AHKAF SURESİ

24. Vaktaki: Onu, kendi derelerine karşı gelen bir bulut hâlinde gördüler, dediler ki: İşte bu, bize yağmur yağdırıcı bir buluttur. Hayır… O kendisini alelacele istediğiniz şeydir, bir rüzgârdır, onda bir acıklı azap vardır.

24. Sonunda o câhil kavme ilâhî azap yönelmeğe başladı (Vaktaki: Onu) o azabı (kendi derelerine karşı gelen bir bulut hâlinde gördüler) ufukta zâhir, siyah renk bir bulut şeklinde görmeğe başladılar (dediler ki: İşte bu) bulut (bize yağmur yağdırıcı bir buluttur) ondan istifâde edecekleri ümidine düştüler. Hz. Hûd da buyurdu ki: (hayır..) O bir bulut değildir (o kendisini alelacele istediğiniz şeydir) benden bir alay ve inkâr yoluyla hemen vücuda getirilmesini istediğiniz azaptan başka değildir. Evet.. O (bir rüzgârdır) o bir müthiş helâk olma mûsibetidir (onda bir acıklı azab vardır.) sizleri helâk edecektir.

25. Rabbinin emriyle her şeyi helâk eder. Artık sabahladılar, bir hâldeki ikâmetgâhlarından başka birşey görülemez oldu. İşte günâhkârlar olan bir kavmi böylece cezalandırırız.

25. Evet.. O, bir azap rüzgârıdır (Rab’binin emriyle her şeyi helâk eder) Ey inkârcı kavim!. Sizi de sizin emsâlinizi de, sizin bütün mallarınızı hayvanlarınızı da mahv ve perişan eder durur, işte dilediğiniz azaba kavuşmuş oluyorsunuz. (Artık) O kavim (sabahladılar) rüzgâr, onları helâk ediverdi, bir hâldeki: (ikâmetgâhlarından başka bir şey görülemez oldu) başka kavimler için de birer ibret levhasıolmak üzere onların virânelere dönmüş olan ikâmetgâhlarından başka bir şey kalmadı, hepsi de mahv olup gitti. Hûd Aleyhisselâm ile ona îman edenler ise bir selâmet sahasına çekildiler. Allah’ın korumasına mazhar olarak o felâkete mâruz kalmadılar. Hak Teâlâ Hazretleri de bütün insanlığa bir uyanma vesîlesi olmak üzere lütfen buyuruyor ki: (işte günâhkârlar olan bir kavmi böylece cezalandırırız.) Bu ceza, onların isyânlarının bir neticesidir. Ne şiddetli bir ilâhî tehdittir!. Artık bunu düşünüp de ibret almalıdır, öyle dinsizlerin izlerini tâkib edip durmamalıdır. Sonra insan, kendisini ilâhî azaptan aslâ kurtaramaz.

26. And olsun ki, onları öyle bir şeyde temkin etmiş idik ki, sizi onda temkin etmiş olmadık ve onlar için kulak ve gözler ve kalpler vermiştik. Fakat onlara ne işitmeleri ve ne gözleri ve ne de kalpleri bir şeyden fâide vermedi. Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı ve onları kendisiyle alay eder oldukları şey kuşatıverdi.

26. Bu mübârek âyetler de Son Peygamber Efendimizin zamanındaki inkârcılara bir uyanma dersi olmak üzere onlardan daha kuvvetli, daha varlıklı olan Âd kavminin küfürleri yüzünden helâk olduklarını, onlara maddî varlıklarının bir fâide vermediğini haber veriyor. Mekke-i Mükerreme’nin etrafındaki beldeler ahâlisinden nice kimselerin de kudret delillerinden faydalanmayıp inkârları ve iftiraları yüzünden helâk olmuş olduklarını ve tapınmakta oldukları putlarından bir yardım görememiş olduklarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (And olsun ki: Onları) o Âd kavmini (öyle bir şeyde temkin etmiş) yâni: Onları, büyükçe beden, çokça mal, uzunca ömür gibi hususlarda fazla bir kudrete, haşmete nâil kılmış (idik ki, sizi) ey Mekke halkı!, (onda) O hususta onlar kadar (temkin etmiş olmadık) onlar öyle fazlaca kuvvetli,güçlü oldukları hâlde kendilerini ilâhî kahra uğramaktan kurtaramadılar, artık onlar kadar varlıklı olmayanlar da küfrleri yüzünden ilâhî kahra mâruz kalamazlar mı?. Bunu düşünmeli değil misiniz?, (ve onlar için) O helâk olan kavim için (kulak ve gözler ve kalbler vermiştik) bu kuvvetleri güzelce kullanmalı değil mi idiler? Bunları kendilerine ihsân buyuran yüce yaratıcının varlığını, birliğini takdir ve takdis etmeleri icap etmez mi idi? (fakat onlara ne işitmeleri ve ne de gözleri ve ne de kalbleri birşeyden fâide vermedi.) Bu kuvvetleri güzel kullanmadıkları için bunlardan istifâde etmiş olmadılar. Bu kuvvetler, onları başkasına ihtiyaçtan kurtarmış olmadı (çünkü, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı) Cenab-ı Hak’kın Peygamberlerini, onların mûcizelerini ve kendilerine teblîğ edilen dinî hükümleri kabul etmiyorlardı (ve) sonunda (onları kendisiyle alay oldukları şey) o inmesini alay yolu istedikleri ilâhî azap inip (kuşatıverdi) bütün varlıklarını kuşatıp helâke mâruz bıraktı. Artık maddî varlık bakımından o kavimlerden aşağı bulunan sonraki inkârcılar, öyle bir azabın kendilerini de kuşatabileceğini hiç düşünmezler mi?. Bu âyet-i kerîme, büyük bir tehdidi içermektedir. İşâret buyurulmuş oluyor ki: Maddî bir varlığa güvenerek mânevîyattan mahrum kalmak aslâ doğru değildir. Bir insan, ne kadar muntazam duyu organı ve güçlere, kuvvet ve servete sâhip bulunsa da bunlar ile tekamül etmiş, hakikî geleceğini temin etmiş olamaz. Bu fâni varlıklara aldanarak mânevîyata, ruhî olgunluklara, vicdan temizliğine karşı kayıtsız bulunması, kendisi için pek büyük bir kusurdur, en fecî bir ruhî hastalıktan ibârettir, insanî değeri mahveden bir aşağılıktan ibârettir. Binaenaleyh hakikaten akıllı, düşünen bir insan, nâil olduğu kuvvetleri ve diğer imkânları güzelce kullanarak hem dünyasını, hem de âhiretini temîne çalışır. İşte hakkıyle aydın olanlar, ogibi insanlardan ibârettir.

27. Celâlim hakkı için etrafınızda beldelerden bulunanları helâk etmiştik ve âyetleri de beyân etmiştik, gerekti ki: Geri dönüversinler.

27. Allah Teâlâ Hazretleri, Hz. Peygamber zamanındaki Mekke-i Mükerreme ahâlisini vesâire uyandırmak için şöyle de buyuruyor: (Celâlim hakkı için etrafınızdaki beldelerden bulunanları) yâni: Mekke-i Mükerreme’nin civarında bulunan şehirler ahâlisinden bir nicelerini de vaktiyle (helâk etmiştik) helâke uğramış olanlar, yalnız Âd kavminden ibâret değildir. Şam, Yemen, Medyen, Eyke, Sebâ, Sedum, Mısır gibi beldelerdeki kâfir ve isyânkârlar da vaktiyle nice felâketlere mâruz kalmışlardır. Bütün bunların müthiş, ibret verici kıssaları malûmdur, (ve) O beldeler ahâlisi, vaktiyle küfrlerinden vazgeçmemişlerdi, halbuki, onlara (âyetleri de beyân etmiştik) Allah’ın birliğine, ilâhî kudrete şâhitlik eden delilleri, en kuvvetli kanıtları onlara göstermiştik (gerekti ki,) inkârlarından, kötü hareketlerinden (geri dönüversinler) yanlış düşünceler, telkinlere tâbi olarak küfr ve isyân içinde yaşamasınlar. Onlar ise bunlardan aslâ istifâde etmek istemediler, sonunda lâyık oldukları felâkete kavuştular.

28. Onlara Allah’tan başka yakınlık sağlamak için tanrı edinmiş oldukları şeyler yardım etmeli değil mi idiler? Bilâkis onlardan gaip oluverdiler ve bu da onların yalanlarının ve iftirâ eder oldukları şeyin bir eseridir.

28. (Onlara) O şirke düşmüş, akıllıca düşünmekten mahrum kalmış kimselere, kendi iddialarına göre (Allah’tan başka yakınlık sağlamak için) kendileri için âlemlerin Rabbi’ne yakınlığa bir vesîle olmaları kuruntusuyla (tanrı edinmiş oldukları şeyler) o putlar, o âciz, fâni şeyler (yardım etmeli değil mi idiler?.) kendilerine yüz gösteren felâketi gidermek için yardımda, Kâinatın Yaratıcısı katında şefaat eylemekte bulunmalı değil miidiler?. Ne gezer!. Onlarda o kabiliyet, o selâhiyet ne arar?, (bilâkis) o azap, o felâket gelmeye başlayınca o bâtıl mâbutlar (onlardan gâip oldular) kendilerinden hiçbir fâide, bir eser görülemez oldu. (ve bu da) O putların vesâirenin bir yardım edemeyip gâip olmaları (onların) o putperest kimselerin (yalanlarının ve iftira eder oldukları şeyin bir eseridir.) o câhilce hareketin bir neticesinden ibârettir. Hiç öyle âciz, fâni, şuurdan mahrum şeyler, tanrı edinilebilir mi?. Onlardan bir menfaat umulabilir mi?. Bu, apaçık bir keyfiyet değil midir?. Ne gaflettir ki, birçok insanlar, bunu düşünüp takdir edemiyorlar, öyle naçiz, fâni şeylere tapınmak zilletini işlemekte bulunuyorlar!. Cenab-ı Hak, uyanmalar ihsân buyursun Âmin…

29. Ve o zamanı da hatırla ki, cinlerden bir zümreyi Kur’an ı dinlemeleri için sana göndermiştik ki, Vaktaki: Ona hazır oldular, dediler ki: Susun dinleyin Vaktaki, okunması son buldu, kendi kavimlerine korkutucular olarak dönüp gittiler.

29. Bu mübârek âyetler, cin tâifesinden bir zümrenin Resûl-i Ekrem’le karşılaşıp onun okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlemiş ve sonra kendi tâifelerine dönerek Kur’an-ı Kerîme dâir malûmat verip onları İslâm dinine dâvet eylemiş bulunduklarını haber veriyor. Allah Teâlâ’nın Peygamberine itaatin kurtuluş ve saadete vesîle olacağını, ona itaatten kaçınanların ise sapık kimseler olup Allah’ın kanunundan kendilerini kurtaramayacaklarını ihtar etmiş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı!. Kavmini irşâd için çalış (ve) onlara (o zamanı an ki: Cinlerden bir zümreyi Kur’an-ı dinlemeleri için sana göndermiştik) cinler de İslâm dinin ile mükellef bulunmuşlardı, onlardan bir kısmı da Kur’an’dan faydalanıp Allah’ın birliği inancına sarılmış bulunuyordu, artık nasıl olur da insanlar, bu şereften, bu umumî dinegirmekten mahrum bulunsunlar. (vakta ki:) Cinler (ona hazır oldular) Kur’an-ı Kerim’in okunması veya Resûl-i Ekrem’in onu okuması zamanında hazır bulundular, birbirine hitaben (dediler ki: Susun) okunan Kur’an-ı dinleyin (vaktaki: Okunması son buldu) O cinler (kendi kavimlerine korkutucular olarak dönüp gittiler) kendi tâifelerini İslâm dinine dâvet ettiler, küfrün ne büyük azablara sebep olacağını onlara ihtar eylediler.

30. Dediler ki: Ey kavmimiz! Muhakkak ki, kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Mûsa’dan sonra nâzîl olmuş hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.

30. O kendi tâifeleri arasına dönen cinler (Dediler ki: Ey kavmimiz!.) ey cin tâifeleri!, (muhakkak biz, bir kitap dinledik ki,) Kur’an adındaki ilâhî kitabın okunan âyetlerini dinleyip anladık ki: (kendisinden önce olanları tasdik edici) diğer Peygamberlere verilmiş olan semâvî kitapların da birer ilâhî kitap olduğunu haber verici (olarak Mûsa’dan sonra nâzil olmuş) semâvî kitapların sonuncusu bulunmuş ve bütün insanlığı (hakka) sâbit hakikate, sahîh olan dinî inançlara (ve dosdoğru bir yola) insanları selâmet ve saadete erdirecek olan bir hidâyet yoluna, bir güzel ameller sahasına (rehberlik ediyor) insanları öyle bir kurtuluş ve saadete kavuşturmak istiyor.

31. Ey bizim kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve O’na inanın, sizin için günâhlarınızdan mağfirette bulunsun ve sizi elîm bir azaptan kurtarsın.

31. Artık (Ey bizim kavmimiz!.) öyle bir kurtuluş ve saadete erebilmeniz için (Allah’ın davetçisine icâbet edin) bizleri İslâm dinine dâvet eden Son Peygamber Hazretlerine tâbi olarak ona itaatte bulunun (ve O’na inanın) onun Yüce bir Peygamber olduğunu kalben tasdik ederek onun gösterdiği yolu tâkib edin. Tâki: Allah Teâlâ (sizin için günâhlarınızdan mağfirette bulunsun) Allah’ın haklarına âidbâzı kusurlarınızı af etsin ve örtsün (ve sizi elîm ve azaptan kurtarsın) kâfirler için hazırlanmış olan en şiddetli cehennem azabından kurtarsın.

32. Ve her kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse, artık yerde âciz bırakıcı değildir ve onun için onun ötesinde yardımcılar da yoktur. Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

32. O cin zümresi, kendi tâifelerini, İslâm dinine teşvik için irşâda devam ederek şöyle de dediler: (Ve her kim Allah’ın dâvetçisine icâbet etmezse) Mükellef kimseleri Allah’ın dinine dâvete memur olan Yüce Peygamberin tebliğlerini kabulden kaçınır, tevhid diniyle vasıflanmazsa (artık) öyle bir kimse (yerde) kaçıp da kendisini cezalandırmaktan Allah Teâlâ’yı hâşâ (âciz bırakıcı değildir) kendisini Cenab-ı Allah’ın kahrından aslâ kurtaramaz (ve onun için) o dâvete icâbet etmeyen şahıs için (onun ötesinde) Cenab-ı Hak’dan başka (yardımcılar da yoktur) onu ilâhî azaptan kurtarmaya hizmet edecek dostlar, yardımcılar aslâ bulunamaz, (onlar) Öyle, ilâhî dinden Peygamberlere itaatten kaçınan şahıslar (apaçık bir sapıklık içindedirler.) Onlar, kudret eserlerini düşünmekten ve pek açık, pek nûranî olan bir hidâyet tâkib etmekten mahrum kalmış, küfr ve isyân karanlıkları içinde yaşamak zilletini işlemiş kimselerden başka değildirler. Artık şüphe yok ki, onlar, en büyük azaplara lâyık olmuşlardır. Rivâyete göre vaktiyle cinler, göklere yükselerek bâzı sırları öğrenirlerdi. Sonra âteş kıvılcımı ile taşlanarak semâya yükselmekten men edilince bunun mühim bir sebepten kaynaklandığına kaani olmuşlardı. Bu sebebi araştırmaya başladılar. Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz Mekke-i Mükerreme’den Tâif tarafına teşrif etmiş, Tâif ahâlisini İslâm dinine dâvet buyurmuş, Mekke-i Mükerreme’ye dönerken “Vâ’dii Nehle” denilen bir yerde yalnız başına bulunarak gece veya sabahnamazını kılmakta bulunmuştu. İşte bu sırada Nuseybin veya Niynuva’daki cinlerin eşrafından yedi veya altı kimse Peygamber Efendimizle karşılaşmış, onun okuduğu Kuran âyetlerini dinlemiş, göğe yükselmeden ne için men edilmiş olmalarının sebebini bu vesîle ile anlamış idiler. Binaenaleyh kavimlerine dönerek onları İslâm dinine dâvet etmişlerdir. Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiş Yüce Peygamberdir. Cinleri de ilâhî dine dâvet buyurmuştur, bir kısmı îman etmiş, bir kısmı da îman etmemiştir. Sahîh olan görüşe göre insanlar hakkında câri olan hükm, cinler hakkında da câridir. Onlar da Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaat için yaratılmışlardır. Onlar da hakka itaatlerinden dolayı sevaba, isyânlarından dolayı da cezaya lâyık olacaklardır. Onların müminleri de cennete gireceklerdir. Madem ki: Onlar da mükelleftirler. Madem ki, Peygamberlik iftiharı Hz. Muhammed onları da ilâhî dine dâvete memur olmuştur, artık onların haklarında da mükellef insanlar gibi muamele olunacağı açıktır. Fakat İmam-ı Âzam’dan bir rivâyete göre cinler için sevap yoktur, ancak âteşten kurtuluş vardır. Onlara âhirette hayvanlar gibi “toprak kesiliniz” denilecektir. İbn-i Abbas Hazretlerinden, İmam-ı Mâlik ile İbn-i Ebi Leylâ’dan ve diğer zâtlardan rivâyet olunduğuna göre ise cinler de insanlar gibi amellerine, inançlarına göre muameleye tâbi tutulacaktır, müminleri cennetlere kâfirleri de cehennemlere sevk edilecektirler. “Sirac-ül Münîr” cin sûresine de müracaat!.

33. Yâ görmediler mi ki: Şüphe yok, gökleri ve yeri yaratmış ve onları yaratışında yorulmamış olan Allah, ölüleri de diriltmeye kadirdir. Evet.. Şüphe yok ki, O, her şey üzerine kaadîrdir.

33. Bu mübârek âyetler, ölülerin Allah’ın kudreti ile yeniden hayata ereceklerini isbat için dikkatleri Kâinatın yaratılışına çekiyor. Bugibi hakikatleri inkâr edenlerin nasıl bir azaba tutulacaklarını ihtar ediyor. O gibi inkârcıların dedikodularına karşı Son Peygamberin de diğer yüce Peygamberler gibi sabr ve sebât ile mükellef olduğunu ve o dinsizlerin azaba mâruz kaldıkları gün, dünya hayatının ne kadar geçici bulunmuş olduğunu itiraf edeceklerini haber veriyor. Bu husustaki ilâhî beyânların pek mükemmel bir öğüt teşkil ettiği ve ebedî helâke uğrayacak kimselerin de fâsıklardan ibâret bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ölülerin tekrar hayata kavuşturularak mahşere sevk edileceklerini inkâr eden dinsizler, (ya görmediler mi ki:) gözleriyle görmüş gibi kesin olarak bilip anlamadılar mı ki: (şüphe yok, gökleri ve yeri yaratmış) O kadar muazzam âlemleri ve onlardaki hesapsız kudreti hârikalarını yoktan var etmiş (ve onları yaratışında yorulmamış) naçiz kalmamış (olan Allah) o Yüce Yaratıcı (ölüleri de diriltmeğe kaadirdir.) elbette onları yoktan var eden bir Kaadîr Yaratıcı onları iadeye de kaadirdir, bunu hangi akıllı bir kimse inkâr edebilir?. (evet.. Şüphe yok ki. O) Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (her şey üzerine kaadirdir.) bütün mahlûkatın varlığı, Allah’ın kudretinin büyüklüğüne ve her şeye fazlasiyle kâfi olduğuna pek açık bir şekilde şâhitlik etmektedir. Artık ölüleri de tekrar hayata erdirmesi, nasıl inkâr edilebilir?.

34. Ve o gün ki, kâfir olanlar, âteş üzerine arz olunurlar. Onlara denilir ki nasıl bu hak değil mi imiş? onlar da Evet.. Ve Rabbimiz hakkı için diyeceklerdir Cenab-ı Hak da artık siz inkâr eder olduğunuz şey sebebiyle azâbı tadınız diyecektir.

34. Kâfirler, o inkârlarının pek korkunç neticesini bir düşünmeli değil midirler?. (Ve o gün ki, kâfir olanlar) Yeniden hayata erdirilerek (âteş üzerine arz olunurlar) zebâniler tarafından cehenneme sevk edilerekazap âteşine mâruz bırakılırlar, o kâfirlere kınamak için denilir ki: (nasıl bu hak değil mi imiş?.) Dünyada iken inkâr mecalleri kalmadığı için (evet.. Ve Rab’bimiz hakkı için) bu âhiret hayatı, bu cehennem azabı sâbittir, bunun gerçekleşmesi muhakkak bulunmuştur diyeceklerdir. Ne yazık ki, bu itiraflarının kendilerine artık bir fâidesi olmayacaktır. Çünkü zamanı geçmiştir. Cenab-ı Hak da onları kınamak için (artık siz inkâr eder olduğunuz şey sebebiyle azabı tadınız diyecektir) o inkârcıları ebediyyen cehennemde cezalandıracaktır, işte küfrün gereği!.

35. Artık sabret. Resûllerden azim sâhiplerinin sabır ettiği gibi ve onlar için acele etme. Sanki onlar, vaad olunduklarını görecekleri gün, gündüzden bir saatten başka durmamışlar gibi olacaklardır. Bu bir tebliğdir. Fasıklar olan kavimden başkası, helâke uğratılacak mıdır? elbette uğratılmayacaktır.

35. Allah Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamberine emr ve tavsiye buyuruyor ki: (Artık) Ey Son Peygamber!. Sen (sabr et) Seni inkâr edenlerin dedikodularına, gösterdikleri ezâ ve cefâya karşı sabr ve sükûnette bulun, onlar, lâyık oldukları azablara sonunda kavuşacaklardır. Sen (Resûllerden azm sâhiplerinin) yâni sebâttan ve şiddetli şeyler karşısında sabrdan ayrılmayan Peygamberlerin (sabrettiği gibi) sabret. Nûh, Sâlih, İbrâhim, Lût, Şûayb, Mûsa, İsâ Aleyhümüsselâm bu mübârek zümredendirler, (ve) Ey Son Peygamber!, (onlar için) Mekke-i Mükerreme’deki inkârcılar için (acele etme) başlarına ilâhî azabın hemen gelmesini isteme. Onlar sonunda lâyık oldukları azaba kavuşacaklardır. (sanki onlar, vâ’d olunduklarını görecekleri gün) haklarında takdir edilmiş olan azabın ortaya çıkma anında (gündüzden bir saatten başka ) dünyada (durmamışlar gibi olacaklardır) yâni: O inkârcılar, kıyamette uğrayacakları cezanıntesiriyle şaşkına döneceklerdir, dünyada iken sanki gündüzün bir saat kadar yaşamış gibi kendilerini göreceklerdir. Mâruz kaldıkları pek şiddetli ve ebedî azap günlerine göre dünya hayatını bir saatten ibâret telâkki edeceklerdir. İşte Hikmet Sâhibi Yaratıcı Hazretleri, insanlığa bir uyanma dersi olmak üzere buyuruyor ki: Bu âhiret hayatına âid olan haber, insanlık için (bir tebliğdir) Kur’an-ı Kerim vasıtasiyle insanlara bildirilen bir hakikattir, bir uyanma vesîlesidir, bir ibret öğüdüdür, bundan istifâde etmelidir, dinden, İslâm terbiyesinden ayrılmamalıdır. (fâsıklar olan kavimden başkası helâke uğratılacak mıdır?.) Elbette ki, uğratılmayacaktır. Evet.. Her kim ki Allah Teâlâ’ya ibâdet ve taatten kaçınır, onun mukaddes emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunur durursa fâsık bulunmuş olur. İşte o gibi kimseler, helâke, ebedî azaba aday bulunmuşlardır. Öyle fâsık, münkir olmayan kullar hakkında ise Cenab-ı Hak’kın lütuf ve keremi, ilâhî rahmeti pek çoktur. Bu âyet-i Kerîme, buna işâreti içermekte ve ehl-i îman için bir büyük müjdeyi kapsamaktadır. İmân ile âhirete giden bir kul, günâhkâr bulunsa da hakkında ilâhî affa ve cennete nâil olacaktır. Bu müminler hakkında ne büyük bir ilâhî lütuftur. Artık her mü’min bunun şükrünü ifâya çalışmalıdır. O Yüce mâbudun bütün hükümlerine riâyeti bir kulluk vazifesi bilip muvaffakiyeti o Yüce Yaratıcıdan niyâz etmelidir. Ve başarı Allah’tandır.