklarını duyup bir yiyecek arzusunda bulundukları zaman ise, (dikenli bir ağaçtan başka bir yiyecek yoktur.) Öyle bir ağacı yemek ise zâten mümkün olmaz, o cehennem ehlinin açlığı devam eder durur,
“Zari”: İlmedikeni denilen bir ottur ki: Dikenleri kendi tırnağına benzer, ağulu bir dikendir, bu ot, kuruyunca bunu hayvanlar da yemezler.

7. Ne semizletir, ne de açlıktan kurtarır.

7. Artık o cehennem ehlini, o yiyecekleri dikenli ağaç, (Ne semizletir, ne de açlıktan kurtarır.) Bilakis onların açıklığını, ızdırabını arttırır, bu yüzden de büyük işkenceler içinde kalmış olurlar.

Cehennem ehli, muhtelif guruplara ayrılacakları gibi azapları da, yiyecekleri de farklı olacaktır. Bâzılarının yiyecekleri de “gislinden” irinli ve kanlı sudan olacaktır. Diğer bir kısmının ki de, Zakkum ağacından ibaret bulunacaktır. Yâni: Yiyecek yerine öyle yenilmesi mümkün olmayan elem verici şeyler kendilerine verilecektir. Nitekim diğer bâzı âyetler de bunları bildirmektedir.

8. Bir kısım yüzler de o günde güzellik sahibidir.

8. (Bir kısım yüzler de) Yâni: İmân ve ihlâs sâhibi olan ehli cennete gelince o zâtlar da (O günde) o kıyamet zamanında (Güzellik sâhibidir.) Onlar, büyük bir güzellik ve parlaklığa sâhip bulunurlar. İmânlarının nûru, yüzlerinde parlamaya başlamış olur.

“Nâime” Güzellik, parlaklık ve letafet sahibesi demektir.

9. Çalışmış olmasından dolayı hoşnuttur.

9. O cennet ehli, dünyada iken sâlih amellere (Çalışmış olmasından dolayı hoşnuttur.) Onlar, o
amellerini memnuniyetle yerine getirmeye çalışmışlardı. O amellerinin mükâfatını âhirette görecekleri için bundan dolayı da son derece sevinçli olacaklardır. Bir zevk ve sevinç içinde kalıp pek mutlu bir hâlde yaşayacaklardır.

10. Bir yüksek cennette.

10. O güzel yüzlü zâtlar (bir yüksek) değeri pek yüce (Cennette) bulunacaklardır.

11. Orada boş bir lâkırdı işitmezsiniz.

11. (Orada) O pek muhteşem cennette (boş bir lâkırdı) fâidesiz bir söz (işitmezsiniz.) Orası, boş şeylerden münezzehtir. Orası, imân şerefine sâhip kimselerin bir yüce yurdudur. O zâtlar, orada Cenab-ı Hak’ka hamd ve senâ da bulunurlar, pek hikmetli bir tarzda konuşurlar, kalp huzuru ile yaşarlar.
“Lâgiye” yalan, iftira, bâtıl kelimeler, boş sözler demektir.

12. Orada akan bir su kaynağı vardır.

12. (Orada) O cennette, o pek güzel bağ ve bostanda (akan bir su kaynağı vardır.) Suları her tarafa cereyan den birer seçkin pınar mevcuttur.

13. Orada yüksek tahtlar vardır.

13. (Orada) O cennet âleminde (yüksek tahtlar vardır.) Pek seçkin sandalyeler, mevcuttur. Bunlar, altından yapılmış, Zebercetler ile, inciler ile yakutlar ile süslenmiş bir hâlde ve yüksek mertebelerde bulunmaktadır. Onların üzerlerinde oturanlar, cennetin her tarafını seyrederler, kendilerine Allah tarafından verilen nîmetleri seyrederek mükemmel bir zevkle yaşarlar.

14. Hazırlanmış sürahiler..

14. O cennet sâhipleri için, (Hazırlanmış sürahiler) vardır. Cennet ehli, her istedikleri zaman o cennetteki çeşmelerin etrafında o sürahileri elde ederek o lezzetli sulardan içerler.
“Ekvâb”: Kulbu olmayan küçük ibrikler, destiler demektir.

15. Dizilmiş yastıklar.

15. Ve cennet ehli için (Dizilmiş) yayılmış, çeşit
çeşit (yastıklar) vardır ki: Onlara yaslanarak mutlu ve rahat bir hâlde bulunurlar.

“Namarik” Küçük yüz yastığı mânâsına olan “namruka” kelimesinin çoğuludur.
“Mesfûfe” de birbirinin yanına sıra sıra dizilmiş demektir.

16. Ve döşenmiş nefis sergiler vardır.

16. (Ve) O cennette (döşenmiş, nefîs sergiler) vardır. Cennet ehli, bunlardan da istifâde ederler.
“Zerâbiy” Kilim, hâlı gibi yaygı denilen “Zirbiy” kelimesinin çoğuludur.
“Meb’sûse” de dağılmış, meclislerde ayrı ayrı bir hâlde bulunmuş mânâsınadır. Bu mübârek âyetler, cennetleri yedi güzel vasıf ile vasıflandırıyor ve onları dünyadaki rahatlık ve nîmet vesîlesi olan yedi şeyin ismiyle bildiriyor ve onların dünyadaki şeylerin çok üstünde bulunduğuna işaret buyuruyor. Aslında bu tarzdaki ilâhî beyan, o cennet nîmetlerini bizim anlayabilmemiz için bir hoş tasvir ve teblîğ hikmetinden dolayıdır. Yoksa o cennetteki pek mühim pek yüce şeylerin güzellikleri, fâideleri her türlü düşüncelerimizin üstündedir.

17. Artık develere bakmazlar mı ki, nasıl yaratılmış?

17. Bu mübârek âyetler de insanların dikkatlerini dünyadaki bir kısım kudret eserlerine çekiyor. Resûl-i Ekrem’in yüksek irşâd vazifesini tâyin buyuruyor. İnkârcıların da nihâyet nasıl hesaba, nasıl şiddetli bir azaba mâruz kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Artık) Âhiret hayatını, cennet ve cehennemi inkâr edenler, gözlerinin önünde parlayıp duran bir nice kudret eserlerini hiç nazarı dikkate almazlar mı?. Ezcümle, (Develere bakmazlar mı ki:) O acaip bir görünüş ve yaratılışla bulunan ve pek fâideli olan hayvanlar (nasıl yaratılmış?.) Onlar, ne kadar mühim birer ilâhî kudret eserleridir. Diğer hayvanlardan bir çok bakımdan üstün bulunmaktadırlar.

Evet.. Develer, hem binek hayvanlarıdır, insanları en güç yerlerde taşırlar ve ağırca yükleri yüklenirler, kendilerinin hem sütleri içilir, hem de etleri yenilir. Başka hayvanlar, bu
kadar fâideli değildirler. Develer, sâhiplerine gidip gelmek, yatıp kalkmak hususunda dâima itaatte bulunurlar, isterse: Sâhipleri çocuk, zayıf bulunsunlar, develer, kırlarda vesâirede biten her nevi otları yer, onlar ile gıdalarını temin ederler, diğer hayvanlar ise böyle değildir.

“İbil” Deve, çoğul ismidir. Bir tanesine: Beîr, Naka, Cemel denir.

18. Ve Göğe ki, nasıl yükselmiş?

18. (Ve göğe de) Bakmazlar mı (ki:) Bakıp düşünmezler mi ki, (nasıl yükseltilmiş.) Nasıl güzel bir manzara teşkil ediyor, ne kadar parlak yıldızları vesâire taşıyor.

19. Ve dağlara ki nasıl dikilmiş?

19. (Ve dağlara) da bir ibret gözüyle bakmazlar mı (ki: Nasıl dikilmiş.) Ne kadar sâbit vaziyette bulunuyor. Bir hareket ve ıstırap göstermiyor, kendilerinde insanların ve hayvanların girip dolaşmalarına müsait bulunmaktadır, bir nice ağaçları, madenleri, kaynakları sinesinde saklıyor.

20. Ve yere ki, nasıl yayılmış?

20. (Ve yere) de hiç bakıp durmuyorlar mı ki: (Nasıl yayılmış.) Üzerinde barınanlar için nasıl elverişli bir hâlde bulunmuştur. Yeryüzü, küresel bir şekil olsa da, dâima dönse de görünür, kendisinden istifâde edilmesi bakımından dâima sâkin bulunmaktadır. Dâima aynı vaziyeti muhafaza etmektedir. Artık bu kadar gözlere çarpıp duran eserler, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve hikmetine pek kuvvetli birer şâhittir. Bunları görüp duranlar, O Hikmet Sâhibi Yaratıcının varlığını, kudret ve azametini, âhiret hayatını da meydana getirebileceğini nasıl inkâr eder, imkânsız sanabilirler?. Hiç bu kadar eşsiz, güzel muhteşem eserleri bir nazarı dikkate almazlar mı?

21. Artık sen hatırlat, şüphe yok ki, sen ancak bir hatırlatıcısın.

21. (Artık) Ey Son Peygamber!. (Sen hatırlat.) Kavmine öğüt ver, onların dikkatlerini, o muazzam kudret eserlerine çek. (Şüphe yok ki: Sen ancak bir hatırlatıcısın.) Senin vazifen
ümmetine ilâhî hükümleri teblîğ edip onların uyanmalarına çalışmaktır.

22. Onların üzerlerinde bir musallat zorba değilsin.

22. Yoksa Ey Yüce Peygamber!. Sen, (Onların üzerlerine musallat) bir zorba (değilsin.) Sen teblîğ ettiğin şeyleri onlara cebren kabul ettirmekle mükellef bulunmuyorsun, sen teblîğ ve ikaz vazifeni yaptıktan sonra artık müsterih ol, inkârcıların hâllerine bakarak üzülme.

23. Ancak o kimse ki, yüz çevirir ve küfre düşmüş olur.

23. (Ancak o kimse ki.) Dinî tebligâtı kabul etmez, hakkı kabulden (yüz çevirir) Kur’an-ı Kerim gibi kutsal değerleri inkâr ederek (küfre düşmüş olur.) kendi kabiliyetini, ihtiyarını kötüye kullanarak küfür içinde yaşar dururlar.

24. Artık Allah, onu en büyük azap ile cezalandırır.

24. (Artık Allah, onu) Âhirette (en büyük azap ile cezalandırır.) onu cehenneme atar, maamafih öyle bir inkârcı, daha dünyada iken de bir nice azaplara, felâketlere mâruz kalabilir, nitekim emsâli pek çoktur.

25. Şüphe yok ki, onların dönüşleri bizedir.

25. Evet.. Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: Ey Resûlüm!. Sen mahzun kederli olma (şüphe yok ki: Onların) o inkârcıların öldükleri, haşr ve neşr olundukları zaman (dönüşleri bizedir.) başkasına değildir. Hepsi de âhirette bir yüce mahkemeye sevk edilecektir.

26. Sonra da onların hesapları muhakkak ki, bize aittir.

26. (Sonra da onların hesabı) Dünyadaki amellerinin muhasebesi (muhakkak ki: Bize aittir.) artık o muhasebe neticesinde lâyık oldukları cezalara kavuşmuş olacaklardır. Onlar aslâ cezasız bırakılmayacaklardır.
Bu ilâhî beyan, Resûl-i Ekrem, Sallâlâhû Aleyhivessellem Efendimiz hakkında bir teselliyi içermektedir, onun hüzün ve kederini gidermeye bir vesîledir. Çünkü: O Yüce Peygamberi inkâr
edenlerin, onun ihtarlarını dinlemeyenlerin nihâyet lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını bildiriyor. İslâm dininin onlara muhtaç olmadığına, müminlerin ise ilâhî azaptan emîn olup güzel bir geleceğe kavuşacaklarına işaret etmektedir. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemize basiretler ve güzel sonlar nâsip buyursun. Âmin..

Yorum Yap