ÖRTÜM ve
BEN
Ayşe Çoşkuner
Aslında, biz
kadınlar oldukça “örtü” meraklısıyız! Masa örtüsü, yatak örtüsü,
sehpa örtüsü, buzdolabı-çamaşır makinası , fırın örtüsü, tüp
örtüsü, sebzelik örtüsü... O kadar ki eski gaz lambalarına bile
özene bezene, el emeği göz nuru dökerek örtü hazırlıyoruz.
Evimizin, arabamızın koltuklarını tozdan kirden korumak ve
nihayet güvenlik için arabaları da örtüyoruz. Belli ki “örtmeyi”
çok seviyoruz. Peki ya örtünmeyi? Örtünmeye de aynı önemi
veriyor ve ilâhi maksada uygun örtünüyor muyuz?
Bir kadın olarak bazen kendi hemcinslerimi anlamakta güçlük
çekiyorum. Neredeyse günün birinde ev örtüsü ya da çatı örtüsü
de icat edecekler! Önümüze gelen her şeye hemencecik bir örtü
tasarlıyoruz. Ama kadın, kendini örtmeyi, kendine değer vermeyi,
kendini koruma altına almayı akıl etmek istemiyor. Kadınlar
kendine acımıyor! Örtünmenin Allah'ın emri olduğunu bildiği
halde örtünmeye yanaşmıyor, örtünmeyi ciddiye almıyor.
Örtünenlerin bir kısmı da ne yaptıklarının farkında değiller.
Neden ?!
Örtünme, “edep” ve “sakınma”yı da içeren bir kavram olarak
sosyal ve manevi hayat açısından ne denli önemli ve gerekli bir
unsur olduğunu, etrafımızda yaşananları şöyle bir gözden
geçirirsek daha iyi anlayabiliriz.
Şimdi mi hatırlayacaktık?
İki yıl önce bir tanıdığım amansız bir hastalıktan vefat
etmişti. Henüz hayatının baharında, 19 yaşında, güzeller güzeli
bir genç kız idi. Onu ahirete yolcu etmek için cenaze
evindeydik.
Böyle zamanlarda insan öyle izlenimler ediniyor ki, yüreğinin
cız etmemesi mümkün değil. Bilirsiniz, örtünenlere uzaydan
gelmiş gibi bakan, sadece yaşlıların sıcaktan veya soğuktan
muhafaza için örtündüklerini zanneden, köylü kadınların da işten
güçten saçına bakım yapacak zamanı olmadığı için başlarını
bağladığını düşünen epeyce insan var. Onlara göre örtünmek nedir
ki !.. İnsanı bez mi koruyacak, derler, kişi kendini kendi
korumalı... O eskidenmiş, derler. Böyle bir zihniyetin hakim
olduğu sosyal çevrede dinî hassasiyet sahibi kişiler toplumsal
baskıyı o denli yoğun hissederler ki, sonuçta kimileri
yaşantılarından taviz vermeye başlarlar. Ama dünya kimseye baki
değil. Ecel cana dokununca insan doğruyu yanlışı öyle iyi
hatırlıyor, öyle güzel seçebiliyor ki ..
Cenaze evine vardığımda istisnasız herkesin huri melekler gibi
örtünmüş olduğunu gördüm. Simalar değişmiş, yürekler değişmişti.
Kızın annesine sakinleştirici iğne yapılmış, bir robot gibi
monoton bir şekilde sadece “ Allahım !” diye inliyordu.
Hastahaneden alınan tabutu evin içine getirdiler. Onu son kez
görmek isteyenler çoğunluktaydı. Tabutu evin içine kadar taşıyan
dört erkekten ikisi cenazeye mahrem idiler. Başta cenazenin
annesi olmak üzere, orada bulunan pek çok kadın bir ağızdan,
kararlı ve kesin bir tavırla hemen o yabancı erkeklerin dışarı
çıkmasını, onlar çıkmadan cenazenin yüzünün asla açılmamasını
söylediler. Şüphesiz bu isteklerinde haklıydılar, bu hassasiyete
kim itiraz edebilirdi? Fakat işin çok acı bir tarafı vardı: Bu
genç kız hayatta iken ona bu yönde hiçbir telkin yapılmamıştı.
Oysa şimdi, öldükten sonra yüzü bile yabancı gözlerden
sakınılıyordu! Bu kızcağızın tesettürü ve mahremiyeti, ölünce
birdenbire çok önemli oluvermişti!
Hayretler içinde kalmıştım. O dile gelseydi acaba
etrafındakilere ne söylerdi? Ben hayattayken bana mahrem
olmayanlardan sakınmayı öğretmediniz, beni buna inandırmadınız,
ama pişmanlığınızı ben daha toprağıma kavuşmadan gösterdiniz,
demez miydi?
Yürek yakan iç hesaplaşma
İnsanoğluna ölümden daha büyük ibret yokmuş gerçekten. İnsan
ister istemez böyle ortamlardan etkilenip kendini hesaba
çekiyor. Ben de öyle yaptım. O anda hayatımı, ne ile nasıl
meşgul olduğumu gözden geçiriyordum. Kutsal sayılan bir mesleğim
vardı, lakin çalışma ortamım tesettüre müsaade etmiyordu.
Kadının çalışıp para kazanmak zorunda olmadığını otuz beş
yaşında öğrenmiştim, geri dönemedim! Maneviyat aynasında kendi
suretime baktığımda hiç güzel göremiyordum. Saçımı örtebilmek
hariç, diğer bütün yönleriyle tesettüre riayet etme ve kendimi
muhafaza etme gayretlerime rağmen hiçbir zaman huzurlu
olamamıştım . İşte o cenaze evinde, örtünmeden canımı almaması
için Rabbim'e bir kez daha yalvardım.
Aradan iki yıl geçti. Şimdi emekli oldum. Daha doğrusu çok rahat
bir iş ortamını ve kariyer yapma imkan ve hevesimi bir yana
itip, kalan ömrümü tesettürlü ve vicdanen huzurlu yaşayabilmek
için, kısaca örtünmek için emekli oldum. Şimdi huzurlu bir
haleti ruhiye içindeyim. Evde canım da sıkılmıyor, emeklilik
bunalımına ne zaman düçar olacağım diye bekliyorum. Oysa zaman
geçtikçe kendimi daha da iyi hissediyorum. Yine de etraftan öyle
tavırlarla karşılaşıyorum ki hayrete düşüyorum. Zihniyet olarak
kendime yakın gördüğüm birçok “aklı başında” insanın emekli
olduğumu duyunca yüzleri donuklaşıveriyor. Yazık ettiğimi
söylüyorlar. “Daha yaşın genç, evde örtünüp oturmakla kime ne
faydan olacak ki?” diyorlar. Üzülüyorum. Verdiğim karara değil,
inanan insanların bu bakış tarzına üzülüyorum. Kim bilir,
benimle aynı durumda olan ne kadar kadın vardır memlekette;
inandığını yaşamaktan aciz!
Ama bu kez daha farklı bir bilince sahibim. Yirmi beş yıl
öncesine dönüp baktığımda, o devirde, memleketin içinde
bulunduğu siyasi kamplaşma ortamında bir gün aniden başımı
örtüvermiştim. Artık mücadelemin simgesini başımın üstünde
taşıyacaktım! Kalmakta olduğum kız öğrenci yurdunda bana benzer
pek çok arkadaş vardı. Başörtülü olmak ayrıcalıktı. Grup
içerisinde özellikle erkekler başörtülülere haddinden fazla
iltifat ediyorlardı. Bu durum hoşa gidiyordu. O nesil zamanla
iki yola ayrıldı. Bir kısmı “derin” etkilerle kolaycacık
örtündükleri gibi hemencecik başörtülerini açıverdiler. Bir
kısmı ise sonradan işin şuuruna varmışlardı. Sadece okula
giderken başlarını örtmekle kalmayıp, namaz da kılıyorlardı.
Grup içinde de olsa, daha takvalı davranıyorlardı. Bunlar
tahsillerini yarıda bıraktılar. Sonra zamanla bu kararından
pişmanlık duyanlar da oldu. Aflardan yararlanıp üniversitelere
geri döndüler, okullarını bitirip çalışma hayatına atıldılar.
Gerçek mücadeleyi orada verecektik! Nasıl da yanlış
yönlendirilmişiz!
Şimdi özeleştiri yaptığımda, kendimizi ikna etmenin, açıkçası
kandırmanın dışında hangi mesafeyi almışız, diye soruyorum. Yani
bugün için örtünme konusu yirmi beş yıl öncesine göre mesafe
aldı mı sizce? Oysa başörtüsü bir mücadele ya da çatışma unsuru
haline getirilmeseydi, şimdi belki daha rahat örtünebilecektik.
Düşünün bir kez: Başörtülü olduğum için beni okula almıyorlar
diye ortalığı ayağa kaldıranlar sonra ne yapıyorlar? Bir çoğu
şimdi ne haldeler?
Bazı şeylerin değeri onları kaybedince daha iyi anlaşılır.
İtiraf etmeliyim ki, mecbur olmadığımız uygulamalara kendimizi
mecbur tutmuşuz.
Huzura götüren yol
Öğrenciliğimin son yıllarında benden dört-beş yaş küçük bir
köylü kızı ev arkadaşım olmuştu. İki yıllık bir bölümde
okuyacaktı. Öyle temizdi ki... Ama arkadaş çevresi acımasız,
kendisi de dirençsizdi. Ona abla rolü oynuyordum. Sırlarımızı
paylaşıyorduk. Güzel bir kızdı. Arkadaşları hemen ona bir flört
edindirmeye giriştiler. Başörtülü değildi, ancak hanım bir
kızdı. Kendisine yakıştırılmaya çalışılan delikanlı ile okulunun
kantininde ilk buluşmalarında oğlan onun elini tutmağa teşebbüs
etmiş. Kızcağız da tepkili bir şekilde elini çekivermiş. Buna
bozulan delikanlı demiş ki: “Kusura bakma ama ot gibi kızsın,
seninle çıkamam!” Eve geldiğinde hüngür hüngür ağlıyordu. Boş
yere üzülüyorsun, dedim, demek ki onun niyeti başkaymış, aslında
sen kendinle iftihar etmelisin. Onun hakaret sandığın sözü sana
bir iltifattır. Mahremiyetini koruyabilmişsin. Ne güzel!
Ev arkadaşım okulu bitince memleketine döndü. Efendi bir
delikanlı ona talip oldu, örtünmesini de istedi. Evlendiler.
Yıllar sonra yolumuz düştü, ziyaretlerine gittik. İki evladı,
mutlu bir ailesi vardı. Çalışmıyordu ve hayatından memnundu. Onu
mutlu görmek beni de duygulandırdı. O, hayatı için doğru bir
karar vermişti.
İnsan inandığı gibi yaşayamayınca vicdanen ızdırap çekiyor. Her
ne kadar vebali kurum ya da kişilere yüklese de, aslında çözümün
kendi nefsinde düğümlendiğini bal gibi biliyor. Bir metrelik
kumaş parçası olarak basite alınan örtü kadının başından
uçuverince, hatalar da ardı sıra gelmeye başlıyor. Taviz tavizi
getiriyor. Nihayetinde sebebi bilinmeyen bir mutsuzluk benliğini
sarıyor. İbadetinden lezzet alamıyor, tövbesinde samimi
olamıyor. Allah'ın huzurunda olduğunu unutuyor. Kendim için
söylüyorum ..
Şimdi tekrar örtündüm. Ama bir mücadele amacım falan yok. Kendim
için... Manevi olarak çok suçluluk yaşadım. Dünya güzeli
bebeklerim şu fani dünyada sadece bir gün kadar eğleşip sütümü
dahi tatmadan ahirete gittiklerinde, beni cennette bekliyor
olacakları tek tesellim idi. Lakin cennete örtüsüz gidebilir
miydim? Beni görünce hayal kırıklığına uğramayacaklar mıydı?
Rabbim'in rızasına uyamamanın haricinde, bir günlük
evlatlarımdan bile utanıyordum. Herkes gibi kaderimde yazılmış
olan imtihanlarım oldu. Özlemler, umutla umutsuzluk arasında
uzun hastane günleri, ani kayıplar, yanlış teşhisler,
başkalarının hazmedilmesi güç ihmallerinin verdiği acılar...
Bütün bunlara rağmen tevekkülle yaşayabilmenin tek yolu şüphesiz
Yaradan'a sığınmaktı, ben de öyle yaptım. Seccadeye kapanmak,
içimi Rabbim'e dökmek şifa kaynağım oldu. Şükürler olsun.
Niyetlerimiz kim ve ne için?
Madem ki Rabbim bu kadar lütufkâr, o zaman onun istediği şekilde
yaşamak ne küçük bir karşılık değil mi? Tekrar örtünmek, ancak
bu kez başkaları ya da mücadele için değil, yalnızca Rabbim'in
rızası için... Ne güzel!
Çevremdeki bazı kişilerin benden uzaklaşabileceklerini, beni
görmezden gelmeye çalışacaklarını biliyorum. Bunları yıllar önce
de yaşamıştım. Bir takım sosyal sıkıntılarımız olacak elbet. Ama
örtünmenin vereceği huzur bunların hepsine bedel. Çünkü ben
ikisini de yaşayarak -maalesef- tecrübe ettim.
Bazen yanlışlar da yapıyoruz. Bize ön yargılı davranıldığı
varsayımına kendimizi kaptırıp, biz de çevremize karşı önyargılı
olabiliyoruz. Çocuğumuz okulda başarısız olsa, öğretmeninin bize
gıcıklığından dolayı iyi eğitmediğini zannediyoruz. Hastanede
sıra kavgası, olur olmaz yerlerde erkeklerle ağız dalaşı
yapıyoruz. Bize hiç yakışmıyor. Tesettür sadece başımızı örtmek
değil ki !.. Bu mücadele şartlanmasını bir tarafa bırakmalı,
ilâhi emrin özüne uygun davranma yönünde kendimizi biraz daha
disiplin altına almalıyız.
Örtünmenin sadece şekli bir emir olmadığı, bunun yanı sıra takva
diye adlandırılan çekinme ve manevi korunmayı da içinde
barındırdığı anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Özellikle gelenekler
işin içine katıldığında yanlışlarımız daha da artıyor. Bazen
kendimizi unutuveriyoruz.
Geçenlerde hevesle Hacı Bayram Camii'nin civarındaki dükkanlara
başörtü almaya gitmiştim. Benden biraz daha yaşlıca bir hanım da
otuz yaşlarında oğluyla beraber dükkana girdi. Belli ki oğlunun
misafiriydi ve onu gezdiriyordu. Tezgahtâr benim de evladım
yaşındaydı ama delikanlıydı. Birkaç başörtüye baktık. Kadınız
ya! Rengi-deseni yakışacak mı, karar vermeliyiz. Örtünsek de
yaşlansak da güzel görünme hevesindeyiz. Oysa tesettürün özü
güzellikleri gizleme esasına dayalı değil mi? Her neyse .. O mu
güzel, bu mu, derken diğer hanım karar veremeyince hemen eliyle
başındaki örtüyü sıyırıverip yenisini denemek için aynanın
karşısına geçti! Aklaşmış, tarumar saçları ortaya dökülmüştü.
Şaşırmıştım. Oğlu belli ki daha bilinçliydi, anasını kırmadan:
“Anam, senin el emeği oyalı örtün daha güzel.” diyerek hemen
annesinin başını tekrar örtüverdi ve onu dükkandan dışarıya
çıkardı. Sağ olasın oğul! Rabbim böyle evlatların sayısını
arttırsın. Kızlarımız onlara emanet edilsin...
Örtü mü, başörtüsü mü?
Örtünme konusunda bir yazı yazmaya niyet ettiğimde, başlık
olarak “Başörtüm ve Ben” yazmayı düşünmüştüm. Sonra bundan
vazgeçtim Çünkü tesettür sadece başı örtmekle sağlanmış
olmuyordu. Üzülüyorum ki, tesettür konusu epey değişime
uğratıldı. Bu konuda da işin özüne tekrar dikkat çekmek gerekir.
Herkesin ortalıkta manken gibi arz-ı endam ettiği bu devirde,
inançlı genç kızlar da etkilenip işin özünü göz ardı ediyorlar.
Tesettür sadece başörtüsü takmakla olmuyor ki... Vücut
hatlarının gizlenmesi, çekici olmaktan kaçınma, hal ve tavır
olarak ölçülü ve seviyeli olmayı da gerektiriyor. Örneğin
başörtü taktığınızda kısa kollu bir giysi ile ya da hatlarınızı
belirginleştiren bluz, pantolon ile dışarı çıkarsanız örtünmüş
sayılmazsınız. Bile bile hata yapmamak gerekir.
Açılıp saçılanların ise hiç de imrenilecek bir hayatları
olmadığını herkes görebilmekte. Kullanılan, sömürülen, kağıt
mendil gibi çöpe atılıverenler bu güzel kadınlar değil mi? Bunun
adına “özgürlük” diyorlarsa “esaret” daha iyidir! Sadece kadının
güzelliği üzerine kurulu ilişkilerin nihayetinde hüsranla
sonuçlanması da sık rastlanılan bir durumdur.
Kalabalıktan çıkıp yerimizi bulmamız gerekiyor. Meydanlara akın
ederken terk ettiğimiz kalelerimize dönmek zor geliyor. Meydan
ortasında öylece kalakalmamak için de taviz üstüne taviz
veriyoruz. Günümüz müslüman toplumları, fetihlere çıkayım derken
kuşatılmış, esir alınıp dönüştürülmüş insanlarla dolu. Bunun
büyük bir oyun olduğunun farkında değil miyiz?
Artık alemler genişliğinde örtümüze sığınıp, yalnız Allah'a
yönelme zamanı. Bırakalım şeytanlar birbirlerini kışkırtsınlar.
İşte “örtüm ve ben” bu duygu ve düşünceleri yaşıyoruz. Peki ya
siz?...
Kaynak:
Semerkand Dergisi