ENFAL SURESİ

46. Ve Allah Teâlâ’ya ve Resulüne itaat edin ve ihtilâfta bulunmayın, sonra devletiniz gidiverir ve sabrediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sabr edenler ile beraberdir.

46. (Ve) Ey mü’minler (Allah Teâlâ’ya ve resulüne) her hususta (itaat ediniz) böyle cihad hususunda olduğu gibi diğer hususlarda da bütün emirlerine, yasaklarına uyunuz. Bunlara aykırı hareketlerden kaçınınız. (Ve ihtilâfta bulunmayın) Bedir ve Uhud Savaşları sırasında olduğu gibi muhtelif görüşlerde bulunarak birbirinizle mücadeleye, çekişmeye kalkışmayın. (Sonra) o ihtilâf ve çekişme neticesinde zayıf düşersiniz; birlikçe hareketten mahrum kalırsınız. (Devletiniz gidiverir) kuvvetiniz, hâkimiyetiniz elden çıkar muhitinizde başarı, zafer ve galibiyet rüzgârları esmez olur. Nitekim Uhud Savaşında müslümanların arasında ortaya çıkan bir münakaşa onların geçici olarak zaferden mahrum olmalarına sebep olmuştur. Binaenaleyh müslümanlar, daima birlikte hareket ederek Cenab’ı Hak’tan kendilerine zafer vesilesi olacak rüzgârların ortaya çıkmasını temenni etmelidir. Nitekim bir hadis-i şerifte “Ben sabah rüzgâriyle zafere nail oldum, âd kavmi ise Debûr rüzgârıyla helâk olmuştur” diye buyurulmuştur. Evet… Bazen savaş alanında esmeğe başlayan rüzgârlar, iki taraftan birinin yenilgisine sebebiyet verebilir. Artık Ey Müslümanlar!. Birlikte harekette bulununuz (ve sabrediniz) düşmanlar ilemücadele hususunda ve diğer bir kısım hayatî sıkıntılar hususunda sabırlı olunuz düşmandan korkup dağılmayınız, birbirinizle mücadelede, münakaşada bulunup durmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Zafer ve başarı vermek hususunda (sabr edenlerle beraberdir.) yani hak yolunda sabr ve sebat edenler, nifak ve ayrılıktan kaçınanlar ilâhî zafere, maddî ve mânevî muvaffakiyetlere nail olacaklardır.

§ Rasûlü Ekrem Efendimizin bir hadisi şerifi şu mealdedir: “Ey insanlar!. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz ve Allah Teâlâ’dan afiyet temennisinde bulununuz. Düşmanlar ile karşılaştığınız zaman da sabr ediniz ve biliniz ki, Cennet muhakkak kılıçların gölgesi altındadır.” Yani: Dinî yüceltemek için yapılacak bir cihadın neticesi ebedî saadetlere kavuşmaktır. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlar için en fâideli bir hareket düştüm mahiyetindedir. Çünki bu mübarek âyet gösteriyor ki: Bir millet, zafere, başarı ve kurtuluşa ermesi için dindar olmalıdır. Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine, hükümlerine riayet etmelidir. Cenab’ı Hak’ki zikrederek uyanık bir ruha mâlik bulunmalıdır. Ve din düşmanlariyle karşılaşacağı zaman da Allah Teâlâdan yardım dileyerek sabr ve sebattan ayrılmamalıdır. Ve kedi aralarında bir takım dünyevî gayelerden, şahsî menfaatlerden dolayı ayrılıklar, ihtilaflar yüz göstermemelidir. Aralarındaki vahdeti, din kardeşliğini, müşterek menfaatleri unutmamalıdır. Aksi surette hareket edildiği ve bir takım ihtiraslar yüzünden ihtilâflara düşüldüğü takdirde ise milletin bütün umumi hayatı, yardımdan mahrum, âciz ve meskenete düşmüş, başka milletlerin tehakkümü altında perişan olarak mahvolur gider. Nitekim dünya tarihi, buna dair pek çok fecî misaller kaydetmiş bulunmaktadır. Artık bunlardan ibret almalıdır.

47. Ve o kimseler gibi olmayınız ki,yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak ve Allah yolundan men ederek çıktılar. Allah Teâlâ ise ne yaptıklarını tamamiyle kuşatıcıdır.

47. Bu mübarek âyetler, müslümanların cihada ve diğer hayırlı işlere gösterişten uzak olarak tam bir ihlas ile başlamlarım emir ve tavsiye etmektedir. Ve kendilerini aldatmak isteyecek olan şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine iltifat etmemelerine, düşmanların kahredilmeleri ile müslümanların zafer nimetine nail olacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (o kimseler) o müşrikler (gibi olmayınız ki) Bedir Savaşı esnasında Şam’dan dönen kafilelerini kurtarmak için (yurtlarından çalım satarak) bir övünme ve gurura tutulmuş olarak (ve insanlara gösteriş yaparak) kendilerini kahraman, fedâkâr gösterip övgü kazanmak isteyerek (ve) insanları (Allah yolundan) İslâm dinine girmekten (men ederek çıktılar) hareketleri makul, faziletkârane bir halde bulunmuyordu. Artık müslümanların öyle kötülüğe yönelik, yok olmayı gerektiren hareketlerde bulunmaları nasıl uygun olabilir?. (Allah Teâlâ ise) onların (ne yaptıklarını tamamiyle kuşatıcıdır.) hepsini de tamamiyle bilmektedir. Binaenaleyh her insan bu hakikatı gözönüne almalıdır, mükâfatı gerektiren hareketlerde bulunmalıdır, cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Rivayete göre: Bedir Savaşı sırasında Mekke’de bulunan İslâm düşmanı müşrikler: Şam’dan gelen ticaret kervanını müslümanların tecavüzünden kurtarmak maksadiyle Mekke’den çıkmış “Cuhfe” denilen mevkie gelmişlerdi. Kervanın selâmet üzere olduğunu haber aldıkları halde yine geri dönmediler. Ebu Cehil ile yardımcıları Bedir mevkiine kadar gitmekte israr ettiler. Oraya gidip övünürcesine bir vaziyet almaya, gösteriş için ziyafetler vermeğe, içki İçerek şiirler söylemeğe, cariyeleri oynatıp zevk yapmaya,İnsanların İslâmiyet’i kabûlüne mâni olmaya karar verdiler. Fakat Cenâb-ı Hak onların bu emellerini tersine çevirdi, onları mağlûp etti, matemler içinde bıraktı. İşte gayri meşrû, kâfirce isteklerin neticesi bundan başka değildir. Artık müslümanlar için o kâfirler gibi hareketlerde bulunmak ebette câiz değildir ve hiçbir şekilde uygun olamaz. Binaenaleyh bu âyet-i kerime, müslümanlara böyle hareketleri yasaklamış ve bundan men’etmiştir.

§ Betar: Öğünmek, iftihar etmek, tekebbürde bulunmak, bir işi gösteriş için yapmak demektir. Bir malı sırf insanlara gösteriş için harcamak bir betardır. Bir malı harcamak ve bir ibâdet ve itâatte bulunmak, Allah rızası için olunca: Şükr mahiyetinde bulunmuş olur.

48. Ve o vakit ki, şeytan onlara amellerini bezemiş ve demişti ki: Bugün nâstan size galip olacak yoktur. Ve ben de şüphe yok ki, sizi himaye ediciyim. Vaktaki, iki ordu karşı karşıya görünmeğe başladı. Arkasına dönüverdi. Ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım, ben muhakkak ki, sizin görmediklerinizi gördüm. Şüphe yok ki, ben Allah’tan korkarım. Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir.

48. Ve ey müminler!. Allah Teâlâ’nın size olan nimetlerini hatırlayınız. (O vakit ki, şeytan) yani lânetli İblis, Benî Kinane kabilesi eşrâfından ve şairlerinden olan “Sürâka Bini Mâlik” adındaki şahsın şekline bürünerek (onlara) o müslümanlar ile savaşta bulunmak isteyen Mekke müşriklerine, onların kötü olan (amellerini bezemiş). O müşrikleri müslümanlar ile savaşta bulunmak için teşvik ve cesaratlendirmede bulunmuştu. (Ve) o lânetli şeytan, o müşrikleri gurura düşürmek için onlara (demişti ki: Bugün insanlardan size galip olacak yoktur.) Siz pek kuvvetli bulunuyorsunuz. (Ve ben de şüphe yok ki, sizi koruyucuyum) bende size yardımcıyım. Sizi aranızda düşmanlık bulunan Benî Kinanekabilesinden de korurum. Çünki ben onların reisi bulunmaktayım. İşte şeytan o müşrikleri böyle kandırıp harbe teşvik etmiş bulunuyordu. (Vaktaki iki ordu) müslümanlar ile müşrikler (karşı karşıya görünmeğe) birbirine karşı cephe almaya (başladı) müslümanlara meleklerin imdada geldiğini lânetli iblis görüverdi, hemen korkarak (arkasına dönüverdi) müşriklerin artık zafer kazanamayacaklarını anladı, kaçmaya yüz tuttu (ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım) ben artık sizinle teşriki mesai edemem. ‘(ben muhakkak ki, sizin görmediğinizi gördüm.) İslâm ordusuna nasıl bir kuvvetin katıldığını gördüm. (Şüphe yok ki, ben Allah’tan korkarım) müşrikler ile beraber benim başıma da bir belânın bir ilâhî kahrın geleceğinden korkarım. (Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir.) ona muhalefet edip küfre düşenler, elbette ki, pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Artık kimdir ki, bu ilâhî azâbı düşünüp korkusundan titremesin?. İşte şeytan tabiatlı insanlar da birgün gözlerinin önünde Cenâb-ı Hak’kın kudret ve azametini, düşmanlarını kahrı, cezalandırması görülünce böyle pişmanlığa düşüp firar edeceklerdir. Fakat artık yakalarını Allah’ın kahrından kurtaramıyacaklardır.

§ Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir. Denilmesi, ya şeytanın itirafı ifadeleri cümlesindendir. Veya bu ayrıca bağımsız bir cümledir.

49. O zaman münâfıklar ve kalplerînde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları dinleri aldatmıştır. Halbuki, herkim Allah Teâlâ’ya tevekkül ederse artık şüphe yok ki. Allah Teâlâ galiptir, hikmet sahibidir.

49. Bu mübarek âyetler, münafıkların ve bir takım ruhen hasta kimselerin müslümanlar hakkındaki yanlış telâkkilerini kınıyor ve teşhir ediyor. İslâmiyet’i kabul etmeyip de küfr ve nifak üzere ölecek kimselerin de ne kadar fecî, şaşılacak bir şekilde ölüp felâketlereuğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O zaman) müslümanlar harp için Bedir sahasına yürüdükleri vakit Medine’i Münevvere’de bulunan (münâfıklar ve) Mekke’i Mükerreme’de bulunup vaktiyle İslâmiyet’i kabul ettiklerini lisânen söylemiş oldukları halde kalben kuşku ve şüphe içinde kalmış, samimî bir şekilde müslüman bulunmamış bir takım (kalplerinde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları) o erleri (dinleri aldatmıştır.) onlara galip olacaklarına dair bir kanaat vermiştir. Yoksa öyle az bir kuvvet oldukları halde büyük bir kuvvete karşı nasıl savaşa cesaret edebilirlerdi?. Müslümanların adedi görünüşte üçyüz küsur erden ibaret olduğu halde düşmanlarının kuvveti bin erden ziyade idi. (halbuki) bu cahiller, yanlış düşünüyorlardı. Galibiyet mutlaka sayının çokluğuna bağlı değildir. (Her kim Allah Teâlâ’ya tevekkül eder) onun mukaddes dinine hizmet için harp meydanına atılır (sa artık) Allah Teâlâ ona yardım eder ve başarılı kılar, (şüphe yok ki; Allah Teâlâ galiptir) Kudreti herşeye galiytir. Az bir kuvveti dilerse pek büyük bir kuvvete galip kılabilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hâkimdir.) ilâhî iradesi hikmetin gereğine göre tecelli eder. Binaenaleyh o münafıkların ve benzerlerinin düşünceleri, sözleri pek mânasızdır!.

50. Ve görecek olsan, o zaman ki, melekler, kafir olanların canlarını alırlar, yüzlerine ve arkalarına vururlar ve yangının azabını tadın derler.

50. (Ve) Ey Yüce Peygamberim!, veya ey kendisine hitap edilebilen herhangi bir insan!. Eğer (görecek olsan, o zaman ki, melekler, kâfir olanların canlarını alırlar) ölecekleri vakit ruhlarını alarak kendilerini dünya hayatından mahrum bırakırlar. Ve onların (yüzlerine ve akalarına) onların ileri gelen, geri kalan her azasına demir çomaklar ile (vururlar ve) onlara (yangının) cehennem ateşinin (azabını tadın-derler-) artık şüphe yok ki, ne fecî, nekadar tasvirî imkânsız bir musibet görülmüş olur.

51. Bu işte ellerinizin takdim ettiği şey yüzündendir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulümeder değildir.

51. Ey kâfirler!. Ey münâfıklar. (Bu) Sizi yakalayacak olan öldürülme, dövülme, ateşin azap yok mu, (işte) bütün bunlar sizin dünyada iken (ellerinizin takdim ettiği şey) küfr ve isyan (yüzündendir) siz o küfr ve isyanı işlemiş olduğunuzdan dolayı bu felâketlere mâruz kaldınız, bütün bunlar kendi amellerinizin neticesidir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulmeder değildir.) Küfr ve isyan erbabının yakalanacakları azaplar, felâketler bütün kendi kötü hareketlerinin gereğidir. Artık insanlar bu akibeti düşünüp daha dünyadalarken durumlarını ıslah etmelidirler ki, Allah’ın azabından kurtularak ilâhî lütuflara hak kazanmış olsunlar.

52. Bunların hâli Firavun’un kavmi ile onlardan evvelkilerin âdeti gibidir ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler. Allah Teâlâ da bunları günahları sebebiyle yakaladı. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir; azabı pek şiddetlidir.

52. Bu mübarek âyetler, peygamber zamanındaki müşrikler ile Firavun’a tâbi olanların ve daha evvelki kâfirlerin aynı âdetlerde bulunduklarını ve bu yüzden Allah’ın kahrına uğradıklarını bildirmektedir. Ve bir kavmin makbul olan ahlâk ve tavırlarını değiştirmedikçe nail oldukları nimetlerden mahrum kalmayacağını ihtar etmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi hakkiyle bilen, güç yetiren ve azabının şiddetli olduğunu beyan ile insanları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Bunların hâli-) yani: Bedir Savaşında müslümanlara karşı cephe alan müşriklerin âdeti (Firavun’un kavmi ile onlardan evvelkilerin) Nuh, Âd kavmi gibi eski miletlerin (âdeti gibidir ki) bunlar da o eskimilletler gibi (Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler) gördükleri mucizelere, hârikalara rağmen yine Peygamberleri tasdik etmediler. Artık (Allah Teâlâ da bunları) bu müşrikleri (günahları) küfr ve isyanları, Yüce Peygambere muhalefetleri (sebebiyle yakaladı) eski kâfir kavimleri sulara boğduğu ve diğer felâketlere uğrattığı gibi bu müşrikleri de, öldürülmek ile, esaret ile cezalandırdı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir) din düşmanlarını mahv edip cezalandırmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir. Ve Yüce Yaratıcının (azabı pek şiddetlidir.) Bu dinsizleri dünyada cezaya uğrattığı gibi bunların hakkındaki uhrevî azapları daha şiddetli olacaktır.

53. Bu da, şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti değiştirici değildir, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirinceye değin. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.

53. (Bu da) Bütün bu kâfirlerin böyle ilâhî azaba yakalanmaları da kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir. Yoksa (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti) azap ve felâkete dönüştürmek suretiyle (değiştirici değildir.) o nimeti onların ellerinden almaz (onlar kendi nefislerinde olanı) kendi yaratılış kabiliyetleri, sahip oldukları akıl ve zekâyı, imâna, ibadet ve itaata olan kudretlerini, kendi kötü düşüncelerile, fena hareketlerile (değiştirinceye değin) Fakat onlar öyle kendi nefislerinde olanı değiştirdiler mi?. Küfr ve nifaklarını yaymaya, dine karşı hürmetsizliklerini açıklamaya cür’et gösterdiler mi, Cenâb-ı Hak’da onları yakalar, lâik oldukları azaplara kavuşturur. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) kullarının bütün sözlerini, iddialarını işitir ve o hikmet sahibi Yaratıcı (tamamiyle bilicidir.) herkesin bütün fiillerini ve hareketlerini hakkiyle bilir. Herbirini lâik olduğu mükâfata veya cezayakavuşturur. Nimetlerini devam ettirir, veya yok eder. Binaenaleyh insanlar, Allah Teâlâ’nın nimetlerine karşı şükran vazifesini yerine getirmeye çalışmalıdırlar, diyanet ve ibadet ve itaat dairesinden çıkmalıdırlar ki, o nimetlerden daha sonra mahrum kalmasınlar. Bunların üstündeki uhrevî nimetlere de aday bulunsunlar.

54. Firavun’un kavminin ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi ki, Rablerinin âyetlerini yalanladılar. Artık onları günahları sebebiyle helâk ettik. Ve Firavun’un kavmini boğduk. Ve hepsi de zalimler olmuşlardı.

54. Bu mübarek âyetler de peygamber zamanındaki müşrikler ile aynı âdette olan eski kâfirlerin nasıl helâk olduklarını izah ediyor. Ve en fazla şerli hayvanların, küfrlerinde israr edip duran dinsizlerden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Evet… Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik etmeyen kâfirlerin âdeti, (Firavn’un kavminin ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi) dir ki, hepsi de (Rablerinin âyetlerini) O Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine, lûtf ve ihsânına şahitlik eden delilleri inkâr, Peygamberlerin doğruluğunu isbat eden mucizeleri (tekzib ettiler) böyle küfr ve azgınlıkta israr edip durdular. (Artık onları) o kâfirleri o büyük (günahları) inkâr ve yalanlamaları (sebebiyle helâk ettik) bazıları deprem ile, bazıları yerlerin batmasiyle, bazıları başlarına yağdırılan taşlar ile, bazıları rüzgârlar ile, Kureyş müşrikleri de İslâm kahramanlarının kılıçlarıyle mahv-ı perişan oldular. (Ve Firavn’un kavmini) de kendisiyle beraber (boğduk) öyle büyük bir helâke uğrattık. (ve hepsi de) Gerek o evvelki kavimler olsun, ve gerek Kureyş kâfirlerinden olup müslümanların elleriyle öldürülen ve cezalandırılan şahıslar olsun (zalimler olmuşlardı.) nefislerine küfr ve isyan ile zulmetmiş oldukları gibi başkalarına da saptırmak ye bozmak suretiyle zulmederbulunmuşlardı. Böyle bir zulmün cezası da işte dünyada böyle bir helâkten ibarettir. Ahiretteki cezaları ise elbette bunun çok üstündedir.

55. Şüphe yok ki, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah Teâlâ katında en şerlisi, o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır. Artık onlar imân etmezler…

55. (Şüphe yok ki,) Bu helâk olan şahıslar, kavimler, en şerli ve umum hakkında en zararlı kimselerdi. Çünki onlar kâfir bulunuyorlardı, (yeryüzünde yürüyen canlıların) hayvanların, hayat sahibi kimselerin (Allah katında) Cenâb-ı Hak’kın hükm ve kazası hususunda (en şerlisi ise o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır.) Küfrlerinde israr edip durmuşlardır, yeminlerini bozmuş, halkı saptırmaya Çalışmış şahıslardır. Bir halde ki, (artık onlar imân etmezler.) onların imân edecekleri beklenilemez. İşte o helâk olan kavimler, şahıslar da hep böyle imân etme kabiliyetinden mahrum kalmış oldukları için öyle bir mahvü helâke mâruz kalmışlardır.

56. Onlar ki, kendileriyle antlaşma yapmış idin, sonra her defasında ahilerini bozarlar ve onlar hiç çekinmezler.

56. Bu mübarek âyetler Rasûlü Ekrem ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine müşriklerin uymadıklarını bildirmektedir. Artık savaşlarda onlara galip gelince haklarında şiddetli muamele yapılmasını emir etmektedir, tâki, arkalarındaki cemiyetler için bir vesilei ibret olsun. Ve antlaşma hükümlerine hiyanet edecekleri anlaşılan düşmanlar ile de, kendilerine evvelce haber vermek üzere antlaşmayı bozmanın lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Onlar ki) O Kureyze Yahudileri ki, (kendileriyle antlaşma yapmış idin) onlar bu anılaşmaya riayet etmediler, (sonra) tekerrür eden antlaşmaların (her defasında) onlar (ahilerini bozarlar) verdikleri sözlerde durmazlar.Antlaşma gereğine aykırı harekette bulunurlar. (Ve onlar hiç çekinmezler.) böyle ahda; muhalefetin nekadar cezayı, ilâhî azabı gerektirir olacağını düşünüp korkmazlar. Nitekim Kureyze Yahudileri, müslümanların aleyhinde hareket etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Halbuki, bu sözlerinde durmadılar, Mekke’i Mükerreme müşriklerine silâh vermek suretiyle yardım ettiler. Sonra yine bir sözleşme yapılmış idi, buna da riayet etmediler, Hendek Savaşında yine müşriklerin lehine hareket ettiler.

57. İmdi her ne zaman savaşta onları kesin bir şekilde yakalar isen onlar ile arkalarındaki kimseleri ansızın korkut. Umulur ki, ibret alırlar.

57. (İmdi) Onların halleri böyle olunca artık Yüce Resûlüm!, (her ne zaman savaşta onları) o antlaşmalarını bozanları (kat’î surette yakalar isen) onları elde eder, üzerlerine zafer kazanır isen (onlar ile) olan mahv etmek ve cezalandırmak suretiyle (arkalarındaki kimseleri) Arap yarımadasında Yemen’de bulunan ve müslümanlar aleyhinde hareketleri düşünülebilen gayri müslimleri de (ansızın korkut) onlara da dehşet saç (umulur ki) onlar, o savaşçı müşrikler hakkındaki yapacağınız şiddetli cezalandırma muamelesinden (ibret alırlar) da İslâm dairesine can atarlar, müslümanlara karşı cephe almaya cesaret edemez olurlar.

§ Sekf; Süratle tutmak, yakalamak, zafere ulaşmak demektir.

§ Teşrîd: Dağıtmak, ıstırap ile olan ayırmak ve ceza vermek demektir ki burada savaşan bir kuvvet hakkında geride kalan kuvvetler ile aralarını ayıracak bir muamelede bulunmaktan ibarettir.

58. Ve eğer bir kavmin hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen ahdlerini kendilerine açıkça aynı şekilde at. Şüphe yok ki, AllahTeâlâ hain olanları sevmez.

58. (Ve) Yüce Resûlüm!, (eğer) Kendileriyle antlaşma yapmış olduğun (bir kavmin) sözlerinde (hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen) bir takım yüz gösteren alâmetlerden dolayı buna kanaat getirirsen nitekim Kureyze ve Nazir kabilelerinin müslümanlara karşı böyle bir durumda bulundukları anlaşılmışdı. Artık (ahdlerini kendilerine açıkça aynı şekilde at) aranızdaki sözleşmenin bozulduğunu kendilerine açıkça haber ver, bunun böyle hükmü kalmadığına her iki taraf da eşit şekilde haberdar tâki, arada bir hiyanet töhmeti bulunmasın. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) anlaşmalarım bozmak hususunda ve diğer muamelelerde (hain olanları sevmez) binaenaleyh sözleşme hükümlerine riayet etmelidir. Bu hükümlere riayet etmediği anlaşılan hasma karşı da anlaşmayı kaldırmaya lüzum görülünce bunu o hasım tarafına evvelce bildirmelidir. Tâki: Düşman ahdin başkası zannında b-uunarak lâzım gelen tedâriki terk etmesin. Bu ahdin kaldırılmasını düşmana evvelce haber vermemek, düşmana karşı bir hiyanet demektir. Hiyanet ise İslâm ahlâkına aykırıdır. Adalete muhaliftir. Meğer ki, düşmanın antlaşmayı bozduğu her bakımdan ortaya çıksın. O halde kendilerine antlaşmanın karşılıklı olarak bozulduğuna dair bir haber vermeğe gerek kalmaz.

59. Ve o kâfirler asla zannetmesinler ki, ilerleyip kurtulmuşlardır. Şüphe yok ki, onlar âciz bırakamayacaklardır.

59. (Ve) Müslümanlara karşı düşmanlıkta, savaşa cesarette bulunmuş oldukları halde henüz belâlarını bulmamış olan (o) bir takım (kâfirler asla zannetmesinler ki ilerleyip kurtulmuşlardır.) Bedir Savaşında öldürülmekten, esaretten kurtulmuşlardır. Hayır, bu bir muvakkat kurtuluştur. (Şüphe yok ki, onlar) Allah Teâlâyı hâşâ (âcizbırakamayacaklardır.) Onlar yine bir gün lâyık oldukları mağlûbiyete, cezalara uğrayacaklardır.

§ Bu âyeti kerime Rasûlü Ekrem için teselli edici olmuştur. Çünki bir takım müşrikler, Bedir Savaşında ve diğer yerlerde kaçıp kurtulmuş, hak ettikleri cezaya henüz çarpılmamışlardı. Bu âyeti kerime ise onların ergeç mağlûp, azaba çarpılacaklarını, kendilerinden intikam alınacağını haber vermiş bulunuyor. Nitekim daha sonra öyle de olmuştur.

60. Ve onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten ve bağlı atlardan hazırlayınız. Bununla Allah Teâlâ’nın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve onlardan başkalarını ki bunları siz bilmezsiniz, Allah Teâlâ bilir korkutursunuz. Ve her neyi ki, Allah yolunda harcarsanız size tamamen ödenir ve siz asla zulüme uğratılmazsınız.

60. (Ve) Ey müslümanlar!. Ey İslâm diyarının sahipleri, savunuculan (onlara karşı) o din, vatan düşmanlariyle savaşta bulunabilmeniz için, fedakârlık ediniz, (gücünüzün yettiği her kuvvetten) her türlü harp vasıtalarından (ve bağlı atlardan) saldırıyı sağlayacak, düşmanı dehşete düşürecek nakil vasıtalarından (hazırlayınız) bu hususta kusur göstermeyiniz. Çünki (bununla) bu kuvvet ile veya bu harp vasıtalariyle (Allah Teâlâ’nın düşmanını ve sizin düşmanınızı) korkutmuş olursunuz ki, bunlar vaktiyle Mekke’i Mükerreme’deki müşrikler ile diğer İslâmiyet düşmanlarından ibarettir. (Ve onlardan başkalarını) da korkutmuş olursunuz ki, bunlarda münâfıklardan, İslâmiyet’e karşı gizlice düşmanlıkta bulunan dinsizlerden veya Yahudi’ler ile Mecusi’lerden ibarettir. Evet… Ey müslümanlar!. Aleyhinizde bulunan bir takım kimseler de vardır (ki, bunları siz bilmezsiniz) çünki onlar etrafınızda bulunurlar, size dost görünürler, kalplerindeki düşmanlığı gizlemiş olurlar. Fakat bunları (Allah Teâlâ bilir) sizherhalde kendinize düşen vazifeyi yapınız, lâzım gelen kuvvetleri hazırlayınız, bununla o açık ve gizli düşmanlarınızı (korkutursunuz) da artık size karşı cephe almaya cesaret edemezler, İslâm yurduna saldırmaya kalkışamazlar. Size karşı dost görünmeğe çalışırlar, bir kısmı da cizye vererek itaatkâr bir vaziyet almış olur. Hatta bu sayede bir kısmının İslâmiyet’i kabul etmesi de düşünülebilir. Ve bu gibi vâsıtaların mevcudiyeti İslâm yurdunun kuvvetini, ziynetini, medeniyet hayatındaki ilerlemesini dost ve yabancılara göstermiş bulunur. Binaenaleyh bir ilerleme dinî, bir yücelme ve fazilet dini olan İslâmiyet, müntesiplerine böyle maddî ve mânevî mühim vâsıtaların hazır edilmesini emretmektedir. Müslümanlıkta boş durmak, medenî vasıtalardan mahrum olmak, düşmanlara karşı miskince bir vaziyete düşmek kesinlikle yasaktır. Kur’an’ı Kerim’in nasıl ebedî bir mucize olduğuna bakmalıdır ki, bu âyeti kerime’nin inişi zamanında en malûm, en gerekli silâh, kılıçtan, kamadan ibaret bulunuyordu. Bu âyeti kerime de ise bunları hazırlayın diye emir olunmuyor, bilâkis “gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayınız” diye emir olunuyor. Kuvvet tabiri ise bugünkü bütün harp vasıtalarına şamildir. Meselâ: Topları tüf ekleri, uçakları, otomobilleri, zırhlıları, tanklan, atomları ve diğerlerini de kapsamaktadır. İşte bu da bir Kur’ânî harikadır ki, bu müslümanlara gelecekte ortaya çıkacak her türlü harp vasıtalarının hazırlanmasını emretmiş, böyle vâsıtaların vücude geleceğine işarette bulunmuştur. Binaenaleyh müslümanlara düşen vazife de bu hususta her türlü fedakârlıklarda bulunmaktır. (Ve) Ey müslümanlar!, (her neyi ki. Allah yolunda infak ederseniz) yurdunuzun savunulması ve korunması için bu gibi harp vasıtalarını hazırlamaya nekadar çalışır, yardımda bulunursanız mutlak biliniz ki (size) karşılığı (tamamen ödenir) bunun maddî ve mânevîmükâfatını elbette görürsünüz. (ve siz asla zulme uğratılmazsınız) yaptığınız harcama boş yere zâyolup gitmez sizler de zarara uğramış bulunmazsınız. Güzel niyete bağlı olan hizmetinizin elbette sevabını, mükâfatını görürsünüz. Artık ey müslümanlar!. Hak yolunda yapılacak yardımların, hizmetlerin ne kadar mühim, mutluluk verici olduğu belli olmuş oluyor. Cenâb-ı Hak, hepimizi bu gibi güzel vazifeleri yerine getirmeğe muvaffak buyursun, âmin…

Yorum Bırakın