AHKAF SURESİ

12. Ve ondan evvel de Mûsa’nın bir rehber ve bir rahmet olan kitabı var idi. Ve işte bu da bir kitaptır, tasdik edicidir, arapça bir lisan ile gönderilmiştir zulüm edenleri korkutmak için, muhsin olanlara da bir müjdedir.

12. Yüce Allah da Kur’an’ın bir ilâhî kitap olduğunu inkâr edenleri red için buyuruyor ki: Evet. Kur’an-ı Mübîn, Son Peygamber’e verilmiş olan bir ilâhî kitaptır, (Ve ondan) O Kur’an’dan (evvel de Mûsa’nın bir rehber ve bir rahmet olan kitabı var idi) O Peygambere de Tevrat adındaki ilâhî kitap ihsân buyurulmuştu. O kitapta ilâhî din hususunda bir kendisine uyulan bir kitap idi, îman edenler için bir rahmet vesîlesi bulunmuştu. (ve iştebu da) Bu Kur’an-ı Kerim kitabı da (bir kitaptır) kadri yüce, insanlığı Allah’ın dininden haberdar eden bir ilâhî kanundur ve Hz. Mûsa’nın kitabını da (tasdik edicidir.) onun da bir ilâhî kitap olduğunu ve içeriğinin doğruluğunu ve bir rahmet vesîlesi bulunduğunu haber vermektedir. (Arapça bir lisân ile) Son Peygambere (gönderilmiştir.) en geniş, en fasih olan bir lisân ile nâzil olmuş, onun fesahat ve belâgatı, kapsamının yüceliği ve akıllı, mütefekkir zâtlarca malûm ve kabul edilmiştir ve onun nuzulü nice hikmetlere dayanmaktadır. Bu cümleden olarak (zulm edenleri) dinsizlikte sebât edip nefslerini helâke mâruz bırakanları (korkutmak için) dir. Onlara ilâhî azabı ihtar ederek kendilerini uyanmaya dâvet içindir, (muhsîn olanlara da bir müjdedir.) güzelce îmanlarda ve güzel amellerde bulunanlara da azaptan emin ve cennetlere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Artık öyle bir ilâhî kitap, nasıl inkâr edilebilir?.

13. Şüphe yok, o kimseler ki, Rabbimiz Allah’tır dediler, sonra istikamette bulundular, artık onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

13. Evet.. (Şüphe yok, o kimseler ki: Rab’bîmîz Allah’tır dediler) Allah’ın Rab olduğunu tasdik ederek başkalarına kulluktan kaçındılar (sonra istikâmette bulundular) öyle Allah’ı birlemekle beraber dinî vazifelerini de tam bir doğrulukla ifâya çalıştılar, kalbleri şek ve şüpheden uzak, dinî işlerin ehemmiyet ve kutsiyetini anlamış, hakkiyle güzel amelde bulundular (artık onların üzerine bir korku yoktur) onlar kıyamet gününün korkunç ahvalinden emin bulunacaklardır. (ve onlar mahzun da olmayacaklardır) Kendilerince sevilen, istenen bir şeyin elden gitmesinden dolayı bir üzüntü ve kedere de mâruz kalmayacaklardır. Bütün arzularına nâil olup tam bir zevk ve huzur ile ebedî bir hayata mazhar bulunmuş olacaklardır.

14. İşte onlar, cennet sahipleridir. İşler olmuş oldukları şeylere bir mükâfat olmak üzere orada ebedîyyen kalıcılardır.

14. (İşte onlar) Öyle Allah’ın birliğini tasdik eden, istikâmetle vasıflanmış bulunan zâtlar (cennet sâhipleridir) onlar yarın âhirette cennetlere, o yüce makâmlara nâil olacaklardır. Ve o muhterem zâtlar, dünyadalarken (işler olmuş oldukları şeylere) güzel güzel amellere (bir mükâfat olmak üzere orada) o cennetlerde (ebediyyen kalıcılardır) artık onlar için tekrar ölmek veya o nîmetlerden mahrum kalmak düşünülemez. İşte îmanın, ibâdet ve itaatin, ilâhî emirlere, tavsiyelere riâyetin, Allah rızâsını kazanmanın ebedî ve pek yüce neticesi.

15. Ve biz insana anasına ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Onu anası zahmetle yüklendi ve onu zahmetle doğurdu, onu bu yüklenilmesi ve sütten kesilmesi müddeti ise otuz aydır. Nihâyet reşit olacağı zamana erip kırk seneye bâliğ olunca dedi ki: Yarabbî! Beni muvaffak kıl, bana ve anam ile babama lütuf etmiş olduğun nimetine şükredeyim ve razı olacağın bir güzel amelde bulunayım ve zürriyyetim hakkında da benim için iyilik nasîp buyur. Şüphe yok ki, ben sana günahlarımdan tevbe ettim ve muhakkak ki, ben Müslümanlardanım.

15. Bu mübârek âyetler, analara, babalara ve evlâda karşı gösterilecek bağlılık ve hür isterlik hakkındaki insanî vazifeyi, ilâhî tavsiyeyi bildiriyor. Bu husustaki ilâhî tavsiyeye riâyet edecek zâtların nâil olacakları uhrevî mükâfatları müjdelemektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, tevhîde, ihlâslı amele, doğruluğa âid beyânatını müteâkip insanlara diğer bir vazifelerini de şöylece beyân buyuruyor: (Ve biz insana anasına ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik) insanı bir iyilik vazifesiyle mükellef kıldık, onlara gerek hayatlarında ve gerek öldüklerinden sonramümkün olan iyiliklerde, hayır dilemekte bulunmasını emr eyledik. Çünkü: Anaların, babaların evlâtları hakkındaki hizmetleri, fedakârlıkları pek büyüktür. Evet.. (onu) insanı (anası zahmetle yüklendi) gebelik müddetince nice sıkıntılara katlandı (ve onu zahmetle doğurdu) ne meşakkatli, üzüntülü, ağrılı vaziyetlerde bulundu (onun) o doğan çocuğun (yüklenilmesi ve sütten kesilmesi) müddeti (ise otuz aydır) bir anne bu müddet içinde ne kadar rahatsızlıklara uğrar, geceleri bile rahat edemez, çocuğunun idaresiyle meşgul olur durur. Evet.. Çocukların anneleri rahminde bulunmalarının en az müddeti altı aydır, süt verme müddetinin en çoğu da iki senedir ki, toplamı otuz ay eder.

Velhâsıl: Bir anne, çocuğu için birçok fedakârlıklara katlanır durur. Evet.. Şüphe yok ki, çocukları hakkında annelerinin de, babalarının da büyük hizmetleri, fedakârlıkları vardır. Artık onlara karşı evlâdın da şükrân borçlu bulunmaları, pek ziyade hayır diler olmaları icap etmez mi?, İşte bu husustaki vazifeyi pek güzel ifâ eden hayırlı evlâda bir takdir örneği olmak üzere şöyle beyân buyuruluyor: (nihâyet) bir çocuk (reşit olacağı) aklı ve kuvveti kemâle ereceği (zamana erip kırk seneye baliğ olunca) Cenab-ı Hak’ka yalvarıp (dedi ki: Yarabbi!. Beni muvaffak kıl) bana ilham et, bana büyük bir meyil ve rağbet ihsân buyur (bana ve ananı ile babama vermiş olduğum nîmete şükür edeyim) bizi varlık sahasına getirdin, hayata kavuşturdun, nice şeyler ile rızıklandırdın ve bizleri imân şerefine nâil buyurdun. Bunlara şükretmek pek mühim bir vazifedir, bu vazifeyi ifâya muvaffak olayım (ve) Yarabbi!. Senin (râzı olacağın bir sâlih amelde bulurlayım) Allah’ın rızâsını kazanacak bir hayırlı, amele muvaffak olayım (ve) Yarabbi!. Böyle bir muvaffakiyete evlâd ve torunlarını da nâil ederek (zürriyetim hakkında da benim için iyilik nasîp buyur) onların muvaffakiyetleri de benim için ayrıca birmuvaffakiyet bir iyi durum teşkil etmiş olsun, (şüphe yok ki,) Ey Yarabbim!. (ben sana) Günâhlarımdan (tevbe ettiğini) insanlık hâli benden meydana gelmiş olan lâyıksız hareketlerden dolayı pişmanlıkta bulunarak senin af ve bağışına sığındım (ve muhakkak ki: Ben müslümanlardanım.) samimî şekilde İslâmiyeti kabul etmiş, ilâhî dinin yüce hükümlerine teslimiyette bulunmuş bir kulum. Artık bu duamı şu İslâmiyet hürmetine olarak kabul buyur Yarabbi!.

16. İşte onlar, o kimselerdir ki: Onlardan işlediklerinin en güzelini kabul ederiz ve onların günâhlarından geçeriz, cennetlikler arasındadırlar. bu bir doğru söz iledir ki, onlar vaad olunmuş bulunmaktadırlar.

16. Hak Teâlâ Hazretleri de o gibi hâlisâne niyâzda bulunan kullarını müjdelemek için buyuruyor ki: (İşte onlar) Öyle güzel vasıflara sâhip, samimi müslümanlar (o kimselerdir ki: Onlardan işlediklerinin en güzelini kabul ederiz) yâni: Mübâh olan şeyler, güzel olsalar da bir sevabı gerektirici değildirler. Fakat, ibâdet ve itaat kabilinden olan şeyler daha güzeldirler, işte kabule, mükâfata lâyık olan da bu türden olan amellerdir, bunlar Allah tarafından kabul buyurulmaktadır. Ve (onların) o hâlis müslümanların (günâhlarından geçeriz) bir nice kusurlarını af ederek onlardan dolayı kendilerini cezalandırmayız. Artık o zâtlar (cennet Ashâbı arasındadırlar) cennetle müjdelenmiş olan seçkin kullar arasında bulunacaklardır, onların gelecekleri, öyle pek emindir, pek yücedir. Bu ilâhî müjde (bir doğru söz iledir ki, onlar) o müslümanlar, bununla, ilâhî müjde ile (vâ’d olunmuş bulunmaktadırlar.) Cenab-ı Hak’kın Peygamberleri lisâniyle samimi müslüman kulları için teblîğ buyurulmuştur. Artık şüphe yok ki, daha sonra gerçekleşecektir. Ne büyük bir muvaffakiyeti. Rivâyete göre bu mübârek âyetler,Ebûbekrissıddık Radiyallâhü Teâlâ Anh ile benzerleri hakkında nâzil olmuştur. Kendisi İslâm şerefine nâil olduğu gibi babası Ebû Kuhafe Osman Bini Amr ve anası Ümmülhayır Binti Sahre de İslâmiyeti kabul etmişlerdi ve kendisinin oğlu Abdurrahmân ile onun oğlu Ebû Atîk dahi İslâmiyeti kabul edip Ashâb-ı kirâmdan bulunmuşlardı. Bu muvaffakiyet, başka Ashâb-ı kirâm’a nâsip olmamıştır. Hz. Ebûbekir’in duaları kabul olunmuş, nice güzel amellerde bulunmuştur. Kısaca dokuz müslüman köleyi âzad etmiştir ki, Bilâli Habeşî Hazretleri de bu azât edilenlerdendir ve servetini de İslâm dini uğrunda fedâ etmiştir. Ve kendisi aşere-i mübeşşereden olup cennetle müjdelenmiştir. Ne büyük bir mazhariyet!. Bununla beraber bu yüce âyetler gösteriyor ki: Her müslümanın vazifesi, nâil olduğu nîmetlere şükür etmektir, bütün çoluk çocuğunun, bütün baba ve ecdâdının ve bilhassa annesinin haklarında hayır diler olarak hepsinin de İslâm nîmetine nâil olmalarını can ve gönülden temennî eylemektir. Böyle her hayır isterlik, İslâmiyete bir bağlılığın, ahlâkî olgunluklara nâil olmanın parlak bir alâmeti bulunmaktadır.

17. Ve o kimse ki, anasına, babasına: Dedi ki: Uf ikinize! Beni korkutuyor musunuz ki, ben çıkarılacağım? Halbuki, benden evvel nice nesiller gelip geçmiştir. Anası ile babası ise Allah’tan medet istiyor, yazık sana! İmân et, şüphe yok ki, Allah’ın vaadi haktır diyorlardı Oğulları ise hemen diyordu ki, bu, dediğiniz evvelkilerin efsanelerinden başka değildir.

17. Bu mübârek âyetler de dindar olan anasiyle babasına karşı bilâkis isyânkâr olan, âhiret hayatını inkâr eden, o hususa dâir beyânları masaldan sayan bir şahsın ahvalinin aşağılığını tasvir ediyor. O gibi inkârcı şahısların hüsrâna uğramış olduklarını ve herkesin kendi amellerine göre derecelere ayrılacağını ihtar ediyor ve kâfirlerin nasıl birceza hitabına mâruz kalacaklarını ve kendilerinin kibirlenmeleri ve fâsıkça hareketleri sebebiyle nasıl bir zillet azabına tutulacaklarını şöylece beyân buyurmaktadır. (Ve o kimse ki,) Yâni: Gelişigüzel herhangi bir şahıs ki, ehl-i îmandan olan (anasına, babasına) kendisini îmana dâvet ettikleri zaman (dedi ki: Uf ikinize!.) teessüf olunur hâlinize!. (beni korkutuyor musunuz ki: Ben) öldükten sonra bir gün kabrimden (çıkarılacağım) toprak kesilmiş iken yeniden hayat bulacağını, bir ceza yurduna sevk edileceğim!, (halbuki, benden evvel nice nesiller gelip geçmiştir.) Âd, Semud kavimleri gibi nice kuvvetli ümmetler tarihe karışmıştır, hiçbiri yeniden hayat bulmamıştır, artık ben mi bulacağım?. Bu âhiret hayatını inkâr eden şahsın (anası ile babası ise) oğullarının bu câhilce, inkârcı hâlinden üzülerek (Allah’tan medet istiyor) oğullarının îmana muvaffak olması için Cenab-ı Hak’ka yalvarıyorlar ve oğullarına hitaben (yazık sana) kendini ebedî helâke mâruz bulunduruyorsun (şüphe yok ki, Allah’ın vâ’di haktır) kulları kabirlerinden kaldırıp tekrar hayata nâil buyuracağına âid olan ilâhî vâ’di herhâlde gerçekleşecektir, diyorlardı. Bu güzel ihtara rağmen oğulları ise küfrlerinde ısrar ederek (hemen diyordu ki: Bu) dediğiniz sözler (evvelkilerin efsanelerinden başka değildir.) asılsız iddialarından ibârettir, bizim için yeniden hayata ermek mümkün bulunmamaktadır..

18. İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçen cin ve insanlardan ümmetler arasında bulunan kimselerdir ki, üzerlerine söz, hak olmuştur. Muhakkak ki, onlar hüsrâna uğramış oldular.

18. Cenab-ı Hak da o gibi câhil, Allah’ın kudretini takdirden mahrum inkârcı şahıslar hakkında buyuruyor ki: (İşte bunlar) Böyle âhiret hayatını inkârcı kimseler, (kendilerinden önce gelip geçen cin ve insanlardan ümmetlerarasında bulunan) bir takım dinsiz (kimselerdir ki, üzerlerine söz hak olmuştur) hepsinin de küfrleri sebebiyle cehennemde ebedî olarak ceza görecekleri Allah tarafından beyân buyurulmuştur. (muhakkak ki, onlar) Bütün o kâfirler (hüsrâna uğramış oldular) aslî Yaratılışlarını zâyi etmiş; şeytanın vesveselerine kapılmış, ilâhî beyânları inkâr ederek ebedî felâkete düşmüşlerdir.

19. Ve herkes için yapmış olduklarından dolayı dereceler vardır ve onlara amellerini tamamen ödemek için ve onlar zulüm olunmazlar.

19. (Ve herkes için) Mümin olanlar ile olmayanlardan herbiri için (yapmış olduklarından) hayır ve şer adına işlemiş bulundukları şeylerden dolayı (dereceler vardır) kendileri için çeşitli mertebelerde sevap veya ceza kararlaştırılmıştır, herbiri kendi ameline göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır. (ve) Cenab-ı Hak (onlara) insanlara ve cinlere (amellerini tamamen ödemek için) öyle dereceler kararlaştırmıştır, herbiri lâyık olduğu şeye kavuşacaktır. (ve onlar zulm olunmazlar) Hiç birinin güzel ameli sevapsız kalmaz ve hiçbiri kendi günâhının üstünde bir azaba uğratılmaz ve hiçbirinin günâhı diğerine yükletilmez, haklarında ilâhî adâlet tamamen tecellî eder. Buna inanmışızdır.

20. Ve o gün ki, kâfir olanlar, âteş üzerine arz olunurlar, onlara denilir ki lezzetli şeylerinizi dünya hayatınızda giderdiniz ve onlar ile fâidelendiniz. Artık yeryüzünde haksız yere böbürlenmiş ve kendisiyle fıska düşmüş olduğunuz şeyden dolâyı bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınızdır.

20. (Ve o gün ki,) O kıyamet zamanındaki dünyadalarken (kâfir olanlar, âteş üzerine arz olunurlar) cehenneme sevk edilmiş bulunurlar. Onlara kınamak için denilir ki: (lezzetli şeylerinizi dünya hayatınızda gideriniz) dünyevî zevklerinizi tatmin eylediniz (ve onlarile fâidelendiniz) bütün dünya lezzetleriyle iştigâl ettiğiniz, sizin için başka bir lezzet kalmamış oldu (artık yeryüzünde haksız yere böbürlenmiş) böbürlenirce bir vaziyet almış (ve kendisiyle fıska düşmüş) gayrı meşrû şeyleri isteyerek insanî fâziletten mahrum kalmış (olduğunuz şeyden dolayı bugün) bu âhiret âleminde (alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınızdır.) siz dünyada iken nâil olduğunuz nîmetlerin kadrini bilmeyip onları suistimal etmiş olduğunuzdan dolayı artık âhiret âleminde her türlü nîmetten mahrum, azaplara uğramış olacaksınız. Bu âyet-i kerîme ile işâret buyurulmuş oluyor ki: İnsan, dünyada iken nâil olduğu temiz, helâl nîmetlerden dolayı Yüce Yaratıcıya şükr etmelidir, o nîmetleri kötüye kullanarak mağrurca, müsrifçe hareketlerde bulunmamalıdır, ebedî hayatı düşünerek asıl onu temîne çalışmalıdır, Cenab-ı Hak’tan muvaffakiyetler niyâz etmelidir, dünya tarihînden ibret almalıdır.

21. Ve Âd’ın kardeşini hatırla. O vakit ki, Ehkafdaki kavmini korkutmuştu ve muhakkak ki, onun önünden ve ardından nice korkutucular da gelip geçmiştir. Allah’tan başkasına ibadette bulunmayıp, şüphe yok ki: Ben sizin hakkınızda pek büyük bir günün azabından korkarım demişti.

21. Bu mübârek âyetler de küfrleri yüzünden helâke uğramış olan kavimlerden bir ibret örneği olmak üzere Âd kavmini Hz. Hûda karşı almış oldukları inkârcı bir vaziyeti ve o Yüce Peygamber’in ihtarını dinlemediklerini ve başlarına gelmekte olan bir azabı, bir rahmet sanırlarken onunla mahv ve yok olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. Seni inkâr eden tâifelere (Âd’ın kardeşini) Hz. Hûd’un kıssasını (yâd et.) onlar için bir uyanmak vesîlesi olmak üzere o Âd kavminin korkunç hayat tarihîni hatırlat. (O vakit ki:) Hûd Aleyhisselâm (ehkaf’daki) otarihî mevkideki (kavmini) Âd tâifesini, tevhîd dinine dâvet edip kendilerini ilâhî azap ile (korkutmuştu) onları küfrlerinden vaz geçirmeğe çalışmıştı (ve muhakkak ki, onun önünden ve ardından) Hz. Hûd’un peygamberliğinden evvel de sonra da (nice korkutucular da gelip geçmiştir.) kendi kavimlerini irşâda çalışmış, onlara ilâhî azabı hatırlatmış olan birçok Peygamberler de insanlık muhitini ıslâha, aydınlatmaya gayret göstermişlerdir. Bu cihetle de insanlık hakkında ilâhî delil tamam olmuştur, artık hiçbir kimse kendi cehâletini bir mâzeret makâmında ileri süremez bulunmaktadır. İşte Hûd Aleyhisselâm da kavmine hitaben: (Allah’tan başkasına ibâdette bulunmayın) küfr ve şirke düşmeyin, tam bir ihlâs ile Allah Teâlâ’nın bir olan zâtına ibâdete devam edin (şüphe yok ki, ben sizin hakkınızda pek büyük bir günün azabından) kıyamette müthiş bir cezaya uğramanızdan (korkarım.) demişti.

22. Dediler ki: Sen bize geldin mi ki, bizi ilâhlarımızdan geri döndüresin? İmdi bize vaad ettiğin şeyi getiriver, eğer sen doğru söyleyenlerden oldu isen.

22. O kavim ise bu pek güzel nasihate rağmen (Dediler ki:) Ey Hûd!. Aleyhisselâm. (sen bize geldin mi ki, bizi ilâhlarımızdan geri döndüresin?.) Putlarımıza tapmaktan bizi mahrum bırakasın!. (imdi bize vâ’d ettiğin şeyi getiriver) putlara taptığımızdan dolayı azabı hak etmiş bulunuyor isek o azap hemen başımıza geliversin. (eğer sen sâdıklardan oldu isen.) hemen o azaba mâruz kalalım.

23. Dedi ki: Şüphe yok; bilgi Allah katındadır. Ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi bir kavim görüyorum ki: Cehâlette bulunuyorsunuz.

23. Hz. Hûd da o câhil kavmine (Dedi ki: Şüphe yok, bilgi Allah katındadır.) başınıza azabın hangi gün geleceğini de vesâir hâdiselerin ortaya çıkma zamanını da bilen, ancak AllahTeâlâ’dır. (ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi teblîğ ediyorum) Peygamberlik vazifemi ifâya çalışıyorum, hakkınızda hayır diler bulunuyorum (fakat ben sizi bir kavim görüyorum ki: Cehâlette bulunuyorsunuz.) küfr ve şirki terk etmiyorsunuz, kendinize nasihatları kabulden kaçınıyorsunuz hayır ve şerri ayırt etmeye kaadir bulunmuyorsunuz, hakiki geleceğinizi hiç düşünmüyorsunuz.