İSLÂM'DA
ÖRTÜNME
ve KADIN
ERKEK İLİŞKİLERİ
îslâm
dini herşeyde olduğu gibi bu mevzuda da kişileri kendi
keyiflerine bırakmayıp bir ilâhi nizam getirmiştir. Biz bu
konudaki âyetleri zikretmezden önce ulemanın görüşüne bir göz
atalım:
«Allah
Tealâ buyurmuştur ki:
«Ey
Habibim, mü'min kadınlara da de ki: Yabana, erkeklere karşı
gözlerini yumsunlar, ferçlerini korusunlar.. Zinetlerini
göstermesinler. Ancak onlardan görünür olan müstesna.» Âyetteki
gadd-i basar ile murad, harama bakmaktan men olunmaktır.
Ferçleri hıfzetmekle murad da ona bakılmaktan ve ona
dokunulmaktan ve ona vad'-edilmekten hıfzetmektir. Ancak koca
için bu gerekmez. Allah Tealâ buyurmuştur ki:
«(Müttakilerin
sıfatları sayılırken) onlar o kimselerdir ki, ferçlerini
muhafaza edicidirler. Ancak eşlerine karşı hıfzetmeleri
gerekmez. Yahud da mallarıyla almış oldukları cariyelere karşı
(bu gerekmez.) Çünkü onlar bunlara karşı levmedilmiş
değillerdir.» Âyetteki 'zinetleri izhar etmesinler'in tefsiri
ise yani zinet mahallerini aşikâr etmezler. Âyetteki ancak
dışardan görüneni bundan müstesnadır, hakkında mezheblere göre
avretin tahdidi hakkında ulemâ ihtilâf etmiştir.
«Şafiiler
—bir rivayette— ve Hanbeliler: Demişlerdir ki: Hür kadının bütün
bedeni avrettir.
O kadın
için vücudunun herhangi bir cüz'ünü yabancı erkekler önünde
açması sahih olmaz. Ancak buna bir zaruret çağırdığı zaman
değil. Kaza önünde şehadet yapmak gibi. Alışveriş hâlinde
muamele gibi. Tedavi için tabib gibi, evlenme için dünürcü gibi.
Bunlardan yüzü ve avuçları istisna ettiler. Çünkü bunların
gösterilmesi zaruret içindir. Ayağa gelince onun gösterilmesi
zaruri değildir. Öyle ise acaba avret midir, yoksa değil midir?
diye onda ihtilâf etmişlerdir. Onda iki vecih vardır. Esah olan
ise onun avret olduğudur.»
«Hanefiler ve Şafiilerin de ikinci rey'i olarak ve Malikiler
katında da müftabih olan şudur. Onlar şöyle demişlerdir: Hür
kadının bütün bedeni avrettir. Ancak yüz ve avuçlar değil. O
halde kadın yüzünü ve avuçlarını yollarda ve yabancı erkeklerin
yanında açmaları mubah olur. Fakat onlar bu hareketi fitneden
emin olma şartıyle kayıdlamışlardır. Amma yüzü ve elleri açması
onların tabiî güzelliklerinden dolayı veya onlarda çeşitli zinet
bulunduğundan dolayı fitneye götürüyorsa o kadın üzerine, onları
örtmesi vacib olur. Onlar o kadının vücudunun diğer uzuvları
gibi avret olmaya dönüşürler. Bu ise Sedd-i Zerâyi (vesileleri
tıkama) babından ve fitnenin ardını kesme, edebleri koruma ve
namusları ve nesepleri hıfzetme babındandır. Çünkü bakmak
şehvetin elçisi, zinanın kılavuzu, fısk ve fücurun yürütücüsü ve
kalblere isabet eden zehirli bir oktur. Çok bakış vardır ki pis
bir ağacın tohumu olmuştur.
«Denilmiştir ki: Bakmak kalbe şehvet eker. Çok şehvet vardır ki,
uzunca bir hüzün Mirâs eder. Ümm-i Mesleme'den rivayet
olunmuştur , O Peygamber (S.A.V.)'in ve Meymune'nin yanında
olduğu zaman İbn-i Ümm-i Mektum geldi ve onların yanına girdi.
Peygamber (S.A.V.) üzerinize ondan perdenizi çekin buyurdu. Ben
dedim ki, ya Resulullah, bu âmâ değil mi, bizi görmüyor ya?
Bunun üzerine Aleyhisselâtu vesselam buyurdu ki: O âmâ olsun.
Sizler onu görüyorsunuz ya.» (Abdurrahman el-Çezeri. Dört
mezhebin Fıkıh kitabı, Cilt: 7, Sahife: 91-93).
Bu konu
ile ilgili olarak Ali Arslan «Kadınlara hitap isimli kitabının
46. ve 18. sahifelerinde şu hadisleri zikrediyor:
Ibn-i
Ömer (R.A.) 'dan : Kadının tümü avrettir. Muhakkak ki kadın
evinden çıkınca şeytan onu gözetir. Kadının Allah'a en yakın
olduğu vakit, evinin derinliğine gömüldüğü vaktidir.
İbn-i
Mes'ud (R.A.) 'den rivayet olunan bir hadis-i şerif te şöyledir:
Kadınlar tamamen avrettir. Muhakkak ki kadın günahsız olarak
evinden çıkar. Hemen kendisini gözeten şeytan yanına yaklaşır.
«Sen kimin yanından geçersen o seni takdir eder ve güzelliğine
hayran kalır» der. Kadın süslendiğinde «Nereye gidiyorsun»
denildiğinde «hastayı ziyaret» veya cenazeyi teşyii» veya
«camide namaz kılmaya gidiyorum» der. Halbuki evinde olduğu gibi
hiç bir yerde Rabbine ibadet etmiş olamaz.»
Bu hadis-i
şeriflerden sonra şu izahat da yapılıyor:
Kadının
tümü avrettir ifadesi, kadının bedeninin örtülü olmasının lâzım
olduğunu belirtiyor. Hanefi mezhebi hariç, diğer mezheplerde
gerek namazlarda, gerek namaz dışında eller ve yüz dahil kadının
bütün bedeni avrettir. Hür bir kadının avreti, Hanefi mezhebinde
şöyle beyan edilir: Hür kadının bütün bedeni avrettir. Ancak
yüz, el ve ayaklar müstesna. Bunlar avret olmakla beraber açık
bulunursa namazı ifsad etmez. Hür hanımın saçı da avrettir.
Gösterilmesi caiz değildir.
Mezheblerin bu konudaki görüşlerini beyan ettikten sonra gelelim
Kur'an-ı Kerim'in bu konudaki hükümlerine.
ÇIPLAKLIĞIN MENŞEİ
Mevzuumuzu şu şekilde sınıflandırmak istiyoruz :
Çıplaklığın menşei ne zamana dayanır? örtünmek konusundaki ilâhi
hükümler nelerdir? Örtünmenin gerekliliği ve ona muhalif olmanın
doğurduğu zararlar.
Fahr-i
Razi ve Hazin'in tefsirlerinden öğrendiğimize göre örtünmek ilk
insanla başlamıştır. Ondaki kayıtlara göre ilk insan Hz. Adem
(A.S.) ile Havva validemizin vücutları nurdan bir örtü ile
kaplıydı. Veya onların vücutlarını örten libas tırnak
şeklindeydi. Hattâ hatıra olmak üzere el ve ayak parmaklarında
birer parça kalmıştır.
Çıplaklığın menşei de bu ilk insanın zamanına kadar dayanır.
Bugün böyle bir cürmü işleyenlerin savunmaları ne olursa olsun
görmekteyiz ki aslında çıplaklık yani vücudu libastan tecrit
etmek ilâhi bir ni'metin kesilmesi, adeta bir cezadır. Ne yazık
ki günümüz insanı bu cezayı seve seve (!) kendisi davet
etmektedir.
Hz. Adem
(A.S.) ile Havva validemiz Cennette kendilerine verilen her
türlü ni'metten faydalanarak yaşarlarken şeytanın ilgasına
kapılıp yasak olan meyveden yediler. İşte bu ilâhi yasağa
uymayısın onlar üzerindeki ilk cezası vücutlarının libastan
soyundurularak büyük bir utanca düşürülmeleridir.
Avret
mahallini keşfetmek ta onların zamanından beri hoş değildir.
Zaten aklen de o mahallerin açılması çirkin olduğu için bu iki
insan libasları soyulur soyulmaz kendilerini hemen ağaç
yapraklarıyle örterek çirkinlikten kurtulmak istemişlerdir.
Açılmanın
şeytandan olduğunu beyan etmiştik. Nitekim ilk insana da bu
musibeti getiren ondan başkası değildir.
«Nihayet
şeytan onların örtülü avret yerlerini kendilerine açtırmak için,
onlara vesvese verip şöyle dedi...» (El-A'raf Sûresi, Âyet: 20).
Bu ve
müteakip âyetlerde şeytanın onlara yaklaşarak yasak edilen
ağacın meyvesinden yemelerini telkin ettiğini öğreniyoruz.
Verdiği vesvesenin başını cennette ebedi kalış teşkil ediyordu.
Yani, «bunlardan yerseniz ebedi kalacaksınız» diyordu. Nihayet
onlar aldanınca libas ni'metinden mahrum kaldılar.
«Böylece
ikisini de aldatarak onlan mevkilerinden düşürdü. Ağacın
meyvesini tattıkları zaman, ayıp yerleri kendilerine
açılıverdi...» (El-A'raf Sûresi, Âyet: 22).
Dünyaya
indirilen insan için acil bir ihtiyaç vardı: Libas. Bu hem
ihtiyaç hem de ni'metlerin büyüğündendir. Setr-i avret için
dinde ona ihtiyaç olduğu gibi sıcaktan ve soğuktan muhafaza için
de libasa şiddetli bir ihtiyaç vardır. Bu nedenle libası soyunup
atmak yerine şükredilmesi gerekir. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi
A'raf sûresinin 26. âyet-i kerîmesini tefsir ederken şöyle
diyor:
«Biz
Azimüşşan sizin dinde ve dünyada muhtaç olduğunuz ve açılması
ayıp olan mahallinizi setrettiğiniz libasınızı halk etmekle sizi
merzuk ettik ki, üzerinizi setreder, huzur-u ilâhide kemali
edepte bulunur ve hararet ve burudetten nefsinizi vikaaye
edersiniz.» (Hülasatü'l-Beyan Fi Tefsir'il-Kur'an Cilt: 4, Sah.
1600).
Din ve
dünya için muhtaç olduğumuz, hem avret mahallerini örterek Allah
(C.C.)'ın huzurunda kemal-i edeple durmamıza hem de dünyada
soğuktan ve sıcaktan korunarak muhafaza edilmemize yarayan
elbisenin Cenab-ı Hak tarafından halk edilmiş büyük bir ni'met
olduğunu açıklayan âyet-i kerime şöyledir:
«Ey
Âdemoğullan! Size çirkin avret yerlerinizi örtecek bir elbise ve
bir de süs elbisesi indirdik...» (El-A'raf Sûresi, Âyet: 26).
ÖRTÜNMENİN DURUMU
Çıplaklığın menşeini böylece gördükten sonra gelelim İslâm'da
tesettürün, yani örtünmenin durumuna :
İslâm'ın
dışındaki hiçbir toplumda örtünmenin Allah (C.C.) için
yapıldığına şahit olmuyoruz. O'nun dışındaki toplumların hiç
birisi de bu mefhuma önem vermezler. Çeşitli toplumlarda örtünme
ya yoktur ya da «şehevi arzuları» kırbaçlamak için bir vasıtadan
başka birşey değildir. Eski kabilelerin bir çoğunda kadınların
soyunarak erkeklerin huzurunda yıkandıklarını, Türk kadınlarının
erkeklerin huzurunda göğüslerini açarak çocuklarını
emzirdiklerini, Arap kadınların da «Kabe»yi çırıl çıplak tavaf
edip peşinden de erkeklere hitabederek «şimdi bizi giyindirecek
kim var?» diye nida ettiklerini biliyoruz.
İslâm'ın
geliş devrinde bu mevzudan rahatsız olanların başında Resulullah
(S.A.V.) 'den sonra celâletli Ömer (R.A.) 'i görüyoruz. O adalet
sembolü, o celâletin üzerinde doruklaştığı ulvi sima kâinatın
yaratılış sebebi olan Resulullah (S.A. V.) 'e yaklaşarak ricada
bulunur:
«Ya
Resulallah! Ezvacınızı perde altına alsanız. Zira huzur-u
risâletinize her nev'i insanlar gelir giderler.»
Resulullah (S.A.V.) henüz ilâhi vahyin gelinemişliğine binaen bu
arzuyu sükûtla karşılayarak cevap vermezler.
Ve en son
mübarek hanımlardan Hz. Şevde dışarı çıktığında hicap hakkında
ilâhi emrin gelmesine büyük bir hasret duyarak bekleyen Hz. Ömer
(R.A.) «Ya Şevde biz seni bildik» diye feryad eder. Sonunda Hz.
Ömer (R.A.) 'in de bütün mü'minlerin de sürurla karşıladıkları
ilâhi emirler gelir «Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve
mü'minlerin kadınlarına söyle (kendilerini baştan aşağı örten)
elbiselerinden giyip örtünsünler. İşte böyle giyinmeleri,
(iffetli) tanınıp da (ahlâksızlar tarafından) eziyet
edilmemelerine daha elverişlidir. Allah Gâfur'dur = çok
bağışlayıcıdır. Rahim'dir = çok merhametlidir.» (El-Ahzab Sûresi,
Âyet: 59).
Celâleyn
ve Razi gibi tefsirlerde onlardan da Mehmed Vehbi Efendi'nin
Hülâsat'ında Seyyid Kutub'un Fizilal'inde ve Hasan Basri
Çantay'ın mealinde âyet ile ilgili tefsir yapılırken şu
görüşlere yer verilmiştir:
O
vakitler Medinelilerin evleri dar olduğundan bazı kadınlar def-i
hacet için tenha yerlere giderlerdi. Zamanın cahilleri kadınlara
sataşmak için bunu bulunmaz bir fırsat addederlerdi. Yalnız
kapalı bir kadın gördüler mi «bu cariye değil» diyerek
dokunmazlardı. Çarşafsız dolaşan bir kadına rastladıkları zaman
da bu cariye deyip sarkıntılık yapmak isterlerdi.
Ne garip
ve ne hazin bir tecellidir ki «cahili-ye» devrinde sadece esir
kadınların irtikap ettikleri çıplaklığı, açılıp - saçılmayı
zamanımızda hür ve evli kadınlar yapmaktadırlar.
Âyet-i
kerimede görülüyor ki Cenab-ı Hak, Resul-ı Zişan'ına (S.A.V.)
evvelâ kendi zevcelerine, kızlarına sonra da bütün müslüman
kadınlara örtünmeyi emir buyurmasını istemektedir. Âyetin
tefsirinin bir yerinde Mehmed Vehbi Efendi şöyle diyor:
«...Çünkü
hasbelicab taşraya çıkan kadında çarşaf olmayınca süfeha güruhu
onları açık görüp tamaa düştükleri gibi şüphen' ve iffetini
ihlâl eden kadınlardan zannıyla arkalarına düşerek rahatsız
edeceklerine binaen Cenab-ı Hak kadınların çarşaf bürünüp
mesture olmalarını emretmiş ve hikmeti de burgulu olan kadının
kim olduğu bilinmemekle suizandan ve süfehanın takibinden
kurtulmaları olduğunu beyan etmiştir...» (Hülasatül-Beyan Fi
Tefsiril-Kur'an, Cilt: 11, Sh: 4467).
Görülmektedir ki «tesettür» e riayet edildiği zaman fitne kapısı
kapanır, neseb muhafaza edilir, aile teşkilâtına bir intizam
gelir. Örtüsüz gezen kadının şekli ve kıyafeti kalbinde fesat
olan kimselerin tamamı celbeder. Kadının peşine düşerler, onu
rezil rüsvay ederek zevç ile zevcenin kopmasına yol açarlar.
Tesettüre
riayet etmiyenleri yine M. Vehbi Efendi şöyle nitelendiriyor:
«işte
nisvanın tesettürü hakkında insanların her türlü faydasına mucib
ve insanlığa büyük bir hizmet ve bilhassa kadınlar hakkında bir
lütuf oluğunu idrakten, aciz heva ve hevesine tâbi, behimî
kuvvetleri insani kuvvetlerine galip olan kimseler Avrupa'nın
yaramaz ve hayvan meşrepli ve insanlık gayretini yitirmiş bir
takım insanların kötü adetlerini taklit edip kadınların
kapanmasına itiraz ederek, kadınların örtünmesi kadın
hürriyetini kısıtlamak, hayatlarını hapise çevirmek, faydasız
tazyik ve onları insanlık mertebesinden düşürmek gibi bir takım
şeytanın vesveselerini ileri sürerler...» (Hülasatül-Beyan Fi
Tef-siril Kur'ân, Cilt: 11, Sh : 4468).
Şu
mantığın tersliğine bakın ki, tesettüre riayet eden kadınlar
asla emiyetin intizamını bozmaya yeltenmezken, etmeyenlerin hâli
öyle midir? Sen önce kadının hürriyeti vardır diye onu örtüden
arındıracaksın ve ortaya korkunç bir tablo çıkaracaksın, sonra
da o tablo içerisinde kadına «deli» damgasını basacaksın. Daha
bundan bir kaç ay ence (1) cemiyete fuhuş tohumlarını ekmek için
İstanbul'da çıkmaya başlayan bir gazete, Almanya'da soyunarak
«Türkiye'de erkeklerin kadına baskı yaptığından» dem vuran bir
kadın için feryadı basıp «saçmaladı - zırvaladı» diye manşet
çekmişti. Sanki kadını Avrupaileştireceğiz diyen onlar değilmiş!
Sanki «güzellik yarışmaları» adı altında «moda» herzesi altında
kadını dış elbisesinden de, haya elbisesinden de soyup sokağa
atan onlar değilmiş
iffetli
bir erkeğin hanımından isteyeceği şey nedir? Allah (C.C.)'a kul
olarak, iffet, taharet ve töhmetten beraet değil midir? işte
bunun başı da tesettürdür.
(1) Bu
kitabın ilk baskısının Haziran 1984'de yapıldığı gözönüne
alınmalıdır.
,
KADININ HÜRRİYETİ
Kadının
hürriyetini soyunmakta görenlere karşılık söz konusu tefsirde
onun hürriyeti için şu ibarelere rastlıyoruz .
«...İslâm
kadınlarının hürriyeti erkeklerden daha ziyadedir. Çünkü; yalnız
mesture bulunup dahil-i beytte (ev içinde) aile teşkilâtıyle
meşgul olmasına mukabil koca, nafakasını, giyeceğini ve
meskenini temin etmekle mükellef olduğu gibi ikisinden hasıl
olan çocukların nafakasını tedarik ve her cümlesinin refahu
saadetlerini temin etmekle dahi mükelleftir. Bu uğurda esbab-ı
maişet yüzünden her türlü zorluğa göğüs germek gece - gündüz
onların refahını düşünmek ve onların muhafaza ve himayelerini
deruhte etmek gibi sayılmaz ve tükenmez meşakkat ve düşüncelere
karşı îslâ-miyette kadının mükellef olduğu şey yalnız zevcinin
muhabbetini ihlâl etmemekle kalbini tatmin etmektir. Şimdi erbab-ı
insaf düşünsün! Hürriyet kimdedir? Kadın kocasına mı, yoksa koca
hanımına mı hizmet ediyor?» (a.g.e., Sh: 4470). Evet biz de bu
büyük kalemle birlikte insaf ve vicdan ehlini düşünmeye davet
ediyoruz.
Örtünmeye
dair ilâhi emri böylece açıkladıktan sonra gelelim onun ölçüsüne
:
Kadın
nerelerini örtmeli ve onun neresi örtüden muaftır? Bu örtünün
şekli ne olmalıdır?
Kadının
«avret» mahallini örtmesi Cenâb-ı Hakk'ın emridir. Avret
mahallinden kastı ise «dört mezhebin tafsilinde görmüştük. Onlar
kadının bütün vücudunu «avret» addetmekle kapanmasının
gerektiğini bildirmektedirler. Ancak Nur sûresinin 31. âyet-i
kerimesinde «...Ancak bunlardan görünmesi zaruri olanlar
müstesnadır...» kısmındaki ihtilâfları sözkonusu olabilir ki ona
da en toleranslı davrananların nasıl bir «zaruri ihtiyaç»
gösterdiklerini görmüştük. Şimdi söz konusu âyete bakalım.
«Mü'min
kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar, zinetlerini (süslerini takılı olduğu boğaz,
baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıp
göstermesinler.»
«Ancak
bunlardan görünmesi zaruri olan (yüzler, eller ve ayaklar)
müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar.
(Göğüs ve boğazlarını göstermesinler)...» (En-Nûr Sûresi, Âyet:
31).
Mehmed
Vehbi Efendi âyetin mealini dercederken kapanmayı «Çarşaflarını
yanları üzerine vazetsinler ki ziynetleri onunla örtülsün
yabancıya görünmesin.» (a.g.e., Cilt: 9, Sh: 3718) şeklinde
açıklıyor. Yine aynı yerde âyet-i kerimenin tefsiri yapıldıktan
sonra kadınların setr için çarşaf örtünmeleri lâzım ve vacip
olduğunun âyette serahaten belirtildiği bildirildikten sonra
âyetin kapladığı dört hüküm açıklanmaktadır ki, bu hükümler :
1)
Kadınların haramdan gözlerini kapamalarıdır.
2)
Zinaya alet olan mahallerini zinadan muhafaza etmeleridir.
3)
Zaruret olmadıkça mahremlerinden gayriye ziynetlerini izhar
etmemeleridir.
4)
Üzerlerine çarşaf örtünmeleridir.
Örtünmenin şeklinde Resulullah (S.A.V.)'in «giyindiği halde
çıplak gezen kadınlara lanet olsun» buyurmaları da bir ölçü
olmaktadır. Zira giyindiği halde çıplak gezmek, tesettürü husule
getirmeyen giyiniş tarzı olup ister açık - saçık, kısa ve
yırtmaçlı elbiseler olsun, ister kadın vücut hatlarını belli
eden kapalı (!) kıyafetler olsun bu cümledendir. Ve ayrıca Nur
sûresinin 60. âyet-i kerimesinde elbise kavramına bir şekil
getirmektedir.
«Nikâha
ümidleri kalmayan, hayız ve çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların
bir bezenişe çıkmamaları şartıyle (görülmesi haram olan
yerlerini göstermemek üzere) dış elbiselerini bırakmalarında
kendilerine bir günah yoktur. Bununla beraber dış elbiselerini
bırakmaktan da sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah
Semi'dir = her şeyi işitir, Alim'dir = herşeyi bilir.» (En-Nûr
Sûresi, Âyet: 60).
Elbisenin
üzerinde ikinci bir elbisenin daha mevcut olduğu anlaşılıyor ki
bu dış elbise Fizilal'-il-Kur'an'da örtü, ruba, Hülâsatü'l-Beyan'da
ve Ö. Nasuhi Hocanın tefsirinde Çarşaf olarak zikredilmektedir.
Âyet-i
kerimeden anlıyoruz ki, kadının bu ikinci elbisesini, yani
altındaki elbisesini göstermesi de caiz değildir. Çünkü bu
elbise vücudu gereği üzere örtmemektedir. Zira «şu, şu şartları
taşıyan kadınlar, şu şarta da riayet ederek dış elbiselerini,
yani üstteki elbiselerini çıkarabilirler» demek mevzuu bahis
şartlara haiz olmayan kadınların dış elbiselerini yani
çarşaflarını çıkarmayacakları anlamını da taşır. Demek ki «nikâhdan
ümidi olmayan, hayızdan kesilerek yaşlanıp oturmuş kadınların»
dışında kalan cinsleri iç elbiselerini de gösteremezler. O halde
dışardan giyilen cilbab öyle bir örtü olmalı ki kadının vücut
hatlarını belli etmeyecek şekilde bütün vücudunu muhafaza edecek
biçimde kapalı olmalıdır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nda
çeşitli devirlerde çıkarılan fermanlarda kadınların ferace ve
çarşaflarının ince olması hali alttaki elbiseyi gösterdiğinden,
bu tip ince çarşafların kesinlikle yasaklandığını görmekteyiz.
Bütün
bunlarla beraber herşeyden ümidi kesilmiş derecede yaşlanmış
olan kadınların dahi bu ikinci elbiselerini de çıkarmamalarının
kendileri için daha hayırlı olduğunu Cenâb-ı Hak sarahaten
bildirmektedir.
Burada
şunu da belirtmek isteriz ki örtünmekten murad insanlar arasında
fitne uyandıracak ve onları behîmî arzulara sürükleyecek
şeylerin giderilmesidir. Bunun için bir kadın çarşaf giyindiği
halde, onun dahi orta halli ve eski olanlarının yerine yeni ve
dikkat çekicilerini kullanırsa yanlış hareket etmiş olur. Bu
konuda Hülasa-tül-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an'ın II. Cilt, 4427.
sahi-fesinde şu kayıtlara rastlamaktayız.
«Zamanımızda kadınlar eski çarşafla taşra çıkmazlar, belki
çarşaf hem yeni, hem de gayet süslü ve parlak olduğu gibi
ekserisi sair ziynetlerini izhardan dahi çekinmezler. Halbuki
çarşaf dâff (def edici, uzaklaştırıcı, dikkat çekmeyici) olacak,
câlib (celbedici, dikkat çekici) olmayacak ki çarşaftan maksat
hasıl olsun.»
Aişe
(R.A.)'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur :
Peygamberin kadınlarından Şevde —Hicab âyeti nazil olduktan
sonra— bir lüzum ve ihtiyaç üzerine evden çıkmıştı. Şevde iri
yapılı bir kadındı. Bu cihetle onu (vaktiyle) bilenler (çarşaf
içinde de endamıyla) anlarlardı. Bu cihetle Ömer İbn-i Hattab
onu görünce (onun evi dışına) çıkmasına itiraz ederek:
Ya Şevde,
iyi bil ki, vallahi sen bizce tanınmamış değilsin. Düşünsene sen
ne cesaretle evinin dışına çıkabiliyorsun? dedi. Hazret-i Aişe
(rivayetine devam ederek) der ki: Bunun üzerine Şevde evine
dönüp geldi, o sırada Resulullah benim odamda akşam yemeğinde
idi. Elinde de etli bir kemik vardı. Bu halde iken Şevde girdi
ve:
Ya
Resulallah! Bazı hacetim için evden çıkmıştım. Ömer bana şöyle
şöyle söyleyerek itiraz etti, diye şikayet eyledi. Hazret-i Aişe
der ki: Bunun üzerine Allahü Teâlâ Resul-i Ekrem'e vahiy
gönderdi. Vahiy asan Resul-i Ekrem'den kaldırıldıktan sonra —ve
elinde tuttuğu et parçasını yere koymaksızın— Sevde'ye şöyle
cevap verdi:
Size
kadınların, lüzum ve ihtiyaç üzerine (kapalı olarak) evlerinden
çıkmalarına izin verildi, buyurdu.
Bu
hadis-i şerifin izahı Buhari tercemesinde şöyle yapılıyor:
Hicâb
âyetinin nüzul sebebini beyan için müellif Buhari'nin terceme
ettiğimiz Hazret-i Aişe hadisinden başka Enes İbn-i Malik (R.A.)
'den de mufassal ve muhtasar dört tarik ile rivayet vardır. Bu
rivayetlerin hepsi kadınların tesettürüne ve erkeklere karşı
örtünmelerine delâlet etmek hususunda Hazret-i Aişe hadisinden
vazıh bulunduklarından bu dört rivayetin meallerini tevhid
ederek bildiriyoruz:
Enes İbn-i
Malik der ki: Resul-i Ekrem Zeynep Bint-i Cahş'ın velime
töreninde et, ekmek ziyafeti vermişti. Ve misafirleri davete ben
memur edilmiş idim. Davetliler takım takım geliyorlar ve yemek
yiyip gidiyorlardı. Davetlilerden kimsenin kalmadığını ve
hepsinin yemek yiyip gittiğini anlayınca Resul-i Ekrem'e bunu
bildirdim. O da: Yemek sofrasını kaldırınız, buyurdu. Ancak
davetlilerden üç gurup yemekten sonra gitmeyip görüşüyorlardı.
Resul-i Ekrem kalkmağa hazırlanır gibi vaziyet alarak bunların
kalkıp gitmelerine işaret ettiyse de bir türlü kalkmıyorlardı.
Nihayet Resul-i Ekrem kalktı. Onlardan bir kısmı da kalkıp
gittiyse de üç kişi oturdu. Resul-i Ekrem Hazret-i Aişe'nin ve
diğer kadınlarının odalarına gidip, hal ve hatır sorup geldiği
halde onlar hâlâ oturuyorlardı. Resulullah tekrar dönüp Hazret-i
Aişe'nin odasına gitti. Nihayet onlar gittikten sonra Resul-i
Ekrem'e haber verdim. Geldi. Kapının eşiğine ayağını koyunca
kapı perdesini indirdi. O sırada hicab âyeti nazil oldu.
Müellif
Buhari'nin buradaki rivayetine göre Şevde vak'ası hicab âyeti
nazil olduktan sonradır. Buhari'nin naklettiği bir başka
Hazret-i Ömer hadisinde de bu vaka hicab âyeti nazil olmazdan
önce vuku bulmuştur. Sarih Kirmani bu iki rivayeti telfik için
Şevde vakasının ve Hazret-i Ömer'in itirazının iki defa vuku
bulduğunu, biri hicab âyetinin nüzulünden önce, öbürünün ise
nüzulünden sonra vuku bulduğunu kabul ediyor. Şöyle ki:
Hazret-i
Ömer, ecnebi kimselerin Resul-i Ekrem'in aile-i haremine muttali
olmalarını doğru bulmuyor ve bunu nefretle karşılıyordu. Bu
nefretini her zaman izhar ederek Buhari'nin bu babındaki
rivayetine göre.; Ya Resulallah huzur-u saadetinize hayırlı,
hayırsız kimseler giriyor, kadınlarınıza örtünmelerini
emretseniz, demişti.
Hazret-i
Ömer'in bu yoldaki müracaatı tevali ettiğinden, bunu çok gören
ve bir müdahale addeden kadınlar da bulunuyordu. Peygamberin
kadınları arasında en zeki ve hâşîmî olan Zeyneb Bint-i Cahş: Ey
Hattab oğlu, vahiy bizim evlerimizin içine nazil olduğu halde
bizi ayıplamaya, bize terbiye hocalığı yapmaya mı kalkıyorsun?
demişti. Fakat neticede Vahy-i İlâhi Hazret-i Ömer'in içtihadını
tasdik ederek unvanımız olan âyet-i kerime nazil olup ihticap
ile emrolundu.
Mevzumuz
olan Hazret-i Aişe hadisinden anlaşıldığı üzere, Hazret-i Ömer
Peygamber'in kadınlarının car ve çarşaf giymelerini kâfi
bulmuyordu. Onların diğer müslüman kadınlardan daha fazla
muhadder olmalarını, yani onların car örtülü şahıslarını ve
endamlarınnı —daha açık bir tabir ile— gölge ve karartılarını da
erkeklerin görmesini muvafık bulmuyordu. Bunun için Sevde'nin
evinden harice çıkmasına itiraz etmişti. Peygamber'in kadınları
sair kadınlar gibi değildi. Onlar Peygamber kadınları olmak ve
mü'minlerin anaları bulunmak gibi müstesna vasıflan haizdiler.
Onlara yakışan evlerinde oturmak ve ibadetle meşgul olmaktı.
Hazret-i Ömer'in bu içtihadı da «Evlerinizde oturunuz» emri
muktezası idi.
Fakat
yine Hazret-i Aişe hadisinden öğrenildiğine göre bu emr-i İlâhi
de mutlak değildi. Bu ciheti de Resul-i Ekrem'in Hazre-t-i
Sevde'ye: Bir lüzum ve ihtiyaç üzerine Peygamberin kadınlarının
da kapalı olarak evlerinden çıkmalarına izin verildi,
suretindeki cevabı izah etmiştir. Bir ihtiyaç üzerine de evden
çıkmamak Peygamber'in kadınları için ağır bir külfet ve meşakkat
idi. Onun izalesi İslâm'ın istinad ettiği umdelerden bir mühimmi
idi. Sarih Ayni'nin Kadı İyaz'dan nakline göre Peygamber'in
kadınlarına mahsus olan bu hicab ve bu örtünüş keyfiyetine yüz
ve eller de dahildi. Sair kadınlardan farklı olarak Peygamber
kadınlarına yüz ve elleri de örtmek farzdı. Bu hususta ulemanın
ittifakı vardır. Artık onlar için ne şahitlik ne de başka bir
sebeple yüzlerini ve ellerini açmaları caiz değildi. Carla, boy
bir bu libas ile örtülü olsalar bile şahıslarını ve endamlarını
göstermeleri de caiz değildi. Meğer ki (Mevzumuz olan Şevde
hadisinde Resul-i Ekrem'in müsaadesi veçhile) evden çıkmaya bir
lüzum ve zaruret bulunsun. Nasıl ki Hazret-i Hafsa, babası
Hazret-i Ömer'in vefatı günü mesture olan şahsı ve endamı da
görülmemek için kadınlar tarafından örtülerek evinden çıkmış
babası evine gitmişti. Zeyneb Bint-i Cahş'ın vefatında da
cenazenin tabutu kubbe gibi bir mahfaza ile kapatılmıştı.
Buharı
şerhinin açıklaması burada bitiyor. Burada dikkati çeken en
önemli husus Peygamber hanımlarına yönelik olan «...evlerinizde
oturun...» âyet-i kerimesinin vurgulanmasıdır. Allah (C.C.)
Peygamber hanımlarına evlerinde oturmalarını ve bir zarurete
mebni olmaksızın dışarı çıkmamalarını, çıktıkları zaman da
örtünmelerini emir buyurmaktadır.
Hulasat-ül
Beyan Fi Tefsir'ü-Kur'an'da bu âyet-i celile açıklanırken hükmün
bütün mü'min kadınları içerisine aldığı belirtilmektedir. Bu
hususta Konyalı Mehmed Vehbi Efendi şunları söylemektedir :
«Gerçi
âyette hitap ezvac-ı mutaharrat'a ise de maksat bilcümle ehl-i
imanın hatunlarına adab-ı diniye ve vazife-i şeriyelerini beyan
ve tavsiye etmektir. Çünkü, ezvac-ı nebi cümle ehl-i imanın
zevcelerine numune ve muktedâbihleldir. Zira, Resulullah'a hitap
hassa-i nebi olmayan yerlerde ümmetine hitap olduğu gibi
ezvacına hitap da ümmetinin ezvacına hitap olduğunda şüphe
yoktur. Binaenaleyh, Resulullah'ın zevcelerine vacib olan şeyin
onlara da vacib, Resulullah'ın zevcelerine haram olan şeyin
onlara da haram olacağı evveliyetle sabittir.»
Bugün
kadınların kılık kıyafetleri hususunda ortaya konulan fikirler
karmaşık bir görünüm arzetmektedir.
Her
konuda olduğu gibi bu konuda da hemen herkes kendi tasvib ettiği
şeyin daha İslâmî olduğunu iddia etmektedir. Öyle ki yitik bir
şey, bir parça aranıyor da herkes bulduğu şey için «işte aranan
budur» demekten geri durmuyor. Aslında aranan şey belli olmasına
rağmen çoğu kez kendinizi topluma kabul ettirmek için sahte
görünümlere sarılarak boşu boşuna ikilem içerisine düşüyoruz.
Müslüman
olarak «örtününüz de nasıl örtünürseniz örtünün» diyemeyiz.
Çünkü bu hususta hem ortaya konulmuş sınırlar, ölçüler ve hem de
"zamanında fiili olarak yaşanmış örnek bir hayat vardır. Kadının
konuşmasının şekline ve hatta yürüyüş biçimine bile bir ölçü
getiren İslâm, hiç onları örtünme hususunda «gönlünüz nasıl
istiyorsa» gibi bir başıboşluğa iter mi?
Düşününüz
ki kadın çarşaf giyinmiş, fakat o kıyafet onun kadınlık vasfını
örtmekte yeterli değil. Farzı muhal o çarşafını ihtiyaç olmayan
giysilerle beslemiş ise... Meselâ üzerine gösterişli bir şal,
altına bir kanş yüksekliğinde bir ayakkabı, açıkta kalan yüzüne
moda olmuş bir gözlük... vs. gibi yan unsurlar ile kıyafetini
değişik bir görünüme bürünmüşse buna insafla bakıp da örtünmüş
diyebilir miyiz?.. Hele hele bir de bu aksesuarın yanında çarşaf
yerine pardesü dediğimiz şeyin giyildiğini varsayalım. Şimdi bu
ikincisi birinciye oranla dış etkiler karşısında açılmaya ve
içteki elbiseyi göstermeye daha müsait iken kalkıp ta böyle bir
kıyafet ile örtünün maksadı hasıl olmuştur diyebilir miyiz?
Örtünmekten maksat cins duyarlılığını bertaraf etmek olduğuna
göre zamanın asrî icaplarına uymuş kıyafetleri örtü kabul
edemeyiz.
Ceddimiz
örtünme hususunda bugün en kapalı kıyafet olarak
değerlendirdiğimiz çarşafın bile yeni ve dikkat çekici olanını
kadın kıyafeti olarak kabul etmemiştir. Onlar değil ki çarşafın
dışındaki bir kıyafeti benimsemek, çarşafın dahi dikkat çekici
olanını «cahiliye adeti olarak» görmüşlerdir.
Allah
(C.C.)'ın «dışarıya cahiliye kadınlarının çıkışı gibi çıkmayın»
emrine uyulması hususunda gayret gösteren ceddimiz, yavaş yavaş
cahiliye adetlerinin geri geldiğini söyleyerek «zamanımızdaki
hal buna (yani cahiliye adetlerine) pek güzel şahittir. Çünkü
zamanımızdaki kadınlar eski çarşaf ile taşra çıkmazlar diye
yakınmaktaydılar.
Bizim
kanaatimizce kadınların giyinmesi gereken en ideal örtüyü merhum
Mehmed Vehbi Efendi şöyle anlatmaktadır:
«Halbuki
çarşaf dâfi' olacak, câlib olmayacak ki çarşaftan maksat hasıl
olsun.» (Hülasat-ül Beyan Fî Tefsîr'il-Kur'ân, Cilt: II, Sh.
4427).
KADIN
ERKEK İLİŞKİLERİ
islâm'ın
Örtünme hakkındaki prensiplerini böylece gördükten sonra şimdi
gelelim onun içtimai yapıdaki kadın - erkek ilişkilerinin
şekline :
Seyyid
Ebu'l-Alâ Mevdûdî İslâm'ın bu konudaki hükümlerini «Hicab» adlı
eserinde şöyle toparlamaktadır :
«— Ey
kadınlar! En iyi barındığınız, oturacağınız yer, her şeyden
evvel kendi evinizdir. Aile çerçevesi dışında kalan meselelerden
sizi sorumlu tutan yok... Huzur içinde, rahat rahat, size
yakışan bir vakarla evinizde oturunuz. Evinizin işlerini
görünüz. Ve evinizle ilgileniniz. Fakat zaruret icabı sokağa
çıkmanız gerekiyorsa, bu konuda size izin verilmiştir. Fakat
iffetinizi ve namusunuzu korumalısınız. Herkesin dikkatini
çekecek şekilde giyinmeyiniz. Başkalarını sizinle meşgul olmaya
zorlamayınız.
«Gözleri
aracılığıyla insanların gönüllerim avlayacak şekilde güzellik
gösterilerinde bulunmayınız. Yürürken ağırbaşlı olunuz.
Ellerinizle işaretler yapmayınız. Yüzünüzü göstererek kaş ve göz
oyunlarına başvurmayınız. Hele kırıtarak hiç yürümeyiniz.
Yabancı bakışları üzerinize toplayıcı hareketlerden sakınınız.
Mücevherlerinizi, bilezik vesairenizi, gizleyiniz. Bunlan
şangırdatarak seslerini duyanların gönüllerini avlamaya
kalkmayınız. Benim de cicilerim, var kabilinden hareketler
yapmayınız. Konuşmanız gerekiyorsa ciddi olunuz. Fiskos
yapmayınız. Ölçülü konuşunuz. Bu kanun ve prensipleri nazarı
dikkate aldığınız takdirde sokağa çıkmanızda herhangi bir
sakınca yoktur. İhtiyaçlarınızı görmek için evlerinizden
dışarıya çıkabilirsiniz.» (Hicab, S. 5).
Bu konuya
da Peygamberimiz (S.A.V.) zevcelerine yapılan ilâhi nasihati
zikrederek başlayacağız. Biz onları bütün kadınların en üstünü
olarak biliyoruz. Zira onlar izzette, edebte, hayada... en üstün
olmasalardı, hiç yanlış anlaşılan bir hareket yüzünden
haklarında âyet-i kerime gelerek Cenab-ı Hakk'ın müdafaasına
lâyık olurlar mıydı?
Cenab-ı
Allah Peygamber (S.A.V.) hanımlarına «İçinizden kim açık bir
günah işlerse, onun azabı iki kat artırılır, içinizden kim
Allah'a, Peygamberine itaat eder, salih amel işlerse onun da
mükâfatını iki kat artırırız» buyurduktan sonra onlar hakkındaki
emirlerini vazediyor.
«Ey
Peygamber hanımları! Siz (sevap ve azap bakımından diğer)
kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva sahibi
olmak istiyorsanız (yabancı erkeklere karşı gevşek ve) yumuşak
kelâmda bulunmayın. Bu takdirde kalbinde bir fenalık bulunan
tamaa düşer. Güzel ve ciddi söz söyleyin.»
«Hem
evlerinizde oturun ve evvelki cahiliyet (zamanında süslenerek
ince elbiseler giyinerek, açılıp saçılarak sokağa çıkan
kadınların) çıkışı gibi çıkmayın. Namazı gereği üzere kılın,
zekâtı verin Allah'a ve Resulüne itaat edin.»
«Ey Ehl-i
Beyt = Peygamber ailesi, Allah sizden sırf günahı gidermek ve
sizi tertemiz yapmak istiyor.»
«Oturun
da evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti (Kur'ân'ın
emir ve yasaklarını) hatırlayın. Şüphe yok ki, Allah Lâtiftir =
her şeyin sırrını bilir. Habir'dir = bütün yapılanlardan
haberdardır.» (El-Ahzab Sûresi, Âyet: 32-34).
İnsanlığın yaratılış gayesi Yüce Resûlullah (S.A.)'a zevce olma
şerefine nail olan pak annelerimiz için gelen emirlerin bazıları
bunlardır. Tefsirler «Ey Peygamber hanımları» diye başlayan bu
âyet-i kerimelerin bütün müslüman kadınlara hitap ettiğini
belirtmekteler.
Kadınlar
erkeklerle beraber çalışsın mı, çalışmasın mı? Sokaklarda arz-ı
endam etsin mi, etmesin mi? Biz bunun tartışmasını yapmıyoruz.
Yukarıya meallerini aldığımız ilâhi emirlerde kadından ne
istenmektedir? İşte İslâm'ın başlangıçta getirdiği ve kıyamete
kadar da baki kalacak olan fermanı budur.
1)
Yabancı erkeklerle konuşmak mecburiyetinde kalırsanız yumuşak
sesle değil bilâkis ciddi ve sert konuşun.
2)
Evlerinizde oturun, taşra çıkmak mecburiyetinde kalınca da
ziynetlerinizi ve ziynet yerlerinizi muhafaza ederek çıkın.
3)
Namazı gereği gibi kılın, zekâtı verin, Allah (C.C.)'a ve
Resulüne (S.A.V.) itaat edin
4)
Evlerinizde oturarak Allah (C.C.)'in âyetlerini ve hikmeti
hatırlayın.
Tefsirlerde geçtiği veçhile «Evlerinizde oturun» emrine binaen
sükûnet ve vekar ile evlerinde karar etmek kadınların üzerine
vaciptir.
Gerek
tefsirlerde ve gerekse dört mezhebin imamlarında kadının
dışarıya çıkması mevzuu «mecbur kalırsanız» şartına bağlanarak
açıklanmıştır. Yani kadının dışarıya çıkması bir zarurete mebni
olacaktır. Birçok kayıtlarda bu zaruret iki halde
sınıflandırılmıştır. Birincisi eskiden def-i hacet yerlerinin
hane dışında olmasından dolayı def-i hacet için, ikincisi de;
kocası seferde olan kadının zaruri ihtiyaçlarını (yiyecek) temin
etmesi için dışarıya çıkmasıdır. Buna şöyle bir kıstas daha
getirmek mümkündür. Resulullah (S.A.V.) kadınları mescide
gelmekten alıkoymadığı halde müteaddit defalar onların
namazlarını evlerinde kılmalarının daha hayırlı olduğunu
buyurmuşlardır.
Düşününüz
ki zaman Asr-ı Saadet... Cemaat muhteşem Ashab-ı Kiram...
Gidilecek yer, Allah'ın mescidi... Yapılacak amel Peygamber
(S.A.V.)'in «gözümün nuru» diye tavsif buyurdukları Namaz...
Arkasına geçilecek imam ise beşeriyetin medhini yapmaktan dahi
aciz kaldığı, varlık sebebimiz Peygamber-i Zişan (S.A.V.)... Ve
O'nun verdiği ruhsat... Bu şartlarda dahi «evinizde kılmanız
daha hayırlıdır!..»
Yine
rivayet edilir ki Hz. Ömer (R.A.)'in hilafetinde oğlu Hz.
Abdullah (R.A.) kadınların mescide gelmelerine engel olunca o
şecaat sahibi «Sen Resûlüllah'ın müsaade ettiği şeyi nasıl
yasaklarsın!..» dediğinde «Resulullah bugünkü ahvali görseydi o
da yasaklardı.» cevabı karşısında sükût etmiştir.
EVDEN
ÇIKIŞ ADABI
Birinci
husus bu «evlerde ikamet» mevzuu olduktan sonra ikinci husus ta
şer'i bir zarurete mebni olarak dışarı çıkmak mecburiyetinde
kalınınca uyulacak esastır-ki bu da yukarıda zikrettiğim âyet-i
kerimede açıkça belirtilmiştir: «Evvelki cahiliyet çıkışı gibi
çıkmayın.»
Tefsir
sahipleri âyet-i kerimede «Cahiliyet-i ula» diye geçen zaman
üzerinde ihtilâfa düşüyorlar. Bu zamandan kasdın Hz. Adem (A.S.)
ile Hz. Nuh (A.S.) arasında geçen zaman olduğunu belirtenlerin
yanısıra Hz. İbrahim (A.S.)'in dünyaya geldiği zaman, yani,
Nemrud'un zamanı diyenlerin bulunduğu gibi Hz. İsa (A.S.) ile
Peygamberimiz (S.A.V.) arasındaki zamanın olabileceğini
söyleyenler de vardır.
Ancak
mefhum hangi zamanı kaplarsa kaplasın Câhiliyet-i Ûlâ'da
kadınların halinin şu ahval üzere olduğunda ulema ittifak
halindedir.
Bu devrin
kadınları çeşitli ziynetlerle süslenerek erkeklerle pervasızca
ülfet ve ünsiyet ederlerdi. İstediği yerde gezer gayet letafetli
bulunurlardı. Erkeklerin meyledeceği her türlü gayr-i meşru
esbaba tevessül ederek diledikleri kimseyle diledikleri zaman
gayr-i meşru bir şekilde görüşebilirlerdi.
İşte
mecburiyet dahilindeki çıkışlarda «böyle çıkmayın» diye emir
vardır. Kisvenin tesettüre lâyık olmasından sonra kelâmlarında
ince, nazik, değil, ciddi - haşin olmasına dikkat edilmesi
emredilmektedir. Bundaki ilâhi hikmet, karşı cinsin kalbinde
vesvese uyandırmamak içindir.
Bundan
sonra yürüyüşlerinde vekarlı ve edepli olarak günümüzün
«kaldırım yosmalarını» taklitten uzak duracaklar ve kesinlikle
dikkat çekmeyeceklerdir. İlâhi emir şudur: Gizledikleri
zinetleri bilinsin diye, ayaklarını da vurmasınlar. (Erkekleri
kendilerine meylettirmesinler.)» (En-Nûr Sûresi, Âyet: 31).
Buradaki İlâhi hikmet açıklanırken Seyyid Kutub şöyle diyor:
«Ziynet
eşyalarının şakırtısını duymak veya uzaktan bir kadın parfümünün
kokusunu farketmek birçok kişinin hislerini tahrik eder,
sinirlerini harekete geçirir ve reddi mümkün olmayan azgın bir
fitneyi uyandırır.» (Fizilâl'il-Kur'an, Cilt: 10, Sh. 425-426).
Bu
açıklamayı kavradıktan sonra İlâhi yasaktaki esrar da ortaya
çıkmış olur.
MESKENLERDE DURUM
Bir
zaruret dahilinde dışarıya çıkarken uyulacak halleri de böylece
gördükten sonra gelelim meskenlerin içerisindeki duruma:
Bu ilâhi
nizamda kadınla erkeğin ilişkileri başıboş bırakılmamış bir
kısım kayıtlar altına alınmıştır. Bu nizamda kadın, sokaklara
dökülerek erkeğin nefsi arzularını tatmin eden bir eşya
değildir. O başıboş ve sorumsuz bir varlık gibi rast geldiğiyle
düşüp kalkamaz, herkesle dilediği gibi konuşup görüşemez. Bütün
bu şartlar birer kısıtlama değil, bilâkis onu cahiliye kadınının
düştüğü zillete düşmekten muhafaza edici birer unsurdur. Buna
riayet eden kadın cemiyet içerisindeki mevkini korur, izzet ve
şerefi ile annelik vasfını elinde tutar. Riayet etmeyen de
erkeklerin kendisine niçin baktıklarını umursamaz,
anlamamazlıktan gelir, onların ilgisiyle şımarır bütün
açıklığıyla onlara hizmet (!) ettiği halde onlar hakkında
yukarıda gördüğümüz gibi en ufak bir menfi beyanatıyla «deli»
«kaçak» damgasını yer.
Dileyen
cehennemde yanmak karşılığı karşı cinsinin behîmi arzularını
tatminle ömrünü tüketsin, dileyen de Cennet ve Cemale nail olmak
için kulluğunun idrakinde olarak Cenab-ı Hakk'ın müsaade
ettiklerinin dışında kimseyle görüşüp konuşmasın.
Allah
(C.C.) kadınların görüşme şekillerini ve görüşebileceği
kimseleri Kur'an-ı Kerim'de açıkça beyan buyuruyor.
«...Bir
de (Peygamberin) zevcelerine gerekli birşey soracağınız vakitte,
perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalpleriniz,
hem de onların kalpleri için daha temizdir.» (El-Ahzab Sûresi,
Âyet: 53).
Hülasatü'l-Beyan'da âyet-i kerimenin tefsiri yapılırken
karşılıklı ilişkilerde uyulacak bu esasın sırf Peygamber
(S.A.V.) zevcelerine değil bütün kadınlarda ele alınması
şeklinde olduğu bildirilmektedir. (Bkz : Cilt: 11, Sh. 4463).
Peygamberimiz (S.A.V.) buyurdular ki: «Kadınların yanına
sokulmaktan sakınınız. Bir kişi «Ey Allah'ın Resulü! Ya kayın
biraderi hakkında ne buyurulur?» diye sorunca: Resulüllah
(S.A.V.) «Kayın biraderi ölümdür» buyurdu (Tirmizi).
Ali
Arslan hoca daha önce zikrettiğimiz kitabının, 67. Sh.'de bu
hadisin izahını yaparken, şöyle diyor:
. Mahremi
yanında olmadığı halde yabancı hanımın yanına sokulmayı mutlaka
haram kıldı. Kadının veya erkeğin yakınlarından soruldu, onun
tehlikesine ve birçok fitneye yol açtığına işaret ederek «yakını
ölümdür» diye buyurdu. Öyle ise bir evde karışık bir şekilde iki
evli kardeşin oturması mahzurludur. Ancak odaları ayrı
yekdiğerinin hanımını görmezse mahzuriyet kalkar. Fakat en
sağlamı ayrı oturmaktır. Çünkü nikâhı ebediyyen düşmeyenler
senin mahremin sayılır. Yengen, amcazaden, halazaden mahremin
değildir. Halk arasında cazip olan amcazadeyi, dayı oğlunu ve
teyze oğlunu ecnebi saymamak (namahrem saymamak) şer'i bir hüküm
değildir. Yanlıştır. Allah'ın hükmü adet ve geleneklerle ortadan
hiç kalkar mı?
Görüyoruz
ki bu nizamda karmakarışık bir arada oturmak, söyleşip
şakalaşmak, kalpleri meylettirmek için cilve naz yapmak yok!
İlâhi bir emirle perde var!
Bu ilâhi
emir geldiği vakit Peygamberimiz (S.A.V.)'in necib akrabaları
«Ya Resûlallah bizim için de mi perde var» diye sormaları
üzerine Cenâb-ı Hak kadınlar için yedi sınıf kimselerle
konuşurken perde lâzım olmadığını beyanla akrabanın
hareketlerini tayin etmiştir.
«Zinetlerini
(ve süs yerlerini) ancak şu kimselere göstersinler
(gösterebilirler) : Kocalarına, yahut babalarına, yahut
kocalarının babalarına, yahut kendi oğullarına, yahut kendi
erkek kardeşlerine, yahut erkek kardeşlerinin oğullarına, yahut
kız kardeşlerinin oğullarına, yahut müslüman kadınlarına, yahut
ellerindeki cariyelerine, yahut (şehvetsiz ve kadına) ihtiyacı
olmayan (sırf yemek peşinde koşan) uyuntu kimselere, yahut henüz
kadınların gizli yerlerinin farkına varmamış olan (erkek-kadın
münasebetini bilmeyen) çocuklara.» (En-Nûr Sûresi, Âyet: 31).
Hülasatü'l-Beyan'da ayrıca kadının amcasıyla dayısının pederi
makamında olduğundan mahrem olup bu iki sınıfın zikredilmediği
kayıtlıdır. (Bkz. Sh. 4463).
Âyet bu
kadar açık olarak ortadayken ve Resulullah (S.A.V.) 'e «Ya
Resulallah kayın biraderi için ne buyurursunuz» sorusuna varlık
sebebimiz tarafından «kayınbiraderi mi? Ölüm!» denilmişken İslâm
aileleri arasında «kadın dayısının, amcasının oğluyla karşılıklı
görüşüp konuşabilir mi, kaynı biraderiyle oturabilir mi?»
şeklindeki tartışmaların ne denli yersiz olduğu açıktadır.
Bugün
şehirlerde çılgınca bir hayat yaşanırken kırsal kesimde de saf
insanımızın inancını örf ve adetler yozlaştırmış bulunuyor.
Şehrin kalabalık kaldırımlarında moda gençliğinin taş bloklara
çarpan çığlığını köyün toprak damlı evlerindeki gelenekler takip
ediyor. Aslında her ikisi de antik inanışın ayrı kolları olan bu
çapraz gelişime dur diyecek olan, yine kendi değerlerine sahip
çıkan müslümanlardır. Müslüman, beton blokların kokuşmuş
insanına da, çorak toprakların gelenekçi teb'asına da İslâm'ın
mesajını sunmakla görevlidir. En güzel nizam; İslâm, en güzel
mübeşşir, müslümandır.
Toplumda
gelenek olarak yerleşmiş olan kadının erkeğe saygı göstermesi
zamanla onların namahrem erkekler etrafında pervane gibi
dönmesine yol açmıştır.
Bugün
şehirlerde yaşayan ve bilhassa varlıklı ailelerin müptelâ olduğu
sosyete hayatı artık mahrem-na mahrem kavramlarını kelime olarak
bile duymaktan mahrum durumda. Şehrin gecekondu sakini ise
genelde kırsal kesimin halkı gibi yaşayarak bu kavramların
değerini bilmiyor.
Toplumumuz öyle bir hale getirildi ki, bırakın moda
şaşkınlarını, gelenekçi bir hayat sürdürenler bile islâm'ın
dışında kalan bir tutuculuğu din adına sürdürmeye devam
ediyorlar. Abdest alıp, namaz kılan ailelerde bile kadınların
namahrem erkeklere hizmet etmesi ne hazin bir olay! Bundan da
öte İslâmî bir emri yerine getirmek için kayın biraderi,
dayısının oğlu, teyzesinin oğlu gibi yakın akrabaya mensup
namahrem erkeklerin huzuruna çıkmayan kadınlar hor görülmekte
hattâ akrabaları tarafından dışlanmaktadır. Öyle ki çoğu
ailelerde böyle bir İslâmî tavır o aileden dışlanmaya sebep
teşkil etmektedir. Böyle durumlarda Allah (C.C.) 'in emrini
akrabaların tavsiyesine değişmeyen şuurlu müslümanlarm yanısıra
kadınlığın verdiği zayıflıkla aksini yapanlar da var. Bizim
arzuladığımız herkesin Allah (C.CJ 'in emirlerine uymasıdır. Hiç
değilse uyanlara saygı göstermek insana vicdanının yüklediği bir
borç olmalı.
Bugün
birçok yerde kadının eve gelen namahrem erkeklere (gerek yakın
akrabadan gerek arkadaş gurubundan) hizmet etmemesi ayıplanmakta
hattâ böyle bir davranış dine de aykırı sayılmakta. Bundan daha
büyük gaflet olur mu? Varlık sebebimiz (S.A.V.) Hz. Hasan (R.A.)
'dan rivayet edilen bir hadisinde şöyle buyurdular:
«Ey
kadınlar, ancak mahreminiz olan erkekler ile konuşun,
olmayanlarla konuşmayın.» (Ra-müz el-Ehâdis, Cilt: 2, Sh : 469,
Hadis Nü : 1).
Peygamberimiz (S.A.V.) yine buyurdular ki:
«Kadınların, muztar vaziyette olmaları hariç, sokağa çıkmaktan
nasipleri yoktur. Ancak iki bayram müstesna. Kurban ve Ramazan
Bayramı. Onların yollarda da nasibi yoktur, kenarları hariç.» (Ramüz
el-Ehâdis, Cilt: 2, Sh: 365, Hadis Nü: 1);
Konumuzun
sonlarına yaklaşmış olduğumuz buralarda mühim bir hatırlatma
yapmak istiyoruz :
Günümüzde
zaruret içerisinde olup ta kapa-namayan kadınlar var. Bu
gibilere yardım etmek Resulullah (S.A.V.)'in emrine uymaktır.
Zira bu konuda mervi hadis-i şeriflerinden biri şöyledir .-
Hz. Hişam,
Hafsa Binti Sirin'den, o da Ummu Atiyye (R.A.)'den tahdis, etti.
Ummu Atiyye dedi ki... Ben.
«Yâ
Resulallah! Herhangi birimizin Cilbabı (yani örtünecek çarşafı
ve sâiresi) bulunmuyor! dedim.
«— (Resulullah:)
kardeşi kendi cilbablarından birini ona (ariyeten) giydirsin
buyurdu.» (Sofuoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi, Cilt: 3, Sh. 52).