ENFAL SURESİ

61. Ve eğer onlar sulha meylederlerse sen de ona meylet ve Allah Teâlâ’ya tevekkül kıl. Şüphe yok ki, herşeyi hakkıyla işitici ve tamamiyle bilici olan ancak o’dur.

61. Bu mübarek âyetler, harîsa meyleden düşmanlar ile Hak’ka tevekkül edilerek barış yapılmasının câiz olduğunu bildirmektedir. Ehli İslâm’ın kendilerine karşı hilekârlıkla bulunacak düşmanlarından kurtulup Allah’ın korumasına nail olacaklarını müjdelemektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini birleştirerek düşmanlıklarını muhabbet ve dostluğa çevireceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. İslâm varlığını müdafaa için lâzım gelen vasıtaları hazırla (ve) eğer (onlar) o düşmanlar İslâmiyetin bu kuvvetini, savaşa olan kabiliyetini görür de korkar, (harîsa meylederlerse sen de ona) harîsa (meylet) onlar ile barış anlaşmasında bulun (ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et) işlerini Hak Teâlâya bırak, onların görünüşte sulha meyledip kalben hile ve tuzağa meyilli olduklarını düşünerek korkma. (Şüphe yok ki, herşeyi) o düşmanların da kendi aralarında gizlice neler söylediklerini (hakkiyle işitici ve) onların neler düşündüklerini ve neler gizlediklerini de (tamamiyle bilici olan ancak o’dur.) o Yüce Yaratıcıdır. Onların hakkında lâyık oldukları ilâhî hüküm ne ise herhalde ortaya çıkar.

§ İbni Abbas Hazretlerine ve Mücahide görebu âyeti kerimenin hükmü “imân etmeyenler ile savaşın” “artık müşrikleri her nerede bulursanız öldürünüz” meâlindeki âyetler ile nesh olunmuştur. Fakat diğer zatlara göre nesh olunmamıştır. Belki bu barış emri, durdurulmuştur, müslümanların başkasının takdirine bağlıdır. Eğer barış müslümanların menfaatlerine uygun görülürse muvakkat bir zaman için, meselâ: On sene müddetle barış yönüne gidilir, aksi takdirde savaşa devam edilir. Zahir ve menfaate uygun olan da budur.

§ Mücahit’e göre bu âyeti kerime, Kureyze ve Nadir kabileleri ile barış hakkında nâzil olmuştur. Fakat bunların hakkında gelmiş olması, bunun zahirî üzerine umuma uygulanmasına mâni değildir. Nitekim bir âyetin muayyen bir sebepten dolayı nâzil olmuş olması, onun hükmünün umumiy etine mâni olmaz.

62. Ve eğer sana hile yapmak isterlerse şüphe yok ki, sana Allah Teâlâ yeter. O, O zattır ki, seni yardımıyla ve müminler ile desteklemiştir.

62. (Ve) Resûlüm!, (eğer) kâfirler barışı gösterip savaşı yok etmek suretiyle (sana hile yapmak) daha fazla kuvvet edinerek tekrar hücum etmek maksadıyle bir hilede bulunmak (istelerse) bundan endişeye düşme, Cenâb-ı Hak bunu bilir. Artık (şüphe yok ki, sana Allah Teâlâ kâfidir.) seni onların şerrinden korur. (O) Yüce Yaratıcı (O zattır ki, seni) hayatın boyunca (yardımıyla) vasıtasız veya bir harika olarak melekleriyle (ve müminler ile) ensar-ı kiram ile (desteklemiştir.) binaenaleyh senin hakkında hilekârlıkta bulunmak isteyecek düşmanlarına karşı da seni destekler, başarıya ulaştırır. Artık o düşmanlardan korkmaya mahal yoktur.

63. Ve onların kalplerinin arasını telif etti ki, eğer yerde bulunanın tamamını sarfedecek olsa idin onların kalpleri arasını birleştiremezdin. Ve lâkin Allah Teâlâ onların arasını birleştirdi. Şüphe yok ki, o galiptir,hikmet sahibidir.

63. Evet… Cenâb-ı Hak, bir ilâhî âdeti bir hikmeti gereği olarak Yüce Resûlünü müminler ile de desteklemiştir. Şöyle ki: Birçok kabileler arasında ve özellikle Eve ve Hazrec kabilesi arasında öteden beri pek büyük bir düşmanlık var idi. Bir derecede ki, biri diğerine bir tokat vuracak olsa bir cahilce teassup yüzünden kabileleri arasında bir savaş meydana gelirdi. Sonra Cenab’ı Hak onları İslâmiyet’e nail kıldı, aralarındaki düşmanlık, muhabbete çevrilmiş oldu. Aralarında bir din kardeşliği meydana geldi, İşte bu hadiseye işaret için buyuruluyor ki: (Ve) Cenâb-ı Hak (onların) sana yardım eden müminlerin (kalplerinin arasını birleştirdi) karşılıklı düşmanlık yerine muhabbet ve dostluk geçti. Öyle (ki eğer yerde bulunanın tamamnı) bütün dünya mallarını (sarf edecek olsa idin) düşmanlıklarını gideremezdin, (onların kalpleri arasına sevgi düşüremezdin.) Onların birbirine düşmanlıkları böyle bir son derecede ziyade idi. (Velâkin Allah Teâlâ) yüce kudretiyle (onların arasını birleştirdi) kalplerindeki bütün düşmanlık duygularını gidererek kendilerine karşılıklı muhabbet ve yardımlaşma ihsan buyurdu. Bu da bir peygamber mucizesi mahiyetinde bulunmuştu ki, onun teşrif iyle bu kavimler arasındaki müthiş düşmanlık yok olmuştu. Artık Cenab’ı Hak dilerse diğer kabilelerin, milletlerin de müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını, husumetlerini; kötü maksatlarını yok eder. Binaenaleyh uygun görüldüğü takdirde onlar ile barış, antlaşma yapmaktan endişe etmeğe mahal yoktur. Herhalde Cenab’ı Hak’ka tevekkül etmeli, işleri ona bırakmalıdır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (azizdir) iradesi herşeye galiptir. Ona hiç bir şey muhalefet edemez. Ve o kerem sahibi ilâh (hakîmdir) hiç bir şey onun hikmet dairesinden çıkamaz. Artık vâki olacak herhangi bir harp veya sulh da o Yüce Yaratıcının kudret ve hikmetinin bir gereğidir.

64. Ey o Peygamber! Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah Teâlâ kâfidir.

64. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın mü’minlere her hususta yardım ve zafer ihsan buyurmaya kâdir ve yeterli olduğunu bildirmektedir. Ve cihad sahasında yirmi İslâm mücahidinin galip olmaları için sabr ve sebat ederek iki yüz düşmana karşı durmalarını emretmektedir. Bununla beraber müslümanlar hakkında kolaylaştırmak üzere yüz İslâm ermin ikiyüz düşmana ve bin İslâm mücahidinin iki bin düşmana galip olmaları için sabr ve sebat ile memur olduklarını beyan buyurmaktaır. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey Son Peygamber olan Hz. Muhammed!, (sana ve sana tâbi olan mü’minlere) ensar-ı kirama (Allah Teâlâ) her hususta (kâfidir) yalnız düşmanların hile ve tuzak kurmaları halinde değil, herhangi bir takdirde, herhangi bir vaziyette sana ve senin ümmetine yardım eder. Onun kudret ve büyüklüğü sizi korumaya, yüceltmeye fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır.

§ Diğer bir yoruma göre bu âyeti kerime: “Ey Yüce Peygamber!. Sana Cenâb-ı Hak ile müminler yeterlidir.” Meâlindedir. Rivayete göre Bedir Savaşı sırasında henüz savaşa başlamadan nâzil olmuştur.

65. Ey Peygamber! Mü’minleri cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olsa iki yüze galip olurlar. Ve eğer sizden yüz kişi olsa, kâfir olanlardan bine galip gelirler. Çünki onlar şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.

65. (Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!. Allah Teâlâ size kâfidir. Fakat sizin vazifeniz, Allah yolunda cihad etmektir, dinî yüceltemeye hizmettir, siz bu yolda malınızı, canınızı feda etmek isterseniz Cenâb-ı Hak’ta size yardım eder. Binaenaleyh (mü’minleri cihada teşvik et) Allah yolunda fedakârlıkta bulunsunlar, (eğer sizden sabr edici yirmi kişi olsa) bu sabr ve sebat neticesinde düşmanlardan (iki yüze galip olurlar ve) Ey müslümanlar!, (eğersizden yüz kişi olsa) sabr ve sebat edince (kâfir olanlardan bine) bin savaşçı düşmana (galip gelirler.) Bu Kur’ânî açıklamalardaki haberler, emir mahiyetindedir. O halde buyurulmuş oluyor ki: Ey müslüman erleri!. Siz yirmi kişi olduğunuz takdirde iki yüz kadar düşmana karşı sabr ve sebattan ayrılmayınız. Ve siz yüz kişi olduğunuz vakit de bin kadar düşmana karşı sabr ve sebatta bulununuz. Tâki, bunun neticesinde zafere nail olasınız. (Çünki onlar) o düşmanlarınız (şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.) onlar, Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmış, Allah rızası için harbe atılmış, sevaba ermek, azaptan kurtulmak gayesini tâkibetmiş kimseler değildirler. Onlar cahilce bir hamiyet ve teassup etkisiyle savaşa atılırlar. Binaenaleyh temiz inanca sahip olan Hak rızası için savaşa atılan siz müslümanlar; elbette sabr ve sebat edince galibiyete nail olursunuz. “İslâm’ın başlangıcında” Peygamber Efendimizin düşmanlara karşı gönderdiği seriyeler = suvâri bölükleri yirmiden noksan, yüzden fazla bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki, bu âyeti kerime de bu iki adet zikredilmiştir.

66. Şimdi Allah Teâlâ sizden yükü hafifleştirdi ve bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var. İmdi sizden sabredici yüz kişi bulunursa iki yüze galip olurlar. Ve eğer sizden bin kişi bulunursa iki bine galip gelirler. Allah Teâlâ’nın izniyle. Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.

66. Ey müslümanlar!. (Şimdi Allah Teâlâ sizden -yükü- hafifleştirdi) size lûtf ve iyilikte bulundu, size kolaylıklar gösterdi. Öyle sizin kat kat üstünüzde olan düşmanlara karşı herhalde direnmekle sizi mükellef kılmadı, (ve) hikmet sahibi Yaratıcı (bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var) Vücudunuz gayri mütehammil yani Cenâb-ı Hak’kın ezelden beri bilmiş olduğu bu zaafınız, şimdi fiilen meydana gelmek suretiyle de Allah’ın malûmubulunmuştur. (İmdi) bu zaafınızdan dolayı (sizden sabr edici yüz kişi bulunursa) Cenâb-ı Hak’kın yardımıyla (ikiyüze galip olurlar) yani: Galip oluncaya kadar sabr etsinler. (Ve eğer sizden bin kişi bulunursa) sabretsinler (iki bine galip gelirler) şimdi müslümanlar, bununla mükelleftirler. Onların bu zafer ve galibiyete kavuşmaları ise ancak (Allah teâlâ’nın izniyle), o Kerem Sahibi Yaratıcının iradesiyle, müslümanlara gösterdiği kolaylık ve teshîll ile tecelli eder. (Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.) yani: Onlara yardım eder, onları fetih ve zafere kavuşturur. Nitekim nice az kuvvetler o sayede birçok kuvvetlere galip gelebilmişlerdir. Elverir, Allah’ın desteğine nail olsunlar.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olmak üzere rivayet olunuyor ki: Muhâcirin-i kiram, vatanlarını terk etmiş, gurbet diyarında yaşamağa başlamışlardı. Bu zatlar diyorlardı ki: Biz yurdumuzdan çıktık, evlât ve mallarımızdan ayrıldık, düşmalarımız ise kendi yurtlarında herşeleri yanlarında olarak yaşıyorlar. Ensar-ı kiram da diyorlardı ki: Biz düşmanlarımızla meşgul olmaya başladık. Kardeşlerimizi unutuverdik, onlara yardım edemez hâle geldik. Kısaca müslümanlar kendilerini böyle zayıf düşmüş gibi görüyorlardı. Bununla beraber bir taraftan da müslümanların sayısı artıyordu, artık İslâmiyeti müdafaa için daha fazla erler bulunmaya başlamıştı, İşte bu gibi hikmet ve menfaata binaen Cenab’ı Hak müslümanlara kolaylık ihsan buyurdu, bu âyeti kerimesiyle müslümanların yükünü hafifleştirmiş oldu.

§ Bu mübarek âyetlerde ehli imânın zafer ve galibiyete kavuşmalarına vesile olan sebeplere işaret buyurulmuştur. Şöyle ki: Mü’minler, güzel bir inanca nail buundukları için onlar Allah’ın korumasına aday bulunmuşlardır. Kâfirler ise Allah’ın dinihususunda cahillerdir, onlara göre sevinç ve saadet ancak bu dünya hayatından ibarettir. Binaenaleyh onlar bu dünya hayatına dört elle sarılırlar. Allah yolunda çalışarak hayatlarını feda etmek asla istemezler. Fakat müslümanlar, ebedî bir âlemin varlığına inanırlar, hakikî saadetin o âlemde görüleceğine inanmaktadırlar. Artık o ebedî saadete kavuşmak için hak yolunda savaştan geri durmazlar, bilâkis kuvvetli bir kalb ile, sağlam bir irade ile cihada atılırlar. Böyle bir çalışmanın neticesi de elbette fetih ve zaferdir. Sonra kâfirler yalnız maddî kuvvetlerine, güçlerine güvenirler. Müslümanlar ise Cenâb-ı Hak’ka sığınırlar, ona duada, yalvarıp yakarmada bulunurlar. Artık yardıma, zafere bunlar daha lâyık olmuş olmazlar mı?. Sonra hakîki müminler, kalblerinde parlayan Allah’ı tanıma nûrlarından dolayı büyük bir kuvvete, bir yüceliğe sahiptirler. Bunlar bu ilâhî muhabbet etkisiyle canlarını Allah yolunda feda etmeği bir nimet telâkki ederler. Bu sebeple düşmanlarına karşı yiğitlik göstermekten geri durmak istemezler. Artık düşmanlarının cesaret edemiyecekleri kahramanlıklara tam bir metanetle cesaret ederler, kalplerindeki din nuru, yollarını aydınlatır, yüzlerinde parlayan yiğitlik parıltısı düşmanlarının gözlerini kör ederek yenilmelerine sebebiyet verir. Artık umum müslümanlar için lâzımdır ki, bu gibi yüce özelliklerden ayrılmasınlar, daima birlik olsunlar, daima sabr ve sebatta bulunsunlar, daima Allah Teâlâya tevekkül ve itimat ederek dinî yüceltmeğe bir gaye bilsinler, şüphe yok ki, bunun neticesinde maddî ve mânevi nice fütûhata, nice nimetlere nail olurlar.

67. Hiçbir Peygamber için yerde tamamen kuvvetlenmedikçe esirler edinmesi uygun değildir. Siz dünya menfaatini istersiniz. Allah Teâlâ ise âhireti istemektedir. Ve Allah Teâlâgüçlüdür, hikmet sahibidir.

67. Bu mübarek âyetler, din düşmanlarını tamamen cezalandırmanın lüzumunu bildiriyor, eğer bir ilâhî hüküm geçmemiş olsa idi esirlerden fidye alanların büyük bir cezaya uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve daha sonra ganimet mallarından faydalanmaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiçbir Peygamber için) Yüce Peygamberlerden hiçbiri için (yerde tamamen kuvvetlenmedikçe) kâfirleri öldürmek ve helâk etmek suretiyle müslümanlar kuvvet ve güç sağlamış bulunmadıkça (esirler edinmesi) sonra onları birer fidye mukabilinde serbest bırakıp yine düşman kuvvetlerinin çoğalmasına sebebiyet verilmesi (uygun değildir.) Bu iyi, doğru bir hareket olmadığından buna meydan vermelidir. (Siz) Ey müminler!. Müşriklerden fidye almakla (dünya menfaatini isterseniz) öyle sebat ve devamı olmayan birşeyi arzuda bulunursunuz (Allah Teâlâ ise) sizin hakkınızda (âhireti istemektedir.) din düşmanlarını kahr ve perişan ederek dininize yardım ile uhrevî sevaplara nail olmanızı diler. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür.) O herşeye kadirdir, galiptir, onun hakkında asla acz ve mağlûbiyet düşünülemez. Ve o (hikmet) sahibidir ondan meydana gelen her fiil, son derece doğrudur, hikmet ve menfaata dayanmaktadır.

§ İshan: Bir hastalığın bir şahısa ağırlık verip onu hareket edemez bir hâle getirmesi, zayıf ve güçsüz düşürmesi demektir. Burada öldürmek ve telef etmek mânâsınadır. Sehanet de katılık ve sertlik demektir.

68. Eğer Allah Teâlâ’dan bir yazı geçmiş olmasa idi, almış olduğunuz şey hususunda size elbette pek büyük bir azap dokunurdu.

68. Ey esirlerden fidye alan müslümanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan bir yazı geçmiş olmasaydı) yani: Eğer müslümanlar için ganimet malarının helâl olacağı veyaictihatlarında hata edecek kimselerin cezalandırılmayacaklar veya Bedir’de bulunan İslâm erlerinin azaba uğramayacakları vaktiyle levhı mahfuzda yazılmış bulunmasa idi (almış olduğunuz şey hususunda) esirlerden aldığınız fidye = bedelden dolayı (size elbette pek büyük bir azap dokunurdu.) Fakat o levhı mahfuzdaki sabit, af f miza ait ilâhî hüküm sayesinde bu azaptan kurtulmuş bulunuyorsunuz. “Rivayete göre Bedir savaşında Eshab-ı kiram, düşmanlardan yetmiş kişiyi esir etmişlerdi. Bunların içinde Peygamberimizin amcası Abbas ile Ebu Talib’in oğlu Ukayl de vardı. Bunlar daha sonra müslüman olmuşlardı. Bu esirlerin hakında ne muamele yapılması için müşavere yapıldı. Hz. Ebu Bekir, bunlar Rasûlullah’ın akrabasından kimselerdir, bunlardan fidye alınmakla yetinilmelidir, o fidye ile ordumuzu kuvvetlendirmiş oluruz, bunların daha sonra tövbe edip müslüman olmaları da düşünülebilir, diyerek görşünü bildirdi. Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah bunlar seni yalanladılar, seni yurdundan çıkardılar, bunlar kâfirlerin reisleri bulunuyorlar. Cenab’ı Hak seni onların fidyelerine ihtiyaçsız kımıştır. Onların boyunlarını vurdur, diye görüş bildirdi. Saad İbni Muaz gibi bir kısım zatlar da Hz. Ömer’in bu görüşüne iştirâk ettiler. Sonunda fidye alınması ciheti tercih edildi, buna karar verildi. Rivayete göre bu fidyenin miktarı, yüz kıyye altın imiş. Her kıyye ise kırk dirhem miktarında bulunuyormuş. Bunun kırk kıyyesi yalnız Hz. Abbas’tan alınmıştı. İşte bu fidyenin alınmasını müteakip bu âyeti kerime nâzil oldu, bunun alınmasının uygun olmadığı bildirildi. Bundan dolayı Rasûlü Ekrem Efendimiz çok üzülmüştü. Hatta deniliyor ki: Bu sırada Hz. Ömer, Rasûlü Ekrem Efendimizin makamına gitmiş o Yüce Peygamber ile Hz. Ebu Bekiri ağlar bir halde bulmuştu. Ya Rasûlüllah!. Ne için ağlıyorsunuz!. Diye sormuş, O Rasûlü Ekrem de: fidye alındığından dolayı eshabınhakıknda ağlıyorum, Hz. Peygamber’in makamına yakın bir ağacı işaret ederek “onların azabı bana bu ağaçtan daha yakın olarak arz edildi, eğer gökten bir azap inecek olsa idi Ömer ile Sad İbni Muaz’dan başkası kurtulamazdı” diye buyurmuştur.

§ Bu fidye alınması, bir içtihat mes’elesi bulunmuştu. Fidye alınması görüşünde bulunanlar, düşmanların kâfi derecede kuvvetten mahrum kaldıklarına kaani olmuşlardı. Rasûlü Ekrem de İslâm mücahitlerinin bu esirleri elde etmelerine evvelce bilgi sahibi bulunmamıştı. Artık bunlar harp sahasından çıkarılmış oldukalrı için herhalde öldürülmeleri icab etmiyordu, bu öldürme savaş haline mahsustur. Bir de sadece dünyevî ve şahsî bir menfaat için fidye alınması uygun değildir, yoksa İslâm ordusunun, İslâm yurdunun takviyesi için fidye alınması fâideden hâli görülmeyebilir. İşte bu gibi düşünceler sebebiyledir ki, eshabı kiramın bir kısmı fidye alınması görüşünde bulunmuşlardı. Böyle ictihada dayanan bir hata ise af edilmiştir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak bu görüşte bulunmuş olanları cezalandırmamıştır.

69. Artık ganimet olarak elde ettiğiniz şeyden helâl ve hoş olarak yeyin ve Allah Teâlâ’dan korkun. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

69. (Artık) Ey müslümanlar!. Aldığınız fidyeler size bir ilâhî lûtuf olmak üzere helâl olmuştur. Onlar da ganimetlerden sayılmıştır. Binaenaleyh (ganimet olarak elde ettiğiniz şeyden) o fidyelerden (helâl ve hoş) güzel, temiz (olarak yeyin) istifade edin. (Ve Allah Teâlâ’dan korkun) günahlara cür’et etmeyin, onun emirlerine muhalefetten kaçınınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır.) günahlarınızı affeder ve örter. Ve (çok esirgeyendir) kullarına merhameti pek fazladır. Bir ilâhî rahmetinin eseridir ki, aldığınızfidyeleri, ganimet mallarını size mübah kılmıştır.

§ Deniliyor ki: (88) inci âyeti kerimenin inmesi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramını fidyelerden ve ganimet mallarından istifade etmekten men buyurmuştu. Sonra işbu (89) uncu âyeti kerime nâzil olarak onlardan istifadenin cevazını beyan buyurmuştur.

70. Ey Peygamber! Ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki: Eğer Allah Teâlâ sizin kalplerinizde bir hayır bilirse sizden alınmış olan şeyden daha hayırlısını size verir ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.

70. Bu mübarek âyetler, kendilerinden fidye alınmış olan esirlerin sırf hayır olan imânı kabul edince nice fazla nimetlere, bağışlara nail olacaklarını kendilerine bildirmekte, onları imâna tevsik eylemektedir. Dinsizliklerinde israr edip İslâmiyet aleyhinde bulunmaya devam edenlerin de daha nice mağlûbiyetlere, felâketlere uğrayacaklarını kendilerine ihtar ile Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Bedir Savaşı neticesinde yakalanıp şimdi (ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki:) onlardan alınan fidyelerden dolayı üzülmesinler, ümitsiz olmasınlar. (Eğer Allah Teâlâ sizin kalbinizde bir hayır bilirse) yani: Kalbinizde ihlaslı bir imân, bir iyi niyet meydana gelirse (sizden alınmış olan şeyden) fidyelerden (Daha hayırlısını size verir) Sizi dünyevî ve uhrevî nice nimetlere nail kılar, (ve sizin için) ahirette (mağfiret buyurur.) geçmiş günahlarınızı af eder ve örter. (Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) kullarının tövbelerini kabul ederek geçmiş günahlarını af eder ve (pek esirgeyendir.) kulları hakkında merhamet buyurarak onları nice nimetlere, mükâfatlara kavuşturur.

§ Bu gibi kutsal âyetler gösteriyor ki: İslâm dininin bütün gayesi, insanlığın imâna nail olması, o sayede selâmet ve mutluluğaermesidir. Müslümanlıkta savaşanları, fidyeleri almanın başlıca sebebi insanlığı İslâmiyet’ten haberdar ederek onları ebedî bir hayra, bir nimete kavuşturmaktır. Binaenaleyh bu yüce dinin mensupları, bütün insanlığın hayra kavuşmasını isterler, bu gaye uğrunda cihad meydanlarına atılırlar, onların bu hareketleri böyle yüce bir gayeye yöneliktir. Yoksa öyle dünyevî bir servete, fani bir varlığa kavuşmak için değildir, İşte Bedir Savaşı neticesinde bir kısım saveşçılar İslâm şerefine nail olmuş, verdikleri fidyelerin üstünde nice dünyevî nimetlere nail oldukları gibi âhiretleri de sağlanmıştır. Hz. Abbas ile kardeşi oğlu Hz. Ukayl bu cümledendir.

§ Bu âyeti kerime esir düşen Hz. Abbas ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Hz. Abbas’ın yanında bir hayli altın bulunuyordu, bunları Kureyş ordusuna sarf için yanına almıştı. Rasûlü Ekrem ona emir etti ki, kardeşin oğlu Ukayl’in ve Nevfel’in fidyelerini de sen ver. Hz. Abbas da dedi ki: Param yoktur, beni Mekke’de dilenci mi bırakacaksın?. Rasûlü Ekrem de buyurdu ki: Sefere çıkarken eşin “Ümmülfazr’ın yanına bırakmış olduğun altınlar ne oldu?. Bunun üzerine Hz. Abbas hayrette kaldı. Çünki o altınları eşine gizlice olarak geceleyin vermişti, “eğer ben ölürsem bunlar seninle oğullanmındır” demişti. Bundan hiçbir kimse haberdar olmamıştı. “Ya Rasûlüllah!. Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu, Rasûlü Ekrem de “bunu bana Rab’bim haber verdi” diye buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abbas: “artık benim hiç şüphem kalmadı, sen bir Yüce Peygambersin” diyerek imân etti, kardeşi oğullarını da imâna dâvet eyledi. İşte bu zat da verdiği fidyenin çok üstünde bir servete bilahara nail oldu. Ahirette de ilâhî affa “kavuşacaktır. Diğer İslâmiyet’i kabul eden zatlar hakkında da bu ilâhî lûtuf tecelli etmiştir.

71. Ve eğer sana hiyanet etmek isterlersemuhakkak ki, daha evvel Allah Teâlâ’ya hiyanet ettiler de mağlûp edilmelerine imkân verdi. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

71. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (eğer) o esirler (sana hiyanet etmek isterlerse) sözlerinde dumaz, hâinâne hareketlere cür’et gösterecek olurlarsa, ona üzülme, onlar sana bir zarar veremezler. (Muhakkak ki, daha evvel) Bedir Savaşından önce (Allah Teâlâ’ya da hiyanet ettiler) küfr ile, ahit ve yemini bozmakla hiyanete cür’et gösterdiler (de) Cenab’ı Hak, onların Bedir Savaşında müslümanlar tarafından (mağlûp edilmelerine imkân verdi.) kimi öldürüldü, kimi de esir alındı. Yine hâinliklerine devam ederlerse yine o gibi felâketlere uğrarlar. (Ve Allah Teâlâ çok iyi bilendir) onların dışlarını da içlerini de bilir, imanlarını da, küfrlerini de tamamiyle bilir ve (hikmet sahibidir) bütün ilâhî iradesi hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Binaenaleyh onların haklarında da, hikmet gereğine göre ilâhî iradesi tecelli eder.

§ Kur’an’ın bu açıklamları, Rasûlü Ekrem hakkında bir müjdedir ki, ona karşı hiyanette bulunup duranlara elbette o Yüce Peygamber, galip gelecektir. Nitekim de galip gelmiştir.

§ Rivayet olunuyor ki: “İbnü Izzetil Cühemi” adındaki bir şahıs fakirliğinden, çoluk çocuk sahibi olduğundan bahsederek bir yardım almış ve Rasûlü Ekrem aleyhinde hiçbir kimseye yardım etmiyeceğine söz vermişti. Halbuki, daha sonra sözünde durmamış, hâinlikte bulunmuştu. Sonunda “Hemraül Esed” Savaşında yakalanarak esir edilmiş, özür beyan ederek af dilemşiti. Rasûlü Ekrem de: “Bir mü’min bir delikte iki defa ısırılmaz” diye buyurarak boynunu vurdurmuştu. İşte bu şahıs da hiyanetinin cezası olarak böyle bir âkibete uğramıştı.

72. O kimseler ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihada atıldılar ve o kimseler ki, yerverdiler ve yardım ettiler, işte onlar birbirlerinin velileridirler. Ve o kimseler ki, imân ettiler de hicret etmediler. Hicret edinceye kadar onların mirâsından hiçbir şey size ait değildir. Ve eğer din hususunda yardımınızı isterlerse yardım etmek üzerinize icabeder. Ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine değil. Ve Allah Teâlâ yapacaklarınızı tamamiyle görücüdür.

72. Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem’in zamanındaki müslümanların dört kısma ayrılmış olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bunların birinci kısmı, ilk muhacir olan zatlardır. Ikinci kısmı da Medine’i Münevvere ahalisinden olup ensar ünvanına sahip bulunan zatlardır. Üçüncüsü de Mekke’i Mükerreme’de kalıp hicrette bulunmayan zatlardır. Dördüncüsü de Rasûlü Ekrem ile hicret etmeyip daha sonra hicret etmiş olan zatlardır. İşte buyuruluyor ki: (O kimseler ki, imân ettiler) Hz. Muhammed’in yaymaya memur olduğu İslâm dinini kabul eylediler (ve) Mekke’i Mükerreme’den çıkıp (hicrette bulundular) Allah rızasını taleb, dinlerini korumak için yurtlarından ayrıldılar, (ve Allah yolunda mallariyle ve canlarıyla cihada atıldılar) fakir müslümanlara yardım edip İslâmiyet”! müdafaa için savaşlara iştirâk eylediler, işte bunlar “muhacirini evvelin = ilk muhacirler” ünvânını taşıyan en seçkin eshab-ı kiramdan ibarettirler. (Ve o kimseler ki) Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ettiler ve kendi yurtlarına hicret eden eshab-ı kirama (yer verdiler) onları kendi evlerinde misafir ettiler, onları kendi yurtlarında barındırdılar (ve) muhacir zatlara din düşmanlarına karşı bilfiil (yardım ettiler) onlar ile beraber cihâda atıldılar. İşte bu zatlar da Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensar-ı kiramdır ki, ikinci tabakayı meydana getirmişlerdir. (İşte onlar) O mübarek muhacirler ile bu ensar-ı kiram(biribirlerinin velîleridir.) bunlar birbirine vâris olurlar. Bunlar ile gayrı müslim olan akrabaları arasında bu velilik ve veraset geçerli olamaz. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bunlar veraset hususunda birbirinin velîsidir. Muhacirler ile ensar birbirine vâris olurlardı, zevilerhamdan olan akrabaları vâris olamazdı. Ve mümin olduğu halde hicret etmemiş olan bir zat da, hicret etmiş olan akrabasına vâris olamazdı. Fakat Mekke’i Mükerreme feth edilerek hicret kesilince zevilerham arasında verâset geçerli oldu, ona aykırı olan hüküm (75) inci âyet-i kerime ile kaldırılmıştır. (Ve o kimseler ki, imân ettiler de muhacerette bulunmadılar) yurtlarında kaldılar. Onlar (hicret edinceye kadar onların mirasından hiç bir şey size ait değildir) yani: Onlar sizin akrabanızdan olsalar da hicret etmemiş olunca aranızda veraset geçerli olmaz, onlar ganimet mallarından bir hisseyi hak edemezler. Ne vakit ki, hicret ederler o zaman vâris, ganimet hak etmiş olurlar. İşte bunların yurtlarından ayrılmamış olanları müslümanlarır üçüncü kısmını, daha sonra hicret edenleri de dördüncü kısmını meydana ge tirmişlerdir. (Ve eğer) onlar (din hususunda yardımınızı isterlerse) kafirle tarafından dinlerine tecavüz edildiği takdirde onlara (yardım etmek) Ey muhacirle-ve ensardan olan müslümanlar!. Sizin (üzerinize icabeder) müşriklere karşı onlar? yardım ile mükellef bulunmuş olursunuz, (ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine değil) o takdirde o kavim ile antlaşmanız bozarak üzerlerine hücum etmeniz câiz olmaz. Antlaşma hükmüne riayet lâzımdır (Ve Allah Teâlâ yapacağınızı tamamiyle görücüdür) artık onun emirlerine muhalif hareketlerde bulunmayınız ki, cezayı hak etmiş olmayasınız, İşte bu âyeti kerime de müslümanların verdikleri sözlerde nekadar sebat etmekle mükellef olduklarını göstermektedir. Ve insanları imâna, Hak yolunda hicret gibifedakârlıklara teşvik etmekte ve bunların hilâfına hareketlerden de tehdit eylemektedir.

73. Ve o kimseler ki, kâfir bulunmuşlardır, onların bazıları bazılarının yardımcılarıdır. Eğer bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve pek büyük bir fesat olur.

73. Bu âyeti kerime, kâfirlerin haddizatında bir millet hükmünde olduklarını bildirmektedir. Ve onlara karşı dînen mükellef oldukları vaziyeti almayan müslümanların büyük tehlikelere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, haddizatında bir birlik oluştururlar, bu bakımdan aralarında bir din kardeşliği vardır, bu sebeple birbirinin velîsidir, dostudur. (Ve) bunun aksine (o kimseler ki, kâfir bulunmuşlardır) İslâm dinine muhalif bir cephe almışlardır (onların bazıları) da (bazılarının) haddizatında (yardımcılandır) hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmanlıkta birleşmişlerdir. Aslında onlar da birbirinin dinini inkâr eder, birbirinin malına, mülküne fırsat buldukça tecavüzden geri durmazlar. Fakat hepsi de hakikî bir dinden mahrum bulunmakda birleşmişlerdir, hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmandırlar. İşte bu itibar ile birbirinin yardımcılarıdır. Hatta Kureyş müşrikleri ile Yahudiler ve hıristiyanlar arasında öteden beri düşmanlık var iken müslümanlara karşı birleşerek savaşa atılmışlardır. Ve kâfirler birbirine vâris olurlar. Müslümanlar ile onların arasında ise böyle bir veraset geçerli değildir. Binâenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, uyanık bulunsunlar, düşmanlarını tanısınlar, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine tamamen riayet etsinler. Bütün müslümanlar, aralarındaki birliğin kadrini bilsinler, aralarındaki veraset mes’elelerine riayette bulunsunlar, biribirlerine yardım edip düşmanlarına karşı birleşik bir cephe alsınlar, düşmanlarının sözlerine aldanmasınlar, onlara meyil göstermesinler, kendi yüce dinlerine aykırıharekette bulunmasınlar. (Eğer) Ey müslümanlar!. (bunu) böyle memur olduğnuz vazifeleri (yapmazsanız) kesinkes biliniz ki (yeryüzünde) büyük (bir fitne) imânın zaafa uğraması, küfr ve fasıklığın yayılması gibi bir felâket ortaya çıkar (ve pek büyük bir fesat) dünyevî bir fenalık; uhrevî bir sorumlluk yüz göstermiş (olur) müslümanlar arasında iftiralar meydana gelir, kuvvetleri azalır; düşmanları cesaret bulurlar, üzerlerine atılırlar. Nitekim İslâm tarihi gösteriyor ki: Birçok müslüman cemiyetleri dinimizin bu gibi ihtarlarına yüce emirlerine aykırı hareketlerinden dolayı ne fecî hadiselere hedef olmuşlardır. Artık böyle bir fitnenin ve fesadın ortaya çıkmasına meydan vermemek için müslümanların pek uyanık bulunmaları lâzımdır. Din düşmanlarının maddî, geçici, dünyevî kalkınmalarına bakıp da onlara meyil göstermek cehaletinde bulunmamalıdırlar. Onların ne yanlış inançların ne kötü maksatların zebunu olduklarını güzelce tefekkür etmelidirler. İslâmiyet’in emirlerini, tavsiyelerini güzelce nazara alıp meşrû surette hem dünyalarına, hem de ahiretlerine çalışmalıdırlar. Müslümanlar, bu sayede kuvvet bulurlar, adetleri, şevketleri artar, aralarında büyük bir tesanüt vücude gelir, düşmanlarının şerlerinden emin olurlar, insaniyet âlemine de pek güzel bir surette hizmet etmiş bulunurlar.

74. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda cihada atıldılar. Ve o kimseler ki, muhacirleri barındırdılar ve yardım ettiler. İşte hakkıyla mümin olanlar onlardır. Onlar için bir mağfiret vardır ve bir bol rızk vardır.

74. Bu mübarek âyetler, yüce muhacirler ile ensârı kiramın yüksek mertebelerini ve aralarındaki İslâm birliğini ve dinî kardeşliğini gösteriyor. Bununla beraber birbirinin akrabasından bulunan müminlerin miras hususunda diğer dindaşlarından öndebulunduklarını da işte şöylece tesbit buyuruyor: (Ve o kimseler ki) Allah Teâlâya, onun Peygamberine ve tebliğ ettiği hükümlere (imân ettiler ve) dinlerini korumak için (hicret ettiler) yurtlarını, servetlerini bırakarak Allah rızası için Medine’i Münevvereye gittiler, (ve Allah yolunda cihada atıldılar) mallarını ve canlarını bu yolda feda etmeden çekinmediler. Evet… (o kimseler ki) böyle fedakâr olan müslümanlar ki, din kardeşleri olan muhâcirleri de evlerinde misafir olarak kabul ettiler, onlara yer gösterdiler, onları (barındırdılar ve) onlara (yardım ettiler) onlara mallarını harcadılar ve onlar ile beraber savaş meydanlarına atılarak onlara yardımda bulundular, (işte hakkiyle mü’min olan onlardır.) Kâmil imana sahip olan o gibi yüce zatlardır. Çünki onlar, bölgelerindeki bâtıl dinlerden uzaklaşmışlar ve İslâm dinine kavuşmuşlardır. Bu kutsî din uğrunda vatanlarından çıkıp, cihada atılmışlar mallarını sarfetmişler, dindaşlarına yardımda bulunmuşlardır. Artık o muhterem zatların hakkiyle mükemmel mümin oldukları ortaya çıkmış değil midir?, (onlar için) ahiret âleminde de (bir mağfiret vardır.) şayet kendilerinden bazı hatalar, kusurlar zuhur etmiş olsa da Allah Teâlâ onları af edecek ve örtecektir. (Ve) o mübarek zatlar için (bir bol rızk) da (vardır) dünya ve ahirette pek bolca rızıklandınlacaklardır, nice ganimetlere nail blunacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!. İşte eshab-ı kiram hakkındaki bu ilâhî vaadi düşünmeli de onların hakkında daima hürmette bulunmalıdır, hiçbirinin hakkında su’i zan ederek hürmete aykırı, bu ilâhî vaade muhalif sözlerde bulunmamalıdır. Bizim vazifemiz bundan ibarettir. Allah onların hepsinden razı olsun!.

75. Ve o kimseler ki, sonradan imân ettiler ve hicrette bulundular ve sizinle beraber cihada atıldılar, artık onlar da sizlerdendir. Vebununla birlikte yakın akrabalar Allah Teâlâ’nın kitabınca bazıları bazılarına daha yakındır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir.

75. (Ve o kimseler ki, sonradan) İlk imân edip hicrette bulunanları müteakip (imân ettiler) müslüman oldular (ve hicret ettiler) Hudeybiye savaşından sonra hicret edenler gibi. Buna “ikinci hicret” denilmiştir. (Ve) Ey ilk muhacirler ve ensar-ı kiram!. Onlar ki, (sizinle beraber cihâda atıldılar) onlar da düşmanlarınıza karşı sizinle beraber olarak cephe aldılar, fedakârlıkta bulundular (artık onlar da sizlerdendir) onlar da sizin gibi İslâmiyet’e hizmet eden, din kardeşliğine sahip, muhterem zatlardır. Sizin tâbi olduğunuz bütün hükümlere onlar da sizin gibi tâbi bulunacaklardır. Bu onların imanlarının bir mükafâtıdır. (ve bununla beraber rahın sahipleri) yani: Aralarında şer’an muayyen akrabalık bulunan müslümanlar (Allah Teâlâ’nın kitâbınca) Cenâb-ı Hak’kın hükmünce veya lâvh-i mahfuzda, veya Kur’an’ı Kerim’de yazılmış olanı şer’î hüküm gereğince (bazıları bazılarına) mirasa kavuşmak hususunda (daha yakındır) onlar var iken onlardan vefat edeceklerin terekeleri öyle akraba olmayanlara verilemez. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir) hangi hükümlerin hikmet ve menfaata daha uygun olduğunu hakkiyle bilen ancak Cenab’ı Hak’tır. İşte verâset hakkındaki ilâhî hükmü de o Yüce Yaratıcının hikmeti gereğidir. Artık onun bütün hükümlerine riayet edilmesi elzemdir. Onun zıddına hareket, o bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcının ilm ve hikmetine güvenilip inanılmadığını gösterir ki bu, asla câiz olamaz.

§ Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel kâfirlerin arasında kalmış olan müslümanların hicret etmeleri gerekiyordu. Bunlar hicret etmedikçe İslâm yurdunda bulunan yakınlarına vâris olamıyorlardı. Fakat Mekke’iMükerreme’nin fethini müteakip müslümanlar çoğalmış, kuvvet bulmuş, kâfirlerin müslümanlara musallat olmalarına meydan kalmamış olduğu için artık hicrete lüzum kalmamıştı. Onun içindir ki, bir hadisi şerifte ( = Fetihten sonra hicret yoktur) buyurulmuştur. Binaenaleyh şimdi yurt farkı, müslümanlar arasında verasetin tatbikine mâni değildir. Gayri müslimlerin ülkesinde bulunan bir müslüman, İslâm yurdunda vefat eden bir müslüman akrabasına vâris olabilir. Şu kadar var ki, bir müslüman, bulunduğu ecnebî yurdunda İslâmiyet’i muhafaza edemeyip dinine musallat olmalarından korkarsa o zaman oradan ayrılıp bir İslâm yurduna hicret etmesi icap eder. O gibi din düşmanlarından alakayı kesmek, bir selâmet ve saadet vesilesidir.

[/toggle]

Yorum Bırakın