FATIR SURESİ

33. Adn cennetleridir ki, onlara giriverirler. Orada altundan bilezikler ile ve inciler ile süsleneceklerdir. Orada libasları da ipektir.

33. Evet.. O müminler hakkında tecelli eden ilâhi lütuf (Adn cennetleri dir ki,) içlerinde daima ikâmet edilecek olan ebedî bağları, bostanları ki, o müminler (onlara giriverirler) odaimi safa dolu cennetlere kavuşurlar (orada) o müminler altından bilezikler ile ve inciler ile süsleneceklerdir. Öyle îman ve ahirete giden erkekler de, kadınlar da hallerine lâyık, günâgün tezyinata nâil olacaklardır. (orada elbiseleri de ipektir) O müminler, o cennetler de en güzel, mahiyetleri pek latif, kıymetli elbiseler ile süslenmiş bir halde bulunacaklardır.

34. Ve diyeceklerdir ki, Hamd O Allah’a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi. Şüphe yok ki, bizim Rabbimiz, çok yarlığayıcı ve şükrü kabul edicidir.

34. (Ve) O cennetlere nâil olan müminler (diyeceklerdir ki: Hamd O Allah’a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi) bizi dünyanın elem ve kederlerinden kurtardı, bizi cehennem korkusundan helâs etti, bizi böyle büyük bir ebedî rızka nâil buyurdu. (Şüphe yok ki, bizim Rab’bimiz çok yarlıgayıcıdır) birçok kusurlarımızı af buyurmuştur ve Kerim Haalikimiz (şükrü kabul edicidir) itaatkar kullarının güzel amellerini kabul ederek kendilerini birçok mükâfatlara nâil buyurmaktadır.

35. Öyle bir kerem sahibi Rab ki, bizi lutfundan bir ikametgâh olan yurda kondurdu. Burada bize bir yorgunluk dokunmayacaktır ve burada bize hiçbir usanç dokunmayacaktır.

35. Öyle cennetlere nâil olacak olan ehli imân, orada devamlı olarak kalacaklarından dolayı fevkalade olan sevinçlerini göstermek ve Cenab-ı Hak’ka şükran arzı için diyeceklerdir ki: Mukaddes Mâbudumuz (öyle) bir kerem sahibi Rab’dir (ki, bizi lütfundan) sırf lütf ve keremi gereği olarak (bir) ebedî (ikametgâh olan yurda) hiçbir zaman yok olmayacak, değişmeyecek olan bu cennetlere (kondurdu) bizi bunlara kavuşturdu. Artık (burada bize bir yorgunluk dokunmayacaktır) daima istirahat içinde yaşayacağız (ve burada bize hiçbir usanç dokunmayacaktır) böyle bir rahat yerdeebedî bir zevk ve sevinç içinde yaşayıp duracağız. Bu âyeti kerime gösteriyor ki; müminlerin hepsi de cennete nâil olacaklardır. Bir kısmı kusurlarından dolayı bir müddet azap görecek olsa da yine sonunda kurtulup ebedî surette cennete girecektir. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

§ Nesab; Teab; Yorgunluk demektir.

§ Lûgub; da meşakkattan, açlıktan ve nefste meydana gelen bir gevşeklikten, zayıflıktan ibârettir.

36. Ve o kimseler ki, kâfir oldular, onlar için cehennem âteşi vardır. Aleyhlerine hükm olunmaz ki, ölüversinler ve onlardan O’nun azabı da hafifletilmez. İşte bütün nankörleri böyle cezalandırırız.

36. Bu mübârek âyetler de, kâfirlerin dünyadaki nankörlüklerinin cezası olmak üzere cehennemde ebedî şekilde kalarak çırpınıp duracaklarını bildiriyor, ve o inkârcıların hallerini ıslah için dünyaya iade edilmelerini boş yere talebederek red olunacaklarını ihtar buyuruyor. Ve o inkârcılara artık bir yardımcı bulunamıyacağını ve Cenab-ı Hak’kın bütün kâinatın hallerini bilici olduğunu beyan ederek o inkârcıların bütün düşüncelerini ve yardımcıdan mahrum kalacaklarını da o hikmet sahibi Yaratıcının bilmekte olduğuna öylece işaret buyurmaktadır. (Ve o kimseler ki, kâfir oldular) Yaratılışlarına muhalefette, Peygâmberlerin beyanlarına itimatsızlıkta bulunarak ilâhi dinden mahrum kaldılar (onlar için cehennem ateşi vardır) onlar ahirette ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Artık ahirette onların (aleyhlerine hükmolunmaz ki) tekrar (ölüversinler) de cehennem azabında kurtularak istirahate kavuşsunlar. (ve onlardan onun) O cehennemin (azabı da hafifletilmez) bilakis o azap yurdunun şiddetli âteşleri vakit vakit daha çok artar durur. (İşte bütün nankörleri) Cenab-ı Hak’kın verdiğinimetleri inkâr edenleri, ilâhi dinden mahrum kalanları (böyle cezalandırırız.) onlar böyle bir ebedî azaba lâyık bulunmuş olurlar.

37. Ve onlar orada feryat ederler ki, Ey Rabbimiz! Bizi çıkar, yapar olduğumuzdan başka sâlih amelde bulunalım, onlara denilir ki: Ya sizi düşünüp anlayacak kimsenin kendisinde düşünebileceği bir müddet kadar yaşatmadık mı? Ve size korkutucu geldi, şimdi azabı tadın, artık zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.

37. (Ve onlar) O cehenneme atılacak kâfirler (orada feryat ederler ki:) ah edip inleyerek yardım talebinde bulunurlar ki, (Ey Rabbimiz!. Bizi bu cehennemden) çıkar, dünyada iken (yapar olduğumuzdan) öyle inkârcı bir şekilde hareketlerden, isyanlardan (başka güzel amelde bulunalım) senin rızana uygun ibadetlere devam edelim. Ne yazık ki, artık zamanı geçmiştir. Onlara kınamak için Allah tarafından denir ki: (ya sizi düşünüp anlayacak kimsenin kendisinde düşünebileceği) bir müddet (kadar yaşatmadık mı?.) dünyada iken bu geleceği düşünebilecek kadar yaşamadınız mı?. (ve size korkutucu) da (geldi) Peygamberler ve onların tebliğlerini yaymaya ve öğretmeye memur zatlar, size bu âkibeti haber verdiler, sizi dine dâvet ettiler. Ne için hayatınızın kadrini bilmediniz?. (şimdi) Hak ettiğiniz bu cehennem azabını (tadın) ilâhi dine karşı gelmenizin cezasını çekiniz. (artık zalimler için) öyle küfre düşmüş, Peygamberlerine karşı düşmanlıkta bulunmuş inkârcılar için (hiçbir yardımcı yoktur.) onlardan bu azabı kaldıracak veya hafifletecek bir mahlûk bulunamaz. Onlar ebedî olarak o azap içinde çırpınır dururlar. lstırah; Yardım istemek, olanca kuvvet ile çığlık atmada, ağlamada ve acınmak göstermekte bulunmak demektir.

38. Şüphe yok ki, Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Muhakkak ki O, sinelerde gizliolanları tamamiyle bilendir.

38. (Şüphe yok ki, Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir) O Yüce Yaratıcı’ya karşı hiçbir şey gizli kalamaz. (muhakkak ki, O) hikmet sahibi Mâbut (kalplerde gizli olanları tamamiyle bilendir.) sizlerin de ey münkirler!. Bütün kuruntularınızı, kalplerinizdeki kötü kanaatlerinizi bilmektedir. Siz öyle bir inkâra düşmüş kimselersiniz ki, ne kadar çok yaşasanız da faraza dünyaya iade edilseniz de yine kanaatlarinizi değiştirecek, hâlinizi ıslah edecek değilsinizdir. Hattâ dünyada diyelim ki ebediyyen yaşayacak olsanız yine kâfirce kanaatinizi terketmiş olmayacaksınızdır. Sizin bu ruhi durumunuz Allah katında malûmdur. Binaenaleyh sizin cehennemde azap görmeniz de ebedidir. O hikmet sahibi Yaratıcının bütün mahlûkatı hakkındaki hükmü, tasarrufları hikmet, adalet ve faydanın ta kendisidir. Buna şüphesiz inanıyoruz.

39. O, O Yüce zat dır ki, sizi yeryüzünde halifeler kıldı. Artık kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir ve kâfirlere küfrlerî Rablerinin katında gazaptan başka birşey arttırmaz ve kâfirleri küfrü, kendilerine ziyandan başka birşey getirmez.

39. Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın insanlık silsilesini yeryüzünde peş peşe meydana getirip nimet verdiğini gösteriyor. Buna rağmen Allah’ın birliğini inkâr edenlerin kendi aleyhlerinde hareket edip kendilerini helâke uğratmış olduklarını ihtar ediyor. Yüce Yaratıcıya ortak edinilen şeylerin hiçbir şekilde yaratıcılık sıfatına sahip olmadıklarına işaretle müşrikleri susturmakta ve o zâlimlerin birbirini aldatıp durmakta olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (O) Yüce zât, o Yüce Yaratıcı (dir ki, sizi yerde halifeler kıldı) sizi yeryüzünde yarattı, sizi yeryüzünde tasarruflarda muvaffak kıldı veya sizi, sizden evvelki ümmetlere halef kıldı, sizi onlarınülkelerine, servetlerine mirasçı kılmış oldu, tâki, size bu nimetleri veren o Kerem Sahibi Mâbud’a şükredesiniz, O’nun birliğini tasdik ederek, O’na ibadet ve itaatte bulunasınız. (artık kim kâfir olursa) O Kerem Sahibi Yaratıcı’yı birlemez, O’na ibadet ve itaaten kaçınırsa bu (küfrü kendi aleyhinedir) bunun pek korkunç cezasına uğrar, kendi aleyhinde harekette bulunmuş olur. (ve kâfirlere küfrleri Rab’lerinin katında gazaptan başka birşey arttırmaz) onlar pek şiddetli bir ilâhi gazaba mâruz kalırlar. O bâtıl şeylere tapındıklarından dolayı bir fâide göremezler. (ve kâfirlere küfrleri helâkten başka birşey arttıracak değildir) Evet.. O kâfirler, dünyadaki küfrlerinden, o nankörlüklerinden dolayı ahirette pek büyük bir hüsrana, pek şiddetli bir azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar, dünyadaki hayat sermayelerini zayi’ etmiş, öyle ebedî bir zarar ve ziyana uğramış bulunacaklardır.

40. Deki: Gördünüz mü? Allah’tan başka kendilerine ibâdet ettiğiniz ortaklarınızı! Bana gösteriniz, yerden neyi yaratmışlardır? Yoksa onlar için göklerde bir ortaklık var mıdır? Yoksa onlara bir kitap vermişiz de, artık onlar, ondan bir delil üzerine mi bulunuyorlar? Hayır o zalimlerin bazısı bazısına aldatmadan başka bir vaadde bulunmazlar.

40. Yüce Resûlum!. O müşriklere kınamak için (Deki: Gördünüz mü?.) anladınız mı, bana haber veriniz bakalım (Allah’tan gayrı kendilerine ibadet ettiğiniz ortaklarınızı?.) Cenab-ı Hak’ka ortak edindiğiniz o putlar, o fani, âciz mahlûklar (yerden neyi yaratmışlardır?.) onların yeryüzünde ne gibi yaratmış oldukları birşeyi gördünüz de onlara tapmakta bulundunuz?. (Yoksa onlar için göklerde) Allah Teâlâ ile aralarında (bir ortaklık var mıdır?.) o göklerin yaradılışında o bâtıl mâbutlarınızın du bir tesiri bulunmuş mudur?. Böyle bir iddiada bulunabilir misiniz?.Bu ne mümkün!. (Yoksa onlara) O putlara ilâhlık zatıma ortak olduklarına dâir (bir kitap vermişiz de artık onlar) o putlar (ondan) o kitaptan dolayı (bir delil üzerine mi bulunuyorlar?.) ona dayanarak kendilerinin Kâinatın Yaratıcısına ortak olduklarını iddia mı ediyorlar, heyhat!. Böyle bir iddiada kim bulunabilir?. (Hayır.. O zalimlerin bazısı, bazısına aldatmadan başka bir vâd’te bulunmazlar) O müşrikler, hiçbir delile, kanıta sahip değildirler, onlar şeytanların vesveselerine uymuşlardır, o putların kendilerine şefaat edeceklerine inanmışlardır, bu husustaki aldatmalara kapılmışlardır, öyle küfr ve şirk içinde yaşayıp gitmişlerdir. Ne korkunç bir âkibet!.

41. Şüphe yok ki, Allah, gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye tutup koruyor. Ve andolsun ki, eğer onların nizamları bozulacak olsa, ondan sonra onları hiçbir kimse tutamaz. Muhakkak ki, O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.

41. Bu mübârek âyetler, gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan zâtın Cenab-ı Hak’tan başkasının olmadığını bildiriyor. Eski milletleri kınayıp kendilerine bir Peygamber geldiği takdirde ona tâbi olup hidayet yolunu takibedeceklerini iddia edenlerin daha sonra bu iddialarına riâyet etmemiş olduklarını haber veriyor. Kibirli ve hilekârca hareket edenlerin bu yüzden yalnız kendilerinin felâketlere uğrayacaklarını hatırlatmakta ve bu husustaki ilâhi kanunu kimsenin değiştiremeyeceğinu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: İşte o bâtıl mâbutların aczleri meydanda!. bir kere de ortak ve benzerden uzak olan hakiki mübudun, âlemi Yaratanın kudretini, büyüklüğünü düşünmeli. (Şüphe yok ki, Allah) O Yüce Yaratıcı (gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye) birer felâket ile, birer müthiş zelzele ile mahvolup gitmekden (tutup koruyor) onları muhafaza buyuruyor, onun nizamının bozulmasına meydan vermiyor (veandolsun ki, eğer onlar) o göklerin ve yerlerin zelzele gibi bir sebeple (nizamları bozulacak olsa) mahv ve yok olsalar (ondan sonra) onların öyle yok olmasından veya onları Cenab-ı Hak’kın tutmasından sonra (onları hiçbir kimse tutamaz) artık onları Cenab-ı Hak’tan başka bir kimse vücude getiremez, muhafazaya kâdir olamaz. (muhakkak ki O) O Kerem Sahibi Yaratıcı (halim)dir. O muazzam kudret eserlerini muhafaza ediyor, inkârcıları hemen azaba uğratmıyor. Ve o Yüce Mâbud (gafûr bulunmaktadır) tevbe eden ve af dileyen kullarının günâhlarını affediyor ve örtüyor. Evet.. O ezeli Yaratıcı, ezeli ve ebedî olarak böyle yüce sıfat ile vasıfIanmış olduğu içindir ki, birçok müşriklerin, günahkâr kullarının yüzünden gökleri, yerleri parçalayarak başlarına dökmüyor da kendilerine bir mühlet veriyor, onları hallerini düzeltebilecekleri kadar bir zaman yaşatıyor.

42. Ve Allah’a en kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir korkutucu Peygamber gelecek olursa elbette ki, kendileri herhangi bir ümmetten daha fazla hidayete ermiş olacaklardır. Ne zaman ki, kendilerine bir korkutucu geldi, onlara nefretten başka birşey arttırmış olmadı.

42. Resûl-i Ekrem Efendimizin Peygamber gönderilmesinden evvel, Kureyş müşrikleri, Yahudiler ve Hintstiyanlar gibi eski kavimlerin Peygamberlerini inkâr etmiş olduklarını işitmişler, “Allah onlara lânet etsin!. Ne için Peygamberlerini inkâr etmişler” diye söylenmişlerdi (ve Allah’a en kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir korkutucu) bir Peygamber (gelecek olursa elbette ki, kendileri herhangi bir ümmetten daha ziyâde hidayete ermiş olacaklardır) o kendilerine gelecek Peygambere tâbi olup hidayet yolunu daha güzelce takibe muvaffak bulunacaklardır. (Ne zaman ki, kendilerine bir korkutucu geldi) Hz. Muhammed Aleyhisselâmgibi en şerefli bir Peygamber gelip onları İslâm dinine davet buyurdu, öyle kadrinin yüceliğini, yüksek nesebini ve ahlâki olgunluklarını vaktiyle bilip tanımış olduklarını o Yüce Peygamber’i tasik etmediler; ona tâbi olmadılar, bilâkis o Yüce Peygamber’in öyle muhitlerine şeref vermiş olması (onlara) o müşrikler için (nefretten başka birşey arttırmış olmadı) o müşrikler sözlerinde durmadılar hidayetten daha ziyade uzaklaşıp durdular, öyle bir nimeti takdir edemediler, o nurdan istifâde ederek cehalet karanlıklarını gidermek istemediler.

43. Bu da yerde böbürlenmekten ve kötü tuzaklar kurmaktan doğmuştur ve kötü bir tuzak, kendi ehlinden başkasına ârız olmaz. O halde evvelkilerin kanunundan başka ne bekliyorlar? Artık sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Ve Allah’ın sünnetinde bir sapma da bulamazsın.

43. Bu hâlde, onların böyle nefrette bulunup Resûl-i Ekrem’e tâbi olmaları da (Yerde böbürlenmekten) onların kibirli bir vaziyet almalarından (ve kötü bir tuzak kurmalarından) O Yüce Peygamber’e karşı hilede, ihanet niyetinde bulunmalarından, Allah’ın nurunu söndürmek arzusunda bulunmalarından doğmuştur. (ve) Halbuki, (kötü bir kasd) öyle bir hile, kötü maksat (kendi ehlinden başkasına ârız olmaz) onun fenalığı, kötü neticesi, o kötü maksat sahiplerine yönelir kendisinin felâketine sebep olmuş olur. (o hâlde) O saadet asrındaki müşrikler de, suikast sahipleri de (evvelkilerin kanunundan başka ne gözetirler) o evvelki kavimler hakkında tecelli eden ilâhi kanunlardan rabbani kanundan köklerini kazıma azabından başka neye lâyık olduklarını sanıyorlar? Kendilerinin başlarına da öyle bir felâketin gelmiyeceğinden nasıl emin olabilirler?. (artık sen Allah’ın kanunu için) inkârcı kâvimler hakkında cereyan edenAllah’ın kanunu ve yürürlükteki hükümler hakkında (bir değişiklik bulamazsın) bu yeni inkârcılar hakkında da o ilâhi kanun meydana gelecektir. (ve Allah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın) Kulları hakkında cereyan eden ilâhi kanun, ilâhi hüküm değişmez, Onda kimse deşiklik vücude getiremez. Kahrolmayı hak edenlere lütufta bulunmaz, lütfa lâyık bulunanları da kahr etmez ve cezalandırmaz. Binaenaleyh eski inkârcı milletlerin haklarında cereyan etmiş olan o ilâhi kanun, sonraki inkârcılar hakkında da cereyan edecektir. Bir kere milletlerin tarihlerini ibret nazarıyla bakmalı değil midirler?.

44. Yeryüzünde hiç dolaşıp da bakmazlar mı ki, kendilerinden evvelkilerin âkibetleri nasıl olmuştur. Halbuki, onlar, bunlardan kuvvetçe daha şiddetli idiler. Ve Allah’ı ne göklerde ve ne de yerde hiçbir şey âciz bırakamaz. Şüphe yok ki, O, bilendir, güçlüdür.

44. Bu mübârek âyetlerde inkârcıların seyahatleri esnasında tarih sahnesinden silinmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerden haberdar bulunduklarını, buna rağmen ne için onlardan bir ibret dersi almadıklarını kınamak için ihtar buyuruyor. Ve onlarm bir anda helâk etmeye kâdir olan ve hâllerini bilen Yüce Yaratıcının onları ilâhi bir hikmetten dolayı geçici bir zamana kadar yaşattığını, o muayyen zaman gelince hepsinin de lâyık oldukları âkibetlere kavuşacaklarını tehdit etmek için beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler, inkârcılar (yeryüzünde hiç dolaşıp da bakmazlar mı ki,) onlar, Şam, Yemen, Bağdat gibi yerlere ticaret vesâire için daima seyahatte bulunuyorlar, oraları görüyorlar, o sahalarda eski kavimlerin harab olmuş yurtlarınm görüyor, başlarına gelmiş olan felkâketleri anlamış oluyorlar, onların o fecî hâllerini düşünmek suretiyle dikkate almalı değil midirler?. (halbuki, onlar) O eski kavimler (bunlardan) bu şimdiki inkârcılardan (kuvvetcedaha şiddetli idiler) vücut yapıları, kudretleri, servetleri daha ziyâde idi. Öyle olduğu halde kendilerini kurtaramadılar, kötü amellerinin cezalarına kavuştular. Artık şimdiki inkârcılar da öyle birer cezaya kavuşturulamazlar mı?. Cenab-ı Hak, inanıyoruz ki herşeye kâdirdir. (Ve Allah’ı ne göklerde ve ne de yerde birşey âciz bırakamaz.) Mahlukatı hakkında dilediğini meydana getirmeğe fazlasıyle kâdirdir. (Şüphe yok ki, O) Yüce Yaratıcı, (bilendir, güçlüdür.) Bütün mahlûkatının hâllerini bilmektedir, dilediği şeyleri yapmaya tamamiyle kâdirdir. Binaenaleyh şimdiki müşriklerin, âsilerin de bütün hâllerini, kanaatlerini bilmektedir, onları da lâyık oldukları âkibetlere kavuşturacaktır. Artık bunu bir düşünsünler!.

45. Ve eğer Allah insanları yaptıkları şey yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı mahlûk bırakmazdı. Fakat onları belli bir müddete kadar tehir buyuruyor. Nihayet ecelleri gelince haklarında amellerine göre muamele yapılacaktır çünki Allah Teâlâ kullarını hakkıyla görücü bulunmaktadır.

45. Bir takım kâfirler, alay etme yoluyla başlarına gelecek bir felâket var ise onun hemen gelmesini istemişlerdi. Onlara bir cevap mahiyetinde olmak üzere buyuruluyor ki: (Ve eğer Allah insanları kazandıkları şey ile) Kötü amelleriyle hemen (cezalandıracak olsaydı) ona kimse mâni olamazdı. Bilâkis (yeryüzünde bir canlı mahlûk bırakmazdı) hepsini de hayattan mahrum bırakır, mükellef olanları hak ettikleri cezalara bir an evvel kavuşturabilirdi. (fakat) Cenab-ı Hak, hikmet gereği (onları) o yeryüzündeki insanları vesâireyi (bir muayyen müddete kadar tehir buyuruyor) onları dünyada birer muayyen müddet yaşatıyor, hemen belli olan ahiret âlemine sevketmiyor, (nihayet ecelleri gelince) belirlenmiş gün gelince, yeniden hayat bulacakları zaman yüz gösterince, hepsi de yeniden hayat bulurlar, mahşere sevk olunurlar, yükümlü olanlaramellerine göre mükâfat ve cezaya uğrarlar. (çünki Allah Teâlâ kullarını hakkıyla görücü bulunmaktadır.) Evet.. Kâinatın yaratıcısı, bütün mahlûkatının hallerini bilicidir, kendilerini tamamen görüp bilmektedir. Azabı hak edenleri azaba kavuşturur, sevaba lâyık olanları da lütf ve ihsanına ulaştırır. O Kerem Sahibi Mâbud ki, bizlere peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselatü Vesselâm Efendimizi göndermiş, onun vasıtasiyle de semavi kitapların en üstünü bulunan mucize Kur’an’ı ihsan buyurmuştur. Artık bizim vazifemiz de, o Yüce Peygamber’e ve o hakikatı beyan eden kitaba tâbi olmaktır, hallerimizi düzeltmeye, tanzime çalışarak, kerem ve merhamet sahibi Yaratıcımıza sığınmaktır. İşte bu mübârek sureyi takip eden Yasin sûre-i celîlesi de buna işâret buyuruyor. Ve başarı, Allah’tandır.

Yorum Bırakın