KADININ
İKTİSADİ MUHTARİYETİ
Kadının
iktisadi muhtariyetini kazanması nasıl olacaktır. Modern Batı
toplumunun nazarında kadının bir «üretim aracı» olarak
kullanılması acaba muhtariyet midir?
İki
cinsin münasebetlerini kısıtlayan Hıristiyanlığa karşı,
serbestlikten kasıt fuhuşun yeniden yaygınlaştırılarak kadını o
sefil hayata tekrar düşürmek midir?
Yoksa;
Kadının
insanca yaşayabilmesi için her türlü geçim gailesini erkeğin
üzerine kesin bir borç olarak yüklemek,
Her iki
cinsin de yapması gereken görevleri fıtratlarına göre taksim
etmek,
Ve her
iki tarafın da ilişkilerini meşrulaştırmak daha doğrusu
insanîleştirmek için nikâh temeline dayalı aile müesseseleri
kurmak mıdır? İşte bu noktada modern müşriklerin elinde geçerli
ve insan fıtratına uygun bir ölçüleri maalesef mevcut değildir.
Eşitlik
mevzuu sadece ahlaka taalluk eden hususlarda kalmamıştır. Yani
sadece «bir erkek nasıl iffetliyse kadın da öyle iffetli ve
temiz olmalıdır» mevzuunda kalmamış bilâkis eşitlik denilen şey
çalışma hayatına da teşmil edilmiştir. Temel prensip «erkeğin
faaliyet sahasında kalan her işin kadınlar tarafından da
yapılması» şekline dönüşmüştür. Bunun neticesinde kadın
yaradılışına uygun fıtri ve tabiî vazifelerini bir köşeye iterek
gaflete düşmüş, ilâhi nizamın koyduğu usûl ve bağlayıcı
hükümlerden sıyrılmıştır. Dolayısiyle kadın insanlığın bekası
için şart olan asli vazifesini terk etmiştir. Politikayla
uğraşmak, fabrikalarda çalışmak, sportif faaliyetlerle çıplaklık
pozları sergilemek onun esas «annelik» vazifesini bazen ikinci
plâna itmiş, bazen de tamamen ortadan kaldırmıştır. Hatta değil
ki vazifesini haysiyet ve şerefini, iffet ve namusunu dahi silip
götürdüğü zamanlar olmuştur. İşte politikanın bazı kadınlara
getirdiği nokta gözler önündedir. Bundan bir müddet önceki
İtalyan seçimlerine yapılan hazırlıklar dahilinde kadın
politikacıların düştükleri rezaleti gazeteler şöyle haber
veriyorlardı: (*)
(* J Bu
kitabın ilk baskısı Haziran 1984'de yapıldı.
Trieste,
AP Haber Ajansı'ndan İstanbul gazeteleri :
«İtalya'da seçimler yaklaşırken, ilginç kampanyalar da başladı.
Kuzey İtalya'da Trieste'de yerel meclis için adaylığını koyan
Komünist Partisi kadın adayı, 36 yaşındaki Dora Pezilli her
konuşmasından önce çırılçıplak soyunmaya başladı.»
«Fahişelerin yaşam koşullarının düzeltilmesi yolundaki
çalışmaları ile tanınan Pezilli, hareketinin çıplakların
özgürlüklerinin kısıtlandığını göstermeyi amaçladığını
belirtiyor. Kadın aday, ayrıca kadınların havuzlarda çıplak
yüzmesini yasaklayan yasanın da değiştirilmesini istediğini
vurguluyor.»
«Yetkililer Pezilli'nin bu hareketine tepki gösterdiklerini
belirtirken, kadın aday seçim gününe kadar çırılçıplak konuşma
yöntemini sürdüreceğini söylüyor.»
İşte
politika denilen mefhumun bir kısım kadınları getirdiği nokta!
İşte iş
hayatında fıtrattan uzak eşitlik fikrinin açtığı belâ!
Durum
böyle olunca evlilik veya aile yuvası diye bir mefhum ortada
kalır mı?
Eşitlik
fikriyle ortaya çıkan kadının saçmalığı o derecedir ki artık
onun bütün düşünme hassaları dumura uğramıştır. Bu korkunç
başbelâsı onun gözlerini döndürmüş saçma - sapan fikirlerin kör
döğüşüne düşürmüştür. Bu bedbaht hayatın çirkef girdabına
yuvarlanan kadın o noktaya gelmiştir ki, bütün ar ve haya
duygularından azade bir halde çırılçıplak meydanlarda nutuklar
irad ettiği halde yine de mezkur bölgede «çıplak»lana
hürriyetinin olmadığından dem vurmaktadır.
Bu sadece
İtalya'da mı böyledir? Hayır! İslâm'dan tecrit edilmiş bütün
cemiyetlerde bu aynıdır. Nitekim İtalyan kadının düştüğü matemli
hayatı bu şekil anons eden gazeteler aynı günlerde İngiliz
Krallığı'ndan da haberler veriyorlardı. Bir zamanların güneş
batmayan «Büyük Britanya» sının kadın lideri «Teacther»ın bütün
ahlâk mefhumlarını ayaklar altına alan demeçleri yayınlanıyordu.
Günümüzdeki kadın kahramanların (!) en önde gelenlerinden olan
aynı zamanda dünya kamuoyuna «Falkland Fatihi» olarak angaje
edilen bu hanım liderin ahlâk mefhumunu bertaraf etmiş demeci
olan «erkeklerin beni seksi bulmalarından hoşlanıyorum» sözleri
peşpeşe gazetelerde neşredilmişti.
Kadının
erkeğin girdiği her iş sahasına girmesi gibi değerlendirilen
«Çalışmada, iş hayatında eşitlik» fikri sadece batı dünyasında
değil, hemen hemen bütün İslâm âleminde de revaç bulmuş aynı acı
akıbetler buralarda da cereyan etmiştir.
Hülâsa,
iş hayatında kadının kadın olarak yapması gereken «aslî vazife»
onun faaliyet sahasının dışına atılmış oldu. Kadın belki içten
gelen bir duyguyla kendisine cemiyetin telkin ettiği bu
duygulardan hoşlanmamaktaydı amma o, herşeye rağmen bu hayata
alıştırılmıştı.
Toplumlardaki ana düşünce eskiden, erkeğin dışarda çalışıp -
didinerek evine getirmesi gereken maddî kazancın temini artık
kadının da omuzlarına binmiştir. Başlangıçta aile geçiminde
«ekonomik güç» olarak değerlendirilen bu hareket neticede
çığırından çıkmıştır. Bugün bir kadın dışarda çalışırken
kendisini bazı hareketlerin içinde bulmaya zorunlu hisseder.
Bunun başında da kadının giyim - kuşam mevzuatı gelir.
Ahlâk
kurallarından uzaklaşmış cemiyetlerde hiç şüphe yoktur ki
kadında aranan vasıf onun sadece etidir.
Belki
üretilen mal, tüketilen emtia aynıdır amma kadınların yürüttüğü
ticarî faaliyetlere daha fazla rağbet olduğu bir gerçektir.
Kalitede aynı, fiatta aynı olan bir malı kadının erkekten fazla
satmasının sebebi nedir?
Bu tip
faaliyetler cemiyete onarılması güç iki yara açmıştır. Bunlardan
birincisi «dişiliğinin» işe yaradığını hisseden kadın onu, daha
fazla kazanıp, daha fazla tüketme mevzuunda bir araç olarak
kullanma gafletine düşmüştür. Bu işin ahlâkî yönündeki yaradır.
İkincisi ekonomik açıdan açtığı yaradır ki bu da en az diğeri
kadar zarara yol açmıştır. Kadın iş hayatında devamlı beraber
olduğu karşı cinsine cazip gözükmek için normalin üç dört misli
fazla masrafa girer bir yandan, çoluk - çocuğun bakımı,
yetiştirilmesi, özel ev işleri için ayrı ayrı masraflar edilir
diğer yandan. İş bununla da kalmaz, bir aileden hem erkek, hem
kadın çalışırken öte tarafta binlerce aile reisi iş bulamayarak
memleketlerin işsizler ordusu her geçen gün misli misline
katlanır gider...
Bu ve
benzeri saikler kadını erkeğe bağımlı olmaktan uzaklaştırdı.
«Nikâh» ın lüzumsuzluğuna hükmedilerek gayr-i meşru yaşantı
revaç buldu : Bu durumda kadını sıkan tek problem kalmıştı;
çocuk mevzusu! Bu da bir yandan «doğum kontrolü» ismi altında
yürütülen faaliyetlerle asgariye indirilirken diğer yandan da
nesebi meçhul çocukların yani «piç»lerin anneleri cemiyet
içerisinde yadırganmayacak mevkiye getirildiler. İşte Modern
Avrupa'nın karşılaştığı ahlâkî çöküş!..
Bugün
Avrupa'da yapılan anketlerde evlenmek istemeyenler isteyenlerin
üzerinde bulunuyor... Niçin? Bunların hepsi Ortaçağ Avrupa-sı'nda
olduğu gibi rahibe hayatı mı yaşamak istiyorlar? Kesinlikle
hayır. Günümüzde artık çıplaklık yadırganmamakta, tedbirlerle
çocuk yapmaktan korunulmakta ve kadın geçinmek için erkeğe
muhtaç olmamaktadır. O halde niçin insanı «fazilet» sahibi kılan
bazı zorluklara katlansın? Cinsi sapıklığın her türlüsünün
alkışlandığı bir toplumda koca bir ömrü niçin tek bir kocayla
geçirsin?
Kadını
bu hale kim, niçin getirdi?
Soyunarak
iffetini, namusunu, şerefini teslim eden, yani bu dâvada
kaybeden kadın oldu, fakat kazanan kim oldu? Sadece edebiyat ve
matbuat âlemine bakmak bile bu soruya doğru bir cevap vermemize
yetecektir. Bugün bu gibi faaliyetlerin ticarî yönünde genel
olarak erkeklerin hâkim olduğu bir gerçektir. Artık ahlâkî
değerlere önem veren hiçbir basın organı «çıplak» ları neşreden
cerideler kadar satamıyor, Hiçbir ilmî kitap ta, cinsel konuları
ahlâk kurallarını çiğneyerek işleyen «kaldırım romanları» kadar
satamıyor!..
KADIN
BATIDA TİCARET METAIDIR
Kadının
ahlaken ne derece çöktüğünü görmek için batıyı biraz daha
dikkatle incelemek gerekiyor. Bir İngiliz, örneği verdik! Acaba
onların kadınları da önceden «haysiyet ve şereflerine»
düşkün oldukları halde bu noktaya şu anda mı geldiler? Hayır.
Onlarda da bu süfli hayatın tarihi eskidir. Ancak bu krallıkta
fuhşun 18. yüzyıldan sonra sınıflandığını görmekteyiz. O zamana
kadar toplum içinde «fahişe»lik sıfatıyla bir «düşüklük» kazanan
bu kesimin 18. yy.'dan itibaren revaç bulduğunu görüyoruz.
Merhum Allame Mevdûdî bunu «Hicâb»ında George Bailly Scott'un
«Fuhuş Tarihi» adlı eserinden şu parçalarla ifade ediyor:
«Bu
memlekette bir kısım kadınlar vardır ki malûm olduğu üzere
vücudlarını kiralamak suretiyle geçimlerini temin etmektedirler.
Bunları bir tarafa bırakalım, fakat sayıları gün geçtikçe artan
diğer bir kısım kadınlar da vardır ki, mevzuumuz itibariyle asıl
üzerinde durulması icap eden onlardır. Zira bahsi geçen
kadınlar, geçimlerini temin etmek gayesiyle değil, bambaşka
sebep ve saiklerle vücudlarını kiralamaktadırlar. Onlar geçim
sıkıntısı çekmemektedir. Zira madde bakımından geniş imkânlara
sahiptirler. Fakat başka ihtiyaçları vardır. Asıl bunları elde
etmeye çalışırlar. Gelirlerini biraz daha artırmak, daha fazla
harcama imkânlarına sahip olmak için bu yolu tercih ediyorlar.
Yani bu kadınlar, resmen değil de zımnî olarak (kaçamak
suretiyle) prostitution yapmaktadırlar.
Fuhuş ve
zina suretiyle vücudlarını satmayı meslek haline getirenlerle bu
işi zaman zaman yapanlar arasında hakikatte fark yoktur. Fakat
her nedense ikinci guruba dahil olanlara «fahişe» denmemektedir.
İşte aradaki fark sadece bu kadardır. O halde fahişeleri iki
guruba ayırabiliriz :
a)
Prostitutionu meslek haline getirenler,
b)
Meslekten olmayan amatör fahişeler, (Amateur Prostituer),
Zamanımızda, meslekten olmayan amatör fahişeler, eskiye nazaran,
meslek sahibi prostitues'-lerden sayı itibariyle daha çoktur. Bu
tip kadınları cemiyetin en alt sınıfları arasında görmek mümkün
olduğu gibi yüksek sosyetelerde de varlıklarını bol bol müşahede
etmek imkân dahilindedir. Yani her zümre ve sınıf halk arasında
yayılmışlardır. Meslek dışı fahişeliği sürdürmekle beraber
kendilerine bu şekilde hitap edildiği ve yaptıkları işin,
mahiyet itibariyle «prostitution» dan başka bir şey olmadığı
söylendiğinde kıyametleri koparır, ortalığı velveleye verirler.
Çünkü onlar, şeref (!) ve haysiyet (!) sahibi sosyete
hanımefendileridir. (!) Fakat kızsalar da bağırsalar da, veya
buna benzer herhangi bir reaksiyon gösterseler de «FAHİŞELİK»
leri katiyyen değişmez. Yine bu isim altında anılmalıdırlar.
Yani bu gibi tavır ve hareketlerle hakikatleri değiştirmeğe,
elbette ki, imkân yoktur. Onun mahiyeti değişmez. Hakikat olarak
kalır.
Her ne
olursa olsun, cesaretle söylemek mümkündür ki, bu gibi
kadınların ahlâkî durumları alelade, bayağı ve hayâsız mesleki
fahişelerden daha iyi ve daha üstün değildir...
Zamanımızın genç kızları yeni yeni modaların peşine takılmakta
beis görmemektedir. Bunlar hiç çekinmeden, utanmadan, hatta
kendileri için bir nevi övünülecek şeymiş gibi, bazı
davranışlarda bulunurlar ki, maalesef eski devrin en adi ve
hayâsız sokak kadınları bile bu gibi hareketleri yapmaktan
çekinirlerdi. Meselâ, uygunsuz bir yerde sigara içmek, en ağır
içkileri kullanmak, dudakları ve yüzü boyamak ve daha küçük
yaştan itibaren, erkekleri avlamak için makyaj yapmak, açıktan
açığa ve hiç utanmadan, sıkılmadan cinsî bahislere dair
konuşmak, bu gibi şeylerden herkesin duyabileceği şekilde
bahsetmek, gebe kalmayı önleyici tedbirler hakkında izahat
vermek, bu hususta bildiklerini sayıp dökmek, fuhuş ve uçkur
edebiyatından söz açmak ve bunlara benzer aşağının bayağısı
hareketler ki, hepsi de yeni modanın icaplarındandır.
Yukarıda
vasıflarını saydığımız kız ve kadınların sayısı, maalesef,
gittikçe artmaktadır. Nitekim bunlar, henüz evlenmeden, binbir
macera geçirmiş olan kız ve kadınlardır. Şimdi, kilisede
Mezbah'ın —mıhrab— (Autel) karşısına geçip de, nikâh kıyıldığı
zaman, kocasına sadık kalacağına dair papaza söz veren gerçekten
bakire matmazellere o kadar ender rastlanmaktadır ki, neredeyse
«yokluklarına hükmedebilirsiniz.
«Diyebiliriz ki, bu sebeplerin başında, her şeyden evvel, süs
merakı gelmektedir. Umumiyet itibariyle her genç kız bir nevi
süs meraklısıdır. Modayı takip etmek, pahalı kumaşlardan
yapılmış elbiseler giymek, güzellik ve cazibesini biraz daha
arttırıcı çarelere başvurmak veya bir kelimeyle «güzel» görünmek
onların en çok meşgul oldukları hususlardandır. Bu gibi
duygular, sözünü ettiğimiz kızların benliğinde şiddetli hırs
şeklinde yer bulmaktadır. İşte kadınları, kaçamak prostitution'a
teşvik edici en büyük sebeplerden birisi budur. Nitekim, dikkat
ederseniz, üzerinde ciddiyetle durursanız varacağınız netice şu
olacaktır :
Her gün
tesadüf ettiğimiz binlerce genç kızdan ekseriyetinin elbiseleri
o kadar kıymetli ve pahalı kumaşlardan yapılmıştır ki, bunların
meşru şekilde ve normal yollarla kazanılan paralarla yapılması
kabil değildir. Hattâ, ailelerinin kazanç durumları da bu
şekilde giyinmelerine asla müsait bulunmamaktadır. Buna göre,
geçen asrın ikinci yansından sonra vaki olduğu gibi, bugün de şu
gerçeği belirtmekte fayda vardır:
Bu
kıymetli elbise ve giyiniş zenginliğini, küçük hanımlara tedarik
eden saik kendi kazançları değildir. Şüphesiz bahis mevzuu hayat
bir «erkek» tarafından temin edilmektedir.
Şu farkla
ki: •'•'•'•
Evvelce
bu giyim - kuşamı küçük hanıma tedarik eden erkek-
Koeasıydı.
Yahut
babası veya onlara yakın birisiydi.
Şimdi
ise, bu gibi yakın akrabalara yabancı erkekler vekâlet etmekte
ve onlar namına bahis mevzuu elbiseler temin olunmaktadır.
Kadınların hürriyete kavuşmuş olmaları da bu hususa tesir
etmemiş değildir. Birkaç sene evveline gelinceye kadar, anne ve
babalar, kızlarının ne yaptığını, nerelere gittiğini, kimlerle
^arkadaşlık ettiğini soruşturup araştırırdı. Zamanımızın
kızlarına verilen serbestlik ise, bundan 30 - 40 sene önce
kat'iyyen yoktu.»
Bütün bu
yıkıcı akımlara dikkat edince ortaya bir gerçek daha çıkıyor. O
da; 19. yüzyıldan sonra peşpeşe yapılan sanayii inkılâblannın
kadınlar üzerindeki ezici tavrıdır.
İslâmî
prensiplerden uzak «kapitalizm toplumu» nün korkunç bencilliği
kadının kötü yollara düşmesinde mühim bir rol oynadı. Sanayii
inkılâblanyla «sermaye işletmeciliği»ndeki mevcut nizam alt üst
oldu. «Gemisini yürüten kaptandır» hesabı herkes kendi
kapitalini istihsal sahalarına yatırırken her türlü imkândan
istifade etmeye kalkışmıştır. Nelerdir bu istifade yolları? Biz
kadının üzerindeki duruma bakacağız.
Kapitalizm toplumunun yeni ahlâk anlayışına göre kazanç
yollarının her türlüsü meşrudur. Sermaye ve servetin
çoğalmasında her türlü yola başvurmaktan daha akılcı birşey
olamaz. İşte bu inançta olan batı toplumunda fertler kendi
menfaatlerini korumak için toplumun her türlü ahlâk kurallarını
çiğneyip geçti. İnsanların zayıf noktaları adeta bir sermaye
olarak kullanılır oldu. İş bu noktaya varınca başta çiğnenecek
hak ve hürriyetler kadının olmalıydı. Zavallı kadın sermaye
sahiplerinin tezgâhında «onun malını teşhir ediyor» um
zannederken gerçekte teşhir edilenin kendi vücudu olduğunun
farkında bile değildi.
Kendi
menfaatleri peşinde koşan çıkar sahipleri bu «üretici»lik
psikolojisini kadının manevî bünyesine yerleştirdikten sonra
onun «zaafından faydalanmaya başladı. Bir yandan insanın «güzel»
e düşkünlüğü, öte yandan kadında önü alınmaz bir «ihtiras»
olarak var olan «güzellik duygusu». Ve neticede sermaye
sahiplerinin kazandığı «güzellik yarışmaları» ve «güzel»lere (!)
çevirtilen «reklâm» filmleri vs... Böylece ahlâkî anlayışları
dumura uğrayan kadınların «sinema -tiyatro - sahne» üçgeninde
düştükleri korkunç akıbet!
Gerek
Asya kesiminde hortlayan «tabiatçıîık» ve gerekse batıda hızla
yaygınlaşan «kapitalizm» insanlığın ahlaken çökmesinde müşterek
suçun iki ortağıdır. Zira biri kazanmak için herşeyden bu arada
«kadının vücudu»ndan da yararlanmayı «meşru» görmekte bir diğeri
ise «toplum ahlâkı» nın düzelmesinde ana faktör olan «Allah
inancını» silip süpürmektedir. Bu iki küfrî anlayışın toplum
üzerine getirdiği felâket nedir?
Evvelâ,
«insan hakları» çiğnenerek kadın adeta erkeklerin faydalanması
için «emtia» olmuştur. Bunun getirdiği netice ise ahlâkın
ortadan kalkmasıdır. Ahlaken çökmüş toplumlarda artık «namus -
ar - haya» gibi mefhumlar «anlaşılmaz bir dil»in sözlerinden
ibarettir.
Bu
kuralların kaybolduğu toplumlarda «nikâh» kaideleriyle bağlı
birleşmelerle «zina» olan gayr-i meşru ilişiklere dayanan
birleşmeler arasındaki fark azalır.
Fuhşun
yaygınlaşması sonucu toplumda manen «şehvet ve hayâsızlık»
hastalığı alır yürür. Bunun neticesi aile bağları kopar, zührevî
hastalıklar kol gezer, bedenî kuvvetler zeval bulur «doğum
kontrolü» vs. adı altında çocuklar öldürülür. Hülâsa tüm «dünya
toplumu» için bir felâket başlar.
KADINI
NASIL İSTİSMAR ETTİLER?
Kadını bu
duruma düşürmek için islâm kurallarından uzak olanlar her türlü
şeyi telkin etmekten geri kalmadılar.
Amerika'da Mac Faddin «Çocuk doğurmak, kadının güzelliğini
bozabilir...» gibi onların zaafından faydalanacak şeyler
zırvalarken yüreklerine de devamlı «çirkinleşen kadın kocası
ölünce veya ondan boşanınca ne yapar» şeklinde korkular salıyor,
öte yandan da Fransız doktorları «öyle bir devre kavuşmalıyız ki
bir insan, yalana dolana başvurmadan, hiç sıkılmadan ve
çekinmeden, meselâ ben yirmi yaşındayken frengiye yakalandım
diyebilmeli» gibi saçmalarla onları psikolojikman bu hadiseye
hazırlamaya uğraşıyorlardı.
Bütün bu
çabalar boşuna değil, bir neticeye gitmek içindi ve istenilen
neticeye gidildi. Bu tip gayretlerin sonunda cemiyetin geldiği
vahim tabloyu Amerikalı Hâkim Lind «Bu zamanda her genç kız,
sevgi bahsinde fıtraten her istediğini yapmakta serbesttir. Bu
hürriyet onun en tabii hakkıdır. Üstelik gebe kalmamak için de,
elimizde yeteri kadar ilmî tedbirler mevcuttur.» şeklindeki
sözlerle belirtecektir.
İslâmî
yaşayışın dışındaki bu süfli çalışmalar gerçekten kadının
haklarını kullanması, insanca yaşaması ve cemiyet içerisindeki
ulu yerini alması için miydi? Kesinlikle hayır. Bütün bu
gayretlerin altında yatan ana gerçeği Fransız Senatörü M.
Ferdinand Dreyfus Senato Meclisi'ndeki şu takririyle açığa
vuracaktır:
«Zamanımızda kadınların derilerini satması, yani bir kelimeyle
fahişelik, alelade sanatlardan değildir. Bu iş ferdin
çerçevesini çoktan aşmıştır. İyi bir organizasyonla, bu sahada,
üstün bir malî güce sahip olmak işten bile değildir. Bu sebeple
bahis mevzuu faaliyetleri büyük sanayi ve ticaret
işletmelerinden saymak onları bu gurupta mütâlâa etmek lâzımdır.
Yani bu husus mutlaka organize edilmesi gereken zarurî bir
endüstridir. Maddesini tedarik etmek ayrı bir mevzu... Bu işin
talipleri vardır, muayyen metodlarla çalışan pazarları
mevcuttur. Hammadde yaşları ilerlemiş gençlerle kızlardır...
Hele kızların yaşı on civarında olursa, müşterilerin arayıp da
bulamadığı maden...»
Fikri
sapıklığın kol gezdiği memleketlerde durum bu derece bir vahamet
arzederken acaba İslâm âlemi ne haldedir?
Avrupa'dan İslâm âlemine teknikden ziyade bir «Fikri göç» akın
etmiştir. Bu akımın neticesidir ki bugün bir Avrupa ülkesinde
olduğu gibi müslüman ülkesinde de ahlâkî çöküş çoktan
başlamıştır. Daha bundan birkaç yıl önce batı ülkelerinde
okullara «Seks Dersi»nin konmasını taaccüple karşılayan, batıda
bir üniversite talebesinin hamile kaldığını hayretlerle neşreden
basın organlarının bulunduğu İslâm ülkelerinde bugün durum
onlardan da beterdir. Uzağa gitmeye hacet duymadan ülkemize bir
göz atalım.
Bugün
fuhuş ortaokul çağındaki çocuklara kadar sirayet etmiştir. Gün
geçmiyor ki gazetelerden 15 -16 yaşlarındaki gençlerin kötü
akıbetlerini okumayalım.
Körpecik
kızlar evlerinden kaçmakta, sanat adı altında fuhuşun her
türlüsü işlenmektedir. Artık düzenlenen kanun ve nizamnameler
bile bu işin adına sanat demekte ve fahişelerin «sanatlarını
icra ediş» şekillerini madde madde dercetmektedir.
Günlük
magazin gazeteleri her gün sayısız kadının ahlâk dışı yollan bir
para kazanma metodu olarak benimsediklerini haykıran saçma
beyanatlarla dolup taşıyor, fakat bu gidişe dur diyecek en ufak
bir mercii bulunamıyor.
Fahişeliği meslek edinmiş olanlar bu işi sanat adı altında
sürdürmekte ve memleketin her türlü neşriyatını bu siyah kazanç
yolları için açıkça kullanmaktalar.., Gayr-i meşru yaşantılarını
ve irtikap ettikleri fuhuşu kaleme alıp kitap yazan kadınlar
bugün toplumumuzun içerisinde birer kahraman edasıyle
yürüyorlar.
Ve işin
en garibi de bir siyasi derginin Şubat 1985'de yayınlanan
sayılarından birinde resmî şahsiyetlerin ağzından verdiği
demeçlerdir. Derginin yazdıklarına bakılırsa resmî kişiler
«Tak-sim'e çıkıyorsunuz her köşede bekleyen birkaç kadın. Ne
beklediklerini sorduğunuzda —Erkek— diyorlar. Fakat sen hiç bir
şey yapamıyorsun. Çünkü yaptıkları şey kanunlara göre suç
değil.» İşte modernleşmiş Türkiye'nin 1985'deki görüntüsü...
Sosyal
münasebetlerin meşru bir zemine oturtulmadığı toplumlarda kadını
sermaye piyasasının içerisine itmek ne derece doğrudur?
Bugün
yeryüzünde görülen manzara aslında kadın açısından da erkek
açısından da iç açıcı değildir.
18. Asrın
sonları ile 20. Asrın başlarında fahişe sınıfını ticarî bir
işletme olarak düşünme eğiliminde olan Fransa, İngiltere, İtalya
gibi sömürgeci güçler 20. Asrın başlarında bu sınıfı tam
müesseseleşmiş ekonomik bir altyapı haline getirmeyi başardılar.
Günümüzde
ise bu sadece batı kültürünün revaç bulduğu ülkelerde değil,
hemen hemen halkı müslüman olan her ülkede de aynıdır.
İslâm'ın
fiilen yaşanılması gereken bir hayat tarzı olduğu bilinen bir
gerçek iken onu ancak uluslararası yaklaşmalarda sadece «iyi
ticarî ilişkiler» kurmaya yarayan bir alet olarak kullanmaya
devam eden ve buna rağmen hemen her vesileyle İslâm ülkelerinin
liderliğine namzet gösterilen Türkiye'de dahi fahişelik «sanat»
adı ile süslenerek modern şehir hayatının bir parçası haline
getirilmiştir.
Resmî
nikâh dedikleri sicilli muamelenin yapılmadığı hallerde kadın
erkek ilişkisini yasaklayan yasaların göstermelik birer tabu
olduğu ülkemizde kendilerine «sanatçı» denilen şanslı fahişeler
nikâhsız ve kitapsız ilişkilerini senelerce sürdürüyorlar. Hem
de «hür basın» dedikleri neşriyatın her satırını ticarî
mahiyetli propagandalarına alet ederek. Kanun ve nizamnameler bu
durum karşısında ne yapabiliyor? Kocaman bir hiç.
Artık
hayasızlığın bir milim daha ilerisinin tasavvur edilemeyeceği
sahnelere için çıplak çıkan bir «sanatçı» ya (ki, böylelerine
fahişe demek adeta yasaktır) hiç değilse, evet, hiç değilse edeb
yerini örttürecek bir güç maalesef çıkamıyor. Bu gibilerine
yapabildikleri tek şey sadece fuar sahnelerini yüzlerine
kapamak. Bu hareket ise aynı «sanatçıyı» yine aynı kıyafetiyle
sahneden indirip, seyircinin arasına oturtmaktan öte hiç bir işe
yaramıyor.
İşte,
bütün bunların üst üste yapılan sanayii inkılapları ve sınırsız
bir hürriyetle donatılan kadın erkek ilişkilerinden
kaynaklanmadığını kim iddia edebilir?
Heyhat,
kendimizi ne kadar savunursak savunalım bugün çalıştırdığı
kadını istismar etmeyen bir müessese düşünemiyoruz.
Halbuki
her şeyin müslümana yaraşır bir şekilde planlandığı gün kadının
bir ekonomik araç olarak değerlendirilmesine imkân
kalmayacaktır. O zaman ne kadın kazandığından çok daha fazlasını
tüketmek eğiliminde olacak ve ne de erkek onun zaafından
yararlanarak ticarî muamelelerini kendi lehine çevirebilecek.
Bizim
gönlümüzde taht kuran toplumda, insanlar ne kadının mirasına göz
diker, ne de onun mülk edindiği şeyleri erkekleri hoşnut etmek
için kullanmasına fırsat tanır. O sadece kadının da erkeğin de
onurlu bir hayat yaşamaya hakkı olduğuna inananların toplumudur.
Kadının
örtüsünü çıkarmasından dolayı kazanan kim oluyor?
1985'in
Temmuz ayı içerisinde İstanbul Bağdat Caddesi'ndeki bir hareketi
gazeteler şöyle haber veriyordu:
«Bir moda
kuruluşunun halka açık düzenlediği defileyi herkes izledi.
Defilede yer alan ünlü manken Hülya Yiğitalp'in sunduğu «Sue
Ellen» stilindeki mayo defilenin en çok ilgi toplayan parçası
oldu...»
Ve habere
devam eden gazeteler aynı defilede bu hanımın (!) adeta
«striptiz» yaparcasına üzerinde bulunan tek tişörtü de
çıkardığını söylüyorlardı. Görünürde hür olan bu kadının yaptığı
şu ticarî hareket neyin göstergesidir. Neticede kazanan batı
kafası «Sue Ellen» olacak ve bu hanım (!) vücudunun işe
yaramadığı gün kaderiyle başbaşa bırakılacak. Tıpkı âhiretteki
ameliyle başbaşa kalışı gibi.
Kadını
soyunmaya iten sebep ne?
Basında
«vücut güzeli» (!) diyerek bütün maskaralığını ortaya koyan
LLzaleon isimli ecnebi kadın bu gerçeği itiraf ederek diyor ki:
«Günümüzde kendimizi erkeklere beğendirmek zor. Makyajdan başka
yapacaklarımız var...»
İşte
hadiselerin ardındaki gerçek! Erkeklerin kadını bir meta olarak
görmesi ve onların da bu izlenimi yıkarız zanniyle ahlâk
kurallarından uzaklaşması...
Teknolojinin getirdiği vasıtaların ahlâk kurallarına uyulmadan
kullanılması:
İstanbul
Basını: Önce köye televizyon girdi, sonra da televizyonda
gördükleri birçok şey...
Diye
devam eden haberde kuaför - makyaj vs.'nin köye girdiği
anlatılarak övülüyor ama övenler de bunun getireceği
ahlâksızlıklardan habersiz değiller.
Ailenin
İhmali:
Ağır ceza
mahkemesinde eroin suçundan yargılanan 19 yaşındaki öznur
Kayalar mahkemede «beni annem ihmal etti» diyerek onların
sorumsuzluğunu dile getiriyordu. (Yıl 1985)
Gayr-i
müslimlerin anladığı gerçeği biz de anlayabilsek...
Ahlâksızlıkta zirveye çıkmış bir zamanın Yunan halkı bugün
mevcut hükümetlerini protesto etmek için bir oyun sergilediler.
Rejisörlüğünü Dimitri Kollatos'un yaptığı «Andreas'ın
Yunanistan'ı» isimli oyunda Öp. Dr. Papandreu'nun «bademcik»
kontrolüne gelen kızı çırılçıplak soyduktan sonra muayene etmesi
canlandırılıyor. İktidardaki Pasok Partisi militanlarınca
engellenmek istenen oyun bu işin artık Yunanistan'da bile
ahlâksız karşılandığını sergiliyor (1984).
Avrupa
Parlamentosu Hıristiyan - Demokrat üyelerinden bir grup ise,
«Videolar gençliği şiddet ve ahlâk çöküntüsüne sürüklüyor.»
diyerek mevcut «Video Kaset Korkusu»nu belirtip bu hususu
önleyecek bir «Avrupa Denetim Bürosu»nun kurulması için
çalışıyor. Biz ise hâlâ çocuklarımıza batıdan ahlâksız» damgası
yemiş olan «Dallas»! izletmekte özel çaba sarfediyoruz.