İslam
Kaynaklarında Örtünme
Hayreddin
Karaman
Prof.
Dr.
Giriş
Müslümanların
takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride
bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde Müslümanlar Kur'an'ı
okudular, Sünnet ve Sîret'in (Hz. Peygamberin açıklamaları ve
uygulamalarının) da yardımıyla onu anladılar, hayatlarına
uyguladılar; bir hidayet, bir rehber olarak gönderilen Kur'an bu
vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca bir süre
(yedi, sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nur sûresinde iki
âyet örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi. Bu sûre
iner inmez İslam kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını
da örtecek şekilde bağladılar, on dört asır hiçbir âlim örtünme
emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar dışında bütün
vücudun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde
ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda
oryantalizm, sömürgecilik ve kültür istilası bazı Müslümanların
kafalarını karıştırdı; kendi değerlerinin evrensellik veya
geçerliğinden şüphe etmeye başladılar; bunları başka düşünce ve
kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna
inandılar; bunu yapabilmek için yine dine dayanmak gerektiğinden
usule uygun olmayan, zorlamalara ve saptırmalara dayanan
içtihatlara(!) kalkıştılar. Bu yeni, zorlama ve uyarlama
(kitabına uydurma) amacına yönelik içtihatların son yirmi, otuz
yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni
yorumcular on dört asırlık uygulamayı, Kur'an âyetlerini,
hadisleri, fıkıh âlimlerinin icmâını bir yana bırakarak önce
"madem ki, uygar dünya örtünmüyor; güzel ve doğru olan budur,
biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla
uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için mûteber olmayan
okuma ve yorumlama yollarına saptılar.
Türkiye altmışlı
yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde) yasakladı, sonra
bütün fakülteler yasak kaplamına alındı, derken sıra İlahiyat
Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda okuyan
ve dini uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız
yasağa karşı direnmeye başlayınca bir yandan ceza uyguladılar,
öğrenim haklarını ellerinden aldılar, "ya kırk katır, ya kırk
satır" dediler, insanları en tabiî iki hak ve taleplerinden
birini diğeri için feda etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve
çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi
dini bir gereklilik olmaktan çıkarmak için ilahiyatçılardan
yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu olan bazı kimseleri devreye
soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey bulduklarını
zannederek (veya iddia ederek) yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve
cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar. Biz bu yazıda,
sekiz on yıl önce bana, Ezher Üniversitesi'ne ve Diyanet'e, (bir
dergi adına Dr. Fahri Demir tarafından) sorulmuş sorular ile
bunlara tarafımdan verilmiş cevapları okuyacaksınız. Sonunda
göreceksiniz ki, bugün söylenenler yeni değildir ve insaflı
olanlar için ikna edici açıklamalar yapılmış, cevaplar da
verilmiştir.
Hollanda'da
neşredilen Arayış ve İslâm Dergisi, T.C. Diyanet İşleri
Başkanlığı'na, Mısır Müftülüğü'ne ve şahsıma 17 (on yedi)
sorudan oluşan bir yazı göndermiş, bu yazıda özellikle
yurtdışında bulunan Müslümanların örtünme anlayış ve
uygulamalarından kaynaklanan güçlükleri ve olumsuzlukları dile
getirmiş, örtünme emrinin dindeki yerinin incelenmesini, eğer bu
emir kesin, olmazsa olmaz kabilinden değil ise -ki, yazıda bu
hüküm, üstü kapalı olarak benimsenmiş gözükmektedir- bu hususun
ilgililer tarafından ortaya konulmasını istemiştir.
"Bölüm-I"de,
Arayış ve İslâm Dergisi'nin ileri sürdüğü görüşlere yer
verilecek ve bunlar hakkında değerlendirmelerde bulunulacak,
"Bölüm-II"de sorulara özlü cevaplar verilecek, görüşler
tartışılacaktır.
Bölüm-I:
"İçinde
yaşadığımız toplumda, "İSLAM" adı, "Şerîat Devleti" ve
"Başörtüsü" gibi bazı kavramlarla özdeşleştiriliyor. Ayrıca,
değişik kültür çevresinde yaşayan ve millî ve manevî değerleri
korumayı hayatî bir mesele olarak kabul eden vatandaşlarımızdan
önemli bir kısmı da başörtüsünü, namazdan da zekâttan da önde
bir namus meselesi olarak görüyor; çocuğunun, büyüdükten sonra
başörtüsünü takmayacağını, dolayısıyla temel dinî değerlerinden
kopmuş olacağını düşünerek, çocuğunun okul çağından, hattâ
ilkokul sıralarından itibaren başını örtmek istiyor ve onu buna
zorluyor. Buna ilaveten, Hollanda'daki okullarda okuyan
çocuklarımızın din dersine, burada görevli dinî öğrenim görmüş
resmî din görevlilerinin ders verme istekleri, kısmen kabul
ediliyor ise de, ilkokul için gerekli pedagojik formasyon ve dil
(Hollandaca) eksikliği sebebiyle çoğunlukla reddediliyor. Bu
konuların, kuruluşlarımız çapında müzakere edildiği bir
toplantıda şöyle bir tecrübe intikal etti: Hollanda'nın Tilburg
kentindeki kuruluşumuz, resmî din görevlilerinin okuldaki din
derslerine girebilmesi için gereken teşebbüslerde bulunmuş.
Önlerine çıkan engelleri aştıktan sonra, isteği kabul durumuna
gelen okul yönetimi demiş ki; "peki madem öyle istiyorsunuz,
hocanız okulumuza din dersine gelsin; fakat bir şartla: Uzun
görüşmeler sırasında bizim edindiğimiz intiba odur ki,
çocuklarınız hocanızın din dersine gelmesini istemeyeceklerdir.
Çocuklarınıza soralım. Onlar arasında bir anket yapalım. Şayet
çocuklarınız, hocanızın derse girmesini isterlerse, biz de
yönetim olarak bunu kabul edeceğiz." Buradaki kuruluşumuz
sekreterinin naklettiğine göre, çocuklarımız arasında anket
yapılmış, camideki hocalarının kendilerine din dersine gelmesini
isteyip istemediklerini sormuşlar. Alınan sonuç çok ilginç.
Çocuklarımız demişler ki: "Hoca bizim kılık-kıyafetimize
karışmayacaksa, hoca bizim başörtümüze karışmayacaksa, hoca
bizim sporumuza karışmayacaksa, hoca bizim bazı haklarımızı
engellemeyecekse gelmesini isteriz. Değilse gelmesin." Bir diğer
husus da, bu ülkede bir çocuk başını örter de okula giderse,
okul arkadaşları ona "dilenci" gözü ile bakmakta, hattâ bazan
ona "dilenci" dedikleri bile olmaktadır. Bu tecrübe de, camiye
Kur'an Kursu niteliğindeki öğrenim için gelen çocuklara,
hocalarının başörtüsünün gereğini anlatmaları sırasında
çocukların anlattıkları olaylardan elde edilmiştir. İşin diğer
yönü ise, Avrupa insanınca, örf ve âdetin tesiri ile olacak ki,
başörtüsünün "dinin vazgeçilmez gereği (zarûrat-ı dîniyyeden)"
sayılmasının sebep ve hikmeti anlaşılmamakta, dolayısıyla
İslâm'ın, mânâsı anlaşılmaz, pratiği olmayan bir din olarak
değerlendirilmesine yol açmaktadır. Eğer başörtüsü, maslahat-ı
dünya gereği olarak emredilmemiş de ahiret sevabına müteallik
vazgeçilemez dinî bir emir (zarûrat-ı dîniyyeden) ise, her şeye
rağmen, onu, bizzat dinimizi nasıl savunuyorsak öylece savunmak
boynumuzun borcudur. Şayet, Kur'ân-ı Kerîm'deki başörtüsü emri,
örf ve âdet şartlarına bağlı, maslahat-ı dünya gereği bir irşad
emri ise o zaman: a) Bir yandan, vatandaşlarımızı, içinde
yaşadıkları değişik kültür muhitinde karşılaştıkları
zorluklardan kurtarmak, b) Öbür yandan gayr-i müslimlere mübîn
olan Kur'an emirlerini "anlaşılmaz" olarak göstermiş olmamak
için, konuyu dergimiz vasıtasıyla herkese bildirmek istiyoruz.
Eğer sonuç bu son şıktaki gibi tecelli ederse, bu ülkemizde
nerede ise içinden çıkılmaz halini alan "başörtüsü" problemine
de bir ışık tutmuş olur."
***
Soru-cevap
kısmına geçmeden önce yukarıda ileri sürülen görüşler ve
tesbitler konusunda bazı açıklamalar yapmayı faydalı buluyoruz:
a) İslâm adının,
şerîat devleti ve başörtüsü ile özdeşleştirilmesinden maksat
"İslâm eşittir başörtüsü ve şerîat devletidir." demek ise, başka
bir ifade ile şerîat devleti ve başörtüsü yoksa İslâm da yoktur
denmek isteniyorsa, bu anlayış isabetli değildir. Sünnî
anlayışa, ehl-i Sünnet Müslümanlığına göre, gerek başörtüsü ve
gerekse şerîat devleti "amel"e dahildir; bunlar dinin iman kısmı
değil de amel, uygulama kısmı içinde yer alırlar. Amel imandan
cüz olmadığına göre, "Başını örtmeyen kimse, şerîat devletini
gerçekleştirmeyen toplum mü'min değildir, Müslüman değildir."
denemez. Nitekim, namaz kılmayan, oruç tutmayan, farz olduğu
halde zekât vermeyen, hacca gitmeyen, haram olduğu halde faiz
yiyen, alkollü içki kullanan kimselere de, eğer imanları varsa,
bütün bunların dinî hükümlerine inanıyor, farzı farz, haramı
haram olarak biliyor ve kabul ediyorlarsa kâfir denemez.
Bunların vasfı "fâsık mü'min"dir; yani bunlar imanı olan, fakat
ameli olmayan, amel bakımından kusurlu ve günahkâr sayılan
Müslümanlardır. Ancak yukarıda sayılan hususların imanın bir
parçası, vazgeçilmez bir unsuru olmaması, önemsiz olduklarını
ifade etmez. Amel bir yandan imanın güçlenmesini ve korunmasını
sağlamakta, diğer yandan, iman edenlerin en yüce emelleri olan
Allah rızasını kazanmaya vesile teşkil etmektedir. Bu iki
yönüyle amel, İslâm'da vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya
çıkmaktadır. Bunları korumak, bir bakıma İslâm'ı korumak, dinin
hayatiyetini sağlamak mânâsına gelmektedir. Çünkü, uzun süre
amelsiz olarak gayr-i müslim bir çevrede yaşamak, önce imanın
zayıflamasına, sonra da sönüp gitmesine sebep olabilmektedir.
b) Bir kısım
vatandaşımızın başörtüsünü, namazdan ve zekâttan önde bir namus
meselesi olarak görmesi tartışılabilir; ancak ilk nazarda yanlış
görülmez. Kişinin iman ve kimliğinin korunmasında bazen
kılık-kıyafet, namaz ve zekâttan önemli olabilir. Bu, "Namaz
kılmayalım, zekât vermeyelim, yalnızca başımızı örtelim." demek
değildir. "Onları da yapalım, ancak öncelikle başımızı örtelim"
demektir. Öncelik değerlendirmesi de içinde yaşanan şartların
zorlamasıyla oluşabilir. Başörtüsü ile namusun ilgisine gelince;
şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza namussuz demek mümkün ve
caiz değildir; ayrıca her başını örten kadına da namuslu demek
isabetli olmayabilir. Cinsî hayatta namusu, "meşrû olmayan cinsî
tatminden kalben ve bedenen uzak kalmak" mânâsında alırsak;
bunun, başörtüsü ile "birbirinden ayrılmaz" bir ilişkisi yoktur.
Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli
olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da
bulunabilir. Ancak meseleye İslâm ahlâkı ve ahkâmı açısından
bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslâm, ileride isbat
edileceği üzere, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret
olduğunu, bunların yabancılara (nâmahrem olanlara)
gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve
elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhârî,
İstîzân, 12; Müslim, Kader, 20) Gözün zinası kadına ve erkeğe
şehvetle, cinsî arzu ile bakmaktır; elin zinası da cinsî arzu
ile dokunmaktır. Toplum içinde kadının ve erkeğin avret
yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde
bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslümanın avret yerlerini
açarak dışarı çıkması, İslâmî namus ve iffet kavramını zedeleyen
bir davranış olmaktadır. Çocuğunun ileride örtünmesi gerektiğine
inanan bir Müslümanın, küçük yaşında onu örtünmeye alıştırması,
örtünme eğitimi vermesi de yadırganacak bir husus değildir.
Burada yanlış
olan zorlamadır. Henüz örtünme ve ibadet ile yükümlü olmamış
çocukları, ibadet ve örtünmeye zorlamak, eğitim kaidelerine
aykırıdır ve caiz değildir. İleride çocukların, örtünme ve
ibadetten nefret etmelerine sebep olabileceği için bu
davranıştan mutlaka uzak durulmalı, zorlama yerine teşvik ve
sevdirme çarelerine başvurulmalıdır.
c) Hollanda'da
anılan okulda yapılan anket sonucu çocukların, cami hocasını
ancak "kılık kıyafetlerine ve sporlarına karışmaması" şartıyla
din derslerine kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sonuca
bakarak hemen başörtüsünü suçlamak, bu gelişmeye başörtüsünün
sebep olduğunu îmâ etmek uygun olmasa gerektir. Burada bir kusur
vardır; ancak bu kusur başörtüsü emrine değil, taraflardan
birine aittir; ya cami hocası iyi niyetli olmasına rağmen
ehliyetsizdir, öğretmenlik formasyonu eksiktir, kaş yapayım
derken göz çıkarmıştır, çocukların nefretini kazanmıştır; yahut
da çocuklar İslâmî eğitim açısından uygun olmayan bir çevrede
olumsuz yönde şartlandırılmışlardır, peşin olarak İslâmî hayat
onlara itici gelmeye başlamıştır. Ayrıca, çocukların ileri
sürdükleri şartlar içinde ilgi çekenleri, üzerinde durulması
gerekenleri var. Hiçbir hoca çocukların normal, İslâmî âdâb ve
ahkâm ile çalışmayan sporlarına karışmaz, kimsenin meşrû
haklarını da engellemez. Fakat, Batı'da, bazı ülkelerde ve
okullarda spor dersi içinde yüzme de vardır. Okullardaki veya
okul dışında bulunan spor salonlarındaki yüzme havuzlarına
çocuklar ve gençler, kızlı erkekli mayolar giyerek girmekte,
yarı çıplak bir vaziyette yüzmektedirler. Bunu hangi Müslüman
caiz görür ki, cami imamı, yahut din bilgisi öğretmeni caiz
görsün! Gençlerin mahrum edildiklerini söyledikleri hakları,
kızlarla düşüp kalkmak, İslâm'ın haram kıldığı bazı
davranışlarda bulunmaksa, din bilgisi hocasının bu konuda onları
uyarması, bunların günah olduğunu söylemesi hâtâ mıdır? Hakları
engellemek midir? Hür ve demokrat ülkelerde kanunları, nizamları
çiğneyen kimseler uyarılmıyor mu, bu davranışlarında ısrar
edenler engellenmiyor mu? Bir Müslüman'a göre ilâhî emir ve
yasaklar kanun kuvvetinde olduğundan, bunlara riâyet etmek,
bunları korumaya çalışmak niçin hak engellemek şeklinde
değerlendirilmekte ve kınanmaktadır?
d) Eğer bir
çevrede dilenciler başlarını örtüyorlarsa ve bu sebeple
başlarını örten çocuklara, gençlere dilenci gözü ile bakılıyorsa
bunun, örtünme karşısında bir zorluk, hattâ bir engel
oluşturacağı düşünülebilir. Ancak buna karşı alınacak tedbir,
başörtüsünden vazgeçmek değil, başını inancı gereği örtenleri,
dilenmek için örtenlerden ayıran modalar, şekiller, renkler,
kıyafetler bulmaktır. Ben, Batı'da gördüğüm yerlerde dilenci
kızların başlarını örttüklerine şahit olmadım. Bunun çok yaygın
bir âdet olduğunu sanmıyorum. Bu sebeple "başörtüsü-dilencilik"
ilişkisinde bir hile, bir propaganda seziyorum. Hepimiz
biliyoruz ki, günümüzde, İslâm'ı içlerine sindirememiş çevreler,
dinini yaşayan Müslüman'a gerici, helal-haram konusunda titiz
davranana mutaassıp ve bağnaz, faiz yemeyene, rüşvet kabul
etmeyene ahmak, kadın-erkek ilişkilerinde İslâm'ın koyduğu
sınırlara riayet edene hasta... diyorlar. Onlar böyle diyorlar
diye Müslümanların da kendilerini öyle sanmaları, yahut aşağılık
duygusuna kapılmaları beklenemez; Müslümanlara yakışan davranış
ve tavır alış, makul, dengeli ve faydalı davranışları ile aksini
isbat etmek, başkalarını kendilerine imrendirmektir.
e) Avrupa
insanının, başörtüsünü dinin vazgeçilmez bir gereği olarak
anlamakta güçlük çekmeleri tabiîdir. Çünkü, onların modern
gelenekleri, âdetleri, felsefeleri ve hayat görüşleri içinde
"dinî bir emir olarak başörtüsünün" yeri yoktur. Eğer, Avrupa
insanına başörtüsünün dindeki yerini anlatmak gerekiyorsa, işe,
bir bütün olarak İslâm'ı anlatmakla başlamalıdır. Batı, İslâm'ı,
İslâm'da kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını, bu sınırların
dayandığı gerçekleri anlayınca başörtüsünün dindeki yerini de
anlamakta, makul karşılamakta, İslâm bütünü içinde tutarlı
bulmaktadır. Meseleye bizim problemimiz açısından bakıldığında,
Avrupa insanının başörtüsü emrini anlaması gerekmemektedir.
Onlara göre önemli olan, bu konuda Müslümanların neye inandığı,
nasıl davrandıklarıdır. Laik, hür ve demokrat Avrupalı, bir
insanın belli bir davranışı, inancı gereği yaptığını bilirse,
bunu anlarsa ona saygı duyar, imkân ve hürriyet tanır; bu
davranışın kendi inanç ve kafasına sığıp sığmadığına bakmaz.
Eğer meseleye tebliğ açısından bakılıyor ve başörtüsünün bu
bakımdan Avrupalı için itici, caydırıcı olduğu düşünülüyorsa, bu
"itici ve caydırıcı davranışlar" listesine daha birçok
vazgeçilmez dinî davranışı eklemek gerekecektir. Avrupalı
muhtemelen domuz, içki, reşitlerin rızalarıyla yaptıkları zina,
faiz, usulüne göre öldürülmemiş hayvan etini yeme yasaklarının
da hikmetini anlamayacak, bunların dinin vazgeçilmez talimatı
olmasını kafasına sığdıramayacaktır. Onların Müslüman olmalarını
sağlamak için bunlardan vazgeçilemeyeceğine göre, Müslümanların
yapacağı, dinlerini bir bütün halinde yaşamak, İslâm'ın âlemlere
rahmet olduğunu davranışları ile ispat etmek, gayr-i müslimlere
sevgi, merhamet, anlayış ve iyilikle yaklaşmak, şahıslarında
İslâm'ın sevilmesini sağlamaktır. Anlaşılan sayısız kural ve
talîmatı ile İslâm benimsendikçe, anlaşılmaz sanılan kısımlar da
anlaşılır olacaktır.
f) Bize göre,
İslam'ın örtünme emri ve bu arada başı örtmek, "maslahat-ı dünya
gereği bir irşat emri" değildir; örf, âdet ve fayda-zarar
(maslahat) anlayışı değişti diye değiştirilemez bir dinî
emirdir. Başını, kol ve bacaklarını, boyun ve gerdanını örtmeyen
kadınlar Müslüman olsalar dahi bu davranışları ile günah işlemiş
olurlar, şüphesiz günah ve kusur sahibi Müslümanlar da Allah'ın
kullarıdır; Allah dilerse onların günahlarını bağışlar, dilerse
cezalandırır. İslâm âliminin vazifesi insanları Cennet veya
Cehenneme göndermek değildir; onun görevi İslâm gerçeklerini
insanlara ulaştırmak, anlatmak, yani tebliğ etmektir. Biz de
karınca kararınca bunu yapmaya çalışacağız.
Bölüm-II:
— Gazzâlî'ye
ait ifadeden (el-Mustasfâ, c. I, s. 434-435) delile, emrin
tavsiye için olduğunu değil, vücûb için olduğunu söyleyenin
muhtaç olduğu anlaşılmıyor mu? Gazzâlî'nin koyduğu bu ölçüde
ilmî bir tereddüt var mı? Gazzâlî'nin koyduğu bu ölçüde mutabık
isek, başörtüsü emrinin vücûb ifade ettiğinin delili nedir?
— Kur'ân-ı
Kerîm'de ve hadîslerde geçen emirlerin bağlayıcı olup
olmadıkları (vücûb ifade edip etmedikleri) hükmünü Gazzâlî'nin
açıklama ve anlayışına dayandırmak istiyorsak, "bu hüküm, açık
ve kesin olarak tevakkuftur; yani emrin gereklerinden birini
belirlemek için başka delil ve işaret (karîneler) aramaktır;
bunları bulmadıkça da durmak, bir hükme varmamaktır." Buna göre
"emrin tavsiye için olduğunu" söyleyen de buna delil bulacak,
"bağlayıcı olduğunu" söyleyen de buna delil bulacaktır.
Gazzâlî'nin görüşü tevakkuf olduğuna göre, bunu tek taraflı alıp
"emrin bağlayıcı olduğunu söyleyenin, Gazzâlî'ye göre, delil
bulması gerekir" demek yanılgıdır; bu yanılgının sebebi de peşin
hükümdür; önce bir şeyi hissî veya gayr-i dinî sebeplerle
benimsemek, sonra da buna akıl ve nakil yönlerinden delil
aramaya kalkışmaktır. Eğer, Gazzâlî taklit olunacaksa onun
kitaplarına bakarak, doğrudan bu konuda (başı örtme, başörtüsü
kullanma konusunda) ne dediğini araştırmak gerekmez mi? Biz
Gazzâlî'nin bu konuda ümmetin icmâından ayrılmadığını, hür
kadınların başlarının ve saçlarının avret olduğu görüşünde
olduğunu biliyoruz ve bu sebeple de kadınların başlarını
örtmeleri gerektiğini savunuyoruz. Bunu gereksiz bulanların,
örtünme emrinin (bu emir bir bütündür, başı diğer yerlerden
ayırmamıştır) tavsiye için olduğunu ileri sürenlerin buna delil
bulmaları gerekecektir. Örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu
gösteren delilleri ise biz aşağıda diğer sorulara cevap verirken
sunmuş olacağız.
— Başörtüsü
emrinin (mutlak tesettür başka), vücûb için olduğunu Cumhûr
nerede söylüyor? Cumhûrun bu görüşü nerede naklediliyor? 20'nci
asırdan önce, herhangi bir devirde bu emrin vücûb mu nedb mi
ifade ettiği tartışılmış mıdır? Kim ne demiştir?
— "Mutlak
tesettür (örtünme)" ile başörtüsü aynı âyetlerde ve aynı üslûb
içinde hükme bağlanmıştır. Örtünme emrinin kadının başını da
içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş ve hür Müslüman
kadının baş ve saçlarının avret olduğunda, örtülmesi gerekli
bulunduğunda, örtünme emrinin bu uzuvları da içine aldığında
ittifak edilmiştir. Bu hüküm, bütün fıkıh kitaplarının namaz
bahsi ile helal-haram konularına ayrılan "kerâhiye, hazr ve
ibâha" bahislerinde yazılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde
baş dahil olmak üzere avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili emir
ve talîmatın bağlayıcı (vücûb için) olduğunda ittifak
edildiğini, "özellikle ittifaklı meseleleri toplayan" icmâ
kitaplarında da görmek mümkündür. Burada birkaç icmâ kitabından
nakiller yapmakta fayda görüyoruz: "Ergenlik çağına gelmiş hür
ve Müslüman bir kadının namaz kılarken başını örtmesi
gerektiğinde ve başı tamamen açık olarak namazını kılmış olması
halinde namazı iade etmesinin gerekli bulunduğunda müçtehitler
ittifak etmişlerdir." (İbnu'l-Munzir, el-İcmâ', s. 41) Bu
ifadede "namaz kılarken" kaydı vardır, bu kayıt bizi yanılgıya
düşürmemelidir; çünkü meselemiz, kadının avret yerlerinin
tesbitidir, namazda örtülen yerler avret yerleridir ve
yukarıdaki ifade başın avret olduğunu açıklar ve kesin olarak
ortaya koymaktadır. (Ayrıca bak. Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III,
s. 316) "Kadının eli ve yüzü müstesna olmak üzere bedeni ve
saçının avret (kapatılması gerekli uzuv) olduğunda fıkıh
âlimleri ittifak etmişlerdir. Kadının yüzü, elleri, hattâ
tırnaklarının avret olup olmadığı konusunda ise görüş farkları
(ihtilâf) vardır." (İbn Hazm, Merâtibu'l-icmâ, s. 29) "İlim
sahipleri, namaz kılarken kadının başını örtmesi gerektiği, başı
tamamen açık olarak kıldığı namazı yeniden kılması icabettiği
hususunda ittifak etmişlerdir." (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. I, s.
633) "Alimler, avret yerlerinin mutlak olarak (namaz dışında ve
içinde) örtülmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak
bu örtünmenin namazın sıhhat şartı olup olmadığı konusu ile
avret yerlerinin sınırlandırılması konusunda farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. ... Kadının el ve yüzü hariç bütün vücudunun
avret olduğu ulemâ çoğunluğunun görüşüdür. (Geriye kalan
müçtehitlerden) Ebû Hanîfe'ye göre ayakları da avret değildir,
Ebû Bekr b. Abdurrahman ve Ahmed b. Hanbel'e göre kadının bütün
vücudu avrettir." (İbn Rüşd, Bidâye, c. I, s. 98-90) Bu
nakillerde, kadının saçları avret değildir diyen bir âlimin
bulunmadığı, başka bir deyişle kadının başının örtülmesi
gerektiğinde ittifak ve icmâ bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu
icmâ ve ittifakın dayanağı âyet olsun, hadîs olsun fark
etmemektedir; icmâ bu nasların delâlet ve hükmüne kesinlik
kazandırmaktadır. Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan
Taberî (v. 33210/992), dördüncü asırda yaşayan Ebû Bekri'r-Râzî
el-Cessâs (v. 370/980), beşinci asırda yaşayan Şâfiî mezhebinden
el-Keyâ el-Herrâsî (v. 504/1110), çağdaşı, Mâlikî mezhebinden
İbnu'l-Arabî (v. 543/1148) gibi birinci veya ikinci dereceden
müçtehit veya mezhebe bağlı âlimlerin, ahkâm âyetleri ile ilgili
tefsirleri elimizdedir. Bu tefsirlerde örtünme ile ilgili
âyetlerin mânâ ve hükümleri incelenmiş, üzerinde birleşilen
noktalar ile ihtilâf edilen hususlar açıkça kaydedilmiştir.
Bunlara dayanarak, konunun ne zamandan beri tartışıldığını ve
kimin ne dediğini tesbit etmek kolaylıkla mümkün bulunmaktadır.
Bizim tesbitlerimize göre Sahâbe müfessirlerinden günümüze kadar
her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde "hür, Müslüman
kadınların, el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret
olduğu, örtülmesi gerektiği" konusunda sözbirliği ve görüş
beraberliği vardır. Nûr ve Ahzâb sûrelerinde yer alan âyetleri
ile bunları açıklayan hadîslerin, "yüz, el ve ayaklar" dışında
kalan yerlerin örtülmesi gerektiğini kesin ve bağlayıcı olarak
ifade ettiğinde birleşilmiştir. Hiçbir fakîh "Başın veya
örtülmesi gereken diğer yerlerin, dünya hayatında faydası
bulunduğu için ve âdete dayalı olarak örtülmesi tavsiye
edilmiştir, fayda ve âdet değişirse örtülmeyebilir." şeklinde
bir görüş ileri sürmemiş, müçtehitler bu konudaki talîmatın
devamlı ve bağlayıcı olduğunda birleşmişlerdir. (Örnek olarak
bak.: Taberî, Câmi'u'l-beyân, c. XVIII, s. 82 vd; Cessâs,
Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 314 vd.) Kadının saçı ve başı dahil
olmak üzere örtünmesinin gerekli ve bu konudaki emir ve
talîmatın bağlayıcı olduğunu müfessir ve fıkıhçılar nereden
çıkarmışlardır? Bir kere "Emir vücûb içindir, bağlayıcıdır;
aksine bir işaret bulunmadıkça böyle yorumlanır." diyen
usulcülere göre ortada bir problem yoktur; Allah ve Rasûlü kadın
ve erkeğin belli yerlerinin örtülmesini emretmiş ve
istemişlerdir; baş ve saç da örtülmesi gereken yerler içindedir,
bu emirler de bağlayıcı olduğuna göre örtünmek (başörtüsü,
türban... kullanmak) gereklidir, farzdır, dinin vazgeçilmez bir
isteğidir. İmam Gazzâlî gibi "Emrin bağlayıcı olup olmadığı
belli değildir, bunun için ayrıca bir delil, karîne ve işarete
ihtiyaç vardır, meselâ oruç emri bağlayıcıdır; çünkü seferde ve
hastalık yüzünden tutamayanların nasıl tutacakları anlatılmış,
böylece bağlayıcı olduğuna işaret edilmiştir..." diyenlere göre
de bu konuda bir kapalılık ve problem yoktur. Çünkü, Allah Teâlâ
örtünme ile ilgili âyetlerde şöyle bir seyir takip etmiş ve arka
arkaya açıklamalar getirmiştir:
a) Erkeklerin
gözlerini haramdan korumalarını, iffetlerine sahip olmalarını
istemiş, ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağını
bildirmiştir.
b) Kadınların da
gözlerini haramdan (cinsî arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan)
sakınmalarını, iffetlerini korumalarını emretmiş, hemen bunun
arkasından zarûrî olarak açıkta kalanlar (eller, ayaklar ve yüz)
müstesnâ bütün vücudu kapatmalarını, güzel ve çekici yerlerini (zînet)
nâmahreme açıp göstermemelerini istemiştir.
c) Başörtülerini
boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamalarını emretmiştir.
d) Örtülecek ve
açıkta bırakılacak yerleri sınırladığı gibi vücudunu kimlere
karşı örteceğini ve kimlere karşı açabileceğini ayrıntılı olarak
açıklamıştır.
e) Son âyetin
sonunu "Ey mü'minler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki,
kurtuluşa eresiniz!" şeklinde getirmiştir; bu ifade, gerek daha
önceki davranışlar ve gerekse bu âyet geldikten sonra ona
uymayan hareketlerin günah olduğuna, bunlardan kurtulmak için
Allah'a tövbe edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. (Nûr:
24/29-31)
f) Bu âyetler
nâzil olunca Müslüman kadınlar, bulundukları yerden ayrılmadan,
etekliklerinin uygun yerlerini yırtarak başörtülerini bununla
bağlamışlar ve bundan sonra hiç aksatmadan bu emri yerine
getirmişler, Hz. Peygamber (s.a.) de bu âyetin uygulanmasını
titizlikle takip etmiştir. Bütün bu karîne, delil ve işaretler,
konumuz olan örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu kesin olarak
ortaya koymaktadır. Bu emir âdete de bağlı değildir; çünkü o
zaman cârî olan âdeti olduğu gibi bırakmak için değil,
değiştirmek ve ıslâh etmek için gelmiştir, başörtülerini
omuzlarından arkaya atarak boyun ve göğüslerini açıkta bırakan
cahiliye kadınlarına yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî
örtüyü tarif etmiştir.
— Bir âyette
aynı sîgalarla ifade edilen her konunun hükmü, aynı mertebede mi
kabul edilmek icab eder? Böyle bir prensip hangi usul ve
kavaidde mevcuttur? Usul ve kavâidde olması şart değil, âlim
olmak da şart değil, akıl var yakîn var diyecek isek, o
takdirde, Bakara, 177. âyetinde, birr-ü takva'ya ermenin
şartları olarak iman, ibadet ve infak konuları aynı sîgalarla
yan yana zikredilmektedir. Bu durumda iman konularının hükmü ile
ibadet konularının hükmü; iman ve ibadet konularının hükmü ile
infak konularının hükmü aynı mertebede mi kabul edilecektir?
Meselâ, zekât'ın dinî hükmü ile akraba, yetim ve yoksula infakın
dini hükmü aynı mertebede mi kabul edilecektir?
— Bir âyette,
aynı şekil ve üslûb içinde arka arkaya sıralanmış emir ve
talimatın aynı hükümde olması şart değildir. Bakara sûresinin
177. âyetinde olduğu gibi iman, ibadet, infak arka arkaya
sıralanınca, ibadet ve infakın da iman derecesinde önemli ve
gerekli olduğu mânâsı çıkarılmaz. Ancak bu hususların bizim
konumuzla alâkası yoktur. Örtünme ile ilgili âyetlerde namus ve
iffetin korunması ile belli yerlerin örtülmesi arka arkaya
zikredilmiştir. Fukahâ örtünme gereklidir derken bu hükmü,
âyetlerin sıralanışından çıkarmamışlar, hüküm çıkarmanın açık ve
kesin kaidelerinden faydalanmışlardır. Buna göre, zina etmek de
haramdır, çıplak yerlere şehvetli (hattâ bazı yerlere şehvetsiz)
bakmak da haramdır. Şimdi, zinanın haramlığı ile avret yerlerini
açmanın ve buralara bakmanın haramlığı aynı derecede
olmayabilir; fakat aynı derecede olmamak, birinin
çiğnenebileceğini, buna uyulmasa da olabileceğini ifade etmez,
bağlayıcı olma, riayet gerekli bulunma, çiğnenmesi caiz olmama
bakımından haramlar arasında fark yoktur.
— Endonezya
ve Malezya çok eski birer İslâm ülkesidir. Bu ülkelerdeki
Müslümanlar tesettür emrini Hicaz veya Anadolu Müslümanları ile
aynı şekilde mi algılamış ve tatbik etmiştir? Uygulamanın farklı
olduğu, Endonezyalı Müslümanın, değil sadece başını açmak, göğsü
açık dolaştığı tarihen bilindiğine göre, tesettür emrini tatbik
etmekte örf ve âdete bağlı maslahat-ı dünya mülahazasının rolü
olmak icab etmez mi? Daha dün, 60'lı yıllara kadar
şehirlerimizde erkeklerin bile başları açık gezmeleri, dinî
tepki ile karşılanmaktaydı. Hâlâ bugün bile dünyanın pek çok
yerinde, hattâ Anadolu'nun bazı yörelerinde tepki ile
karşılanmaktadır. Bu tepkiyi, dinî kaynaklı değil de örfî
kaynaklı kabul etmek mecburiyetinde olduğumuza göre, kadınların
başlarını örtmelerindeki uygulamayı da bu açıdan değerlendirmek
icab etmez mi?
— Endonezya veya
Malezya Müslüman kadınlarının baş ve göğüslerinin açık
bulunmasını, bunun caiz olduğuna delil sayabilmek için, Allah
Rasûlü'nün (s.a.) bunları görmesi ve sesini çıkarmaması, yahut
oralarda yaşayan âlimlerin, baş ve göğüsleri açmanın caiz
olduğuna dair, delile dayalı fetvâ vermiş olmaları gerekir.
Bunlar bulunmadığına göre, şurada veya burada İslâm'ın
yasaklarını çiğneyen erkek ve kadınların bu davranışlarını delil
kılmaya, bunları Kitap ve Sünnete göre değerlendirmek
gerekirken, Kitap ve Sünneti bunlara göre yoruma tabi tutmaya
kimsenin hakkı ve salahiyeti yoktur.
Erkeklerin
başlarını örtmeleri gerektiğine dair hiçbir dinî talimat yoktur.
Bu sebeple İslâm ulemâsı, baştan beri bunun caiz olduğunu
söyleyegelmişlerdir. Mübah olan bir sâhada örf ve âdete,
benimsenen âdâba uyulması tabiîdir. Bu sebepledir ki, fukahâ,
erkeklerin başlarını açmalarının saygısızlık olarak kabul
edildiği bölgelerde, namaz kılarken başın örtülmesi gerektiğini,
böyle bir telakkinin bulunmadığı bölgelerde, namazın açık baş
ile kılınabileceğini ifade etmişlerdir. Kadınlara gelince,
yukarıda sıralanan delillere dayanılarak baştan beri kadının
başını örtmesinin bağlayıcı bir dinî emir olduğuna hükmedilmiş
ve bu hüküm uygulanmıştır. Bu bir inkılâb hükmüdür, örfü, âdeti
devam ettirmeye değil, değiştirmeye yöneliktir, değişebileceğine
dair hiçbir delil ve görüş mevcut değildir.